Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Zihinsel yorgunluk unutkanlığa neden oluyor

Yıllar geçtikçe dünya daha yaşanılabilir bir hale mi gelecek yoksa gelemeyecek mi tartışması bir kenara dursun etrafımız; dışarıda trafik ve korna sesleri, içeride ise radyoaktif ışınlar yayan elekronik cihazlarla çevrili. Beynimiz için son derece zararlı olan bu durum dolaylı olarak stres ve zihinsel yorgunluğa sebep oluyor. İşte beynimize zarar veren şeyler ve onlardan kurtulmanın yolları…

kişisel gelişim

Yıllar geçtikçe dünya daha yaşanılabilir bir hale mi gelecek yoksa gelemeyecek mi tartışması bir kenara dursun etrafımız; dışarıda trafik ve korna sesleri, içeride ise radyoaktif ışınlar yayan elekronik cihazlarla çevrili. Beynimiz için son derece zararlı olan bu durum dolaylı olarak stres ve zihinsel yorgunluğa sebep oluyor. İşte beynimize zarar veren şeyler ve onlardan kurtulmanın yolları…

Beyin yorgunluğu ve unutkanlığa dikkat

Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, günümüzde cep telefonları, e-postalar, İnternet’teki sayısız sosyal mecra, trafik gürültüsü, iş yoğunluğu, kalabalık şehir hayatı derken, beyin yorgunluğunun pek çok kişi için, şiddeti giderek artan bir problem haline geldiğini söyledi.

“21. yüzyıla kadar beynimizin kontrolümüz dışında olduğuna inanılıyordu” diyen Dr. Yavuz, “Beynin kendi kaderini yine kendi belirlediği ve beyine dışarıdan müdahale imkânının çok sınırlı olduğu düşünülüyordu. Hâlâ bu inanışa sahip olanların sayısı bir hayli fazladır. Ancak artık bu düşünce değişmelidir. Ben 20 yıldır beyin konusunda çalışan bir doktor olarak, bilimdeki gelişmelerin ışığında, alzheimer ve diğer demans türlerinde hasta sayısı artsa bile, gelecekte hastalığın tedavisinde daha etkili olabileceğimizi düşünüyorum. Beyin hakkındaki iki çok önemli fikir çürütülmüştür. Biri, beynin çocukluk çağlarından sonra gelişmediği ve değişmediğidir. İkincisi ise yaş ilerledikçe beyin hücrelerinin giderek öldüğü ve gittikçe sayısının azaldığıdır. Bugün artık biliyoruz ki, çeşitli terapi ya da tekniklerle veya beyin egzersizleri ile hücreler arası yeni snapsisler (bağlantılar) oluşabilmektedir. Ayrıca beyin hücreleri yaş ilerledikçe ölmemekte, sadece hacimleri küçülmekte ve fonksiyonları, sinyal gönderme özellikleri azalmaktadır. 70’li yaşlara gelindiğinde beyin kan dolaşımı yüzde 20-25 civarında eksilir. Bu azalma nöronların küçülmesinden dolayıdır. Çünkü daha az doku, az kan dolaşımı gerektirir. O halde nöronların, hacimlerindeki azalmayı yani atrofiyi durdurabilecek yeni tedaviler geliştirebilirsek, beyin yorgunluğunu ve yaşlanmasını, haliyle demansiyel sendromları ortadan kaldırabileceğiz. Günümüzde insan beyninin ömrü en fazla 120 yıldır. Yani 120 yaşına ulaşan hemen herkes alzheimer olmaya mahkûmdur. Gelişen sağlık teknolojileri ve teşhis imkânları sürekli olarak ortalama yaşam ömrünü uzatmakta ama en fazla 120 yaşına gelince beyin durmaktadır. Bu yüzden ne yapıp edip beyin ömrünü uzatacak tedavi teknikleri ya da ilaçlar keşfetmek zorundayız” ifadelerini kullandı. 

 Bir beyin hücresinin işlevselliğini kaybetmesi için metabolizmasının yavaşlaması ya da durması gerektiğini kaydeden Yavuz, “Eğer hücrenin metabolik aktivitesini devam ettirebilirsek onu fonksiyonel hale getirebiliriz. Nitekim Alzheimer hastalığı ile ilgili yapılan PET ve SPECT çalışmaları, öncelikli olarak hafıza ile alakalı beyin kısımlarında metabolik yavaşlama olduğunu göstermektedir. Hatta hastalığın asıl sebebinin bu metabolizma düşüklüğü olduğu iddia edilmektedir. Diğer taraftan günümüzün modern ve popüler tedavi tekniklerinden olan TMS (transkranial manyetik stimülasyon) uygulamalarının tedavi yapılan bölgede metabolizmayı normale getirdiğini, yine PET araştırmalarından bilmekteyiz. O halde Alzheimer ve diğer demans hastalarına, önce PET çekilip sonra metabolizma düşüklüğü olan beyin bölgelerine TMS uygulandığında, hastalığın temelden tedavi cihetine gidilebileceğini düşünmekteyim. Özellikle başlangıç dönemindeki hastaların bu tedavi ile tamamen düzelebilme şanslarının bile olduğu kanaatindeyim. TMS uygulamaları, sadece alzheimerda değil, unutkanlık ve beyin yorgunluğu durumlarında da çok işe yarayabilmektedir. Son yıllarda beslenme şekillerinin, beyin ve beden yaşlanmasını çok etkilediği yönünde neredeyse bir fikir birliği oluşmuştur” diye konuştu.  

Beyin Yaşlanması Önlenebilir mi?

Dr. Yavuz, şöyle devam etti: 

“Nasıl oluyor da, beyin dokusu giderek yaşlanmakta ve fonksiyonlarını kaybetmektedir. İnsan vücudu nasıl yaşlanmaktadır? Bu soruya 20. yüzyılın ortalarında Amerikalı nörobilimci Denham Harman cevap verdi. Yaşlanma ‘serbest radikaller’ denen artık moleküller sayesinde olmaktaydı. Dışarıdan alınan gıdalar, sindirim sisteminde bir dizi işlemden geçtikten sonra, gözle görülemeyecek kadar ince kapiller damarlar sayesinde hücrelere taşınır. Burada oksijenle yanarak enerjiye dönüşür. Enerji nasıl ki, insan yaşamı için vazgeçilmez bir konfor ve rahatlık sağlıyorsa, hücreler için de aynı şekilde hayati bir önem taşır. Oksijen molekülü, enerji üretirken ya elektron vererek eksiklenir ya da elektron alarak oksitlenir. Bu aktivite esnasında bir elektronunu kaybetmiş veya bir fazla elektrona sahip enerji sonrası artık moleküller (serbest radikaller) oluşur. Dengesi bozulmuş serbest radikaller, yeniden çift elektronlu normal yapıya dönüşmek için sürekli başka moleküllere saldırarak elektron alır ya da verir. Böylece vücudumuzdaki her hücre günde ortalama 10 bin serbest radikalin saldırısına maruz kalır. Hücrelerimiz ürettiği antioksidan enzimlerle, bu oksitlenmiş ya da eksiklenmiş artık moleküllere (serbest radikallere) elektron vererek durumu nötralize etmeye çalışır. Ancak, serbest radikaller, nötralizan antioksidanlardan daha fazla olduklarından, hücre zarları ve kalıtım maddesi olan DNA, oluşan saldırılarla günden güne zarar görür ve dejenere olur. Hücre yenilenmesi maalesef, DNA’yı, sıfırdan yenileyemez. Serbest radikaller nedeniyle hasar gören DNA, her yenilenmede, giderek yaşlanmış haliyle bir sonraki hücreye nakledilir. Dolayısıyla serbest radikalleri uygun gıda disiplinleri ile ne kadar elemine etmeyi başarabilirsek, beyin ve vücut yaşlanmasını, buna bağlı olarak da unutkanlık başta olmak üzere birçok hastalığı yenmemiz ya da yavaşlatmamız mümkün olabilecektir.”  

Beyin Yorgunluğu

‘Beyin yorgunluğu’na değinen Dr. Yavuz, “Beyin yorgunluğu, yaşa bağlı bellek bozukluğundan ve alzheimerdan farklı olarak sadece yaşlılık problemi olmayıp her yaşta görülebilir. Düzelebilen bir tablodur, beyin yorgunluğuna neden olan faktörler giderilince iyileşme olur. Beyin yorgunluğunda en çok karşılaştığımız şikâyetler, unutkanlık, odaklanamama, konsantrasyon eksikliği, algılama eksikliği, öğrenme ve ezberleme zorlukları, beyinde ağırlık hissi, dikkatsizlik, tahammülsüzlük ve çabuk sinirlenme gibi belirtilerdir. Yeni şeyler öğrenmede problem vardır. Beynin kayıtlama merkezi alzheimerdaki gibi bozulmamıştır ancak yeni bellek kaydında gecikme ve zorlanma vardır. Kişi, okuduğu şeyleri anlamak için tekrar tekrar okumak zorunda kalır. Kitabın bir sayfası okunurken, bir önceki sayfaya sık sık bakılır. Ezber yapmak zorunda olanlar için daha da farklı bir sıkıntı vardır. Bunun için her zamankinden daha çok zaman harcanır” dedi.  

Beyin Yorgunluğunun Ekonomiye Yansıması

“Beyin yorgunluğu, hiç şüphesiz gerek bireysel gerekse milli ekonomiye çok zarar verir” diyen Yavuz, şu ifadeleri kullandı: 

“Verimlilik düşer, yeni şeyler üretmek neredeyse imkânsız hale gelir. Sorunlara pratik çözümler getirilemez. Analitik ve çözümleyici düşüncelerde olumsuz etkilenmeler olur. Yatırım ve bütçe planlamalarında hatalar yapılır. 

Her zaman başarılı bir grafik çizen bir yönetici, beyin yorgunluğu tablosuna maruz kaldığında, performans düzeyi hızla düşmeye başlar. Kişi kendisindeki değişiklikleri fark eder ama çoğu zaman adlandıramaz. Bunun bir rahatsızlık olduğunu düşünemez. Bazen de mevcut performans düşmesi, yaşlanma gibi nedenlere bağlanarak kılıf bulunmaya çalışılır. Sonuçta firmanın atılımları durur. Rakipleri öne çıkmaya başlar. Çoğu profesyonel firmada bu durum üst düzey yöneticiler tarafından fark edilir. Tablonun bir rahatsızlık olduğu düşünülmeden, yönetici kişinin görev pozisyonunda değişikliğe gidilir. Ya görevden alınır ya da daha pasif bir göreve atanır. 

Çalışanlar için de aynı şeyler geçerlidir. Kişisel üretim düşer. Çalışanın arkadaşları ile olan ekip ruhu ve diyaloglarında zedelenmeler belirmeye başlar. Daha sinirli ve alıngan olunur. Motivasyon düşer, her kademede genel bir isteksizlik fark edilir. 

Öğrencilerde de durum farklı değildir. Daha önce başarılı olan öğrencinin notları düşmeye başlar. Anne ve baba bu değişiklikleri er geç fark eder ve panik içinde çare aramaya başlar. Ebeveynler görülen olumsuz değişikliğe bir anlam veremez ve kendilerine göre nedenler bulmaya çalışırlar.”  

Beyin Yorgunluğu ve Hafıza Sorunlarının Sebepleri

Şekerin zararlarına değinen Yavız, “Ne yazık ki şeker, hayatın içinde her zaman lezzetli bir tatlı olarak karşımıza çıkmaz, bazen bedende büyük hasarlara yol açan bir hastalığa dönüşür. Bilgi için söyleyelim: Bizim çay ya da kahvelerde ya da tatlılarda, tatlandırıcı olarak kullandığımız sukroz (sakaroz)’dur ve çay şekeri olarak bilinir. Früktoz, meyvelerdeki şekerdir. Gerek sükroz, gerekse früktoz, genel adıyla karbonhidratlar olarak ifade edilir ve bağırsaklarda glikoza dönüştürülerek kullanıma sunulur. 

Kan şekerinin yükselmesi de düşmesi de beyin fonksiyonlarını bozar. Glikoz yani kan şekeri, beynimiz için oksijen kadar önemlidir. Sinir hücreleri, glikoz olmadan yaşayamazlar. Bu nedenle vücudumuz, sindirim sistemi vasıtasıyla alınan çeşitli gıdalardan glikozu ayrıştırarak derhal beyine gönderir. Glikoz, beynin yüksek oktanlı yakıtıdır. Kan dolaşımı ile beyin hücrelerine ulaşan glikoz, burada mitokondri adı verilen termik santrallerde enerjiye çevrilir. Beynin hafıza özellikleri başta olmak üzere tüm fonksiyonları bu enerji ile gerçekleştirilir. Öğrenme faaliyetlerinin arttığı (örneğin sınav ya da seminer  aktiviteleri) dönemlerde, nöronlar daha fazla glikoza ihtiyaç duyar. Bu yüzden yoğun zihinsel faaliyet gerektiren ortamlarda, zaman zaman dışarıdan şeker ile beyni desteklemek öğrenme kapasitesini artırabilir. Dolayısıyla yarım saat ya da bir saat aralıklarla bir fincan çay ya da kahve içmek veya ağza küçük bir tatlı almak uygun olabilir. Ancak öğrenme aktivitelerinde, beyin enerjisini artırmanın en iyi ve hızlı yolu, bizzat eczaneden konsantre glikoz almaktır. Bir bardak çay ya da limonata içine 50 gram kadar glikoz karıştırıp içmek, aracınıza uçak benzini koymak gibi süper bir performans sergileyebilir. Ancak dikkat: Bu uygulama, diyabet ya da gizli şeker hastalığı olanlar için tehlikeli olabilir! Diğer taraftan birçok bilimsel araştırma, sabahları kahvaltı yapmanın, öğrenme ve algılama aktivitelerini yükselttiğini göstermektedir. Bu nedenle asla kahvaltı yapmadan dışarı çıkmayınız” dedi.  

Kronik Stres

Uzun süreli stres baskısında olmak ve stresi ortadan kaldıran faktörleri uygulamamanın, beyin yorgunluğu ile neticeleniğini kaydeden Yavuz, “Kişi stresi oluşturan nedenleri bertaraf edemezse beyin yorgunluğu nedeniyle performans düşüklüğü kaçınılmazdır. Birçok yönetici katı bir disiplin yaklaşımı ile çalışanlarından daha çok verim alacağını zanneder. Hâlbuki durum hiç de göründüğü gibi değildir. Hoşgörüsüz katı disiplin uygulamaları, iş verimliliğini en az yarı yarıya düşürür. Dolayısıyla aşırı disiplin gibi nedenlerle stres oluşturan yöneticiler, genel şirket profili açısından da olumlu değillerdir ve hedefledikleri ekonomik rakamlara asla ulaşamazlar. 

  Birçok araştırmada, stres hormonu olan kortizole birkaç gün yüksek seviyelerde maruz kalmanın, hafıza fonksiyonlarını bozduğu gösterilmiştir. Düşük düzeyli olsa bile uzun süreli strese maruz kalmak, beyin yorgunluğu oluşturarak, beyin yaşlanmasını hızlandırmaktadır” diye konuştu.  

Hasta Bina Sendromu

“Çalışanların odalara tıkılıp, sağlıksız şartlarla konumlandırılması beyin yorgunluğu ile sonuçlanır” diyen Yavuz, “Güya bina ve oda tasarrufu düşünülerek, bir kişinin ancak çalışabileceği odalarda 3-5 kişinin çalışmaya zorlanması kişisel verimliliği ve performansı düşürür. İdeal olan binanın, geniş odalarda bir ya da iki kişinin çalışacağı şekilde düzenlenmesidir. Havalandırma tertibatının iyi çalışması ve oda sıcaklığının ideal düzey olan 23 derecede olması da çok önemlidir. Aşırı sıcaklık beyin fonksiyonlarını olumsuz etkiler. Yapılan bilimsel araştırmalar insan beyninin soğuk ortamlarda daha iyi performans sergilediğini göstermektedir. Bu sebepten oda sıcaklığı 23 derecenin üstünde olmamalı ancak üşüyecek kadar da soğuk olmamalıdır. ABD de yapılan bir araştırmada 40 kişilik bir ekip birer ay ara ile sağlıklı ve sağlıksız bina şartlarında çalıştırılmış. Hasta bina koşullarındaki performansın, sağlıklı bina şartlarına göre yüzde 40 daha az olduğu belirlenmiştir” ifadelerini kullandı.  

Elektronik Cihazlar

Çalışma ortamında çok sayıda gereksiz elektronik cihazın bulunmasının da beyin yorgunluğuna neden olduğunu belirten Dr. Yavuz, “Elektronik cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgaların en çok nüfuz ettiği yer beynimizdir. Bu nedenle çalışma ortamı olabildiğince sade olmalı ve sık sık havalandırılmalıdır. 

Sürekli ve uzun süre bilgisayar oyunu oynamak, beynin ayarını ve dengesini bozmaktadır. Bilgisayar oyunlarında, oyun kareleri (özellikle aksiyon oyunlarında) hızlı hızlı göz önünden geçmektedir. Bu tür oyunlar, saatler boyu oynandığında, beyini hızlı düşünmeye ve hızlı hareket etmeye programlamaktadır. Ancak fizyolojisi icabı, hızlı düşünen ve aynı anda birçok şeyi değerlendiren beyin, bir konuyu derinliğine analiz ve sentez edememektedir. Bir diğer deyişle hızlı düşünme, bir konu ya da nesneye odaklanmayı ve yoğunlaşmayı engellemektedir. Dolayısıyla kişinin yöneldiği her şey derinlikten uzak yüzeysel bir bakış açısı ile ele alınmaktadır. Bu ise özellikle öğrencilerde büyük sorunlara neden olmakta, derslere yoğunlaşma olamayacağı için başarısız olunmaktadır. Öğrenci ne kadar zorlarsa zorlasın üzerinde çalıştığı konuyu öğrenememekte, zaten bilgisayar oyunları nedeniyle zamanla gelişen dikkat dağınıklığı ve değişik derecelerde gelişen hiperaktivite nedeniyle, çok çabuk her şeyden sıkılır duruma gelmektedir. 

Sonuçta, sürekli bilgisayar oyunu oynamak beyni hızlı ama yüzeysel düşünmeye programlamaktadır. Bu durumda üst düzey öğrenme ve algılama zorlukları oluşmaktadır. Hatta ebeveyn, oluşan başarısızlığı çocuklarının zamanını bilgisayarla geçirmesine bağlamaktadır. Hâlbuki asıl olay, bilgisayar oyunları ile oluşan beyindeki fizyolojik bozukluktur. Aynı bozukluğa çok hızlı okuyan insanlar da maruz kalabilir. Herhangi bir nedenden dolayı çok hızlı belge, kitap, gazete ya da dergi okuyanlar veya görüntüleri sürekli ileri geri sararak araştırma yapanlarda da bu fizyolojik bozukluk gelişebilir. Bu tabloda zaman içinde dikkat dağınıklığı nedeniyle odaklanma ve konsantrasyon bozukluğu kaçınılmazdır. Hatta çoğu kez kişiler, algılama ve analiz yeteneklerindeki bu ani zayıflamayı, hayatlarındaki herhangi bir aksiliğe bağlarlar ve asla asıl sebebi bulamazlar” ifadelerini kullandı.  

Tedavi

Tedavi sürecine değinen Yavuz, “Tedavide her şeyden önce beyin bir süre nadasa alınmalıdır. Yani bilgisayar oyunları nedeniyle beyin ayarı ve dengesi bozulan kişi, en az 3 ay bilgisayar oyunundan uzak durmalı, hiç bir öğrenme faaliyetine girmemelidir. Ben şahsen böyle bozukluğu olan öğrencilere, bir dönem okulu dondurmalarını önermekteyim. Bu dönem zarfında hiç bir şey okumamalarını ve öğrenme faaliyetini durdurmalarını istemekteyim. Zira eğer kalıcı bozukluklar gelişmemişse bir süre sonra beyin fonksiyonları eski fizyolojik normal durumuna dönecektir. Bilgisayar bağımlılığı olan kişilere antidepresan ya da anksiyolitik ilaçlar etkisizdir. Hatta bunlar durumu daha da kötüleştirebilir. Ancak TMS ile beyin resetlemesi sonuç verebilir. Davranışçı bilişsel terapiler, dikkat dağınıklığını ve öğrenme güçlüğünü düzeltmez ama oyun bağımlılığı konusunda işe yarayabilir. Ama en önemlisi beyni en az 2-3 ay dinlendirmektir” dedi.  

Elektromanyetik Kirlilik

“Cep telefonu sinyalleri, TV ve radyo dalgaları, telsiz dalgaları, yüksek gerilim hatları, baz istasyonları atmosferimizi çok önemli düzeyde kirletmektedir” diye devam eden Dr. Yavuz, “Elektromanyetik kirliliğin henüz ne gibi zararlar verdiğini tam olarak belirleyememiş olsak da, beyin yorgunluğuna neden olduğu muhakkaktır. Önümüzdeki yıllarda ‘Dumansız hava sahası’ teriminin yanı sıra ‘Dalgasız hava sahası’ ifadelerini de duyacağımıza inanıyorum. Ben ve benim gibi düşünen birçok hekim arkadaşım, son yıllarda artan alzheimer ve demansiyel sendromların arkasından ‘Elektromanyetik kirlilik’ çıkarsa hiç şaşırmayacağız. Nitekim nöroloji asistanı olduğum yıllarda hemen neredeyse hiç Alzheimer hastası ile karşılaşmadım. Hatta uzmanlık sınavımda jürideki hocalarımdan biri, ‘Sana alzheimer hastalığını sorabilirim’ dediğinde şaşırmıştım. Çünkü bu hastalık ile ilgili bilgilerimiz oldukça azdı ve literatür bilgileri bile sınırlıydı. Peki, ne oldu da 20 yıl gibi bir zamanda bu hastalık, artık çok rastladığımız, klinikleri fazlasıyla meşgul edecek kadar hızla yaygınlaştı? Sanırım bu konuyu uzun uzun düşünmemiz gerekiyor. 

Beyin yorgunluğuna ve kronik yorgunluk sendromuna neden olur. Özellikle uzayda manyetik alan eksikliği olduğu için astronotlar için problem teşkil eder. Elektromanyetik yoğunluk, mıknatısın demiri çekmesi gibi insan vücudundaki manyetik enerjiyi çekebilir. Bu nedenle kronik halsizlik ve yorgunluklarda manyetik alan eksikliği de düşünülmelidir” diye konuştu.  

Alkol Alışkanlığı

Alkolün beyin fonksiyonlarını baskıladığını, bunun da beyin yorgunluğuna neden olabileceğini ifade eden Yavuz, “Bu nedenle sürekli alkol kullananlarda unutkanlık ve bellek problemleri kaçınılmazdır. Hatta sadece alkolün sebep olduğu özel bir bunama hastalığı da vardır, ‘Korsakoff sendromu’ ” dedi.  

Uyuşturucular

 “Uyuşturucular öğrenme ve algılama fonksiyonlarını olumsuz etkilerler. Beyin fonksiyonlarını çoğu kez geriye dönüşümsüz olarak bozarlar” diye devam eden Dr. Yavuz, “Sağlıklı bir uyku, beyinin dinlenmesini sağlar. Uykusuzluk ya da sağlıksız uyku, beyin yorgunluğu ve unutkanlığa neden olabilir. Uyku ruh sağlığı açısından da çok önemlidir. Örneğin üç günü geçen uykusuzluklarda psikotik belirtiler başlar. Yer, zaman ve mekân bellek fonksiyonlarındaki bozulmanın yanı sıra hayal görmeler, abuk sabuk anlamsız konuşmalar ortaya çıkar. Bu nedenle özellikle Alzheimer hastalarının düzenli uyumaları, hafıza melekeleri açısından çok önemlidir. Uyku bozukluğu olanlara ilaç verilerek uyumaları sağlanmalıdır. 

Pennsylvania ve Harvard Üniversitelerinin ortak yaptıkları ve Dr. Hans Van Dongen’in öncülük ettiği yakın tarihli bir araştırmada, genç gönüllüler dört gruba ayrıldılar. Çalışma dağılımına göre, 15 gün boyunca, bazıları her gün 4 saat, bazıları 6 saat, bazıları da 8 saat uyuyacaklardı. Diğer bir grup ise 3 gün hiç uyumayacaktı. Araştırma sonucunda, günde 4-6 saat uyuyanların hafıza performanslarının, 3 gün üst üste hiç uyuyamayanlar kadar kötü olduğu belirlendi. En çarpıcı durum ise, 4-6 saat uyuyanların hafıza kapasitelerindeki gerilemeyi fark etmeyişleriydi” ifadelerini kullandı.  

Ruh Hastalıkları

  “Özellikle depresyon, panik atak, obsesif kompulsif bozukluk ve anksiyete, beyin yorgunluğu ile kendini gösterebilir” diyen Yavuz, şöyle devam etti:  

Hipertansiyon 

“Kan basıncı yüksekliği, dokularda iskemi (vücutta bir bölgenin yerel kanlanma eksikliği) başladığında, yani yeterli doku beslenmesi olmadığı durumlarda refleks olarak ortaya çıkan bir tepkimedir. Kalp, daha yüksek basınçla kan pompalar ve yetersiz olan kapiller dolaşımı normalleştirmeye çalışır. Ancak bu durum hem kalbin gerektiğinden daha fazla çalışarak yorulmasına neden olur (kalp yetersizliği) hem de beyin gibi hassas dokularda yüksek kapiller gerilim oluşturarak hücrelere fiziki baskı oluşturur. Neticede baş ağrısı, baş dönmesi ve unutkanlık başta olmak üzere birçok şikâyet ortaya çıkar. Hastalık, zamanında tedavi edilmezse uzun süreçte damar çeperlerinin sertleşmesine neden olabilir. Hipertansiyonun ilk dönemlerinde, tuzu azaltmakla beraber, iskemiyi düzelten kan sulandırıcı ilaçlar vermek, kan basıncını tamamen düzeltebilir. Bu nedenle erken tanı çok önemlidir.”

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

virüs, sağlık, ölümcül virüsler, Manşet, koronavirüs

Virüsler nelerden oluşur? Nasıl yayılır? Peki, son dönemde herkesi etkisi altına alan koronavirüs nedir? Ne kadar tehlikelidir? İşte tüm bu soruların yanıtı ve daha fazlası…

Virüsler Hakkında Uzmanlardan Merak Ettiğiniz Sorulara Cevaplar

Virüsler, Dünya’daki en yaygın biyolojik varlıklardır. Uzmanlar, sayılarının yaklaşık 10.1030 olduğunu tahmin ediyor. Uzmanlara göre eğer tüm virüsler yan yana dizilmiş olsaydı galaksinin bir tarafından diğerine tüm galaksiyi sararlardı.

Virüsleri doğanın nano-boyutlu teknolojik malzemesi olarak düşünebilirsiniz. Nanometre ölçeğinde boyutları olan, diğer organizmaların hücrelerini istila etmek ve kendilerini çoğaltmak için onları kullanma amacıyla donatılmış moleküler makineler. Büyük çoğunluk insanlar için zararsız olsa da, bazıları insanları hasta edebilir ve hatta bazıları insanlar üzerinde ölümcül olabilir.

Virüsler yaşayan varlıklar mı?

Virüsler hayatta kalmak ve üremek için diğer organizmaların hücrelerini kullanır, çünkü kendileri enerji üretemez ve depolayamazlar. Başka bir deyişle, konakçı organizmanın dışında işlev göremezler, bu yüzden cansız olarak kabul edilirler.

Bir hücrenin dışında virüs, virion adı verilen bağımsız bir partiküle sarılır. Virion, çevrede belirli bir süre “hayatta kalabilir”, bu da yapısal olarak sağlam kaldığı ve temas ettiği takdirde uygun bir organizmayı enfekte edebildiği anlamına gelir.

Bir viryon uygun bir konakçı hücreye bağlandığında – bu, viryonun ve hücrenin yüzeylerindeki protein moleküllerine bağlıdır – hücreye nüfuz edebilir. İçeri girdiğinde, virüs daha fazla virion üretmek için hücreyi kullanır – “hackler”. Virionlar genellikle süreç içerisinde hücreyi tahrip ederler ve daha fazla hücreyi enfekte etmek için uğraş verirler.

Bu “yaşam döngüsü” virüsleri canlandırıyor mu? Bu felsefi bir sorudur, ancak her iki şekilde de canlılar üzerinde büyük bir etkiye sahip olabilecekleri doğrudur.

Virüsler nelerden oluşur?

Bir virüs parçacığının merkezinde, virüsü yeniden üretmek için genetik talimatları içeren DNA veya RNA’dan yapılmış uzun molekül genom bulunur. Bu genom, genetik materyali koruyan, kapsid adı verilen protein moleküllerinden yapılmış bir kat içine sarılır.

Bazı virüslerin yağlı organik moleküller olan lipitlerden yapılmış bir dış zarı vardır. COVID-19’a neden olan koronavirüs bu “örtülü” virüslerden biridir. Sabun, bu yağlı zarı çözerek tüm virüs parçacığının yok olmasına yol açabilir. Ellerinizi sabunla yıkamanın çok etkili olmasının bir nedeni budur!

Virüslere nelere saldırır?

Virüsler, tanıyabilecekleri ve saldırabilecekleri belirli bir avı olan yırtıcılar gibidir. Hücrelerimizi tanımayan virüsler zararsız olacak ve bazıları da bize bulaşacak, ancak sağlığımız için hiçbir sorun olmayacak.

Birçok hayvan ve bitki türünün kendi virüsleri vardır. Kedilerin kedi bağışıklık yetersizliği virüsü veya HIV’in kedi versiyonunda olan ve insanlarda AIDS’e neden olan FIV vardır. Yarasalar, biri COVID-19’a neden olan yeni koronavirüsün kaynağı olduğuna inanılan birçok farklı koronavirüs türüne ev sahipliği yapar.

Bakteriler ayrıca bazı durumlarda bakteriyel enfeksiyonlarla savaşmak için kullanılabilen bakteriyofaj adı verilen benzersiz virüslere sahiptir.

Virüsler değişebilir ve birbirleriyle birleşebilir. Bazen, COVID-19 örneğinde olduğu gibi tür değiştirebilecekleri anlamına gelir.

Neden bazı virüsler bu kadar ölümcül?

İnsanlar için en önemli olan virüsler bizi enfekte edenlerdir. Herpes virüsleri gibi bazı virüs aileleri, olumsuz etkilere neden olmadan vücutta uzun süre hareketsiz kalabilir.

Bir virüsün veya diğer patojenlerin ne kadar zarar verebileceği genellikle virülansı olarak tanımlanır. Bu sadece enfekte olmuş bir kişiye ne kadar zarar verdiğine değil, aynı zamanda virüsün vücudun savunmasını ne kadar iyi önleyebileceğine, çoğalacağına ve diğer taşıyıcılara yayılabileceğine de bağlıdır.

Evrimsel anlamda, çoğalmak ve konakçıya zarar vermek arasında bir virüsün değiş tokuşu vardır. Deli gibi çoğalan ve ev sahibini çok çabuk öldüren bir virüsün yeni bir ev sahibine yayılma fırsatı olmayabilir. Öte yandan, yavaşça çoğalan ve çok az zarara neden olan bir virüsün yayılması çok zaman alabilir.

Virüsler nasıl yayılır?

Bir kişiye bir virüs bulaştığında kişinin vücudu, öksürme ve hapşırma gibi, cilt dökülmesi veya bazı durumlarda yüzeylere dokunarak salınabilen bir virüs parçacığı deposu haline gelir.

Virüs parçacıkları daha sonra yeni bir potansiyel konakçı veya cansız bir cisim ile temasa geçer. Bu kontamine nesneler fomitler olarak bilinir ve hastalığın yayılmasında önemli bir rol oynayabilir.

Peki Koronavirüs nedir?

Koronavirüs COVID-19, coronaviridae virüs ailesinin bir üyesidir. Adı, virüs yüzeyindeki küçük protein çıkıntılarının taç benzeri bir yapı oluşturması nedeniyle “korona (taç)” dan gelir.

Diğer koronavirüs türleri, 2003 yılında Çin’de Akut Solunum Sendromu’nun (SARS) ve 2012’de Orta Doğu Solunum Sendromu’nun (MERS) ölümcül salgınlarından sorumluydu. Bu virüsler, insanlara bulaşacak şekilde sık mutasyona uğrarlar.

COVID-19 ve Grip Arasındaki Farklar için kısa bir video…

Yazar: Büşra Meral
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne yapmalıyız?

sağlık, pandemi, Manşet, koronavirüs, bağışıklık sistemi nasıl güçlenir, bağışıklık sistemi

Son zamanlarda dünyayı saran koronavirüse karşı alınan tedbirler arasında, bağışıklık güçlendirmenin öneminden de bahsediliyor. Peki, bağışıklık nasıl güçlenir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için ne gibi önlemler almalıyız? İşte yanıtı…

Bağışıklık sistemi nedir? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolları nelerdir?

Vücudumuzun hastalıklarla mücadele ederek sağlıklı kalmasını sağlayan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ile ilgili her gün yeni bir öneri duyuyoruz. Peki bu tavsiyelerin bilimsel bir gerçekliği var mı? Bağışıklık sistemini güçlendirmenin yolu nelerden geçiyor? Mucize şeklinde sunulan ürünler ve gıdalar gerçekten bizi iyileştiriyor mu? Memorial Şişli Hastanesi Doku Tipleme ve İmmünoloji Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Emel Demiralp ve Yardımcısı Dr. Onur Elbaşı bağışıklık sistemi ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Bağışıklık sistemin sağlıklı çalışması için verilen beslenme önerileri, gıda takviyeleri ve çeşitli ürünler sık sık karşımıza çıkmaktadır. Kanserden, organ nakline, alerjiden, romatizmal hastalıklar olarak bilinen otoimmün rahatsızlıklara kadar geniş bir çalışma alanı olan, sağlıklı bir yaşamın şifresini barındıran bu mekanizmanın doğru çalışması için bazı önemli noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sisteminin önemi nedir?

Vücudumuzda, öğrenebilme, düşünebilme ve hafızada saklama kapasitesinde iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan biri beyin, diğeri de bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemi, genetik olarak var olan, atalarımızdan aktarılan bilgilerimizi kullanıp, bir mikroba karşı bu bilgiyi işleyip, daha sonra sadece mikrobun olduğu bölgeye odaklanarak savaşan, yok edinceye kadar yılmadan uğraşan ve bu deneyimini unutmayıp saklayan, her yeni durum için bu tecrübeyi de kullanarak yeni bir yanıt üretebilen bir sistemdir. Geçmişten gelen bilginin saklanmış hali olarak, bir takım refleks yanıtlarımız vardır. Bağışıklık sistemi de beyin gibi bu bilgiyi var olan durum karşısında değerlendirip, sentezleyip, mikroba özel ya da kansere, hastalığa, organ nakline özel yanıtlar üretir. Bu, beyin ve bağışıklık sistemi dışında hiçbir sistemde, hiçbir organda olmayan bir özelliktir.

Bağışıklık sisteminin görevi, bireyin özünü korumaktır. Bu nedenle öncelikle kendini bilmekte ve öze zarar vermemektedir. Bu bağlamda, bağışıklık sisteminin, en az düşmanla savaşmak için gereken emek kadar kendini bilmek için de emek harcadığı söylenebilir. Bu arada her mikrobu da önemsememektedir. Örneğin, vücudumuzun içinde bağışıklık sistemi hücrelerimizin toplam sayısının en az 30, kimi çalışmalara göre hatta 100 katı mikrop yaşamaktadır. Ama onlara cevap verilmemekte hatta onlar ile karşılıklı kazançlı olarak denge içinde birlikte yaşanmaktadır. Tıpkı beyin gibi bağışıklık sistemimiz de öğrenme yetisine sahiptir. Bu öğrendiklerinin bir kısmını bir deneyim olarak hafızasında saklar ve gerektiği zaman hatırlayarak kullanır. Yani sosyal bir varlık olan insanın kişisel deneyimlerini saklaması gibi, bağışıklık sistemi de kendi geçirdiği deneyimlerin bilgilerini saklar. Örneğin bağışıklık sisteminin hafıza özelliği aşılarda kullanılmaktadır. Ama sadece aşılarla da değil; bağışıklık sisteminin daha hücresel, daha moleküler hafıza mekanizmaları da bulunmaktadır. Yani çok boyutlu düşünme ve saklama kapasitesine sahip olduğu söylenebilmektedir. Bu da beyinle benzer olan bir diğer özelliğidir.
Tolerans ise hem kendine hem de bazı yabancılara hoşgörü anlamına gelmektedir. Örnek olarak kendi ailesindeki bireyler ne yaparlarsa yapsınlar kişinin bir parçanızdırlar ve onların birçok özelliği, davranışı makul sınırlara kadar hoş görülür. Bağışıklık sistemi de benzer şekilde kendisine ait olana yani öze karşı hoşgörülüdür. Bunun şöyle bir faydası vardır: Öze karşı hoşgörülü olması, sistemin kendi varlığını sürdürmesi anlamına gelmektedir. Aslında immünoloji, benlik bilimidir. O ‘ben’ bilgisi, kendimize ait hücrelerimize, içimizdeki herhangi bir organa savaşmamızı, kendimize zarar vermememizi sağlamaktadır. Bu sistemin amacı, zararlı yabancıya karşı savaşarak, kendini korumaktır. Bu savaşı verirken de kendine karşı tamamen zararsız veya en az zararla savaşı sonlandırmak üzere programlanmıştır.

Bu sistem ne zaman oluşuyor?

Bağışıklık sistemi vücuda tüm organlara yayılmış olan hücrelerden ve ek olarak dalak, karaciğer, timus, lenf bezi gibi organlardan ve kemik iliğinden oluşur. İlk bağışıklık sistemi hücrelerinin aort dediğimiz en büyük atardamarımızın içinde olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Yani kanın oluşmaya başlaması ile birlikte bağışıklık sistemimiz de oluşmaya başlıyor denilebilir. Daha sonra en erken öncülleri karaciğer içinde gösterilmiştir. Karaciğer öncesini göstermek, yöntemsel olarak çok kolay değildir. Burada en ilginç nokta, özü olan ve olmayanı ayırt etmek temeli üzerine kurulmuş bir sistemde yarı yabancı olan bebeğin, anne rahminde nasıl kalabildiği ve daha önemlisi bağışıklık sistemi tam olan annenin bu yarı yabancıyı nasıl reddetmeden dokuz ay saklayıp büyütebildiğidir. Bağışıklık biliminin en etkileyici, en gizemli ve yanıt bekleyen birçok sorusu olan konusudur. Yeni doğan bebekler bağışıklık açısından gelişmemiş olarak doğarlar. Rahim içi yaşam boyunca anneden koruyucu faktörler bebeğe geçer. Yenidoğanda bağışıklık sistemi ile ilgili hücre ve sıvısal bir takım mekanizmalar çok az bir şekilde var ama yeterli değildir. Bu dönemde anneden gelen bir takım bağışıklık bileşenleri bebeği korur.

İmmünglobulin adı verilen koruyucu antikorların tam olarak yapılabilmesi 3 yaşı bulur. İlginç olarak, 2 yaşa kadar anne sütü ile beslenen çocuklarda, anneden gelen immünglobulinlerin 3 yaşa, yani bebek bunları tam olarak yapabilene kadar bebeği koruduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Bağışıklık sisteminin hücreleri ile birlikte tam olgunlaşması ise 6-7 yaş civarında olur ve ondan sonra da hiç bitmez. Sürekli bilmek ve öğrenmek, yeni deneyimler kazanmak ister. Ama bazen de hatalar yapmaktadırlar.

Bağışıklık sistemi hata yaparsa sonucunda ne olur?

Örneğin bağışıklık sistemi bazen kendine karşı az hoşgörülü olabilir. Bu kendine katlanamama durumu, kişinin kendi hücrelerine zarar verebilir ve otoimmün hastalıklar ortaya çıkar. Basit anlatımla otoimmün hastalıklar, bağışıklık sisteminin özüne toleransının yıkılması şeklinde oluşur denilebilmektedir. Bazen de hoşgörünün dozunu ayarlayamaz ve fazla hoşgörülü olarak içimizde büyüyen kansere ya da tümöre karşı kendisiymiş gibi davranabilir. Yani bizi korumakla yükümlü bu mekanizma, maalesef bazen kendi zararımıza çalışabilir. Alerjik durumlar ortaya çıkabilir ya da organ naklinde takılan organı kabul etmeyebilir. Bunların hepsi de istenmeyen ve ‘herkes hata yapabilir’ denilemeyecek durumlardır.

Bu durumların ortaya çıkmasını tetikleyecek belirli sebepler var mıdır?

Genetik olarak sağlam bir bağışıklık sistemi arada hata yapsa da bunları tekrarlamaz. Ama genetik bir yatkınlık durumu var ise ki bu çok sayıda gen ve bunların karmaşık ilişkilerini içerir, çevresel etkenler hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilir. ‘Normal’ sayılabilecek hatalara bir örnek vermek gerekir ise; çok gürültülü bir enfeksiyon hastalığının ardından, düşmana çok yönlü saldırıda bulunurken tüm hücrelerini, bileşenlerini aktifler. Öze zarar gelmemesi için, bu aktif saldırgan durumun bir süre sonra sönmesi gerekir. Hızını alamayıp savaşa uzun sure devam ederse otoimmün durumlar oluşabilir. Bağışıklık sistemi hatalarında, hatta her bir hastalık özelinde ayrı ayrı çok sebep vardır. Savunma ve korunma için bu kadar farklı mekanizmaya sahip bir sistem doğal olarak bozulabilecek çok fazla parçaya sahiptir. Bu konu ile ilgili pek çok araştırma yapılmaktadır.

Çocuklarda bağışıklık sistemi nelerden etkileniyor?

Çocuklarda bağışıklık sistemi konusunda bir beslenme ya da davranış önerisinin doğrudan olumlu ya da olumsuz etki edeceğini söylemek uygun değildir. Çocuklarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey uyku süresi ve kalitesidir. Çünkü uykuda büyüme hormonu salgılanır. O büyüme hormonu gibi bir takım sıvısal vücut bileşenleri bağışıklık sisteminin iyi yanıt vermesini sağlar. Stres, (bu arada stresi sadece psikolojik stres olarak almamak gerekir. Bir enfeksiyon hastalığı, bağışıklık sisteminin stresidir) küçük yaşlarda sıkça geçirilmiş enfeksiyonlar, beslenme bozuklukları gibi etkenler bağışıklık sisteminin doğru çalışmasını etkiler ancak genetik kodda hiçbir hata yok ise o durum telafi edilebilir. Ama bir bozukluk zaten varsa, bir ya da birden fazla olumsuz çevre koşulu yan yana geldiğinde bağışıklık sistemini etkileyebilir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta özellikle bir gıdayı tüketmenin bağışıklık sistemini düzelteceği inancı doğru değildir. Bu kural sadece emme çağındaki bebekler için geçerli değildir. Anne sütü, bağışıklık sisteminin sağlam olarak gelişebilmesi için olmazsa olmaz bir noktadır. Eğer genetik olarak belirgin bir bozukluk, immün yetmezlik adı verilen bir durum yok ise sağlıklı bir bağışıklık sistemi için bebekler için anne sütü yeterlidir.

Komşunuzu değil, doktorunuzu dinleyin 

Bağışıklık sistemi çok değişkenli, çok sayıda farklı yolağı olan bir sistem olduğu için gerçek gücünün sayısal ölçümü kolay değildir. Bu da pek çok kişinin bu konuda dayanaksız ya da az dayanaklı kurgulamalar yapmasına yol açabilmektedir. Maalesef bu yöntemlerle ticari kazanç da sağlanabilmektedir ve bunların önüne geçilmesi son derece önemlidir. Ancak bilimsel olarak doğru olanı söyleyebilmek için, bir ürünün bağışıklık sistemini güçlendirdiğini iddia edebilmek için seçilmiş ve birbirine sayısal olarak denkleştirilmiş, ürünü kullanan ve kullanmayan insanda yani örnekte denenmesi, denek sayılarının yeterli olması ve bu etkinin iki grupta gerçekten anlamlı düzeyde farklılık yarattığının ispatlanması gerekmektedir.  Yoksa bu bilimsel bir söylem değil, ‘komşu’ önerisi olmaktan öteye geçmeyen bir durum olarak tanımlanabilir. Ticari kazanç kapısı olarak da görülebilir. Ayrıca bu tür ürünler ilaç olmadıkları, gıda takviyesi olarak izinlendirildikleri için Sağlık Bakanlığı’nın denetiminde de değildir.

Bağışıklık sisteminde mikrobun hangi yoldan vücuda girdiği çok önemlidir. Mikrobun nereden girdiği bağışıklık sisteminin ona karşı nasıl yanıt vereceğini belirler. Yani, ciltten, kandan, solunum sisteminden girerse mikroplu şok oluşturabilecek kadar bağışıklık sistemini etkileyen bir bakteri, ağızdan alındığında hiç problem yaratmayabilir hatta onlara hoşgörülü bile olabilir. İşte bu tür bakterilerin bağışıklık sistemini etkileyecek bazı kısımlarını toz haline getirip kapsüllere koyup bağışıklık sistemini güçlendiriyor denilirse çok yanlış bir yönlendirme yapılmış olur. Çünkü o bakteri zarı ekstresi yutulduğunda ona hoşgörü kazanılır.

Örneğin yeni doğum yapan kadınlara önerilen, anne sütünü destekleyen tozlar piyasada satışa sunulmaktadır. Bebekler için de bazı ürünler bulunmaktadır. İmmün sistemi güçlendirdiği iddia edilmektedir ancak bunun gerçekliğine, bilimsel yanlarına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği iddia edilen ürünler kimi zaman süregiden bir hastalığın tedavisi sırasında çok kötü sonuçlara sebep olabilir. Mesela böbrek hastası bir kişi, komşusuna iyi gelen bir otu içip, böbreğinin üstüne bir de karaciğerinin bozulmasına yol açabilir ve böbrek naklinin yapılamamasına yol açabilir. Hekimler de tabi ki bitkilerin hastalıklar üzerinde olan etkileri ile ilgili yapılan araştırmaları takip etmektedir. Ancak mucize diye tanıtılsa bile, asla doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Tam aksine burada mucize sözü daha da dikkatle sorgulanmalıdır.

Mesela belli kanser türlerinde yeşil çayın kesinlikle tüketilmemesi gerektiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bu tip ürünler bazılarına çok iyi gelirken, bazılarında hücrelerin bölünmesini artıracak yönde etki ettiği söylenmektedir. Bu tip bilgilerin doğruluklarını bilimsel olarak da takip etmek gerekir. Bu ürünlerin denetlenmelerinin dışında, fayda sağlamıyorsa bile en azından zarar da vermemesi önemlidir

Bağışıklı sistemini güçlendiren 5 önemli faktör 

Her insanın havaya, suya, güneşe, uykuya, her türlü, dengeli olarak alınan besine ihtiyacı vardır ve stresten uzak durmak önemlidir.

Bağışıklık sistemi için en önemli gereksinim oksijendir. Hipoksi (dokularda oksijenin azalması) bütün sistemlerimiz için zararlıdır. Yani şehirde yaşamak immün sistemi bozan bir etkendir.  Oksijen konusunda önemli bir örnek de damar sertliği ile ilgilidir. Damar sertliği de bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Damar çeperinde mikropsuz bir iltihaplanma ile başlar. Oksijensiz ortam, kötü yağların hücre içine yanlış bir şekilde girip depolanmasına neden olur. Mümkün olduğu kadar oksijeni bol ortamlarda bulunmak hem mikroplarla karşılaşma sıklığınızı azaltır hem de sağlam bir bağışıklık sisteminiz oluşmasını sağlar.

Diğer önemli bir faktör de iyi bir uykudur. Çünkü uyurken serotonin salgılanır ve bu hormon T lenfositleri dediğimiz o özel hücrelerimizden bir grubunun daha iyi yanıt verir hale gelmesini sağlar. Bir yayın hızının iyi gerilmesi ile doğru orantılı olması gibi serotonin de bağışıklık sistemi için öyle bir etki yaratmaktadır, karşılaştığı bir enfeksiyona daha hızlı yanıt veriyor.

Güneş ışınları ve D vitamini de sağlıklı ve güçlü bir immün sistem için olmazsa olmazdır. Yani yeterli ve sağlıklı beslenme, oksijenli ve güneşli ortam ve güzel bir uyku… Tüm bunlar bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Egzersiz de bol oksijenli ortamda yapıldığı zaman bağışıklığa iyi gelmektedir.

Bağışıklık sistemi ile psikoloji ilişkisi nasıldır?

Stres döneminde salgılanan bir takım hormonlar ya da beyindeki sinyal iletimini sağlayan bütün sıvısal maddeler, bağışıklık sistemini de etkilemektedir. Stres durumunda immün sistem alarm halinde olur. Tam ve güçlü yanıt verebilir haldedir. Stres durumundaki davranışlar düşünüldüğünde; normal zamanda kaldıramayacağınız bir durumla karşılaştığınızda çok daha güçlüsünüzdür. Kişinin kendisi bile gücünüze şaşırabilir. Ama stres kaynağı ortadan kalktığı an geçici bir depresyon olabilir. Bağışıklık sistemi de aynı şekilde stres sonrası güçsüzleşir bir sure sonra kendini toparlar. İşte o dönem hastalanma dönemidir. O boşlukta bir mikropla karşılaşırsa enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkabilir. Örneğin sınavlarını bitiren birçok öğrenci bu süreçten sonra hastalanabilir hatta zatürre olabilir. Bu durum günlük hayatta görülebilmektedir.

‘Bütünlüğümüz çeşitliliğimizden geliyor’ 

Bir grup hücrenin diğerlerini hiçe sayarak sınırsız büyümesi= Aynılaşma= Kanserleşme 

İnsanoğlu kendisinin her zaman en doğru olduğunu zannetme ve herkesin kendisi gibi olmasını isteme eğilimindedir. Ama yaşam bir çeşitliliktir. Her şeyin aynı olması zaten yaşam ile bağdaşmaz. Biyolojik sistemlerde aynılık kanser anlamına gelir. Tüm biyolojik sistemler gibi bağışıklık sistemi de çeşitliliğin ve çeşitliliğin getirdiği karmaşanın düzenidir. Biyolojik yaşam ve bağışıklık sisteminin yaşamı kendi olan ve olmayanın dirsek dirseğe itişmeleri ile olur. Biraz biri haddini aşar, ileri gider. İleri gittiği zaman diğeri biraz iter bazen de taraflar yer değiştirir. Bir tür biyolojik tango da denilebilir. Denge, bir devinimdir. Durağan bir şey değildir. Ama bazı durumlarda, birinden biri haddini aşma kısmında fazla ileri gider ve o ana dengeyi bozmayı başarır ise hızla çoğalarak sistemi aynılaştırmaya çalışırsa kanserleşmiş demektir. Bağışıklık sisteminin bu denge bozukluğunu görmesi, maalesef çoğu durumda iş işten geçtikten sonra olur. Kanserleşen hücreler, bağışıklık sistemini ne kadar başarı ile kandırırlarsa kendilerini bağışık sistemine ne kadar başarı ile öz hücreler olarak tanıtırlarsa o kadar kötü huylu ve yayılmacı olurlar. Vücudumuzda her gün genetiği bozuk, kanser hücreleri oluşur ama bahsedilen konularda başarı gösteremezlerse bağışıklık sistemi hücreleri onları tanır ve yok eder. Ama açıkça da gördüğümüz üzere bağışıklık sistemimiz bu konuda o kadar da başarılı değildir. Bu anlatılan sebeplerle kanser araştırmaları iki koldan yürümektedir. Çünkü iki tarafı olan bir savaş söz konusudur. Birinci konu, nasıl olur da bir hücremiz, tüm kontrol noktalarının üstesinden gelmeyi başararak bir yandan çoğalıp bir yandan bağışıklık sistemine kendini öz hücre olarak gösterir hatta bağışıklık sistemini baskılayacak, hatta onu yok edecek hale gelebilir sorusudur. Maalesef bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Diğer konu da bağışıklık sistemi nasıl olur da bu uyku durumunda kalabilir? Bu soruların yanıtları da uzun yıllar boyunca araştırma yapılmasını gerektirebilir.

Yazar: Prof. Dr. Z. Emel DEMİRALP
Kaynak: www.memorial.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Hücrelerimiz yenileniyorsa biz neden yaşlanıyoruz?

Manşet, insan vücudu, hücre yenilenmesi, hücre, element, anatomi

İnsan vücudunda çok sayıda element bulunmaktadır. Peki, hücrelerimizin ömrü ne kadar? Ölen hücreler ne oluyor? İşte yanıtı…

Vücudumuz Hangi Elementlerden Oluşuyor?

İnsan vücudunda en az 25 element bulunuyor. Ancak vücut kütlemizin yüzde 99’a yakını 6 elementten oluşuyor. Bunlar: Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfor.

Geri kalan kısmı ise Potasyum, Sülfür, Sodyum, Klor, Magnezyum ve eser miktarda Bor, Krom, Kobalt, Bakır, Flor, İyot, Demir, Manganez, Molibden, Selenyum, Silikon, Kalay, Vanadyum ve Çinkodan oluşuyor.

Bu elementler, vücudumuzu oluşturan 37 trilyon kadar hücrenin yanı sıra, hücre zarının dışında kalan hücre dışı yapılarda da bulunuyor.

Ne işe yarıyorlar derseniz…

Oksijen: Besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde önemli rol oynar.

Karbon: Vücudun yapıtaşı olarak da adlandırılır.

Hidrojen: Besinlerin taşınmasına, atıkların uzaklaştırılmasına ve vücut sıcaklığının düzenlenmesine yardımcı olur. Enerji üretiminde de önemli rol oynar.

Azot: Proteinlerin yapıtaşları olan aminoasitlerin yapısında bulunur, aynı zamanda DNA’yı oluşturan nükleik asitlerin de önemli bir parçasıdır.

Kalsiyum: Kemiklerin ve dişlerin güçlü ve sert olmasına katkıda bulunur, aynı zamanda sinirlerin ve kasların işlevlerini yerine getirmesinde, kanın pıhtılaşmasında önemli rolü vardır.

Fosfor: Kemik ve diş sağlığının sürekliliği için gereklidir. Hücrelerdeki kimyasal tepkimeler için gerekli olan enerjiyi sağlayan ATP molekülünde de bulunur.

Potasyum: Vücuttaki su dengesinin sürdürülmesi ve sinir hücrelerindeki elektriksel sinyal için gereklidir.

Kükürt: Kıkırdakta, insülinde (vücudun şekeri kullanabilmesini sağlayan hormon), anne sütünde, bağışıklık sisteminde rol oynayan proteinlerde, derinin, saçın ve tırnakların yapısında olan keratinde bulunur.

Klor: Sinir hücrelerinin uygun şekilde işlevini yapması için gereklidir, aynı zamanda mide özsuyunun üretimine yardımcı olur.

Sodyum: Sinir hücrelerindeki elektrik sinyallerinde önemli bir rol oynar, aynı zamanda vücuttaki su miktarını düzenler.

Magnezyum: İskelet ve kas yapısında önemli rol oynar, ayrıca hücrelerde gerçekleşen kimyasal tepkimelere enerji sağlayan ATP’yi kullanan enzimlere yardımcı olan moleküllerde bulunur.

İyot: Metabolizmayı düzenleyen ve tiroit bezi tarafından üretilen temel bir hormonun parçasıdır.

Demir: Kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobinin bir parçasıdır.

Çinko: Sindirimde görevli bazı enzimlerin bir bölümünü oluşturur.

***

Ortalama bir erkek vücudunun yüzde 60 kadarı su. Bu 42 litreye denk geliyor. Bunun 23 litresi hücrelerin içinde, 19 litresi ise hücre dışında yer alıyor. Hücre dışı suyun 8,4 litresini dokular arası sıvı, 3,2 litresini ise kan plazma sıvısı oluşturuyor.

Vücudumuzdaki hücreler ortalama 7-10 yılda bir yenilenmekle birlikte, her hücrenin ömrü aynı uzunlukta değil.

Nötrofil hücrelerinin ömrü (kandaki bir tür akyuvar) sadece iki gün iken, göz lensinin ortasında yer alan hücreler ömür boyu bizimle mesela. Hatta beyin hücrelerinin ömrü bizimkinden çok daha uzun.

 Bazı hücrelerin ömrü:

  • Beyin hücresi: 200+ yıl
  • Göz lensi hücresi: Ömür boyu
  • Yumurta hücresi: 50 yıl
  • Kalp kası hücresi: 40 yıl
  • Bağırsak hücresi: 16 yıl
  • Kas hücresi: 15 yıl
  • Yağ hücresi: 8 yıl
  • Hematopoetik (kan yenileyici) kök hücre: 5 yıl
  • Karaciğer hücresi: 10-16 ay
  • Pankreas hücresi: 1 yıl

Vücudumuzun dışında veya sindirim sistemimizde yer alan hücreler öldüğünde vücuttan atılıyor. İçerideki kalanlar ise vücudumuzu hastalıklardan koruyan akyuvarlar tarafından tüketiliyor. Ölü hücrelerden sağlanan enerjinin bir kısmı yeni akyuvar hücrelerinin yapımında kullanılıyor.

Akla gelen soru hücrelerimiz yenileniyorsa neden yaşlanıyoruz?

Vücudumuzda akyuvar hücreleri gibi kimi hücreler sadece birkaç saat yaşarken, deri hücreleri birkaç hafta, beyin hücrelerinin çoğu da on yıllarca yaşıyor.

Ancak birçok hücre yenilense de, bunun gerçekleşmesini sağlayan süreçlerde zamanla aksamalar oluyor. Hücre üretimi için talimatları taşıyan DNA’lar zamanlar hasar görüyor ve hücre bölünmesi engelleniyor. İşte bu duruma da yaşlanma diyoruz.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER7 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND