Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yumuşak kirlenme hayatımızı ele geçiriyor!

“İletişim bombardımanı bizi bir yandan da etrafımıza karşı uyuşturuyor, duyarsızlaştırıyor. Artık kenarda olan ve kısık sesle söylenen duyulmuyor. Uzun vadeli düşünme yerini kısa vadeli çıkarlara bırakıyor ve maddi olan manevi olanı önceliyor…” Peki nereye doğru gidiyoruz?

“İletişim bombardımanı bizi bir yandan da etrafımıza karşı uyuşturuyor, duyarsızlaştırıyor. Artık kenarda olan ve kısık sesle söylenen duyulmuyor. Uzun vadeli düşünme yerini kısa vadeli çıkarlara bırakıyor ve maddi olan manevi olanı önceliyor…” Peki nereye doğru gidiyoruz?

Hatırasız ve kimliksiz kalabiliriz

“İletişim bombardımanı bizi bir yandan da etrafımıza karşı uyuşturuyor, duyarsızlaştırıyor. Artık kenarda olan ve kısık sesle söylenen duyulmuyor. Sadece anda yaşamak bizi hatırasız ve kimliksiz bırakır.” Psikiyatrist Prof. Kemal Sayar Al Jazeera için yazdı.

Günümüzün “ağ toplumu”nda kültürler, politikalar ve toplumlar beklenmedik bir hızla değişiyor. Dijital ağlar hızla yayılıyor ve pek çok alanı yutuyor. Artık fotoğrafı filmlerle çekmiyor, müziği kasetçalarlarla dinlemiyoruz. Bankacılık, sergi, müzik veya sinema sektörleri dijital ağla bütünleşiyor. Bu hızla uyuşamayan ekonomi unsurları (mesela mahalle bakkalı) kapanıyor, yok oluyor.

Ağın içsel mantığı basitlik ve hız üzerine kurulu. Yavaş olan kenarda kalıyor ve büyük küçüğü değil, hızlı yavaşı yutuyor.

Pek çoğumuz artık sürekli çevrimiçi ve her an bilgisayarla bağlantı halindeyiz. Böylece birey ağ zamanına kendisini ayarlıyor, bir farksızlık zamanına, sınırsız çalışmanın yıldızsız gökyüzünde artık ona yön gösterecek bir işaretin olmadığı zamana. Daima müsaitlik zamanına…

Yumuşak kirlenme

Bedenlerimiz ve kimliklerimiz her şeyi içine alıyor ve aşırı doygunlaşıyor. Michel Serres, buna “yumuşak kirlenme” adını veriyor. Her gün o kadar çok imge, söz ve simge alıyoruz ki zihinlerimiz, dikkatlerimiz sığlaşıyor ve bu da daha gür bir seda ile iletişimi zorunlu kılıyor. “Yumuşak kirlenme” tabakasını aşıp dikkati çekmek için bağırmak gerek.

Serres, ziraatın günlük hayattan kaybolmasının radikal bir değişim getirdiğini, bunun da şeylerin ritmiyle doğal temastan bizi alıkoyduğunu yazıyor.

İletişim bombardımanı bizi bir yandan da etrafımıza karşı uyuşturuyor, duyarsızlaştırıyor. Artık kenarda olan ve kısık sesle söylenen duyulmuyor. Uzun vadeli düşünme yerini kısa vadeli çıkarlara bırakıyor ve maddi olan manevi olanı önceliyor.

Hız fetişizminin neoliberal ekonomideki adı ise verimlilik. “Bir şeyi ne kadar hızlı yapıyorsak o kadar iyidir”. İşveren ve hükümetler bize sürekli teknolojik dalgayı ardımıza almamızı, yeni fırsatlara açık olmamızı, “an”ı yakalamamızı ve tabiri caizse o anı limon gibi sıkarak ondan azami ölçüde faydalanmamızı telkin ediyor.

Verimli olmak aynı zamanda esnek olmak demek, yani vakti geldiğinde hızlı hareket edebilmek. İşini sık değiştirebilmek esnekliği, işini yapma biçimini değiştirme esnekliği, fikir ve kanaatlerinizde esneklik, mekânınızı ve hatta şekil şemailinizi değiştirme ve kendinize her an yeni bir özkimlik yaratma esnekliği.

Dikkatimizi her daim hızla harekete geçirebilmenin adıdır artık esneklik ve verimlilik. Oyundaki ileri hamleleri görmemiz, hızla değişen senaryolarla senkronize olmamız ve nihayetinde “başarılı” olmamız isteniyor bizden. “Zamanla birlikte hareket etmek” günümüz toplumunda bir gereklilik olarak algılanıyor. Daha hızlı daha iyidir, zira hızlı olan verimlidir. Ağın dışında kalmak ekonomik fırsatları kaçırmak demektir. Bu yüzden fazla verimlilik için daha da hızlanıyor ve tefekkürden, ruhun içe doğru derinleştiği zamanlardan öcü görmüş gibi kaçıyoruz.

Hız kültüründe zamanın kendi doğal akışında akmasına izin verilmez. “Yavaş zaman”ın sokulacağı bir kovuk, bir sessizlik alanı bırakılmaz. Hatta reklamlar, daha yavaş mekânların da kolonize edildiğini gösterir. Tenha bir sahilde elinde dizüstü bilgisayarıyla dünyaya kablosuz bağlanan kişi imgesi, orada tabiatla hemhal olunarak da e-postalarınızı okuyabileceğinizi söyler.

Ağlar giderek hayatlarımızın dokusunu oluşturuyor ve artan hızlarıyla hayatlarımızı giderek daha fazla şekillendiriyorlar. Ancak artan hız hayatımıza başka sorunlarla geri dönüyor: Arabalar daha hızlı ancak trafikte uzun saatler kaybediyoruz, uçaklar çok daha hızlı ama havaalanlarındaki uzun kuyruk ve gecikmeler bizi yıldırıyor. Trafik sıkışıklığı gibi veri sıkışıklığı da internette dolaşan birinin zihnini inatçı bir sis gibi işgal edebiliyor.

Hız imparatorluğu

Hız imparatorluğu, Robert Hassan’ın ifadeleriyle, dokunduğu her alanı şeyleştiriyor, alınıp satılır hale getiriyor. Bakir alanları sömürgeleştiriyor, her şeyi yutarak bütün sosyal alanı kendi ihtiyaçlarına tabi kılıyor. İnsan bilincine nüfuz ederek biyopolitik bir güce dönüşüyor, dünya görüşlerimizi ve bedenlerimizi şekillendiriyor.

Her zaman bir telaş üzereyiz, e-posta ve mesajlar yağıyor, her biri ani cevap isteyen iletiler tarafından hayatımız kuşatılıyor. Durup dinlenmek, içe doğru derinleşmek ve samimi insani ilişkileri için vaktimiz kalmıyor. Bilgiyi, malumatı çabuk yoldan edinmek istiyoruz. Aşırı uyarılıyor ve ani tatmin peşinde koşuyoruz. Beklemeye tahammülümüz yok. Hâlbuki ruh, sabırla, bekleyişle, beklemeyi öğrenmekle olgunlaşır.

Bu hızlı yaşama bellek yetişemiyor ve insan, belleğe giderek daha az ihtiyaç duyuyor. Bilgisayar, bir protez bellek olarak aradığımız bilgiyi bize bir tıkla sunuyor. “Dışarıdan temin edilebilen” bellek, artık düşünmenin vasıtası ve Tanrı’nın kudretinin yansıması olan o bildik kutsallığını yitirdi. Bilgi çağının sihri, bizi daha az bilme konusunda özendirmesidir. “Hafızamızı bir makineye devrettiğimizde, aynı zamanda zekâmızın ve hatta kimliğimizin çok önemli bir kısmını da devretmiş oluruz” der Nicholas Carr.

Kişisel hafıza, kültürün altında yatan “kolektif hafıza”yı ayakta tutar. Bu yönüyle de kültürel aktarımın belkemiğidir ve “hafıza dışarıya devredilirse, kültür kuruyup yok olur”. Hatıralarımız geçmişin sadık kayıtları olmaktan çok bugünde inşa edilir. Dolayısıyla bir çekmeceden eski bir dosyayı çıkarmaya benzemezler. Yaşayan ve bugüne şekil veren deneyimlerdir. Belleğimize aldığımız şey bizim olur ve kişiliğimize biçim verir, bugünü yaşayacağımızın bilgisine katılır. Kültür de ancak yaşanarak aktarılabilir.

Carpe Diem’in, ‘anı yakala’ felsefesinin kutsanması, isyankâr ve hazcı bir “şimdicilik” hareketi olarak başladı, gelecek hakkında endişe yokluğunun rengini verdiği düzen karşıtı bir zeitgeistı yansıtıyordu. Bugün ikinci dalga bir “şimdicilik”ten bahsediliyor. Parlak bir gelecek politikasının yerini, neşeli bir bugün vaadi sunan tüketimcilik aldı.

İnsanlar çiçek çocuklarına kıyasla daha az iyimser; sağlık/iş/çevre ve gelecek kaygısı had safhada. Dolayısıyla aşırı tüketimcilik, ideolojik ve politik kahramanlığın bozguna uğradığı bir çağda, yaraya basılan afyon gibi.

Şimdiki zamanın dar geçidine raptedilmiş olarak yaşıyor insan, “geçmiş ve geleceğin şimdiki zamanı aşarak birbirleriyle iletişim kuramadıkları için dilsiz kaldıkları” bir zamanda yaşıyor.

Ağ zamanında tarihsel farkındalık kayıplara karışır gibidir. “Burada ve şimdi” artık yeni zamandır, ardışık zamanın yerine geçer. Buradan kökten bir biçimde açık bir gelecek boy verir. Ucu açık ve henüz karar verilmemiş gelecek, zaman algımıza rengini verir. Bu, aynı zamanda kapitalist kültürün ölümcül bir hastalığı olarak bellek yitimi anlamına gelir. Bellek yitimi çağında anımsanacak bir şey olmadığına göre, unutacak bir şey de yoktur.

Görünen o ki ağ toplumunun hızıyla hareket ettiğimizde sadece ruhlarımız değil, hatıralarımız da geride kalıyor. Ancak yavaşlayarak ruhumuzun derinlere kök salmasına izin verebiliriz. Sadece anda yaşamak bizi hatırasız ve kimliksiz bırakır. Belleğimiz olmadan hepimiz birer hiçiz.

Kemal Sayar, psikiyatri profesörü. İstanbul Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde klinik şefliği, çeşitli radyo ve televizyon kanallarında programlar yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürüten Sayar, Hayat Teselli Bulmaktır (Timaş Yayınları, 2013) ile Biraz Yağmur Kimseyi İncitmez (Timaş Yayınları, 2012) başta olmak üzere yirmiyi aşkın kitaba imza attı.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND