Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Zamanla yarışmayı bırakın!

Zamanla yarışıyorsunuz ama yine de işleriniz bitmiyorsa yavaşlayın! Zaman yetmiyorsa zamanla yarışmak yerine kendi önceliklerinizi ve bu önceliklerin dayandığı “değerleri” gözden geçirin. Çünkü zamanın “yetmemesi” zaman kıtlığından çok insanın sahip olduğu değerlerin farkında olmamasından kaynaklanır…

Zamanla yarışıyorsunuz ama yine de işleriniz bitmiyorsa yavaşlayın! Zaman yetmiyorsa zamanla yarışmak yerine kendi önceliklerinizi ve bu önceliklerin dayandığı “değerleri” gözden geçirin. Aslında zamanın “yetmemesi” zaman kıtlığından kaynaklanan bir durum olmaktan çok insanın sahip olduğu değerlerin farkında olmamasından kaynaklanır…

ZAMAN KITLIĞININ SEBEBİ PLANSIZLIK MI?

Bir ömür boyunca alacağımız nefes sayısı belli. Zaman sonsuz ama bizim zamanımız sınırlı.

Üstelik içinde yaşadığımız çağda zaman daha da hızlı akıyor. Dedelerimizden daha hızlı hareket ediyoruz. Deniz aşırı ülkelere bir günde gidiyoruz ama bu yolculuklar bile bize fazla uzun geliyor.

Yapacaklarımız o kadar çok ki haftada 168 saat bize az geliyor. Zaman kıtlığını yenmek için daha hızlı yemek yiyor, daha hızlı konuşuyor, daha hızlı yürüyor, daha hızlı araba kullanıyoruz. Bir telaş içindeyiz hepimiz. Çoğumuz ihtiyacından daha az uyuyor.

Üstlendiğimiz sorumlulukların altından kalkmak için bir yerden diğerine savuruyoruz kendimizi. Bu mecburiyetleri yerine getirmekten “esas” yapmak istediklerimizi yapamıyoruz. Kendimizi “tükenmiş” hissediyoruz.
Bu “koşuşturma” iki asır önce sanayi devrimiyle başladı, şimdi hızlanarak devam ediyor.

Amerikalı tarihçi Lewis Mumford, “modern sanayi çağını belirleyen en önemli etkenin buharlı makine değil saat” olduğunu söyler. Eskilerde zaman belirsiz ve kontrolsüz bir şekilde akıyordu. Kimsenin de aklına zamanı kontrol etmek gelmiyordu. Zaman, iş sonlanınca bitiyordu. Sanayi devrimiyle birlikte hayatımıza ölçülen zaman kavramı girdi. Zaman, verimliliği ölçülen ve bedeli ödenen bir “meta” oldu. İnsanın zaman algısı değişti.Vakit nakit oldu.
Bugün insanlar sınırlı zamanın içine mümkün olduğu kadar çok iş sığdırmaya çalışıyorlar, eğer zamanı yönetebilirlerse hayatı da yönetebileceklerine inanıyorlar.

Peki sizce bu doğru mu? Gerçekten zamanı iyi planlarsak hayatımız daha iyileşir mi? Zamanla yarışmak mutlaka gerekli mi?

Bence çözüm başka yerde. Eğer bir insana zaman yetmiyorsa onun zamanla yarışmak yerine kendi önceliklerini ve bu önceliklerin dayandığı “değerleri” gözden geçirmesi gerekir. Çoğumuz için geçerlidir bu durum. Pek çoğumuz “acil” işlerden başımızı kaldıramadığımız için “önemli” işlere zaman bulamayız. Başkalarının bir zorunluluk olarak karşımıza çıkardığı acil işlerle uğraşmaktan kendi “önemsediğimiz” işlere zaman ayıramayız. Kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamayız.
Aslında zamanın “yetmemesi” zaman kıtlığından kaynaklanan bir durum olmaktan çok insanın sahip olduğu değerlerin farkında olmamasından kaynaklanır. Hayatta hangi işi yapıp yapmayacağımız, kiminle zaman geçirip geçirmeyeceğimizin kökeninde sahip olduğumuz değerler vardır. Eğer değerlerimizin farkında olur ve tercihlerimizi bu değerlere göre yapabilirsek zaman kıt bir kaynak olmaktan çıkar.

Değerlerimiz ve hedeflerimiz belirsiz olursa işlerin önceliklerini biz değil başkaları belirler. Öncelikleri başkalarının belirlediği bir hayat yaşamak denizde rüzgarın savurduğu bir kayık içinde olmak gibidir. Gittiğimiz yön, süratimiz, nerede duracağımız bizim elimizde değildir.

Hepimizin belirsizlikler içinde bir hayat yaşadığı, kontrolün tamamının bizde olmadığı, kiminin büyük kiminin küçük kayıkla dünyaya geldiği doğrudur; ama her kayığın bir dümeni ve kürekleri vardır. Hepimiz kendi kayığımızın dümenini elimizde tutabiliriz. Hedeflerimizi ve değerlerimizi yansıtan tercihlerde bulunabiliriz. Bu tercihleri dümenimizle, küreklerimizle hayata geçirebiliriz. Evet, bütün koşulları biz belirlemiyoruz, bu denizde olmayı, kendimizi içinde bulduğumuz kayığı biz seçmedik; ama elimizdekilerle de pekala hayatımıza yön verebiliriz.

Aslında planlamamız gereken şey zaman değil kendimizdir.
Zaman yönetimi insanın pusulası olmadan yapabileceği bir iş değildir. Ne kadar hızlı araba kullanırsanız kullanın eğer nereye gideceğinizi bilmiyorsanız sadece daha hızlı kaybolursunuz.

Stephen Covey’in dediği gibi önemli işlere öncelik vermek aslında işleri planlamak ya da işleri daha hızlı yapmakla ilgili değildir. Önemli işlere öncelik vermek, insanın ilkeleri çerçevesinde hangi işi yapıp hangisini yapmayacağına karar vermesiyle ilgilidir. Covey’nin özellikle vurguladığı nokta zamanımızı daha iyi yönetmek için ikinci bir saate değil, iyi bir pusulaya ihtiyacımız olduğudur. Çünkü kendimize belirleyeceğimiz yön hareket hızımızdan çok daha önemlidir.

Zaman yönetimiyle ilgili eğitimlerde sıklıkla verilen bir örnek var: Bir kavanozun içine belirli bir miktar büyük taş yanı sıra küçük çakıl taşları ve kum nasıl sığdırılır? Eğitime katılanlar ilk bakışta kavanozun bütün taşları ve kumları almayacağını düşünürler; çünkü taşların ve kumların miktarı kavanozun hacminden fazla görünüyordur.

Kavanoza önce kumu koyarsak kavanoz hemen dolar ve ancak birkaç tane çakıl taşı alabilir, büyük taşlara hiç yer kalmaz. Önce çakıl taşlarını yerleştirdiğimizde ise bu sefer bütün kumu kavanoza doldursak bile yine büyük taşlara yer kalmaz. Ama eğer önce büyük taşları sonra aralarına çakıl taşlarını yerleştirirsek geri kalan boşlukları da kumla doldurabiliriz.

Büyük taşlar “önemli işlerimiz”, çakıl taşları “daha az önemli” işlerimiz, kum ise “boş zaman etkinliklerimizdir”. Eğer “dolu dolu” bir hayat yaşamak istiyorsak önceliklerimizi belirlememiz gerekir.

Bu eğitimlerde eğitmen deneyi bu şekilde anlattıktan sonra fikrini pekiştirmek için bir de taşlar, çakıl taşları ve kumla dolu kavanoza su koyarak aslında hiç yeri olmadığı düşünülen sınırlı bir kaba ne kadar çok “şey” sığdırılabileceğini kanıtlar.

Objektif zaman ölçülen zamandır. Sübjektif zaman ise hissedilen zamandır. Herkesin hayatında zamanın adeta durduğunu hissettiği bazı anlar vardır. Bu anlarda objektif olarak zaman aksa bile bize göre zaman genişlemiş hatta durmuştur. İnsan kendisini zamanın tam ortasında hisseder.

Kendimizi akışa kaptırdığımız ve yaptığımız işle bir olduğumuz bu sihirli anlarda ruhen, zihnen ve bedenen objektif zamanın dışına çıkarız. Kendimizi zamanın akışına bıraktığımız anlar, değerlerimizle yaptıklarımızın örtüştüğü anlardır.

Budizm’de insanın varlığını hissedebilmesi ve kendisini zamanın akışına bırakabilmesi için eğitim görmesi gerekir. Şimdiki zamanın içine girebilmek, bir farkındalık, yüksek bir bilinçle mümkün olur. Bu eğitimin sonu “aydınlanmadır.”
Steven Covey’in pusulası, Budizm’in öğretileri ya da bizim Sufi geleneğimizin ortak noktası insanın içindeki pusulayla yön bulması üzerinedir. Eğer insan kendi değerlerine uygun tercihler yapabilirse hayatına kendi istediği yönü verebilir.

Bence hepimiz bu düşüncelerden ilham almalıyız. Bence hem yaşadığımız an’ın içine girebilr, hem kendimizi hayatın akışına bırakabilir, hem de hayatımızın dümenini elimizde tutabiliriz.

Anlamlı bir hayat yaşamak için -çelişkili gibi görünse de- bütün bunların hepsini birden yapabiliriz. Yeter ki böyle bir bakış açısına sahip olalım.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND