Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yüksek öğrenimde neler oluyor?

Üniversiteye girmek için kıyasıya bir rekabet yaşanırken bir yandan da yüksek öğrenimin kalitesi günden güne düşüyor. İşte “Ne Ders Olsa Veririz” kitabının akademisyen yazarlarından üniversite gerçeğine dair vurucu tespitler…

kişisel gelişim

Üniversiteye girmek için kıyasıya bir rekabet yaşanırken bir yandan da yüksek öğrenimin kalitesi günden güne düşüyor. İşte “Ne Ders Olsa Veririz” kitabının akademisyen yazarlarından üniversite gerçeğine dair vurucu tespitler…

‘Yaşadığımız kabzımallık, diplomaları kâğıttan değersiz, vakıf üniversitelerinin yüzde 70’i kapatılmalı!’

Akademisyen Vatansever ve Gezici Yalçın vakıf üniversitelerinde neler olduğunu anlattı

“Üniversiteye kapağı at, gerisi kolay!” 

Lisede bel bağlanan bu cümle, artık sadece üniversiteye girdikten sonra değil, girilen üniversitelerden mezun olduktan sonra da hayatta bir karşılık bulamıyor. Sebep, sadece istihdam alanlarının nüfusa oranla yetersizliğinden değil, alınan eğitimin içeriğinin çoğu zaman gerçek bir diplomaya denk gelmemesinden de kaynaklanıyor.   

Yaklaşık 2 milyon kişinin bir üniversiteye girmek için başvurduğu ÖSYS, 2014’te öğrencilerden 600 binini devlet üniversitelerine yerleştirirken, yaklaşık 100 bin kişiyi vakıf üniversitelerine gönderdi. 

Bu vakıf üniversitelerinden birinde akademisyenlik yapan Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’a göre ikinci grubun  vakıf üniversitelerinden aldığı çoğu diploma, “üstüne basıldığı kâğıttan daha değerli değil.” Gezici Yalçın ve Vatansever’in konu hakkındaki tespitlerinin kıymeti, sadece kendi mesaileri değil, diğer vakıf üniversitelerinde çalışan 28 akademisyenle yaptıkları görüşmelerden de geliyor.

İkilinin, geçen hafta İletişim Yayınları’ndan çıkan kitaplarının ismi “Ne Ders Olsa Veririz”. Kitapta, akademisyenlerin kendi hikâyelerinden kesitler sunulurken vakıf üniversitelerinin işleyişine dair de önemli bilgiler paylaşılıyor.   

Vatansever ve Gezici Yalçın, bir yandan büyük bölümü gerçek bir vakıf felsefesine dayanmayan bu üniversitelerin asıl sahibi işverenlerin okuldan kazandıkları parayı diğer şirketlerine “aktarma usulleri”ni anlatırken, diğer yandan “maliyetten kısma” adına akademisyenlere ödetilen bedelleri aktarıyor. Yazarlara göre, karşı çıkılmazsa, her akademik bölüm başı sayıları üç ile sınırlı tutulan, okula giriş çıkışları kart basma sistemiyle kontrol altına alınan, yayın için araştırma yapma koşulları esirgenen, ancak üniversitenin reklam-tanıtım faaliyetlerine katılmaları neredeyse zorunlu kılınan akademisyenlerden geriye kalan “entelektüel çöplük” olacak. 

Türkiye genelinde sayıları 72’yi bulan vakıf üniversitelerinin 38’i, sadece, dokuz devlet üniversitesinin de bulunduğu, İstanbul’da yer alıyor. Kitapta aktarılanlara göre, “Keyfine bak, sen bunu hak ettin” benzeri sloganlarla öğrencileri kontenjanlarını doldurmaya çağıran vakıf üniversitelerinin önemli bir bölümü, aldıkları paranın karşılığını otoparkta kurulmuş bir “kampüs”, sadece kitap bağışıyla çatılmış prosedürel bir kütüphane veya hoca eksikliğinden yüksek lisans öğrencilerine verdirtilen derslerle de verebiliyor.

Yazarlardan Vatansever, eğitim kalitesi nedeniyle “Buralardan alınan herhangi bir diploma istihdam piyasasında avantaj sağlamaz” derken, Gezici Yalçın’ın “Vakıf üniversitelerinin kaçta kaçının eğitim kalitesizliği nedeniyle kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz” sorusuna verdiği yanıt, “yüzde 70.”

Vakıf üniversitelerinin işleyişi, yasalarla da inşa edilen şeffaflığın sızamadığı sistem nedeniyle kamuoyuna yansımıyor. Yazarların aktardığına göre, her yıl bu üniversiteleri denetleyen Yükseköğretim Kurumu (YÖK) da, başkan seviyesindeki bilgilendirmeye rağmen, yüksek lisansa öğrenci alımında usulsüzlük gibi suç teşkil eden olaylara dahi müdahale etmiyor. 

Vakıf üniversitelerinde neler olduğunu sorarak ve aktararak şimdiye kadar kamuoyuna hak ettiği ölçüde taşınmamış bir tartışmayı gündeme getiren Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yardımcı doçentlik yapan Meral Gezici Yalçın’ın Skype aracılığıyla, Doğuş Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışan sosyolog Aslı Vatansever’in üniversitedeki odasında T24’ün sorularına verdiği yanıtlar için buyrun. 

‘Bu kitap bataklıktan çıktı’ 

– Bu kitap nereden çıktı?

Aslı Vatansever: Bataklıktan, bir cinnet anından çıktı. Meral’le geçtiğimiz yıl aynı tanıştıktan kısa bir süre sonra üniversitelerde çalışma koşulları hakkında konuşmaya başlamıştık. Meral işe başladıktan çok kısa bir süre sonra bölümünün başkanı işten çıkarıldı. Bu büyük bir kırılma oldu. Arka plan olgunlaşırken yaza doğru bazı deneyimler bunu patlama noktasına getirdi ve bunları kamusal bir tartışma mecrasına taşımamız gerektiğine karar verdik.    

– Bölüm başkanının işten çıkarılma gerekçesi neydi?

Meral Gezici Yalçın: İki aylık deneme süresi gibi bir gerekçe göstermişlerdi. 

Vatansever: Daha sonra davayla geri döndü. 

– Bu üniversiteler nasıl yönetiliyor? Bölüm başkanının işten atılmasına kim karar veriyor?

Gezici Yalçın: Sözde vakıf üniversitelerinin mütevelli heyeti, genelde başkanının işveren olduğu ve geri kalanının ara yöneticiler olduğu akademisyenlerden oluşuyor. Çünkü örneğin herhangi bir fabrika işleten biri üniversite işinden anlamıyor ve akademik gidişatla ilgili danışabilecekleri birkaç akademisyene ihtiyaç duyuyorlar. Personelin işe alınması, çıkarılması dahil her türlü karar da bu heyetler tarafından veriliyor.

– Neden “sözde vakıf üniversitesi”? 

Gezici Yalçın: Türkiye’de öğrencilerin para vererek okuması haklı olarak özel üniversiteyi çağrıştırıyor. Ama Türkiye’de özel üniversite yasası yok, özel bir işletme gibi üniversite kurulması yasayla engellenmiş durumda. Bunlar ancak vakıf üniversitesi adı altında kurulabiliyor, böylece farklı sektörlerden gelen işverenler üniversite işine giriyor. Sözde dememizin sebebi, bu üniversitelerin yasal olarak “vakıf” adıyla kurulmaları ancak fiiliyatta özel işletmelerde görülecek her türlü para kazanma usullerinin kullanılması.

‘Tadilat yapıyor gibi gösterip parayı 
işverenin diğer şirketlerine aktarıyorlar’

– Nedir o usuller?      

Vatansever: Örneğin, bizim görüşmecilerimizden duyduğumuz bazı örneklerde, tadilat yapılıyor gibi gösterip vakıf parasını çekiyorlar, proforma faturalarda da olması gerekenden daha yüksek maliyet gösteriliyor, böylece para üniversite sahibinin diğer işletmelerine aktarılıyor. 

Gezici Yalçın: Bu bir tanesi. Sözde vakıf üniversitelerde outsourcing (dış kaynak, taşeron kullanımı) usulüne başvuruyorlar. Örneğin, kendi bünyesinde temizlikçi çalıştırmak yerine maliyeti düşürmek için taşeron firmayla anlaşıyor. Bu sadece idari personel için geçerli değil, akademisyenleri de ders saat ücretli çalıştırarak bir nevi taşeronlaştırmış oluyorlar.  

Vatansever: Böylece sigorta ve ders dönemi dışında maaş ödemiyorlar. 

Kararlar mütevelli heyetinde alınıyorsa, tadilat gibi “para kazanma usulleri”nden işveren dışındaki diğer heyet üyeleri de sorumlu mu sizce?

Vatansever: Mütevelli heyeti toplantılarına girmediğim için bu konuda bir malumatım yok. Sorumludur ya da değildir gibi bir yargıda bulunmak istemem.

Gezici Yalçın: Mütevelli heyet kararları şeffaf değil, çalışanlarca denetlenemiyor. Bununla ilgili görüşmecilerimiz de herhangi bir anlatımda bulunmadı. O nedenle bizim kimin, hangi kararda, ne kadar sorumluluğu varı bilme şansımız yok.

‘Psikolojide 80 ile 130’a kadar öğrenci var, 
kişi başı 15-30 bin TL arası ücret ödüyorlar’

Bir makarna üreticisi, neden örneğin sosis üretmek yerine üniversite kurmayı tercih ediyor? Bu ne kadar kârlı bir iş, fikriniz var mı?

Gezici Yalçın: Türkiye’de hayli fazla olan psikoloji bölümleri üzerinden örnek verirsek, bir öğrenci lisans ve yüksek lisans eğitimi için yıllık yaklaşık 15 binden 30 bine kadar okul ücreti ödüyor, sınıflarda da ortalama 80 ile 130’a kadar öğrenci oluyor. Tüm bunları çarpıp topladığınızda acayip rakamlar çıkıyor fakat o bölümde çalışan ve YÖK’ün alt sınırı olan üç rakamını geçmeyen doktoralı akademisyenlerin maaşlarıyla kıyaslandığında arada korkunç bir sayı var. Ve buna üniversite işletmecisi el koyuyor.    

Vatansever: Okulun tek maliyeti akademisyenin net maaşları değil, bunun sigortası, vergisi vs. var. Artı okulun altyapısı, elektriği, suyu, yemeği de buna dahil. Dolayısıyla kârların boyutu ilk bakışta sanıldığı ölçüde olmayabilir de. Ama burada bir dengesizlik olduğu ortada. Bu adaletsizliğin boyutlarını tartışmak etik olmaz ama işverenin, tercihini Marx’ın analojisindeki gibi sosis fabrikası yerine okuldan yana kullanması, Türkiye’nin sosyal tabakalaşma koşullarıyla da alakalı. Türkiye’de insanlar üniversitenin onlara sınıf atlatacaklarını, statülerini yükselteceklerini zannediyor. Bu yüzden de, niteliksiz dahi olsa, üniversiteye her zaman bir talep olacağı düşünülüyor.

‘Buralardan alınan herhangi bir diploma piyasada avantaj sağlamaz’

– Siz bugün üniversite okumanın statü yükselttiği fikrine katılmıyor musunuz?

Vatansever: Bence, mevcut üniversitelerin çoğu ne içerik bakımından insanların potansiyelini geliştirmeye ya da bilgi üretimini sağlamaya uygun, ne de buralardan alınan herhangi bir diploma, istihdam piyasasında avantaj sağlar. Sınıf atlama aracı olarak da üniversite etkisini dünya genelinde çoktan yitirdi. Baby boomer neslinden (2. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1945-1964 yılları arasında doğanlar) itibaren üniversiteden mezun sayısı hızla arttı, buna yüksek öğrenimin demokratikleşmesi de diyebiliriz ama her türlü demokratikleşmede olduğu gibi bu da belli bir standartlaşma ve lümpenleşmeyi içeriyor. Kaldı ki, vasıflı emeğin de bir meta olduğu ve piyasada bol miktarda bulunan bir metanın fiyatının düşeceği düşünülecek olursa, üniversite mezunu vasıflı işgücünün piyasa değerinin düşüklüğü de anlaşılır. Bununla birlikte kimse “üniversite mezunu değil” ibaresiyle yaşamak istemiyor, herkes vasıflı ve beyaz yakalı işgücüne katılmak istiyor. Lise öğreniminin bu kadar kalitesiz, buna bağlı olarak niteliksiz yetiştirilmiş öğrencinin bu kadar çok olduğu bir ülkede de, kolayca diploma alınacak kurumlar her zaman rağbet görür. Sonuçta bu okullar taban puanıyla öğrenci alıyor.

– Somutlaştırır mısınız, kamu üniversitesine kabul için gereken en düşük puan ile aynı bölümün vakıf üniversitesindeki muadili için istenen en düşük puan kaç? 

Gezici Yalçın: Psikoloji bölümünden örnek vereyim, Boğaziçi yaklaşık ilk binden öğrenci alır, benim çalıştığım devlet üniversitesi ilk 20 binlik dilimden alıyor. Sözde vakıf üniversitesilerine de 100 bin ile 400 binlik dilim arasından öğrenci geliyor. Bu rakamlar belki biraz daha farklı olabilir. Vakıf üniversiteleri ayrıca yüzde 10 kadar öğrencisine yarı, çeyrek veya tam burs vererek ilk 20 bine giren öğrencileri almak yoluyla profilini yükseltmeye çalışıyor, bu da sınıf içi dengeyi ciddi şekilde bozuyor.

‘Analitik düşünmekte zorlanan, anadilinde cümle kuramayan 
bir öğrenci profili var’

– Kitapta vakıf üniversitelerindeki öğrenciler için kullanılan “ortaokul seviyesinde” tabirini siz de paylaşıyor musunuz? 

Vatansever: Ben de ara ara bu ifadeyi kullanıyorum, görüşmecilerimiz defalarca bu hissi dile getirdiler. Derslerin çok içeriksizleştiği, öğrencilerin genel niteliksizliği ve ilgisizliği dolayısıyla kendilerini çok yavaşlattığı, dersin seviyesini düşürdükleri ve teorik hiçbir tartışmanın yapılamadığı dillendiriliyor. 

Gezici Yalçın: Normal koşullarda devlet üniversitelerinde okuyamayacak öğrenciler, vakıf üniversitelerine geliyor. Üniversite giriş sınavı da dahil çoktan seçmeli sınav şekline alışmış oluyorlar. Analitik düşünme konusunda zorlanıyorlar.  

Vatansever: Anadilinde cümle kuramayan… 

Gezici Yalçın: Klasik sınav sorusu sormanın zor olduğu bir öğrenci profili var.

‘Hocam 1. Dünya Savaşı mı 
önce olmuştu, ikincisi mi?’

– Öğrencileri kendi seviyesine yakınlaştırması beklenen akademisyen, neden “Beni yavaşlatıyor” diyerek öğrenciyi kendine bir engel olarak görüyor? 

Vatansever: Burada bir sürü faktör var. Siz istediğiniz kadar dersi beklentilerinize göre kurgulayın, karşınızdaki, siz dünya tarih yazımında yeni ekolleri anlatmak isterken “Hocam 1. Dünya Savaşı mı önce olmuştu, 2. Dünya Savaşı mı” diye bir soru soruyorsa onu kendi seviyenize çekmeniz çok mümkün değil. Bunun için özel ve yoğun bir usta çırak ilişkisi kurmanız gerekir ki, bu da mümkün değil çünkü hoca sayısı minimum, öğrenci sayısı maksimumda. Geçen sene bir sınıfımda 110, diğerinde 60 küsur kişi vardı.   

Öğrenciden hocaya: Sen kimsin ki varoş! 

– Öğrencilerin sizlere tavrı nasıl?

Vatansever: Öğrencilerin hocaya “Senin maaşını ben ödüyorum, sen kimsin ki varoş!”, “Dışarıda görüşürüz” gibi tehditlerde bulunduğunu duyduk. Ben şahsen böyle bir şey yaşamadım, ama benim öğrencilik dönemimde bir hocayla iletişime giremeyeceğim şekilde benimle iletişime girdiklerini gördüm. Son derece iddialı bir şekilde söylenen “Benim notum niye böyle ki, ben daha yüksek bekliyordum” sözlerinde, sınavı sizden daha iyi değerlendirebileceklerine dair örtük, şişmiş benliğin izlerini görüyoruz. Her şeyi kendine hak gören bir tavır var. Hocası olarak, onun peşini bir yuva öğrencisi gibi kovalaman gerektiği ve bunu yapmadığında iyi hoca olmadığın gibi imalarla karşılaşıyorsunuz.

Gezici Yalçın: Ben birçok öğrenciyi sadece sınavlarda ve kayıt zamanlarında görüyordum. Derslere devam pek önemsedikleri bir konu değildi. Bir de sizinle ilişkilenirken mesafesini korumayı bilmeyenler var. Arkadaşından bir şey ister gibi sizden not isteyebiliyor bazıları.  

Vatansever: Bu çocuksu bir şımarıklıktan da kaynaklanıyor. Türkiye’de insanların ısrarla yetişkin olmama gibi bir diretmesi söz konusu. Bunu da körükleyen bir aile yapısı var. Üniversiteye gelmiş, kanunen rüştünü ispat etmiş öğrencinin hâlâ velisinden söz edilebiliyor mesela. 

“Arayıp ‘çocuğun notları 
nasıl’ diyen veliler var”  

– Üniversitede veli-öğretmen ilişkisi diye bir şey var mı? 

Vatansever: Özellikle ilk bir iki yıl “Çocuğun notları nasıl” diye telefonlar almışlığım var. “Öğrencinin notlarıyla ilgili dışarıya bilgi veremem” desem de, öğrencilerin bir kısmı da hâlâ çocuk muamelesi görmekten memnun. Çünkü bu, sorumluluklardan sıyrılmalarını da sağlıyor; mesela, sınav tarihlerinin veya o dönemin ders programının yüklenip yüklenmediğini takip etmiyor, çat kapı gelip “Hocam bilmem neyi yüklediniz mi?”, “Sınav haftaya mıydı” diye sorular sorabiliyorlar. Senin öğrenci olarak yapacağın tek şey kendi işini takip etmek, ama yapmayınca da sonuçlarını üstlenmek yerine bana ağlıyorsun.     

– Çizdiğiniz profile göre, vakıf üniversitelerinden mezun olacaklar “yitik kitleler.” Sizi böyle düşünmeye sevk eden yönetimin akademisyenlere verdiği ağır çalışma koşulları mı yoksa size göre bu sonuçtan başka bir çıkış yok mu?

Vatansever: Kesinlikle yitik kitlelerden bahsetmiyoruz. Söylemek istediğim, üniversiteden önceki eğitim sisteminin yetersizliği ve çocukları eleştirel düşünmeye ve kendi sorumluluğunu üstlenmeye alıştırmadığı. Bütün bir eğitim sisteminin 18-19 yaşına kadar, eleştirel ve otonom olmayacak şekilde yetiştirdiği insana üniversiteye geldikten sonra bu yetiyi kazandırmak çok zor oluyor.

‘Akademisyenler öğrencilerin büyük kısmını gözden çıkarmak zorunda kalıyorlar’

– Üniversite bunun için de yok mu?

Vatansever: Mevcut üniversite sistemi maalesef o çabayı göstereceğiniz yapıda değil. Öğrenciler yitik değil belki, ama siz büyük bir kısmını, ulaşamadığınız için gözden çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Hoca dediğiniz de sonuç olarak ücretli bir emek türü ve metalaşmış ücretli emeğin maruz kaldığı bütün tükenmişlik arazlarına sahip. Dolayısıyla hoca da günü kurtarmak adına kendi potansiyelinin küçük bir kısmını kullanarak ders verme eğilimine girebiliyor. İlla ki bu terminolojiyle konuşacaksak, hocalar olarak biz de yitik durumdayız.        

Gezici Yalçın: Şunu eklemek lazım, çoğunluğun içerisinde çok parlak öğrenciler de var. Bu parlaklık, sizden bir şey alıp üzerine çok daha fazlasını koyma olarak da çıkabiliyor, çeşitli nedenlerle size belirli bir kapasiteyle gelmiş ancak çok emek sarf edip gelişerek de; ya da en azından çaba sarf edenler olabiliyor. Ama bunların sayısı çok az. 

YÖK, teçhizatı olmayan tıp akültesine izin mi verdi?

– Siz bir vakıf üniversitesinin örneğin tıp fakültesinden mezun bir doktora ne kadar güvenirsiniz?

Vatansever: O tıp fakültelerindeki eğitiminin niteliğine dair şüphem var. Görüşmecilerimizden birinin aktardığı bir anekdot var, kendisinin de kuruluşunda rol almış olduğu bir üniversitenin sahibinin tıp fakültesi açmak için YÖK görevlileriyle nasıl pazarlık ettiğini anlatıyor. YÖK görevlisi, üniversitenin sahibine “Sen fakülteyi açacaksın da nerede yapacaksın bu eğitimi, tıp cihazlarının fotoğraflarını duvarlara koymakla olur mu” diyor. Ama teçhizat olmadığı ve bina yapısının bu eğitime uygun olmadığı bilinirken iki yıl sonra fakültenin açılmasına YÖK’ten onay çıkıyor.

Gezici Yalçın: Psikoloji de laboratuvar, kütüphane gibi araştırmaya yönelik ciddi donanımlar gerektiren bir eğitimdir, ama bazı vakıf üniversitelerinde laboratuvarların ve yeterli kütüphanelerin olmadığını kolaylıkla tespit edebilirsiniz. Toplumun ruh sağlığını emanet ettiğiniz psikologlar, son derece kalitesiz bir eğitimden geçtikten sonra alanda çalışmaya başlayabiliyor.  

‘Tapu dairesinin olduğu binada, 
otoparkta kurulan kampüsler var!’

– YÖK, fakülte için belli bir mekânın varlığını şart koşmuyor mu? 

Vatansever: Yapıyor olmalı, ama görüşmecilerimizin aktardığı örneklerde tapu dairesinin olduğu binada, otoparkta kurulan “kampüsler” var. Veya apartman katını geçmeyen, rafları bazen boş olan, bağışla doldurulmuş kütüphaneler oluyor. 

– Bu üniversitelerin isimlerini zikretmeyecek misiniz? 

Vatansever: Hayır, çünkü bu meselenin kurumlar üzerinden tartışılması yanlış. “Şu kurum böyle kötü, şu eh işte” ya da “Nerelerde çalışılır, nerelerde çalışılmaz” gibi bir sektörel envanter çıkarmıyoruz, böyle algılanmasını da istemiyoruz. Çünkü bu meselenin özünü kaçırmamıza neden oluyor. 

– Kitap konusunda haklı olabilirsiniz ama söyleşi için şu aklınıza takılan bir soru mu: Üniversite yönetimleri hukuk içi veya dışı eylemler listesini rahatça icra ederken isimlerini zikretmeyerek onları siz “koruyor” olmuyor musunuz?    

Vatansever: Görüşmecimin kimliğini gizli tutmak kitap dışında da geçerli. Ayrıca bunun kriminal olarak ifşa edilmesi gereken bir konu olduğu görüşünüzde haklı olabilirsiniz, ama bunu ihbar edecek olan kişi ben değilim, bunu birinci elden yaşayanlar. Ayrıca önemli olan tek tek kurum isimleri değil, sistemin bu tür kurumları barındıracak kadar toksik bir iklime dönüşmesi. Şimdilik bazı yerlerin diğerlerinden daha iyi olması da bir teselli değil. Bugün bunlar yaşanıyorsa, bu, sektörde hakim olacak modelin başlangıcıdır. Dolayısıyla kurum isimleriyle bunu sansasyon haline getirmek istemiyoruz. 

‘Vakıf üniversitelerinin yüzde 70’i kapatılmalı’ 

1) Kurumların haklarında işlem yapılabilmesini sağlamak, 2) “Bu olanlar dışarıya sızmaz” diye düşünebilen kurumların kendilerine çekidüzen vermeleri için örneğin, “Hastane sistemi çürümüş” denilirken hangi hastanede, en azından hukuk dışı neler olduğunu isimlerle konuşmanın da sansasyon olduğunu düşünüyor musunuz? 

Vatansever: Yanlışların ortaya çıkmasını sansasyon olarak görmüyorum, ama bir kurumun ismini zikredersek, aslında sistemik olan problemin belli kurumlarla sınırlıymış gibi gösterileceğini, o kurumlardan cevap geleceğini, bu kez onlara cevap vermekle uğraşılacağını ve esas sorunun anlamsız bir polemikte kaybolacağını düşünüyorum. Hangi hastanede hastalar taciz ediliyor, hangilerinde yanlış ameliyatlar yapılıyor kısmı önemli, ama ikisi birbirinden farklı düzlemler.      

Gezici Yalçın: Türkiye’deki çoğu vakıf üniversitesinin eğitim kalitesi için gerekli kriterleri yerine getiremediği ve kapatılması gerektiği kanısına ben kendi adıma varıyorum.

– Vakıf üniversitelerinin yaklaşık kaçta kaçının kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Gezici Yaşçın: Yüzde 70’inin. A, B ya da C üniversitesinin listesi daha az kabarık olabilir ama genel olarak gidişatı kötü buluyorum. Ayrıca bazılarının ‘istisnalar var’ söylemini, sistemi meşrulaştırmaya vesile olma ihtimalinden dolayı da tehlikeli buluyoruz. 

– İstisna söyleminin tehlikeli olduğu fikri tartışılır. Koca bir çuval açıp tüm vakıf üniversitelerini içine koymak ne kadar adaletli? Üniversiteden şirketlerine para aktarmaktansa, üniversiteye diğer şirketlerinden para aktaran örnekleri de tespit etmek sizce önemsiz mi? 

Vatansever: Bunu tespit etmek örnek teşkil etmesi açısından önemli olabilir. Ancak bu malumun ilamı olur. Kaldı ki, ben araştırmacı gazeteci veya vakıf üniversitelerindeki usulsüzlükler üzerine belgesel yapan birisi değilim; sistemsel bir sorunu bilimsel yöntemlerle masaya yatıran bir akademik araştırmacıyım.

– Akademisyenler dünyasında bu “malumun ilamı” olabilir ancak dışarıdan bunu tespit etmek o kadar mümkün değil. 

Vatansever: Örneğin Türkiye’de bir iki tane olan yüksek profilli vakıf üniversitelerinden biriyle, daha birkaç yıl önce açılmış ve adı sanı duyulmamış bir okulu aynı klasmanda zanneden insan var mıdır?

– O yüksek profilli vakıf üniversitelerinde işlerin nasıl yürüdüğünü kaç kişi biliyor?

Vatansever: İnsanların eğitim kalitesini bilmek için işlerin nasıl yürümesi gerektiğini bilmeleri gerekmiyor. Üniversitelerin giriş puanından dahi bu anlaşılıyor. 

– Dolayısıyla “Giriş puanı yüksekse, eğitim kalitesi yüksek, o zaman zaten içerideki işleyiş iyi demektir” gibi bir doğrultuda mı düşünmek gerekiyor? 

Vatansever: Bu algı bir önyargı ama çok yanlış da değil. Bir sonuç olarak eğitim kalitesi yüksekse, ki yüksek öğrenim denilen metayı üreten emek gücü akademisyendir, demek ki orada üretim ilişkilerinde iyi işleyen bir formül bulmuşlar. 

– “Taban puanı en yüksek ilk beş vakıf üniversitesinden mezun öğrenciler iyi bir eğitim alır” diyebiliyor musunuz?

Vatansever: İsterseniz mesleki deformasyon deyin, ama ben herhangi bir konudaki argümanımı destekleyecek veriye sahip olmadan bu kadar kesin yargılarda bulunamam. Bunun için mezunlar üzerine araştırma yapılması gerekir.  

‘Performans değerlendirmesiyle 
ölçülen müşteri memnuniyeti’ 

– Akademisyenler, öğrencilere de yaptırıldığını söylediğiniz performans değerlendirmeleri sonucunda işten çıkarılıyor mu? 

Vatansever: Ben şahsen böyle bir şey deneyimlemedim, ama bazı görüşmecilerimiz bunun etkili olduğunu söylediler. Açıkçası ben öğrenciye böyle bir şansın verilmemesi gerektiğini düşünmüyorum. Hoca-öğrenci ilişkisi tabii ki hocanın keyfine terk edilmemeli, ama üniversitenin bunu yapış amacı verilen eğitimin kalitesini ölçmek değil, müşteri memnuniyetini ölçmek; “Öğrenci buraya para vermeye devam edecek mi?” sorusunun cevabını almak. Öğrencilerin büyük bölümünün amacının da bir diploma almak olduğunu göz önüne alırsak, onu memnun eden hoca, dersi kolay geçmesini sağlayan, saçmalığa varacak şımarıklıklarına göz yuman, kendisini entelektüel anlamda zorlamayan bir hoca. 

Gezici Yalçın: Bu değerlendirmeler öğrencinin duygu durumunu ölçmeye yarıyor, çünkü öğrenci değerlendirmeyi “Seviyor musun, sevmiyor musun” olarak algılıyor, hocayı neye göre değerlendirmesi gerektiğini bilmiyor. 

– Kötü bir eğitim süreci ardından aldığı diploması piyasada işe yaramayan mezun, tanıdıklarına “O üniversiteye gitmeyin, bir işe yaramıyor, eğitimi beş para etmez” deyince bu yönetimin arzuladığı müşteri akışını engellemez mi?

Vatansever: Çoğu, diplomanın üzerine yazılı olduğu kâğıt kadar değerli olmadığını bu şekilde ifade edemiyor, çünkü bunun için emek ve piyasa arasındaki ilişkiyle ilgili net bir mefhumunuz olması gerekiyor. İstediği gibi iş bulamayan insanların çoğu, ya olayı bireyselleştiriyor ve “Hiç şansım yok, iki senedir iş bulamadım” diyor ya da genelliyor ve “Ortalık berbat, kriz var, kimse iş bulamıyor” benzeri kıraathane argümanıyla yaklaşıyor. “Eğitim kötü, o okula gitme” de demiyor, “Gitme, kampüsünde Starbucks bile yok” diyor.

‘Sözleşmeyi imzalayana kadar maaşımı, 
kaç saat ders vereceğimi bilmiyordum’ 

– İş başvurusu için masaya oturdunuz, karşınızda kim var, size nasıl davranıyor ve süreç nasıl ilerliyor?

Vatansever: Kendi kişisel deneyimim de, çoğu görüşmecimizin aktardığı deneyimlere benzer bir şekilde sözleşmeyi imzalayana kadar ücretimi, kaç saat ders vereceğimi, sigortamın olup olmayacağını bilmeden ilerledi. 

– Sormadınız mı?

Vatansever: Soruyorsunuz, ama cevap alamıyorsunuz. En son, sözleşmeyi imzalamak üzere rektörün yanına çağrılıyorsunuz ve imzalayacağınız sırada rektör boş olan ücret yerine uygun gördüğü bir rakamı yazıyor, siz de imzalayıp çıkıyorsunuz.       

Gezici Yalçın: Ben rektörden o boş bölümü doldurmasını istediğimde “Ya hocam, güvenmiyor musunuz bize” dedi. “Almanya’dan geliyorum, orada işler böyle olmuyor” diyerek yazmasını sağlamıştım. Hem başka seçeneklerim olduğu için, hem bu üniversitenin çok ihtiyacı olduğunu bildiğim, hem de işe giren arkadaşlarım pazarlık yapmamı önerdikleri için ben pazarlık yapabildim. Ama normalde işler böyle yürümüyor, daha önce hasbelkader bir yerlerde çalışmamışsanız çok daha deneyimsiz oluyorsunuz ve “Size emeğimi satacağım ama şu koşullarda” diyemiyorsunuz. Sözleşmelerde de genellikle çok boş bırakılmış bölümler oluyor, ücret, ders saati gibi. 

Vatansever: Çünkü, kitapta da sarkastik biçimde anlattığımız gibi, akademisyenliği biz para için değil, “manevi tatmin” için yapıyoruz. O zaman ben eve ekmek su almasam da olur, kitapları yerim. Çalışma saatleri konusunda da, İş Kanunu’nun izin verdiği haftalık 45 saat, alt sınırına çekme eğilimi içerisindeler, sweatshop’vari (kötü koşullarda ve işçiyi düşük ücretle çok çalıştırarak üretim yapılan merdiven altı imalathaneleri) çalışma koşullarına doğru gidiyor. Siz sözleşmeyi 40 saat olarak imzalıyorsunuz, yenileme döneminde bir bakıyorsunuz 45 olmuş. Size idari personelle tıpatıp aynı sözleşmeleri imzalatıp “Size tabii ki böyle uygulamayacağız” diyerek sözlü teminata yönelenler de var. 

‘Yüksek lisans öğrencilerine tüm dönem ders verdirtenler var’ 

– Doktoradan mezun biri kaç farklı türde işe alınabiliyor?

Vatansever: Öğretim görevlisi olarak başvuruluyor, kadro açığı yoksa ve sabit kadrolu öğretim görevlisi olamıyorsanız, outsourcing dediğimiz ders saat ücretli olarak başvurabiliyorsunuz. Onda da kadro, sigorta veya unvan olmadan saat başına ücret alıyorsunuz. 

Gezici Yalçın: Vakıf üniversitelerinde o kadar çok öğretim üyesi eksikliği var ki henüz doktora aşamasında olmayı bırakın yüksek lisans aşamasındaki öğrencilere ders verdirtilen bölümler var. 

– Bu hoca olarak çalıştırılan öğrenci, dönem içinde birkaç dersi mi dolduruyor yoksa o dersi tüm dönem mi veriyor?     

Vatansever: Tüm dönemi…

Gezici Yalçın: Sonraki süreçte şanslıysanız ve kadro bulabiliyorsanız yardımcı doçent olarak başlıyorsunuz. 

Vatansever: Bu arada kadrolu olduğunuzda da mutlaka yardımcı doçent olarak alınmayabiliyorsunuz. Öğretim görevlisi olarak istihdam edilirsen, bir unvanın olmadan da çalıştırılabiliyorsun. 

Üniversitelerde haziran gerginliği

Gezici Yalçın: Hiç yayınınız yoksa veya sizden çok ders vermenizi istiyorlarsa öğretim görevlisi yapıyorlar çünkü öğretim görevlilerin YÖK’ün de tanımladığı haliyle ders saati çok daha yüksek. 

Vatansever: Buradaki keyfiliğin altını çizmek istiyorum. Bizzat gözlemlediğim bir örnek, çalıştığı bölümdeki insanlarla aynı niteliklere sahipken ve diğerleri yardımcı doçentken öğretim görevlisi olarak istihdam edilmişti.

– Sözleşmeler kaç senelik oluyor?

Vatansever: Yıllık. Sanıyorum iki yıl sonra otomatik olarak uzuyor. Buna rağmen üniversiteler, her sözleşme zamanını akademisyenlere alacakaranlık kuşağı gibi yaşatıyorlar çünkü hiçbir zaman sözleşmeyi yeniden imzalatıp imzalatmayacaklarını, yeni koşulları veya toplu işten çıkarma olup olmayacağını bilmiyorsunuz. Yenileme yaptıkları zaman dilimi de üniversite sahipleri için en kârlı, akademisyenler için en zararlı zaman. Bir akademisyen haziranda işten çıkarıldığı vakit, şanslıysa sadece bir dönem, şansızsa en az bir yıl işsiz kalır. Çünkü herhangi bir üniversitede eylülde işe başlamak istiyorsanız en geç nisan, mayıs gibi başvurularınızı yapmış olmanız gerekiyor. Bahar döneminde de üniversitelerin işe alımı çok daha düşüktür.      

Yardımcı doçent maaşına çalıştırılan profesör 

– Bir yardımcı doçentin devletteki maaşı ne kadar, pazarlık yapmadan vakıf üniversitesinden aldığı maaş ne kadar? 

Vatansever: Vakıf üniversitelerinde genel ortalama 3 bin 500 ile 5 bin arasında değişiyor. 

Gezici Yalçın: Devlette de kademe ve kıdem farkı olabiliyor ama 3 bin 500 ile 4 bin arası alıyor. 

– Doçent ve profesör maaşlarında durum ne?

Vatansever: Profesörler konusunda net bir bilgimiz yok ama doçent olduğunuzda vakıf üniversitelerinde 500 TL gibi bir zam yapılır. 

Gezici Yalçın: Devlette de 4 bin 500’e doğru çıkıyor. Ancak vakıf üniversitelerinde bu her zaman uyulan bir ücret aralığı değil. Bir görüşmecimiz vakıf üniversitesinde profesör olduğu halde yardımcı doçent maaşıyla çalıştırılan bir hoca olduğunu da anlattı.  

– Maaşlar bu kadar yakınsa bir akademisyen neden vakıf üniversitesini seçer?

Vatansever: Her zaman tercih şansınız olmayabiliyor. Akademisyenlik “Buradan çok sıkıldım, bir yerlere başvurayım” diyebileceğiniz bir meslek değil. Artı, başvurabileceğiniz üniversite, bölüm sayısı belli, yaşamak istediğiniz şehirler belli, dolayısıyla yelpaze sınırlı ve bu yelpaze içindeki birinci tercihinizin kadro ihtiyacı olmayabiliyor. Şimdiye kadar da devlet üniversiteleriyle vakıf üniversiteleri arasındaki maaş farkı çok daha fazlaydı. 

Gezici Yalçın: Bir de bireysel bir karar gibi görünen şey aslında ne kadar bireysel bir karardır? Bir vakıf üniversitesinde çalışma kararını ancak belirli yapısal faktörlerle belirlenmiş bir bağlamda alabiliyorsunuz. Bütünüyle sizin isteğinizle ve tercihlerinizle  değil, iş imkânları gibi işgücü piyasasındaki şartlarla da belirlenen kararlar bunlar.  

Tanıtım karavanıyla sokağa çıkan, öğrencilerin ödemesi için pos cihazı kullanan hocalar!

– Üniversiteye kaçta gelip, kaçta çıkıyorsunuz?

Vatansever: Sabah 9.00 giriş, 17.30 çıkış. 

– Bunun ne kadarı ders vererek geçiyor?

Vatansever. Üst sınır haftalık 15 saat, ancak değişebiliyor, bazen daha az, bazen biraz daha fazla olabiliyor.  

– Ders vermenin artı yükü ne?

Vatansever: Dersi, notlarını, sınavlarını hazırlamak, sınavları kontrol etmek, teslim etmek, yoklamaları sisteme girmek, öğrencinin e-maille veya ofise gelerek sorduğu sorulara cevap vermek gibi birtakım ek işleri var. 

– Bunlar 9.00-17.30 arasının ortalama ne kadarını alıyor?  

Vatansever: Ders programınıza göre günden güne değişiyor. Bölüm başkanları ders kayıtları gibi işlerle de uğraştıkları için daha farklı bir mesai harcıyor.  

Gezici Yalçın: Bölüm sekreteri olmadığı için sekreterlik işleri, bunun yanında çok az sayıda araştırma görevlisi olduğu veya bazen hiç olmadığı için birtakım başka işler de size kalıyor.

– Kitabınızda öğrencilerin ödemelerini almak için pos cihazı kullanmak gibi alakasız bir mesaiden de söz ediyorsunuz.

Vatansever: Araştırma görevlileri buna daha fazla maruz kalıyorlar. Ama tanıtımlara gitmek yardımcı doçentler, doçentler için de geçerli, halbuki akademisyenin işi üniversiteyi tanıtmak veya üniversiteye öğrenci kazandırmak değildir. 

– Üniversite sınavının sonuçları belli olduktan sonra, “sosyoloji”nin ne demek olduğunu bilmeyen öğrenciye o bölümü anlatmaktan mı bahsediyorsunuz yoksa karavanla sokağa çıkarak öğrenci avlamaktan mı?

Vatansever: Bir bölümün içeriğini anlatmak tabii ki hocanın görevi, bunu ondan başkası da yapamaz. Ama okulu “Aman da çok güzel, şöyle havuzu var” diyerek tanıtmak akademisyenin işi olamaz, sonuçta ben reklamcı değilim. Artı, akademisyenin bu derece kurumla özdeşleşmesi yanlış çünkü akademisyen, yeri geldiğinde anti-kurum olabilecek eleştirel mesafeyi her zaman korumalı. 

Gezici Yalçın: Karavanlarda dolaştırılmak vahşice bir örnek, ama şu da küçük düşürücü değil mi? Sizi tüm gün masalara oturtuyorlar ve okulun propagandasını yapmanız bekleniyor. Araştırma görevlisi olan görüşmecilerimizin bazıları okulla ilgisi olmayan tanıtımlara gönderildiklerini de anlatmışlardı.  

– “Bize şu kadar öğrenci getir” diyen veya bunu kontrol eden yöneticiler de var mı?

Vatansever: Bir görüşmecimiz, okulun Maliye’ye olan borçlarından dolayı TÜBİTAK projesinden destek alamadığı için yönetimle yaşadığı sürtüşme esnasında yönetimin kendisine “Bu projeyi yapacaksın da ne olacak, sen bize 11 öğrenci getirsen daha çok para gelir” dediğini aktardı. Ama illa sayı söylenmesi gerekmiyor, tanıtıma akademisyenleri çıkartarak yapılan zaten bu.    

Gezici Yalçın: Siz masada sabahtan akşama otururken rektör de masaların arasından size göz atıyorsa bir şeyleri kontrol ediyordur herhalde. Ayrıca yeterince öğrenci yok diye bölümlerinin kapatılması tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için çaba sarf etmek zorunda hisseden akademisyenler de var.   

‘Yaşadığımız kabzımallaşma’

– Yapacağınız işler bittiğinde ve kart basmak için henüz vakit gelmediğinde ne yapıyorsunuz?

Vatansever: Oturup bir şeyler okuyorsunuz, yazmaya başladığınız bir şey varsa ona devam ediyorsunuz, ama o sıralarda ilham ve enerji yoksa ki dönem içinde böyle olur, T24’ü okuyoruz.  

– 5.30’da basmanız gereken kartı, 4.30’da bastınız diyelim, ne olur?

Gezici Yalçın: Bizim deneyimimizde, kaçta geldiğiniz veya kartı basıp basmadığınız kontrol ediliyor mu bilgisine bile sahip değilsiniz, ama bunun baskısını hissediyorsunuz.    

Vatansever: Akademisyenler oto-disiplinleri son derece yüksek insanlarken, dıştan bir yaptırım uygulamanız yalnızca akademisyenliğe içkin olan arzu ve rıza unsurunu ortadan kaldırıyor. Neoliberal işletmenin özelliğiyse çalışana çalıştırıldığını değil, kendi isteğiyle çalıştığı yanılsamasını sunmasıdır. Ancak bugünkü sözde vakıf üniversitelerinde bu dahi mevcut değil. Neoliberal işletmeleri savunduğumuz kesinlikle düşünülmesin, ama biz halihazırda aşırı çalışmaya meyilliyken üniversiteler bu arzuyu öldürüyor. Dolayısıyla burada yaşadığımız şey ticarileşme değil, bir görüşmecimizin de söylediği gibi, kabzımallaşma.

Gezici Yalçın: Kart bastığınız andan itibaren “Ben bir akademisyenim” hissi ortadan kalkıyor ve “İşe geç gelirsem mesaimden kesilir” duygusu geliyor. Akademiye özgü olduğu söylenen özerklik algınız yerini sürekli kontrol edilen bir işçi olduğunuz gerçeğine bırakıyor. Halbuki sizin beyniniz kartınızı basınca çalışmıyor! Evinizde çalıştığınız ya da alanda araştırma yaptığınız zamanların mesai karşılığı ise zaten yok.      

‘Yardımcı doçent olarak emekli olanlar var’

– Araştırmalarınızı 24 saatinizin hangi kısmında yapıyorsunuz?

Vatansever: Koşullara bağlı. Bekârsam ve tek başıma yaşıyorsam sabahın beşine kadar çalışabilirim. Evli ve çocuğu olan bir insanınsa eve gittiğinde başka mesaileri oluyor. 

Gezici Yalçın: Ayrıca, burada çelişkili bir durum var. Sizin bilimsel araştırma yapmanız aslında yönetimin umurunda değil, araştırma sizin kişisel bir uğraşınız gibi görülüyor. Diğer yandan performans değerlendirmesinde sizden yayın yapmanız bekleniyor. 

Vatansever: Ama lafta isteniyor. Okulda kimsenin yayın yaptı diye avantaj sağladığını görmedim. Araştırma yapmanızı umursamamaktan öte, araştırma yapmanızı tercih etmediklerini düşünüyorum. Çünkü okulun bir maliyet olarak gördüğü hocanın en düşük ücret aldığı unvan, yardımcı doçentlik. Ona böylece hem daha fazla ders verdiriyorsun, hem ücreti daha düşük, hem de pazarlık gücü düşük.

– Bir yardımcı doçentin, doçent olması için ne yapması gerekiyor?

Vatansever: Yayın. Ama bu koşullarda bilimsel üretim yapmanı engelleyen bir örüntü var. 

– Dolayısıyla yıllarca yardımcı doçent pozisyonunda mı kalınıyor?

Vatansever: 50 yaşına gelip hâlâ yardımcı doçent olan, yardımcı doçent olarak emekli olan insanlar var. Ve bu o kadar gergin bir pozisyon ki, sürekli “Hayatta geç mi kaldım” sorusuyla baş ediyorsunuz.     

‘Böyle giderse geriye 
entelektüel çöplük kalacak’ 

– Bugün akademisyenlerin entelektüel seviyesine dair sizin yorumunuz ne?

Vatansever: Bu şekilde devam ederse, akademi, sözünü ettiğimiz koşullara mümkün olduğu kadar karşı çıkmayacak durum ve çaresizlikte olan akademisyenleri barındıracak. Bir görüşmecimiz çok güzel bir şekilde kategorize etmişti: Ya çok genç ve güvencesiz yardımcı doçentler, ya başka bir yerde istihdam olanağı olmayan geçkin yardımcı doçentler ya devlet üniversitelerinde kariyer yaptıktan sonra emekliliğinde güzelce para kazanmak istediği için vakıf üniversitelerine gelen birkaç profesör ve her dönem mevsimlik işçi gibi işe alınıp çıkartılan asistanlardan müteşekkil bir entelektüel çöplük kalacak geriye. Biz ya buna dur diyeceğiz ya da bu çöplük içinde debeleneceğiz.    

– Çöp 10, en iyi konum 1 doğrusunda, bugünkü seviye sizce nerede?

Vatansever: 7.

Gezici Yalçın: 8. 

‘Bok çukurundan boncuk da çıkar’ 

– Bu koşullarda yeni dönemin Behice Boran, Yavuz Sabuncu, Mina Urgan’ları olmayacak mı?

Vatansever: Biz varız. (Gülüyor) Bu koşullar tetikleme işlevi de görebiliyor. Üretim ilişkilerine eleştirel bakışımız, evet vardı, ama bu etine değince farklı yaklaşmaya başlıyorsun. Vicdan yelpazesinde nerede durduğuna göre tepkiler değişiyor, bir kesim de günü kurtarmaya çalışıyor. Ama süreğen bir şekilde her şey kötüye gitmez, tabii ki bok çukurundan boncuk da çıkar. Ama niçin bu riski alıp bok çukurunda boncuk aramaya devam edelim ki? Onun yerine tertemiz bir takı atölyesinde boncuk dizebileceğimiz bir sistemi niye kurmayalım?   

– Akademisyenlerin bu sistemin işleyişini mümkün kılarken aynı zamanda sistemi değiştirebileceklerini ummak ne kadar gerçekçi?

Vatansever: İkisi yan yana gelince zihnimde cinnete benzer bir durum yaşanıyor ve sonra oturup böyle araştırmalar yapıyorsunuz işte.

– İdealizmle, “Bu işi manevi tatmin için yapıyorum” derken ömür boyu yardımcı doçent kalmak veya bu dönemin Kemal Karpat’larının çıkmadığını görmek nasıl yan yana geliyor?  

Vatansever: Kendi adıma cevap vereyim, 2000’lerin başında lisans eğitimimi, 2007-2009 arasında da doktoramı bitirdim. Doktoramı prekarizasyonun (güvencesizleşme) mevcut olduğu bir dönemde yaptım, ama üretim ilişkileri içine girmediğim için henüz bunun ben de farkında değildim. Bunu yaparken de Kemal Karpat’ların bugün Türkiye’de olup olmadığını hiç sorgulamadım, çünkü dünya çapındaki sosyolojik literatürü takip ediyordum ve o insanlara öykünüyordum. Ama şunun farkındaydım, diskuru belirleyenler Ivy League (ABD’nin önde gelen sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu birlik) kökenli bir sosyolog aristokrasisi olacaktı. Bir David Harvey, bir Immanuel Wallerstein olmayacağımı biliyordum, ama bununla birlikte, aktarılmaya değer bilgi birikime sahip bir hoca olacağımı ya da herhangi bir alanda Türkiye’deki akademiye hakim ataleti yırtabileceğimi düşünüyordum. 

– Bugün bu düşünceleriniz geçerli mi?

Vatansever: Sadece kendi adıma değil, başka insanların da bunu yapabileceğini düşünüyorum. Ama neden olmayabileceğinin önündeki engelleri de tartışıyoruz. 

Sistemin adaletsizliklerinden öte, en azından devlet üniversitelerinde vakti olup da araştırma yapmamak sizce akademisyenlerin hanesine yazılacak bir eksi de yaratıyor mu?

Vatansever: Tabii ki, ama orada da devlet üniversitelerinin koşullarına bakmak gerekir. Orada nasıl bir yapılanma vardı ki, böyle akademisyenleri barındırdı ve atıl ve işe yaramaz bir üniversite sisteminin hayata geçmesini sağladı? 

‘Her devirde yönetici pozisyonu 
bulan profesörler var’ 

– Bugüne dair çıkardığınız vakıf üniversitesi haritasına, profesörlerin bakışı direngen mi, çekingen mi sizce?  

Gezici Yalçın: İşinden atılan profesör de var, her türlü gidişattan sorumlu tutulabilecek profesör de. 

Vatansever: Tutarlı bir tavırdan bahsedemeyiz. 

Gezici Yaçın: İstisnalar dışında yöneticiler genellikle profesör oluyorlar, bunların içinde bir kısım da kurucu oluyor. Bir üniversitede bir bölümü kuruyor. Sonra da falanca yerden başka yere yine yönetici olarak geçtiğini görüyorsunuz.

Vatansever: Bu kişiler her devirde kendisine muhakkak bir yönetici pozisyonu, bir kapı buluyor. 

– Sizce akademinin Mehmet Barlas’ları mı var?

Vatansever: Mehmet Barlas benzetmesi ne derece doğru bilemiyorum, ama akademide böyle bir Talleyrand tiplemesi de var diyelim.

– Sizce “yıldız hocalar” kümesi var mı, onlar saydığınız koşullara ne kadar muhatap oluyor? 

Vatansever: Her daim kayırılan bir yıldız hoca kadrosu var mı, varsa onun pozisyonu ne kadar güvenli bilemiyorum. Nispeten daha yüksek profilli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir görüşmecimiz, yayın beklentisini yerine getiremediği gerekçesiyle, çok ünlü ve “yıldız” hoca kategorisine sokulabilecek insanların işten çıkarıldığından bahsedildi. Ayrıca gene başka bir görüşmecimiz, kendi alanında son derece başarılı olan bir profesördü ve bunun piyasada ona bir artı sunduğunu kendi söyleminden duymadım. 

– “Vakıfta yayın beklentisi yok” demiştiniz, profesör katında başka bir uygulama mı var?

Vatansever: Hayır, üniversiteden üniversiteye değişiyor. Prestij kapsamındaki vakıf üniversitelerinde yayın beklentisi var. 

Gezici Yalçın: Üniversitelerin kadrolarına katmak isteyeceği, kadrosuna kattığında imajının olumlu etkileneceğini düşündüğü küçük bir grup yıldız hocalar olduğunu düşünüyorum. 

Vatansever: Peki bu yıldızlık onlara bir güvence sağlıyor mu?

Gezici Yalçın: Sağlıyor. Pazarlık gücü biraz daha fazla oluyor, hem ücretini, hem çalışma saatlerini kendi istediği gibi belirleme şansı olabiliyor. Ama yeri geliyor işsiz de kalabiliyor. 

– Geri kalan akademisyen kitlesinin yaşadıklarını ne kadar dert ediyorlar? 

Vatansever: Vicdani ve siyasi duruşlarına bağlı, bunu onlarla görüşmek gerekir. 

Yöneticiden hocaya: 
Şu kitabı 1 ay oku, o dersi verirsin

– Daha revaçta olanla olmayan bölümlerden akademisyenler arasında nasıl bir ilişki var? 

Vatansever: Ana bilim dallarıyla mühendislikler, psikoloji ve iletişim gibi daha ziyade piyasaya iş gücü yetiştiren bölümler arasında bir fark var. Bu bölümlerden bazı akademisyenlerin, siz haksızlıklarla mücadele etmeye çalışırken, sözleşmelerde kendi lehlerine olacak pazarlıklar yapıp “Çok güzel deal’lar (anlaşma) yaptık” diyerek rektörün yanından çıktıklarını gördüğünüz zaman, insani düzeydeki ilişkileriniz epey yaralanmış oluyor. 

– Revaçta olmayan bölümlerin hocaları diğerlerinin derslerini veriyor mu?

Vatansever: Kitabın başlığında olduğu gibi, ne ders olsa veririz. Çünkü hoca sayısı minimumda tutuluyor. Şöyle düşünün, psikoloji bölümünde 3 hoca var ve o bölümün sosyal psikoloji, klinik psikoloji, sinir bilimi alanı başkadır. Tabii ki de tüm bu dallar için ayrı hoca istihdam edemezsiniz, ama genel ilgi alanları itibarıyla en azından hem sayıca, hem nitelik olarak dengeli bir dağılım gözetebilirsiniz. Yapmazsanız, siyaset sosyolojisi uzmanına aile sosyolojisi verdirtirsiniz, daha da kötüsü kalkıp toplumsal hareketler çalışan bir sosyologdan Avrupa Birliği’nin kurumları ve hukuki yapısı üzerine ders vermesini talep edersiniz. 

– Kitabınızdan daha uçuk bir örnek; felsefe bölümünde görevli bir akademisyenden mühendislik bölümünün programını hazırlamasını talep etmek. 

Vatansever: Bu görüşmecimizden mühendislik bölümünün Bologna (Avrupa Yükseköğretim Alanı içerisinde yer alan ülkelerdeki eğitimin yeniden yapılmasını ve standartlarının yükseltilmesini hedefleyen program) içeriklerini hazırlaması bekleniyor. Bu arada Bologna içeriklerinin hazırlanması da gene akademisyene yüklenmiş bir prosedürel iş. 

– Yönetimin alan dışı ders taleplerine “İçeriğini bilmiyorum” dediğinizde karşılaşacağınız muhtemel tepkiler ne?

Vatansever: Görüşmecimiz, “Ne münasebet” diyor ama üzerinize yıkılmaya çalışmaya devam ediliyor. Ne kadar direnebileceğinizle alakalı bir durum var. Bunun sonucunda bir sürü tartışma ve işten çıkarılmayı göze alabilmeniz gerekiyor.  

– Alanınız olmayan bir dersi anlatmak için ne kadar süre, nasıl bir hazırlık yapmanız gerekiyor?

Vatansever: Ne şekilde anlatmak istediğinize bağlı. Eğer hakkını vererek konunun uzmanıymış gibi anlatmak isterseniz yıllarınızı alır ki kimsenin böyle bir lüksü yok. Değilse dönem başlayana kadar birkaç hafta içinde hazırlanıp, daha önceki hocanın nasıl bir ders programı hazırladığına, kullandığı kaynaklara bakıp Wikipedia seviyesinde ders verebiliyorsunuz. 

Gezici Yalçın: “Ben bu dersi alamam, uzmanlık alanım dışında” dediğinizde şöyle bir söylemle karşılaşabilirsiniz “Ne var canım, al kitabı oku!”  

Vatansever: “Şu kitabı bir ay oku, verirsin” denilen bir görüşmecimiz de olmuştu.  

‘Yöneticiler, iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma doğrusunda’ 

– Akademisyenler arasındaki ilişkiler anlatılırken bir görüşmeci “mafyalaşma” tabiri kullanıyor. Burada kast edilen ne?

Vatansever: Kast edilen, yapının kendi temelindeki usulsüzlüklerin, çalışan insanları da usulsüz davranmaya ittiği ve karşılıklı güven ilişkisini zedelediği, kim kime gücünü yettirebilirse onunla uğraştığı ve kendisine küçücük de olsa, birkaç görüşmecinin metaforuyla, “derebeylikler” kurmaya çalıştığı, neredeyse kriminalize olan bir yapı.   

– Feodal bir yapıdan mı bahsediyoruz? 

Vatansever: Feodalden parçalı bir iktidar anlıyorsak, evet. 

– Bu durumda dekan ve rektör nereye denk geliyor?

Vatansever: Ara kademe yöneticilerin işlevi, görüşmecilerimizden edindiğimiz bilgilere göre, ya tamamen işlevsizlik ya da mütevelli heyetinin uygun gördüğü işleve doğru hizalanma. Hiç kimse de çıkıp bir ara kademe yönetici için “Yumruğunu masaya vurdu ve sonuna kadar bizim çıkarlarımızı savundu”, “Bizi temsil ediyor” demedi.  

– Bu hizalanma ne kadar aşırıya gidebiliyor?

Vatansever: Bir görüşmecimiz, rektörün, bizzat okul ücretlerinin yükseltilmesini protesto etmek için toplanan öğrencileri kamera kayıtlarından tespit ettirdiğini, evlerine haber yolladığını, “Bu şekilde devam ederseniz, soruşturma açılır” gibi tehditlerde bulunduğunu aktardı. Burada hizalanmanın had safhada olduğunu görüyoruz. Başka görüşmeciler “Ben kâğıt üstünde dekanım”, “Kâğıt üstünde rektörüm, yapabileceğim bir şey yok” diyen bir ara kademe yönetici profili çiziyor. Tamamen iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma arasında gidip geliyor yöneticiler.  

Gezici Yalçın: Bir görüşmecimizin çok güzel, metaforik bir anlatımı vardı, kendisini içi yavaş yavaş kaynayan su dolu bir tencereye atılan bir kurbağaya benzetiyordu. Çeşitli baskılara maruz kalmış görüşmeci, “Üst yönetimdekiler hiç vidan azabı çekmiyorlar mı” diye sormuştu. Bu kişiler kendi vicdanları nereye kadar müsaade ediyorsa oraya kadar gidiyorlar.     

Yüksek lisansa usulsüz öğrenci 
aldırtma, sınavda tahrifat 

– Vakıf üniversitelerinde yapılan ve araştırmanızda rastladığınız diğer usulsüzlükleri de sayabilir misiniz?

Vatansever: Şu başlıklar altında toplayabiliriz. 1-Akademisyen istihdamında yapılan usulsüzlükler, 2-Öğrenci alımında yapılan usulsüzlükler, 3-Öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler. 4-Kriminal usulsüzlükler var. 

– “Kriminal usulsüzlükler” derken?

Vatansever: Puanı yetmediği halde yüksek lisansa öğrenci aldırtmak, sınav üzerinde tahrifat yaptırmak veyahut bölümün öngördüğü kriterlere uymadığı halde birtakım tanıdıklarını oraya akademisyen olarak işe aldırtmaya çalışmak. Ve yönetimde tanık olduğumuz usulsüzlüklere sessiz kalmak. 

– “Yüksek lisansa öğrenci aldırtmak” nasıl oluyor?

Vatansever: Bir görüşmecimizin anlattığına göre, yönetimin yüksek lisansa alınmaları için bölüme öğrenci listesi verip, bölüm bu öğrencilerin kabul kriterlerine uymadıkları gerekçesiyle alımı kabul etmeyince, yönetimin o öğrencileri asil listeye eklemesiyle.  

– İkinci sırada saydığınız “öğrenci alımındaki usulsüzlükler” bundan ayrı mı?

Vatansever: Büyük ölçüde bununla alakalı.

– Sınavda tahrifat nasıl oluyor? 

Vatansever: Bir görüşmecimiz, öğrencilere verdiği notların değiştirildiğini ve normalde kalacak öğrencilerin geçirildiğini gördüğünü anlattı.  

– “Öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler” nedir? 

Vatansever: Öğrenimin içeriğine dikkat etmeme gibi, yüksek öğrenimin kalite kriterlerini gözetmeme.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND