Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Zekanın hiç mi önemi yok?

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar’ın, zeka, çaba ve başarı denklemine dair değerlendirmesi büyük yankı uyandırdı. Sancar’ın, “ben zekaya inanmıyorum,” sözleri sonrasında zekamız haliyle alt üst oldu. Üstün yetenekli çocuklar konusunda uzman olan Dr. Bahar Eriş, zekasız çabanın kapasite gelişimini nereye kadar ve nasıl etkileyebileceğini analiz etti..

zeka mı çalışmak mı, dr.bahar eriş, aziz sancar

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar’ın, zeka, çaba ve başarı denklemine dair değerlendirmesi büyük yankı uyandırdı. Sancar’ın, “ben zekaya inanmıyorum,” sözleri sonrasında zekamız haliyle alt üst oldu. Üstün yetenekli çocuklar konusunda uzman olan Dr. Bahar Eriş, zekasız çabanın kapasite gelişimini nereye kadar ve nasıl etkileyebileceğini analiz etti..

ZEKA ÖNEMSİZ Mİ?

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar, “Çoğu insan zekaya inanır, ben inanmıyorum. Bizi birbirimizden ayıran emektir, ben çalışmaya inanıyorum” dedi. Bu açıklama ne kadar bilimsel…

Nobel ödüllü bilim insanımız Aziz Sancar’ın açıklaması medyada epey yankı yarattı.

Üstün zeka ve yetenek konularında bir uzman olarak, bu konudaki görüşlerimi paylaşacağım.

“Zekanın gelişmesi için çok çalışmak gerekir”, doğru bir tespittir. “Zekasına güvenip çalışmayanlara göre, daha düşük zekada olup çok çalışanlar hayatta daha başarılı olabiliyor” doğru bir tespittir. Ancak “Sadece emek yeter, zeka önemsizdir” düşüncesi, iyi niyetli olsa da, bilimsel verilerle örtüşmeyen bir düşüncedir. Belki de sayın Sancar’ın cümlesini “inanıyorum” şeklinde bitirmesi bilinçlidir, çünkü bir şeye inanmamız onun gerçekten var olduğunu göstermez. Kanıt gerekir.

Sancar’ın çabaya vurgusu, çocuklarımızla iletişimimizde kullanacağımız bir mesaj olarak önemlidir. Son dönem araştırmalar, zekaya değil çabaya övgünün çocukların performansını arttırdığını net bir biçimde ortaya koyuyor.

Tersine, çocuklara sürekli zekisin demek performansı düşürüyor. Bir çocuğa kırk kere aptal dersen aptal olur deriz ya, çocuğa kırk kere zeki demek de çocuğu aptallaştırmaktadır!

Arasında çocukların da olduğu bir izleyici grubuna, arka planda böyle bir hassasiyetle bu açıklamayı yaptıysa, o zaman söyleyecek bir şey yok; hassasiyeti için tebrik ederim.

Ayrıca “nöroplastisite” çalışmaları, beynin çalıştıkça güçlendiğini, yeni bağlantılar kurduğunu, bu sürecin ömür boyu devam ettiğini de göstermektedir.

Ancak bütün bunlar, herkesin eşit düzeyde çalışarak eşit sonuçlar elde edeceği anlamına gelmez. “Başarıda sadece genler önemlidir” demek ne kadar eksikse, “başarıda sadece çevresel etkiler önemlidir” demek de o kadar eksiktir.

10.000 saat kuralı

Öncelikle, çabanın zeka gelişiminde çok büyük önem taşıdığına ben de yürekten inananlardanım. Salt inancın ötesinde, bilimsel çalışmalar da bunu ortaya koyuyor.

Bu konudaki en bilinen kuramlardan biri “10.000 saat kuralı” adıyla popüler hale geldi. Kuram, Florida Üniversitesi Profesörü Anders Ericson’un yıllarca süren bilimsel araştırmalarından temel alıyor.

Kuramı kısaca özetlemek gerekirse, belli bir alanda (bilim, spor, müzik, satranç, vs.) düzenli, sistematik, bilinçli pratik yapan kişiler, aşağı yukarı 10.000 saat (yani 10 yıl boyunca günde 4-5 saat gibi düşünebilirsiniz) sonunda üstün başarıya ulaşıyorlar.

Zeka potansiyelinin üstün performansa dönmesi için çok çalışmak şart. Olağanüstü başarı çok uzun yıllar boyunca bilinçli, düzenli bir çalışma ortaya koymadan, gökten zembille inmiyor. Ben Aziz Sancar’ın da özünde buna vurgu yapmaya çalıştığını düşünüyorum.

Sancar yıllarca emek verip piyano çalsa Fazıl Say olur muydu?

Ancak yıllarca emek verip fizik çalışan herkes sonuçta Einstein olabilir mi? Yıllarca bilgisayarda kod yazan herkes Steve Jobs olabilir mi? Yıllarca futbol oynayan herkes Pele olabilir mi? Sesi pek de güzel olmayan kişi, 10.000 saat sonunda herkesin keyifle dinleyeceği olağanüstü bir şarkıcıya dönüşebilir mi?

Sancar bunun mümkün olduğunu söylemeye çalıştıysa, o noktada kendisiyle ayrışıyoruz. Yoğun çalışma sonunda herkes, çalıştığı alanda başladığı noktadan çok daha ileriye gider. Ama herkes sonunda Nobel ödülünü alamaz.

Fazıl Say’ın babası müzisyen, annesi müzik aşığı bir kadın, müziğin değer verildiği bir evde büyümüş, en iyi öğretmenlerden ders almış, tutkuyla sevmiş piyanoyu, çok çalışmış evet… Sancar da yıllarca emek verip piyano çalsa büyük olasılıkla çok iyi bir müzisyen olurdu, ama bir Fazıl Say olabilir miydi? Ya da Fazıl Say 10.000 saat kimya çalışsa Nobel ödülünü alabilir miydi?

Başarı, pek çok faktörün etkileşiminden doğar

Bazı insanlar belirli alanlarda daha yüksek bir potansiyel ile doğarlar. Burada genetik faktörler, doğum öncesi anne karnındaki beslenme, erken çocukluk yıllarında çocuğa sunulan olanakların zenginliği ve çeşitliliği, aile içi iletişim, çocuklukta yaşanan travmalar ve bunun gibi pek çok farklı faktörün etkileşimi rol oynar.

Örneğin anne karnında yeterince besin alamayan çocukların IQ skorları daha düşük çıkmaktadır. Evinde kitap olan çocukla olmayan çocuğun test skorları farklı çıkar. Anne babasından daha çok sevgi ve ilgi gören çocukların zekasının daha yüksek olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Çocuklukta ağır travmalar yaşayan, sevgiden, eğitimden, ilgiden, düzgün beslenmeden mahrum kalan çocukların zeka puanları daha düşük çıkar.

Bazen ne kadar emek verirlerse versinler, belli düzeyde ilerlemenin ötesine geçemez bu çocuklar…

Bazen tüm çevresel koşullar eşit olduğunda bile, aynı anne babadan doğup aynı evin içinde büyüyen iki çocuk aynı düzeyde başarıyı yakalayamaz.

Aziz Sancar’ın Nobel başarısı da, bilim yapmaya yatkın genetik yapısının, eğitime değer veren bir aileye doğmasının, Türkiye’de ve yurtdışında aldığı eğitim desteğinin, yoğun çalışmasının, sebatının, tutkusunun doğru yerde, doğru zamanda bir araya gelmesinin sonucudur.

Toplumda dar bir zeka tanımı değer görüyor.

Toplumda sadece dar bir zeka tanımının değer gördüğü konusunda anlaşabiliriz. Bunu eleştirebiliriz.

Örneğin IQ testlerinin ölçmeye çalıştığı matematiksel ve sözel zeka, okul sisteminde en çok değer gören zeka türleridir. Zeka kavramı, sadece bu iki tür zekayla eş tutulur. Klasik eğitim sisteminde “IQ tipi” başarı değer görür.

Oysa bu, farklı alanlarda zeka potansiyeli taşıyan çocukları dışlayıcı bir anlayıştır. Bazı çocuklar okul sisteminde değer görmeyen alanlarda da yüksek potansiyel taşıyabilirler, ama toptancı bir eğitim sistemi içinde “başarısız damgası” yerler.

Örneğin Çoklu Zeka Kuramı’nın babası Prof. Howard Gardner, zekanın 8 farklı tipi olduğunu söyler. Aziz Sancar’da mantıksal-matematiksel zeka, Picasso’da uzaysal zeka, Fazıl Say’da müzik zekası, Charles Darwin’de doğa zekası, ülkemize madalya getiren sporcumuz Çağla Büyükayçay’da kinestetik zeka, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’ta sözel zeka, bu ülkenin bugüne dek gördüğü en büyük lider olan Atatürk’te sosyal zeka, filozoflarda içsel zeka dediğimiz zeka türünün baskın olduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla IQ testlerinin “zeka” testi olduğu hala yaygın ama modası geçmiş bir görüştür; bu testler zekanın sadece belli bir bölümünü değerlendirebilir. Zeka, bir test ile ölçülemeyecek kadar kapsamlı, çok-boyutlu, dinamik ve kültürel bir kavramdır. Yaratıcılık, esneklik, duygusal zeka, iletişim becerileri gibi, bu yüzyılda son derece önemli olan kavramlar da, test ile ölçülemez.

Bu, testler faydasızdır anlamına gelmez. Test de, her araç gibi, kullanım şekline göre değer kazanır. Bıçağı ekmek doğramak için de kullanan var, insan doğramak için de. Bu, bıçağı iyi ya da kötü yapmaz; kullanım amacını iyi ya da kötü yapar. Test, doğru kişilerin elinde, doğru şekilde kullanıldığı ve yorumlandığı zaman fayda sağlar. Çocukların hangi alanlarda ileri olduğu, hangi alanlarda gelişim sağlayabileceği konusunda fikir verir.

Asıl mesele, kendini gerçekleştirme

Kısacası, zekanın tek tip olduğuna inanmasam da, zekanın önemsiz olduğuna inanmıyorum. “Zeka önemsizdir, emek her şeydir” demek; “yer çekimi önemsizdir, insan emek harcayıp ayağını yere yeterince kuvvetli basarsa, yerçekimi olmadan da ayakta durmayı başarır” demek kadar bilimseldir.

Çalışmanın da müthiş değerli olduğu su götürmez. Ancak her çocuk yoğun çaba sarf ederek hayatın her alanında yüksek başarı elde edemeyebilir. Picasso, bir dehadır, ama matematiği berbattır. Okul başarısı çok düşüktür. Sınıfı öğretmenin verdiği kopyalarla geçebilmiştir. Neyse ki ressam babası sayesinde resim yeteneği ortaya çıkabilmiştir. Türkiye’de doğsaydı, TEOG’da çakılıp kalabilirdi.

Asıl tartışma, her çocuğun içindeki potansiyeli nasıl ortaya çıkarıp geliştirebileceğimiz olmalıdır. Çocuğun içinde olmayanı oldurmaya zorlamak, “papaz eriğini imam eriğini dönüştürmeye” çalışmak gibi tuhaf ve sağlıksız meyveler verebilir. Eğitim sistemi, çocuğun içinde var olan potansiyeli keşfedip kendini gerçekleştirebilmesine, olabileceğinin en iyisi olabilmesine odaklanırsa, daha sağlıklı, mutlu ve başarılı kuşaklar yetişir.

Şu anki eğitim sistemimiz bu konuda çok yetersiz. Yeterli olsaydı, ülkeden çıkan patent sayısı bu kadar düşük olmazdı. Beyin göçü buradan gelişmiş ülkelere doğru değil, tersi yönde olurdu. Aziz Sancar gibi nice değerli bilim insanımız, sanatçımız, kendilerini gerçekleştirmek için yurtdışına gitmek zorunda kalmazdı.

Ezbere dayalı, sorgulamaya düşman, yaratıcılıktan bihaber, yeteneksavar bir eğitim sistemiyle daha ne kadar yol alabileceğimiz meçhul.

Dünya bambaşka, yepyeni şarkılar söylerken, biz hala nuh nebiden kalma yöntemlerle eğitime devam edemeyiz.

Sadece emek vermek yetmez; zekice bir eğitim sistemi için emek vermemiz lazım. 

Yazar: Dr. Bahar Eriş

Kaynak: www.bilimsenligi.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND