Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Zamanın efendisi misiniz yoksa kölesi mi?

Bazıları gün içinde işlerin yoğunluğu nedeiyle kendisine yeterince vakit ayıramadıklarından şikayetçilerdir. Örneğin mevcut işleri dışında hobi olarak herhangi bir kursa gidemezler çünkü yoğunlar! Peki insanı yaşamaktan alıkoyan bu yoğunluğun asıl sebebi zamanı “verimsiz” kullanmak olabilir mi? İşte zamanızı yönetmek ve onu daha verimli kullanmayı öğrenmek için yapılması gerekenler…

kişisel gelişim

Bazıları gün içinde işlerin yoğunluğu nedeiyle kendisine yeterince vakit ayıramadıklarından şikayetçilerdir. Örneğin mevcut işleri dışında hobi olarak herhangi bir kursa gidemezler çünkü yoğunlar! Peki insanı yaşamaktan alıkoyan bu yoğunluğun asıl sebebi zamanı “verimsiz” kullanmak olabilir mi? İşte zamanızı yönetmek ve onu daha verimli kullanmayı öğrenmek için yapılması gerekenler…

Etkili Zaman Yönetimi

Siz de zamanınızı verimli kullanamayanlardan, hiç vaktim yok diyenlerden misiniz? Kendinize ayıracak 1 saat bile bulamıyor musunuz? Planladığınız işler belirlediğiniz zamanlarda bitmiyor mu? Tüm evraklar üst üste, masanızın üzeri ise darmadağın mı? Öyleyse sizin de Zaman Yönetimine ihtiyacınız var demektir.

Zaman, biz insanoğlunun ürettiği bir kavram. Geçmiş, gelecek veya şuan aslında yok. Bunu biz yaratıyoruz bunu biz zihnimizde varmış gibi yapıyoruz. Ortak saat dilimleri belirliyor buna göre hareket ediyoruz. Konuşurken bile dilin bir zamanı olmak zorunda. Çünkü bir şeyin olma vaktini belirlemeye ihtiyacımız var. Yoksa nasıl yaşayabilir, herhangi bir şeyi nasıl organize edebiliriz? Yapamayız. Öyleyse zaman, hayatımızın mutlaka bir parçası olarak kalacak. Peki bu soyut olguyu verimli kullanabiliyor muyuz? Bir haftada 168 saat var. Bu saatleri ihtiyaçlarımızı her yönüyle karşılayacak şekilde ayarlayabiliyor muyuz? Sorunun cevabı bir çok kişi için kocaman bir HAYIR!

Zaman yönetimi insan varolduğu günden bugüne varlığını zihinlerde korudu. İsmi başka başkaydı fakat hiç günümüzdeki kadar detaylandırılmamıştı. Yaşam yönetimi, kariyer planlama, hedef belirleme vb. kavramlar hayatımıza girdikçe zamana olan bakış açımızda değişti. Zaman yönetiminin önemini anlamaya başladık. Eğer hayatımızda değişiklik yapacaksak, bunu yapmak için zaman ayırmak zorundayız. Bu değişiklikler konusunda ciddiysek, kendimizi zamanı netleştirmeye uğraşırken bulacağız. Öyleyse zamanı nasıl netleştirebiliriz? Öncelikle zamanın önemini anlamak gerekiyor.

Zaman ne kadar önemli? Fiyatı var mı?

Vakit nakittir atasözüne göre bakıldığında, zaman parayla eşitmiş gibi görünüyor olasada aslında değildir. Zaman göreceli bir kavramdır. Herkese göre değiştiği gibi bir yere ve duruma göre de değişebilir. Zaman biriktirilemez ancak tasarruf edilebilir bir kavramdır. Zamanın önemi konusunda araştırma yaparken karşılaştığım bir yazıyı sizlere aktarmak istiyorum:

  • Bir yılın değerini; final sınavını geçememiş bir öğrenciye sor.
  • Bir ayın değerini; erken doğum yapmış bir anneye sor.
  • Bir haftanın değerini; haftalık bir gazetenin editörüne sor.
  • Bir saatin değerini; buluşmak için bekleyen aşıklara sor.
  • Bir dakikanın değerini; treni, otobüsü ya da uçağı kaçıran birine sor.
  • Bir saniyenin değerini; bir kazadan sağ çıkan birine sor.

İnternette arattığınızda hayatları 1 saniye içerisinde kurtulan insanların görüntülerine ulaşabilirsiniz. 1 saniye bile bu kadar değerliyken zamanın fiyatı olabilir mi sorusunu düşünmek gerekiyor.

Ortalama bir kişinin zamanı nasıl geçiyor?

Bir haftanın 168 saat olduğunu belirtmiştik. Bir günümüz ise 24 saat. Ortalama bir kişi bu 24 saati nasıl geçiriyor inceleyelim:

  • Uyumak için günde ortalama 8 saat harcıyoruz,
  • Makyaj, traş, temizlik, vb. işler için yaklaşık 1 saat harcıyoruz,
  • Kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği, ufak atıştırmalıklar derken bir günde 3 saat harcıyoruz,
  • Özellikle megakentlerde seyahat için günde yaklaşık 2 saat harcıyoruz,
  • Türkiye’de sabah 9 akşam 18 çalışma sistemi yaygın. Buda günde 9 saat harcatıyor,

Toplamda bir günlük rutin aktiviteler 23 saatimizi alıyor. Geriye kendimize ayırabileceğimiz 1 saatimiz kalıyor. Fakat faturaların ödenmesi, banka kuyrukları, hastane, hava şartları, kaçırılan ulaşım araçları, zamansız çıkan işler, gereksiz yapılan telefon görüşmeleri vb. zaman giderleri de araya girince eldeki 1 saatlik vakitte çar çur oluveriyor. Durum böyleyken zaman yönetmek için nasıl bir yol izleyebiliriz sorusu akılları kurcalıyor.

Sabah 1 saat erken kalkmak, gece 1 saat geç yatmak, ufak atıştırmalıklar alıp yolda yemek biraz vakit kazandırıyor gibi görünsede bunlar yaşam kalitesini düşüren faktörler.

Zamanı verimli kullanmak

Zaman planlaması kişiye göre değişmekle beraber kesinlikle yazarak yapılması gerekmekte. Kaleme dökülen planlar araştırmalara göre hem motive edici olmakta, hemde hatırlamak adına daha kalıcı bir çözüm olmakta. Zaman yönetimi yapılırken belli başlı hususlara dikkat etmek gerekiyor.

Amaçlar: Yapmak istenilen tam olarak ne? Günlük, haftalık, aylık ve yıllık dönemlerde amacımız nasıl şekilleniyor? Bu nedenle amaçları önceden netleştirmek gerekiyor.

Yıllık planlar: Günleri haftalar, haftaları aylar, ayları ise yıllar kovaladığı için bir yıl içerisinde yapılacak önemli olan şeyleri belirlemek gerekiyor.

Haftalık ve günlük planlar: Haftalık olarak bir program hazırlanması, günleri daha net ayarlamamıza yardımcı oluyor. Günlük planlar ise saatleri verimli kullanmayı sağlıyor. Tüm planlar yazarak yapıldığı için unutulması riski ortadan kalkıyor. Buda aslında daha sonrası için biriken işlerin önümüze serilmesini engellemiş oluyor.

Öncelikler: Saatlik, günlük, haftalık, aylık yada yıllık olmak üzere eğer bir plan/program yapıyorsak bunun içerisindeki öncelikleri mutlaka belirlemek gerekiyor. Arabayı temizlemek mi önce geliyor yoksa tamire götürmek mi önce geliyor? Temizlik yapmak mı önce geliyor yoksa TV izlemek mi? Toplantı mı? Yazışmalar mı? vb.
Zaman vampirleri: Dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri bu. Zira hem motivasyonu etkilemekte hemde elde avuçta kalan sınırlı vakti adeta bir vampir gibi sömürmekte. Bu konuyu detaylı olarak ele almak gerekiyor.

Zaman tüketen vampirler nelerdir?

Her ne kadar bir programa bağlı kalıyor olsakta bunu engelleyen bir takım faktörler ortaya çıkabiliyor.

Telefon görüşmeleri:  Gün içerisinde gerek işimiz gerek özel konularımız gereği telefon görüşmeleri yapmak zorundayız. Fakat gereken dışında sadece dedikodu yapmak adına, boş boş gevezelik yapmak adına yapılan telefon görüşmeleri hem zamana hem bütçeye zarar vermekte. Öte yandan artık neredeyse herkeste akıllı telefon mevcut. Hal böyle olunca sosyal medya ve internet bizlere cep telefonumuz kadar yakın. Teknolojinin zaman yönetimindeki faydalarına daha sonra değineceğim ancak zararlarını ise bu başlık altında ele almak doğru olacaktır. Gün içerisinde Facebook, Twitter, Youtube, Instagram vb. mecralarda harcadığınız zaman ne kadar? Kendinize ayırdığınız 10 dakikalık molalarda ilk işiniz cep telefonunuza sarılmak mı oluyor? Sosyal olmak adına harcadığımız bu zamanda bir arkadaşımız ile çay içip sosyal olmak mı daha avantajlı yüzlerce takipçimize yazı yazıp beğeni alarak sosyalleşmek mi daha avantajlı? Bu kısım bana göre doğal olmayan suni yollarla edinilen ve ismi “Sosyal” olarak koyulmuş olan kavram karmaşasından ibaret. Elbet aylık gelirinizi belirleyen, reklamlarınıza platform oluşturan ve bunun için zaman ayırmanız gereken teknolojik ortamlar olacaktır. Bunlar zaman tüketen vampirlerden sayılmıyor.

Beklenmeyen misafirler:  Siz ev işleriyle meşgulken biri kapıyı çaldı, canı sıkılan komşunuz sohbete gelmiş. İş yerinizde yoğunluğun en tavanda olduğu bir saatte bir arkadaşınız “geçerken uğradım” diyerek size kendini zorla buyur ettirdi. Gel buradan yak! Bu tip durumlara karşı genellikle hazırlıklı olamıyoruz. Kırmamak için çoğu zaman kendi zamanımızdan harcayarak beklenmedik misafirlerimizle vakit geçirebiliyoruz. Bunun önüne geçebilecek bir kaç faktör elbette bulunmakta. Kapıyı açmamak, sekretere yok dedirtmek, toplantıyı bahane etmek, randevu sistemi ile çalışmak, en önemlisi “hayır” demeyi bilmek. Kimseyi üzmemek adına bu kelimeyi kullanmaktan genellikle kaçınmaktayız. Bir öğrenci ertesi günün sınavına hazırlanırken, bir arkadaşının ufak bir ricasını kıramayabiliyor. En ufak bir kopukluk ise motivasyonu kaybettirdiği gibi önemli bir görevide kaybetmenize neden olabiliyor. Bu nedenle karşı tarafa durumu anlayacağı şekilde izah ederek “hayır” demeyi başarmak gerekiyor.

Toplantılar ve Yazışmalar: Özellikle medya sektöründe çalıştığım için şuana kadar onlarca toplantıya katıldım. Gerek radyolarda gerek ise televiziyon kanallarında sık sık toplantılar yapılmakta. Bu toplantılar inanın o kadar saçma, sıkıcı ve zaman kaybı ki anlatamam. Haber merkezlerinde genellikle günün gidişatını ele alan toplantılar yapılıyor. Gündemi belirlemek adına mantıklı gibi görünsede gündem Türkiye’de 5 dakika içerisinde değişiyor. Sabah yapılan gündem toplantısı öğlen olmadan anlamını kaybediyor. Bir toplantıya başlamak için gecikenleri beklemek gerekiyor. Herkesin güne dair toplantı başında ortaya attığı trafik, yağmur, otoparkta yer bulamaması gibi laf salataları ise zamanı iyice çarçur ediyor. Eğer önceden belirlenmediyse toplantılar genellikle zaman kaybından ibaret oluyor.

Yazışmalar özerllikle iş hayatında çok önemli bir yer tutuyor. Kurumsal e-postalar, evraklar, sözleşmeler, özlük dosyaları, faturalar vb. Bunları düzenlemek, gruplara ayırmak gerekiyor. E-posta yöneticisi içinde aynı şey geçerli. Herşeyin gelen kutunuzda olması sağlıklı değil. Bunları yapılan işler, devam eden işler, 2014 işleri, 2013 işleri, A kişisinin B kişisinin dosyaları vb. ayırarak gruplandırmak size büyük ölçüde zaman kazandıracaktır. E-posta sağlayıcınızı otomatik cevap vermek için programlayabilirsiniz. Sizin yerinize belli başlı e-postalara otomatik olarak cevap vererek size zaman kazandırmasını sağlayabilirsiniz.

Dağınıklık – Düzensizlik: Görsel düzen zihinsel düzeni sağlar. Zihinsel sakinlik ise motivasyonu artırır. Dağınık bir çalışma ofisi/masası sizin iş yapmanızı engelleyecektir. Gözleriniz ve kafanız yorulacak, objeler çeşitli çağrışımlara sebep olarak aklınızı dağıtacaktır. Bilgisayarınızın düzensizliği ve dosyaların karmaşıklığı da benzeri bir duruma neden olacaktır. Bunun için çekmecelerinizi, dolaplarınızı, bilgisayarınızı mutlaka düzenleyin. Aynı zamanda gereksiz titizlikte zaman kaybettiren faktörlerdendir. Örneğin günde 5 kere çalışma masanızı silmeniz gereksizdir.

Kararsızlık ve Erteleme: Zamanı en çok emen vampirlerden olan bu ikili, zaman yönetimi dışında bir konu olarak incelemeye değer. Kararsızlık, hedef belirlememekten ve kısa vadeli planlar yapmamaktan kaynaklanıyor. Boş bir gününüzde “bugün ne yapsam / yapsak?” sorusu kararsızlık ve plansızlıktan kaynaklanmatadır. Sırf bu nedenle o gün gidilebilecek bir fuar, seminer, tiyatro vb. için önceden ayarlanmadığından katılım hakkınız kalmayabilir. Önem sırası belirlemediğiniz için hangi işi önce yapacağınıza karar veremiyor olabilirsiniz ve bu süreçte her ikisini birden yapmaktan vazgeçebilirsiniz. Tüm bunların size dönüşü olumlu yada olumsuz illaki olacaktır. Erteleme ise kararsızlığa bağlı olarak ve aynı zamanda ayrı olarak karşımıza çıkmakta. Karar verememek çoğu zaman bir durumu başka bir güne saate atmaya sebep olabiliyor. Öte yandan erteleme kavramı kendi içinde bir çok sebep barındırıyor.

=> Başramama, yapamama, bitirememe, yetiştirememe kaygısı,
=>Organize olamama, yapılacak olan işi sıkıcı bulma,
=>Mükemmelliyetçilik. Çok şaşırtıcı bir madde gibi durduğunu biliyorum. Bazı insanlar her şeyi kusursuz istemekteler. Bunu yapmak ise gerçekten zor. Zaten bunu yapamayacaklarını bildikleri için veya üzerinde çok uğraşacaklarını bildikleri için erteliyorlar. Oysa mükemmelliyetçiliği bir çok iş gerektirmiyor. Sadece yapılmış olması yeterli olabiliyor.

Yetki ve Görevleri Devretmeme: Bir fabrikanın bütün işlerini bir kişi yapabilir mi? Eğer teknolojiden faydalanmıyorsa yapamaz. Her şey otomatik ise yönetim panelinden bir kişinin bütün fabrikayı idare edebilmesi mümkündür bu ayrı bir durum. Her insanın belli bir kapasitesi vardır. Aynı anda bir kaç yerde olmak bir kaç iş yapmak mümkün olmamaktadır. Bu durumda yapılabilecek bazı işleri başkalarına devretmek veya teknolojiden yardım almak zaman kazandırıcı olacaktır. Diğer yandan bir işi hızlı halledebilmek adına işi yanlış kişilere vermek aksine daha çok vakit kaybına yol açacak hatta krizlere kaoslara sebebiyet verecektir. İşi bilen profesyoneller ile çalışmak doğru tercih olacaktır.

İletişim Sorunu: Askeriyede emrin tekrarlanması gibi bir durum vardır. Komutan bir emir verir, asker verilen emri tekrarlar. Bu askerin konuyu doğru anladığının veya komutanın doğru anlatıp anlatmadığının teyidi niteliğindedir. İnsanlar arasında iletişimsizlik zaman kaybına sebep olan faktörlerden biridir. Yanlış anlaşılma veya yanlış gelen bir bilgi, tüm işleri aksatabildiği gibi hem maddi hem zaman yönünden kayıplara yol açabilmektedir. Bu nedenle etkili iletişim yollarının tercih edilmesi ve belirlenmesi gerekmektedir. Sürekli hattan düşen bir santral sistemi ile çalışmaktansa e-posta ile veya whatsup ile çalışmak daha verimli olabilir. Bu kişilere, firmalara, gruplara göre şekillenecek bir maddedir.

Sağlık ve stres: Aniden bir hastalık geçirebilirsiniz. Grip gibi salgınlara denk gelip hasta olmuş olabilirsiniz. Öte yandan yoğun iş koşturmacası içerisinde stres altına kalıyor olabilirsiniz. Aşırı sigara, alkol, yorgunluk vb. sebeplerden bedeninizi yıpratıyor olabilirsiniz. Tüm bunlar bir gün kayışın kopmasına ve sizin hastanelik olmanıza sebep olabilir. Bu nedenle elinizden geldiğince insani gereksinimlerinize ve sağlığınıza önem verin. Gribal enfeksiyon geçiren bir hastanın bulunduğu ortamda kalmamaya özen göstermek sizin 1 hafta aksıra öksüre yatakta yatmanızı engelleyebilir. İş ve zaman kaybının önüne geçebilir.

Acelecilik: Çalışma ortamlarında oradan oraya koşturan, hep bir acele içerisinde olan kişiler vardır. İşleri bir türlü bitmez. Hep onlar yoğundur. Bütün işler sanki onlara devredilmiştir. Hem yakınırlar hemde çabalarlar. Çoğu zaman ne yaptıkları iş sonuçlanır ne de kendilerine ayıracak vakitleri kalır.

Beklemek: Hepimiz mutlaka bir yerlerde bekleyerek zaman kaybediyoruz. Özellikle megakentlerde trafikte, metrobüs sırasında, banka sırasında, resmi yerlerde, yemek sırasında, asansör sırasında, tuvalet sırasında vb. Bu tip bekleme durumlarında size verimli olacak eksta bir şeyler varsa yapmaya çalışın. Telefonunuzdan e-postalarınıza bakmak gibi. Öte yandan bir görüşme için birisini bekliyorsanız dakikalarınızı hatta saatlerinizi harcamayın. Kendisi ile iletişim kurun veya sekreterine bilgi vererek size müsait bir zamanlarında dönüş yapmalarını belirtin.

Unutkanlık: Hepimizin başına gelebiliyor. Eğer sağlıkla ilgili bir durumdan ötürü unutkanlık yaşıyorsak tıbbi müdahale almalıyız. Dikkat eksikliği, yoğunluk vb. nedenlerden dolayı bir unutkanlık yaşıyorsak o zaman not alma konusunda kendimizi geliştirmeliyiz. Cep telefonlarında kullanılan basit not alma uygulamaları hayatı oldukça kolaylaştırmakta. Alarm kurmak, sabah kalkış saatlerini telefona haftalık olarak kaydetmek vb. yöntemler de unutkanlığı ortadan kaldırabilmektedir.

Zaman yönetiminde püf noktalar:

  • İşleri küçük bölümlere ayırın.
  • Ertelemeyin şimdi yapın.
  • Kendinize veya yönettiğiniz gruplara işlerin bitmesi halinde küçük ödüller koyun.
  • En verimli çalıştığınız saatleri belirleyin.
  • Yapılacak işlerinizi öncelikli, acil, önemsiz, gereksiz şeklinde işaretleyin.
    Bu konuda şu maddeleri kullanabilirsiniz.

1. Acil olmayan ve önemsiz İşler
2. Acil ama önemsiz İşler
3. Acil olmayan ama önemli İşler
4. Acil ve Önemli İşler

  • Başladığınız işi bir kerede tamamlayın uzatmalara oynamayın.
  • Her 1 saate 10 dk. mola verin.
  • Zor işleri önce yapın kolay ve sevdiğiniz işleri sona saklayın.
  • Hızlı okuma tekniklerini öğrenin.
  • Teknolojiyi etkin kullanmayı öğrenin.
  • Yaptığınız planlara sadık kalın ve tek bir takvim kullanın.
  • Benzer işleri bir arada halletmeye özen gösterin. Faturalar, bankalar, postane, kargo işleri vb.
  • Olağan bir gününüzü harcadığınız zaman giderlerine göre rapor edin. İş görüşmeleri 2 saat sürdü vb.
  • Algı tipinizi belirleyin. İnsanlar görsel, işitsel ve kinestetik olarak üç tipte algılarlar. İnternette bulabileceğiniz basit testler ile kendinizi sınayıp öğrenme hızınızı artırabilirsiniz.
  • Aynı anda birden fazla iş yapabilirsiniz. İşe veya okula giderken kitap okuyabilir, telefonunuzdan film/dizi izleyebilir, müzik dinleyebilir, önceden kaydedilmiş eğitim seslerini veya videolarını çalışabilirsiniz.
  • Önemli görüşmelerinizi sabah erken saatlerde yapın. Zira akşama doğru yapacağınız bir görüşmeyi düşünmek sizi endişelendirebilir, motivasyonunuzu ve performansınızı düşürüp zaman kaybetmenize yol açabilir.
  • Geçmişi unutun. Eskiden yapılanlar artık geçti gitti. Şimdiki zamana ve geleceğe odaklı hareket edin.
  • Yapacağınız her iş için bir başlangıç birde bitiş zamanı belirleyin. Bu sürece uyum göstermeye gayret edin.
  • Sık sık not alın. Ajandanıza veya not defterinize alacağınız notlar, fikirler, planlar zihninizi temiz tutar. Daha az şey düşünüp daha çok verimli olmanızı sağlar.
  • Planlamada zaman kaybetmeyin hızlıca yapıp derhal harekete geçin. Çünkü plan yaparken bahane üretmeniz olası bir durum. Benim plana ihtiyacım yok, plan yapmayı bilmiyorum, plansız daha iyi hallederim, plan yapmaya vaktim yok vb.

Mimar Sinan

Mimar Sinan 81 camii, 51 mescit, 55 medrese, 26 darül-kurra, 17 türbe, 17 imarethane, 3 darüşşifa (hastane), 5 su yolu, 8 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 375 eser yapmıştır. Ayrıca, Edirne ilindeki Selimiye Camisi Dünya Kültür Mirası listesindedir. 1588 yılında 99 yaşında vefat eden Koca Sinan, sizce bu kadar işi nasıl yapmıştır?

Yakında kişisel gelişimin bazı konularında seminerler/eğitimler vermeyi planlıyorum. Zaman Yönetimi konusu da bu eğitimlerden birisi olacak. Detaylı bilgi:http://www.facebook.com/mertaliefendioglu

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND