Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Engellerin üzerinden ‘yüksek atlayan’ bir şampiyon: Kadriye Aydın!

Manşet, kişisel gelişim, kadriye aydın, her şey seninle başlar )+, başarı öyküsü
Kadriye Aydın / Milli Sporcu

Kabına sığmayan yeteneğiyle hayatının olağan akışını değiştirdi. Onlarca imkânsızlığın üzerinden “yüksek atlama” yapan milli sporcumuz Kadriye Aydın, olimpiyatlara doğru adım adım ilerleyen bir başarı öyküsünün kahramanı oldu.

Kadriye Aydın başarı yolculuğunu ilk defa kigem.com ziyaretçileriyle paylaştı…

Yedi çocuklu bir ailede dünyaya geldi. Mahallesindeki en yakın ilkokula başladı. Kimsenin ondan bir başarı beklentisi yoktu. Bir  gün, bir teneffüs arasında yeteneğiyle beden eğitimi öğretmeninin dikkatini çekti. Onun enerjisini spora yönlendirmek için harekete geçen öğretmenleri, beklemedikleri bir engelle karşılaştı.  Ailesi  “Kız çocukları spor yapmaz, ayıptır” diye karşı çıktı. Okul müdürünün evine kadar gidip, babasını ikna etmesi gerekti.

Neyse ki Kadriye kendisine güvenen öğretmenlerini hiç mahçup etmedi. Yüksek atlama alanında peş peşe kazandığı madalyalarla “boşuna uğraşıyorsun, spora başlayanların sonu ortada” diyenlerin önyargılarının üzerinden zarif bir şekilde atladı. Başardıkça özgüveni yükseldi, özgüveni arttıkça başarı çıtasını yükseltti. Önce il, sonra ülke şampiyonu, sonra avrupa şampiyonu oldu. Milli sporculuğa kadar yükseldi.  Şimdi de gözünü olimpiyatlara dikti. Biz onunla röportajdan ne mi öğrendik? Boyunuzu seçemezsiniz ama onun kaç santim yükseğinden aşacağınız sizin azminizin göstergesidir.

“Bu iş için boyun kısa” diyenlere boylarının ölçüsünü gösteren bir şampiyonun hikayesi!

İşte Türkiye ve Dünya Şampiyonu Kadriye Aydın’ın kendi ağzından ilham  veren başarı öyküsü. Milli  sporcumuz, “yüksek atlamacı” Kadriye Aydın’ın muhteşem hikayesini, ilk kez Türkiyenin ilk kişisel gelişim sitesi kigem.com tüm detaylarıyla aktarıyor.

Öğretmenlerim ailemi ikna etmek için eve geldiler!

“Van’da meydana gelen deprem sonrasında ailem Mersin’e göç etmiş. Yedi kardeşin altıncısı olarak Mersin’de dünyaya geldim. Yokluklar içinde büyürken, ilkokul üçüncü sınıfta beden eğitimi öğretmenim benim atletizme yeteneğim olabileceğini fark etti. Teneffüslerde yerinde duramayan, oradan oraya atlayıp zıplayan biraz yaramaz bir çocuktum. Bu durum öğretmenlerimin dikkatini çekmiş. Hiperaktif yapımdan dolayı beni atletizme yönlendirdiler.

Fakat başta babam olmak üzere tüm ailem buna karşı çıktı. Babam muhafazakar bir çevreden geldiği için kız çocuğunun sporla ilgilenmesinin doğru olmayacağını düşünüyordu. Ailemizin büyükleri de zaten “spor yaparak bir yere gelinemeyeceğini, boşuna böyle şeylerle uğraştığımı” söylüyordu. Evden onay çıkmayınca müdür ve müdür yardımcıları babamı ikna etmek için bizi ziyarete geldiler. Onlara bu konuda yetenekli olduğumu, ziyan olup gitmeme izin verirlerse yazık olacağını anlattılar. Öğretmenlerimin ailemin ikna çabası olmasaydı atletizm maceram başlamadan bitecekti.

Stadyuma gidecek imkan olmadığı için, parkta antrenman yaptım!

İlk olarak uzun mesafe koşusuyla başladım. Bir süre kros yaptıktan sonra sıçrama konusunda daha yetenekli olduğum görüldü. Ancak maddi imkânlarım olmadığı için yüksek atlama antrenmanlarını düzgün bir şekilde yapamıyordum.

Antrenman için minder, çıta, çivili ayakkabı gibi malzemeler gerekiyordu, ancak benim harçlığım bu malzemeleri almayı geçtim, onları kullanabileceğim stadyuma gitmeye bile yetmiyordu. Bu nedenle başlarda parklarda ve sokak aralarında antrenman yapmaya başladım. İki arkadaşım benim için bir lastiği iki ucundan tutuyordu, ben de bu şekilde sıçrama çalışıyordum. İlk olarak makas tekniğini öğrendim. Yüksek atlamayı bu şekilde düşe kalka yapabilir hale geldim. Minder alacak imkan olmadığı için, parkta çimenlerin üzerine düşerek antrenman yapıyordum.

Bir çivili ayakkabım bile yok, anlıyor musun?

Kros yapmaya başladıktan sonra kısa sürede başarılar peş peşe gelmeye başladı. Mersin il birincilikleri, bölge birincilikleri derecelerini elde ettim. İlk madalyamı kazandığımda 9 yaşındaydım.

Aslında madalya kazanmanın ne demek olduğunun bile farkında değildim. Hatta madalya kazandığımız için bir yerel televizyon bizi yayına çıkarmıştı. Herkese tek tek “ödül olarak ne istediğini” sordular. Benim o zaman kendime ait bir çivili ayakkabım yoktu. Ben, “çivili ayakkabı” istediğimi söyledim. Sunucular bu duruma çok şaşırdı, çünkü diğer şampiyonlar genelde bilgisayar, telefon, kıyafet gibi isteklerde bulunuyormuş.

Benim sadece çivili ayakkabı istediğimi görünce, “diğerlerinden daha farklı olduğumu” söylemişlerdi. O zaman benim için çivili ayakkabı en büyük ödüldü. Çünkü bunu alacak param yoktu. Bilgisayar ya da telefonu hayal bile edemiyordum. Programdan sonra bize armağanlar verildi.

Kadriye Aydın; “Heyecanla beklediğim çivili ayakkabılar yerine kıyafet vermişlerdi…”

Stadyuma yürüyerek gidiyordum

Madalyalar kazanmaya başlayınca kulüplerin dikkatini çektim. On yaşındayken Yüksel Spor’a transfer oldum. Kulübün antrenmanları stadyumda yapılıyordu. Benim kendimi geliştirmem, daha büyük başarılara imza atmam için bu antrenmanlar çok önemliydi. Stadyum evimden bir saat uzaktı. Daha kötüsü oturduğumuz mahalleden stadyuma giden bir dolmuş geçmiyordu. Bu yüzden her gün tek başıma yürüyerek stadyuma gidiyordum. Daha 10, 11 yaşındaydım… Akşamları korkarak eve dönüyordum.

Lise yıllarıyla birlikte hayata bakışım değişmeye başladı. Artık başarının ne demek olduğunu, bir insanın hayatını nasıl değiştirebileceğini biliyordum. Yaşım olgunlaşıyordu ama maddi imkânsızlıklarım hala önümdeki en büyük engel olarak duruyordu. Bir gün “tüm bu imkânsızlıkların üzerinden sıçramamın tek yolu ise daha fazla antrenman yapmaktan geçiyor” dedim içimden. Beni rekorlar kırmak, alanımda büyük işler başarmak kurtarırdı.

O günlerde annem bana günlük 1 lira harçlık veriyordu. Bu parayla hem karnımı doyuruyordum hem de okuldan antrenmana gidiyordum. Param bir simit ve bir ayran almaya yettiği için antrenmanlara yine yürüyerek gidiyordum.

Kadriye AydınLimit Sizsiniz’i okuyunca, limitlerimi aştım!

Lise birinci sınıfta başarılarımda dikkat çeken bir yükselme oldu. O dönemde başarı motivasyonumu daha da artıracak kitaplar arıyordum. Bir gün gittiğim kitapçıda Mümin Sekman’ın Limit Sizsiniz kitabını gördüm. Kitabı okuduğumda kendimi buldum, hayalimi gördüm. Kendimi daha güçlü ve daha kararlı hissetmemi sağladı. Bu kitap bana hiçbir şeyin imkansız olmadığını, düşünce gücü ve kararlılık sayesinde engellerin aşılabileceğini gösterdi.

Kitabı okuduğum yıl Dünya Liseler Şampiyonası’na katıldım ve kendi grubumda dünya şampiyonu oldum. Limitlerimi aşmak beni daha da hırslandırdı. Mümin Sekman’ın diğer kitaplarını okurken, bir gün öyküsü yazılacak başarılara imza atacağımı hayal ettim. Hatta bu hayalimi Mümin Sekman’a da yazdım. Kendisiyle de böylece tanıştık. Beni başarılı okurlar buluşmasına davet etti.  Bu beni çok mutlu etti.

Başarılı oldukça, her şey güzelleşmeye başladı

Dünya şampiyonu olunca Cumhurbaşkanlığının başarılı sporculara yönelik para ödülünü almaya hak kazanmıştım. Ancak henüz reşit olmadığım için para ödülü ailemin hesabına yatırılmıştı.

Bu başarıdan sonra bir çok şey hızla değişti. Fenerbahçe Spor Kulübü beni kulübümden istedi. Yüksel Spor Kulübü’nün imkanları çok sınırlıydı. Bu transferle birlikte çalışma koşullarım düzeldi, tabii maaşım da. İlk başladığımda Fenerbahçe Spor Kulübü bana 400 TL maaş veriyordu. Ancak henüz reşit olmadığım için maaşımı annem çekiyordu.

Bu transferden sonra annem harçlığımı artırmıştı. Artık beslenmeme ve antrenmanlarıma daha fazla özen gösterebiliyordum. Ayrıca daha liseyi bile bitirmeden para kazanmaya başlamam başta ailem olmak üzere çevremin bana bakışını değiştirdi. Başlarda emeklerimin boşa gideceğini söyleyenler, para kazanmaya başlayınca “hayatımı kurtardığımı” söylemeye başladılar.

Boş durmak yok, daha çok çalış!

Yıldızım parlamaya başlayınca ailemin bana inancı da desteği de arttı. Haftada 6 gün antrenman yapıyordum, bir gün de dinlenmem için boş bırakılmıştı. Ancak annem boş günlerimde bile antrenmana gitmemi istemeye başlamıştı! “Daha başarılı olmak için daha da çok çalışmalısın!”, diyordu.

Onlar da artık şampiyonalara benimle birlikte hazırlanıyor, benimle birlikte aynı heyecanları yaşıyorlardı. Annem beni ilk kez bir yarışmada izlemeye geldiğinde gözyaşlarını tutamadı. Bu hepimiz için bir tecrübe oldu. Bir daha annemi yarışlara davet etmedim. Çünkü o ağladığında ben de etkileniyordum.

Kadriye Aydın: Üniversiteye başlayınca birden derecelerim düşmeye başladı…

Liseyi bitirince dünya şampiyonu olduğum için sınavsız olarak üniversiteye geçiş hakkı kazandım. Ailem Mersin’de yaşadığı için Mersin Üniversitesi Beden Eğitimi Yüksekokulu’na başladım.

Sekizinci sınıftayken “Milli Sporcu” olmuştum, dünya şampiyonluğum vardı ama üniversiteye başlayınca performansım geriye gitmeye başladı. Milli sporcu olduğum için devlet bursu alıyordum ve bursun devam etmesi için derslerde başarılı olmam şarttı. Derslerime yoğunlaşınca bu sefer de sportif derecelerim geriye doğru gitmeye başladı. Hem dersleri hem dereceleri yüksekte tutmam gerekiyordu. İkisi birden çok zordu. Derslerden çıkıp antrenmana gitmek için üç dolmuş değiştiriyordum.

Aslında antrenmanlarımı ihmal etmiyordum ama odağım dersler ve hayallerim arasında bölünmüştü. Bu yüzden antrenmanlarım verimsiz geçiyordu. Günde çift antrenman yapmam bile bu durumu değiştirmiyordu. Sabah üniversitede antrenman yapıyor, sonra çift dolmuş değiştirip stadyuma gidiyordum. Bu yoğunluk ve baskı beni çok zorluyordu.

Bazen antrenmanlara aç karnına gittiğim bile oluyordu. Dört yıl boyunca atlama derecem bir santimetre bile gelişmedi. Daha da kötüsü geriye gitmeye başladı. Üniversiteye 1.80 cm derecesiyle başladım, ama bir sonraki sene 1.78 cm’ye geriledim. Bu durum psikolojimi etkiledi. Bir yandan bursumu kaybetme, bir yandan kulüpten atılma korkusu yaşıyordum.

“En iyisi sen bu sporu bırak!”

Kaygılar kendime olan güvenimin azalmasına yol açmıştı. Hocalarım, antrenörlerim bendeki düşüş karşısında sporu bırakıp “KPSS’ye hazırlanmanın” daha doğru olacağını söylemeye başlamıştı. Bu süreçte en büyük destekçim Mümin Sekman kitapları oldu. O kitaplar sayesinde kaybettiğim inancımı geri kazandım. Motivasyonumu geliştirecek videolar izlemeye başladım. Çünkü pes etmeyecektim!

Üniversiteden mezun olmam spor kariyerimde dönüm noktası oldu. Bende başarı potansiyeli olduğunu biliyordum. Sürekli kendi kendime “her şey seninle başlar, istersen yapabilirsin” diyordum. Okul bitince sadece hayallerime ve hedeflerime yoğunlaştım. Antrenman tempomu artırdım. Spor dışında başka hiçbir şey düşünmedim. Haftanın dört günü antrenman yaptım, diğer günlerimi KPSS hazırlığa ayırdım.

Kimse benim yeniden toparlanacağıma inanmıyordu, hatta Avrupa Şampiyonası’na katılmama ihtimal bile vermiyorlardı. Ama ben sadece hedefime odaklanarak 2017 Avrupa Şampiyonası’na katıldım ve finallere kaldım. Bu olaydan sonra kendime olan inancım arttı ve olimpiyatlara katılma hayalime yeniden dört elle sarıldım. Şu anda olimpiyatlar için aday kadrodayım.

Önemli olan boyunuzun yüksekliği değil, boyunuzun kaç santim yükseğinden atladığınız.

2020 Tokyo olimpiyatlarında ülkemizi en iyi şekilde temsil edebilmek için kendimle yarışmaya devam ediyorum. Kulüpler arası bir yarışmada herkes bana boyumun yüksek atlama standartlarına göre kısa olduğunu, finale kalamayacağımı söylediler. Bu durum benim daha da hırslanmamı sağlamıştı. Dünyada diğer sporcular bunu başardıysa ben de başarabilirim. Yapamazsın diyenlere de yapabileceğimi gösterdim.

Olimpiyatlara da aynı motivasyonla hazırlanıyorum. 2018 yılında katıldığım tüm yarışmalarda Türkiye şampiyonluğunu kazandım. Derecem arttı, artık insanlar benden daha fazlasını beklemeye başladı. Elde ettiğim bu başarılar “yapamazsın” diyenlere de en güzel cevap oldu.

Elbette yüksek atlamada uzun boylu olmak büyük avantaj. Benim boyum da gerçekten dünya ortalamasına göre oldukça kısa. Şu anda en yüksek derecem 1.85 ve boyumdan 22 cm uzun. Avrupa ve dünyada kendi boyundan 40-50 cm üstünü atlayan sporcular var. Onlar başarıyorsa, ben neden başaramayayım? Hiçbir şey imkansız değildir, önemli olan istemek ve inanmak.

Olimpiyatlar için haftada 6 gün antrenman yapıyorum.

Yıl sonunda Milli Takım kampına gireceğiz, orada her gün çift antrenman yapacağız.

Pek çok çocuk için ilham kaynağı oldum

Şu anda Türkiye’nin en iyi kulübüne geçtim. ENKA Spor Kulübü’ne transfer oldum. En büyük destekçim kulübüm. Yüksek atlama branşı ülkemizde yaygın olarak bilinmediği için federasyonlardan da sponsorluklardan da destek alamıyoruz.

Kenar bir mahallede büyüdüm ve spor olmasaydı hayatım anneminkinden farklı olmayabilirdi. Ailemde yükseköğrenim alan ilk kişi oldum. Benim başarılı olmam çevremi olumlu yönde etkiledi.

Ben spora başladığımda karşı çıkanlar, ayıplayanlar bile kız-erkek ayrımı yapmadan çocuklarını spora yönlendiriyorlar. Benim başarılarımı görüp kendisine örnek alan onlarca çocuk var. Onlara karşı da sorumluluğum var.

Başarılarımı devam ettirerek onlara doğru örnek olmak istiyorum.

İşte Kadriye Aydın’ın başarılarının sıralı tam listesi:

2006 Mersin ilkokullar puanlı atletizm il birinciliği

2008 Türkiye yıldızlar ve Gençler şampiyonluğu

2010 Balkan Yıldızlar şampiyonluğu

2011 Dünya liseler şampiyonluğu

2012 Balkan  Gençler şampiyonluğu

2017 U23 Avrupa finalisti

2017 ve 2018 Türkiye büyükler şampiyonluğu

Kigem.com notu: Şampiyon sporcumuz Kadriye Aydın’ın hikayesinin devamını merak ediyorsanız, İnstagram sayfasını takip edebilirsiniz. https://www.instagram.com/kadriye33

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Müzik: İnsanı geçmişe götürebilen bir güç

popüler müzik makaleleri, müzik, Manşet, anılar

Bazen bir şarkı duyduğumuzda geçmiş zamanlar bir anda gözümüzde canlanır. Peki, bu neden olur? Tam olarak nasıl gerçekleşir? Bu durumun bilimsel bir açıklaması var mıdır? İşte yanıtı…

Müzik neden anıları canlandırır?

Herkesin başına gelmiştir: Eski bir şarkı işitirsiniz; sizi yıllar öncesine götürür. O şarkıyı dinlediğiniz anı yeniden yaşarsınız sanki. Müzikle hafıza arasındaki ilişki böylesine güçlüdür işte. Ve yeni araştırmalar bu anıların terapi amacıyla nasıl kullanılabileceğine dair yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Müziğin anımsatıcı etkisi binlerce yıldır biliniyor. İnsanın kendi hayat hikâyesine dair hafızası ve söylence geleneği alanında uzman olan David C Rubin, Homeros’un İlyada ve Odysseia destanları gibi eserlerin şiir diline ait araçlar yardımıyla sözel olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini anlatıyor. Yazılı hale gelmeden önce bu destanlar anlatılıyor ya da şarkı olarak söyleniyordu. Anlatı geleneği de hafızaya bağlıydı.

Beyinde hipokampus ve ön korteks adı verilen iki büyük alan hafızayla ilgilidir ve her an bilgi depolar. Depolanan bilgileri hatırlamak her zaman kolay değildir. Ritim, kafiye ve ses yinelemeleri yoluyla müzik bu bilgileri hatırlamada önemli ipuçları sağlar.

Nörologlar hafızayla ilgili mekanizmayı incelediğinde şarkı sözlerinin hatırlamayı kolaylaştırıcı özelliğini gördü. Müzik eşliğinde öğrenilen metinler, konuşma şeklinde değil de şarkı söylenerek öğrenildiğinde daha akılda kalıcı oluyor.

Hafıza türleri

Müzik ile hafıza arasındaki bağlantıyı biliyoruz da, belli bir şarkıyı dinlediğimizde neden şarkı sözlerini söylemek gelmez de aklımıza, kuvvetli duygulara kapılırız? Örneğin ben Rhythm Is a Dancer adlı parçayı dinlediğimde, tek başıma yaptığım ilk seyahat gelir aklıma hep. Şarkının sözlerini de bilirim ama onları söylemek gelmez aklıma.

Farklı hafıza türleri var: Aleni ve dolaylı hafıza bunlar arasındadır. Aleni hafıza geçmişin bilinçli olarak hatırlanmasıdır. ‘O sırada neredeydim? Kiminle seyahat ediyordum?’ gibi sorular eşliğinde hatırlanır. Dolaylı hafıza ise daha kasıtsızdır.

Alzheimer gibi hastalıklarda aleni hafıza sistemi hasara uğrar. Dolaylı hafıza ise daha sağlamdır. Uzmanlar bizleri bilinç dışından etkileyen şeylerin güçlü etkileri olduğuna inanıyor. Yani dolaylı hafıza daha duygusal ve daha dayanıklıdır denebilir.

Müzik tarafından uyarılan anılar hayatımızın özel noktalarına ilişkindir. Klasik hit şarkılar bizi genellikle gençlik yıllarımıza götürür. Psikologlar bunu ‘anımsama bombesi’ olarak adlandırır. Bunun nedeni gençlik yıllarımızın çoğu şeyi ilk kez denediğimiz, bağımsızlığı ilk tattığımız dönem olmasında yatabilir. Her şey yeni ve anlamlıdır. İleriki yıllarda hayat durağanlaşır. Müzik duyguları uyandırır, ama sizde uyandırdığı duygu onun melodisi değildir; sizin için acıklı bir şarkı mutlu bir anıyı, ya da sevinçli bir melodi üzüntüyü çağrıştırabilir.

Pop şarkılar da ortaya çıktıkları dönemi yansıttığı için ne zaman dinlesek o döneme götürür bizi.

Müziğin sosyal yanı

‘Proust Etkisi: Kayıp Anılara Açılan Kapılar Olarak Duyumlar’ adlı kitabın yazarı Cretien van Campen, Fransız yazar Marcel Proust’un bir dilim keki ısırdığında aldığı tadın ve kokunun kendisini nasıl çocukluğuna götürdüğünü anlatan ifadesinin kaynağını araştırıyor. Beyin üzerine araştırmalar yapan Campen, kokunun şahsi bir anı olduğunu, müziğinse daha sosyal bir yanı olduğunu vurguluyor. Müzikle ilgili anılar genellikle arkadaşları içerir, onlarla dinlenir, onlarla paylaşılır.

Travma sonucu beyin yaralanması geçiren kişilerde genellikle hafıza sorunları ortaya çıkar. Bu insanların yaşamlarındaki özel anılar müzik yardımıyla canlandırılabilir. Demans hastaları müzik dinleyerek gençlik dönemlerine dair anılarını hatırlayabilir.

Campen ayrıca müziğin depresyon tedavisinde kullanımına dikkat çekiyor. Müziğin bazı yaraların iyileşmesine yardımcı olacağına inanıyor.

Yazar: Tiffany Jenkins 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir

mizah, Manşet, gülmek, güldürmek, çatışma

Mizah hakkında ne düşüyorsunuz? Sizce bir soruna çatışmalarla mı yoksa mizahla mı yaklaşmak çözümü kolaylaştırır? İşte Temel Aksoy’un tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki ‘’Mizah Her Kapıyı Açar’’ başlıklı yazısı…

Mizah Her Kapıyı Açar

Nasıl ki güzellik karşı koyulamaz bir çekim yaratıyorsa mizah da en az güzellik kadar etki yapar. Sadece karşı cinslerin ilişkilerinde değil, bütün ilişkilerde mizahın her kapıyı açan bir işlevi vardır.

Ne kadar ciddi ne kadar öfkeli olursanız olun, zekice yapılmış iyi bir espri sizin içinizdeki güzel insanı ortaya çıkaran bir etki yapar. Egonuzun duvarları aniden yıkılır. Sizi güldüren kişi, ruhunuza ulaşır. Onunla bağ kurmaya hazır hale gelirsiniz.

Hepimiz ergenlik yıllarımızdan başlayarak kendi kimliğimizi oluştururken adına ego dediğimiz kaleler inşa edip içine varlığımızı gizliyoruz. Aradan yıllar geçtikçe varlığımıza kendimiz bile ulaşamaz oluyoruz. Çoğumuz tatsız, tuzsuz insanlar haline dönüşüyoruz. Hayat mücadelesi bizi bizden uzaklaştırıyor.

Nasıl masallar ve öyküler bizi çocukluğumuzun saflığına geri döndürüyorsa mizah da bizim içimizdeki çocuğu ortaya çıkarıyor. Ağız dolusu kahkaha atan, kendinden geçen (egosundan kurtulan)  insanlara bakın, onların içindeki çocuğun ortaya çıktığını görürsünüz.

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir, keskin bir zekâ gerektirir. Mizah yeteneği olan esprili insanlar, toplumsal değişime öncülük yapabilecek insanlardır. Bir siyasetçinin yıllar boyunca anlatamayacağı bir fikri, iyi bir mizahçı saniyeler içinde anlatma gücüne sahiptir.

Bir toplumun yeni fikirleri sahiplenmesinin en kısa yolu; yeni fikri, senaryo yazarlarının ya da mizahçıların anlatmasıdır. Bir ülkede dönüşümü siyasetçiler başlatır, ama yeni fikirleri topluma benimsetenler sanatçılardır.

Mizah yapanın ayrıcalığı vardır, ona krallar bile karşı gelemez. Krallara kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri söyleyenler hep soytarılar olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı soytarılar, en çok saygı duyulan kişilikler arasındadır.

Mizah, halkın iktidara başkaldırdığı durumlarda yeşermiştir. İnsanlar deviremedikleri iktidarla “alay eden”  mizah hikâyeleri yaratmışlardır. Ortaçağda kiliseyle ve krallarla  alay eden öykü anlatıcıları ve soytarılar, düzeni en sivri dille eleştiren insanlar olmuşlardır.

Eski Yunanda güldürünün babası Aristofanes’tir.  “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar en iyi yerde otururlar.” sözünün sahibi Aristofanes’tir.  Bizde ise Nasrettin Hoca ve  Bektaşi fıkraları, Marco Paşa hikayeleri, Karagöz Hacivat anlatıları sadece güldürmekle kalmaz, en ciddi söylevlerin iletemeyeceği mesajları bir çırpıda iletir.

Freud, “Yaptığımız espriler sayesinde son derece önemli mesajlar kabul görür, ciddi bir ifadeyle söylenen sözler kabul edilmez.” der.

Mizah, sivri dilli bile olsa kin ve düşmanlık duyguları yaratmaz.

Sadece filozoflar değil psikologlar, sosyologlar, pazarlamacılar, doktorlar, eğitim bilimciler için de mizah başlı başına bir araştırma konusu ve çalışma alanı.  Her geçen gün mizah üzerinde yapılan çalışmalar, bilimsel kanıtlar çoğalıyor. Gülmenin insan bedenine ve ruhuna ne kadar iyi geldiği çok iyi biliniyor. (Ben bundan birkaç yıl önce mizahla ilgili onlarca kitap okudum. Mizahın -insanın bir ömür harcayacağı kadar- uçsuz bucaksız bir konu olduğunu anladım.)

Gülmenin birleştirici bir etkisi vardır. Tanımadığımız birisiyle ilk karşılaşmamızda ona gülümseriz; çünkü gülümseme, bizim karşımızdakini kabul etmemizin göstergesidir.

Yönetim denince ilk olarak akla “otorite ve kurallar” geliyor. Her ne kadar son yıllarda duygusal zeka ve empati gibi kavramlar yönetim pratiğinin parçası olsa da yönetim, mizah ya da gülmeyle ilişkilendirilmez. Aksine gülme ile yönetim kavramının yan yana gelmesi yadırganır ve yöneticinin mizah yapması onun otoritesini zedeleyecekmiş zannedilir. Hâlbuki mizah, hayatımızın her alanında ve her anında vardır.

İş hayatımıza mizahı ne kadar çok sokabilirsek o kadar yaratıcı oluruz. Ciddiyetle, sertlikle, zıtlaşmalarla, çatışmalarla, gerginliklerle çözemeyeceğimiz sorunlara  mizahla yaklaşmak, çözümü kolaylaştırır. Mizah yaşadığımız zorlukları hafifletir, yük olmaktan çıkarır.

Espri, savunma mekanizmalarını ortadan kaldırarak kabul etmeyi ve kabul edilmeyi kolaylaştırır. Daha da ötesi birlikte gülebilen, aynı espri anlayışını paylaşan insanlar arasında çok hızlı bir doğal bağ oluşur. Aynı esprilere gülen insanlar aynı takımın parçası olurlar.

Mizah sadece hayatı neşelendirmekle kalmaz, öğrenmeyi de kolaylaştırır. Gerginlikleri yumuşatır, insanları yakınlaştırır, en ciddi ortamlara insani bir boyut katar. Mizah en ağır durumları hafiflettiği için ruhumuzu dengeye getirir.

Bir insanın kendisiyle “alay edebilmesi”, bir olgunluk ve özgüven işaretidir; kendisiyle barışık olduğunun göstergesidir.

En zor konuları bile mizahla sevimli hale getirerek öğreten hocaların yaptıkları gibi hayatta pek çok işi mizahla birleştirmek mümkündür. İş hayatında da, eğlenerek yapıldığında en zor işler kolaylaşır.

Esprili reklamlardaki mesajların daha etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha önce de birçok kez değindiğim gibi, iletişimin dili duygusaldır; en iyi duygusal bağ kurma yollarından biri ise mizahtır.

İnsanların nelere güldükleri kültürel olarak değişse de genel anlamıyla mizahın evrensel bir ortak paydası vardır. İnsanları güldürmenin her külütür için geçerli olan bir yapısı ve mimarisi vardır. Bu anlamda mizah, kendi içinde şaşmaz bir matematiğe sahiptir.

Mizahın özü, mevcut duruma hiç beklenmedik bir anda, hiç akla gelmeyecek farklı bir bakış açısı getirmektir. Hazırlıklı olmadığımız bu ani bakış açısı değişikliği, sinir sistemimiz üzerinde boşaltıcı bir etki yaratır ve gülmeye başlarız.

Gülmeye başladığımızda egomuzun etrafına ördüğümüz duvarlar yıkılır, içimizdeki çocuk ortaya çıkar.

Gülmeye başladığımızda bağ kurmaya hazır hale geliriz; karşımızdaki de bizim içimizdeki insana ulaşma imkânı bulur.

Not:

Temel, uzun yıllar yönetici olarak çalıştıktan sonra danışman olmaya karar vermiştir.  Bir tavuk çiftliği sahibi Temel’i çağırır ve der ki “Bir derdim var, tavuklar hastalanıyor. Son günlerde epeyce bir kayıp verdik. Sizce ne yapmamız gerekir?”  Temel, “Kolayı var, size vereceğim şu ilacı kullanın, faydasını göreceksiniz.” der.  Çiftlik sahibi Temel’in dediğini yapar.

Ertesi hafta Temel tekrar çiftliğe geldiğinde durumu sorar. Adam der ki “Hiç düzelme olmadı. Aksine kayıplar arttı. Tavukların yarısını kaybettik. Zararımız büyük.”  Temel, kendine çok güvenli bir ses tonuyla, “Öyleyse geçen hafta verdiğim ilacı bırakın, size vereceğim bu yeni ilacı kullanın. Bu kesinlikle işe yarayacaktır.” der.

Bir sonraki hafta tekrar buluştuklarında durum daha da kötüleşmiştir. Çiftlik sahibi umutsuzluk içindedir. Temel müşterisini sakinleştirir, panik yapmamasını söyler ve yepyeni bir ilaç verir ve aynı zamanda tavukların yemini değiştirir. Bu yeni yöntemle kesin sonuca ulaşacaklarını söyler; çünkü Temel böyle durumlarla daha önce çok karşılaşmıştır ve hepsinde de çok başarılı olmuştur. Çaresiz çiftlik sahibi Temel’in önerdiği yöntemlerin hepsini uygulayacağını söyler.

Temel tekrar çiftliğe gittiğinde büyük bir heyecanla durumda ne kadar iyileşme olduğunu sorar.

Adam der ki “Bütün tavukları kaybettik. Mahvolduk.”

Ve perişan bir şekilde Temel’e “Şimdi ne yapacağız?” diye sorar.

Temel kafasını kaşır ve der ki,

“Bende daha çok strateji vardı; ama sende tavuk kalmadı.”

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Küçük istavritin öyküsü

umut etmek, umudunu kaybetme, küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Sevgili Feraye ve okuyucum Ali Çetintür yollamış bu dizeleri..
Ne kadar güzel… Ne kadar anlamlı… Ne kadar dokunaklı…
Ama mesaj nasıl harika…
“Son ana kadar umudunu yitirmeyeceksin!..”
Bitince bitmez.. Umudunu yitirince biter!..

Yazan: Hıncal Uluç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND