Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yüksek öğrenimde neler oluyor?

Üniversiteye girmek için kıyasıya bir rekabet yaşanırken bir yandan da yüksek öğrenimin kalitesi günden güne düşüyor. İşte “Ne Ders Olsa Veririz” kitabının akademisyen yazarlarından üniversite gerçeğine dair vurucu tespitler…

kişisel gelişim

Üniversiteye girmek için kıyasıya bir rekabet yaşanırken bir yandan da yüksek öğrenimin kalitesi günden güne düşüyor. İşte “Ne Ders Olsa Veririz” kitabının akademisyen yazarlarından üniversite gerçeğine dair vurucu tespitler…

‘Yaşadığımız kabzımallık, diplomaları kâğıttan değersiz, vakıf üniversitelerinin yüzde 70’i kapatılmalı!’

Akademisyen Vatansever ve Gezici Yalçın vakıf üniversitelerinde neler olduğunu anlattı

“Üniversiteye kapağı at, gerisi kolay!” 

Lisede bel bağlanan bu cümle, artık sadece üniversiteye girdikten sonra değil, girilen üniversitelerden mezun olduktan sonra da hayatta bir karşılık bulamıyor. Sebep, sadece istihdam alanlarının nüfusa oranla yetersizliğinden değil, alınan eğitimin içeriğinin çoğu zaman gerçek bir diplomaya denk gelmemesinden de kaynaklanıyor.   

Yaklaşık 2 milyon kişinin bir üniversiteye girmek için başvurduğu ÖSYS, 2014’te öğrencilerden 600 binini devlet üniversitelerine yerleştirirken, yaklaşık 100 bin kişiyi vakıf üniversitelerine gönderdi. 

Bu vakıf üniversitelerinden birinde akademisyenlik yapan Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’a göre ikinci grubun  vakıf üniversitelerinden aldığı çoğu diploma, “üstüne basıldığı kâğıttan daha değerli değil.” Gezici Yalçın ve Vatansever’in konu hakkındaki tespitlerinin kıymeti, sadece kendi mesaileri değil, diğer vakıf üniversitelerinde çalışan 28 akademisyenle yaptıkları görüşmelerden de geliyor.

İkilinin, geçen hafta İletişim Yayınları’ndan çıkan kitaplarının ismi “Ne Ders Olsa Veririz”. Kitapta, akademisyenlerin kendi hikâyelerinden kesitler sunulurken vakıf üniversitelerinin işleyişine dair de önemli bilgiler paylaşılıyor.   

Vatansever ve Gezici Yalçın, bir yandan büyük bölümü gerçek bir vakıf felsefesine dayanmayan bu üniversitelerin asıl sahibi işverenlerin okuldan kazandıkları parayı diğer şirketlerine “aktarma usulleri”ni anlatırken, diğer yandan “maliyetten kısma” adına akademisyenlere ödetilen bedelleri aktarıyor. Yazarlara göre, karşı çıkılmazsa, her akademik bölüm başı sayıları üç ile sınırlı tutulan, okula giriş çıkışları kart basma sistemiyle kontrol altına alınan, yayın için araştırma yapma koşulları esirgenen, ancak üniversitenin reklam-tanıtım faaliyetlerine katılmaları neredeyse zorunlu kılınan akademisyenlerden geriye kalan “entelektüel çöplük” olacak. 

Türkiye genelinde sayıları 72’yi bulan vakıf üniversitelerinin 38’i, sadece, dokuz devlet üniversitesinin de bulunduğu, İstanbul’da yer alıyor. Kitapta aktarılanlara göre, “Keyfine bak, sen bunu hak ettin” benzeri sloganlarla öğrencileri kontenjanlarını doldurmaya çağıran vakıf üniversitelerinin önemli bir bölümü, aldıkları paranın karşılığını otoparkta kurulmuş bir “kampüs”, sadece kitap bağışıyla çatılmış prosedürel bir kütüphane veya hoca eksikliğinden yüksek lisans öğrencilerine verdirtilen derslerle de verebiliyor.

Yazarlardan Vatansever, eğitim kalitesi nedeniyle “Buralardan alınan herhangi bir diploma istihdam piyasasında avantaj sağlamaz” derken, Gezici Yalçın’ın “Vakıf üniversitelerinin kaçta kaçının eğitim kalitesizliği nedeniyle kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz” sorusuna verdiği yanıt, “yüzde 70.”

Vakıf üniversitelerinin işleyişi, yasalarla da inşa edilen şeffaflığın sızamadığı sistem nedeniyle kamuoyuna yansımıyor. Yazarların aktardığına göre, her yıl bu üniversiteleri denetleyen Yükseköğretim Kurumu (YÖK) da, başkan seviyesindeki bilgilendirmeye rağmen, yüksek lisansa öğrenci alımında usulsüzlük gibi suç teşkil eden olaylara dahi müdahale etmiyor. 

Vakıf üniversitelerinde neler olduğunu sorarak ve aktararak şimdiye kadar kamuoyuna hak ettiği ölçüde taşınmamış bir tartışmayı gündeme getiren Abant İzzet Baysal Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yardımcı doçentlik yapan Meral Gezici Yalçın’ın Skype aracılığıyla, Doğuş Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak çalışan sosyolog Aslı Vatansever’in üniversitedeki odasında T24’ün sorularına verdiği yanıtlar için buyrun. 

‘Bu kitap bataklıktan çıktı’ 

– Bu kitap nereden çıktı?

Aslı Vatansever: Bataklıktan, bir cinnet anından çıktı. Meral’le geçtiğimiz yıl aynı tanıştıktan kısa bir süre sonra üniversitelerde çalışma koşulları hakkında konuşmaya başlamıştık. Meral işe başladıktan çok kısa bir süre sonra bölümünün başkanı işten çıkarıldı. Bu büyük bir kırılma oldu. Arka plan olgunlaşırken yaza doğru bazı deneyimler bunu patlama noktasına getirdi ve bunları kamusal bir tartışma mecrasına taşımamız gerektiğine karar verdik.    

– Bölüm başkanının işten çıkarılma gerekçesi neydi?

Meral Gezici Yalçın: İki aylık deneme süresi gibi bir gerekçe göstermişlerdi. 

Vatansever: Daha sonra davayla geri döndü. 

– Bu üniversiteler nasıl yönetiliyor? Bölüm başkanının işten atılmasına kim karar veriyor?

Gezici Yalçın: Sözde vakıf üniversitelerinin mütevelli heyeti, genelde başkanının işveren olduğu ve geri kalanının ara yöneticiler olduğu akademisyenlerden oluşuyor. Çünkü örneğin herhangi bir fabrika işleten biri üniversite işinden anlamıyor ve akademik gidişatla ilgili danışabilecekleri birkaç akademisyene ihtiyaç duyuyorlar. Personelin işe alınması, çıkarılması dahil her türlü karar da bu heyetler tarafından veriliyor.

– Neden “sözde vakıf üniversitesi”? 

Gezici Yalçın: Türkiye’de öğrencilerin para vererek okuması haklı olarak özel üniversiteyi çağrıştırıyor. Ama Türkiye’de özel üniversite yasası yok, özel bir işletme gibi üniversite kurulması yasayla engellenmiş durumda. Bunlar ancak vakıf üniversitesi adı altında kurulabiliyor, böylece farklı sektörlerden gelen işverenler üniversite işine giriyor. Sözde dememizin sebebi, bu üniversitelerin yasal olarak “vakıf” adıyla kurulmaları ancak fiiliyatta özel işletmelerde görülecek her türlü para kazanma usullerinin kullanılması.

‘Tadilat yapıyor gibi gösterip parayı 
işverenin diğer şirketlerine aktarıyorlar’

– Nedir o usuller?      

Vatansever: Örneğin, bizim görüşmecilerimizden duyduğumuz bazı örneklerde, tadilat yapılıyor gibi gösterip vakıf parasını çekiyorlar, proforma faturalarda da olması gerekenden daha yüksek maliyet gösteriliyor, böylece para üniversite sahibinin diğer işletmelerine aktarılıyor. 

Gezici Yalçın: Bu bir tanesi. Sözde vakıf üniversitelerde outsourcing (dış kaynak, taşeron kullanımı) usulüne başvuruyorlar. Örneğin, kendi bünyesinde temizlikçi çalıştırmak yerine maliyeti düşürmek için taşeron firmayla anlaşıyor. Bu sadece idari personel için geçerli değil, akademisyenleri de ders saat ücretli çalıştırarak bir nevi taşeronlaştırmış oluyorlar.  

Vatansever: Böylece sigorta ve ders dönemi dışında maaş ödemiyorlar. 

Kararlar mütevelli heyetinde alınıyorsa, tadilat gibi “para kazanma usulleri”nden işveren dışındaki diğer heyet üyeleri de sorumlu mu sizce?

Vatansever: Mütevelli heyeti toplantılarına girmediğim için bu konuda bir malumatım yok. Sorumludur ya da değildir gibi bir yargıda bulunmak istemem.

Gezici Yalçın: Mütevelli heyet kararları şeffaf değil, çalışanlarca denetlenemiyor. Bununla ilgili görüşmecilerimiz de herhangi bir anlatımda bulunmadı. O nedenle bizim kimin, hangi kararda, ne kadar sorumluluğu varı bilme şansımız yok.

‘Psikolojide 80 ile 130’a kadar öğrenci var, 
kişi başı 15-30 bin TL arası ücret ödüyorlar’

Bir makarna üreticisi, neden örneğin sosis üretmek yerine üniversite kurmayı tercih ediyor? Bu ne kadar kârlı bir iş, fikriniz var mı?

Gezici Yalçın: Türkiye’de hayli fazla olan psikoloji bölümleri üzerinden örnek verirsek, bir öğrenci lisans ve yüksek lisans eğitimi için yıllık yaklaşık 15 binden 30 bine kadar okul ücreti ödüyor, sınıflarda da ortalama 80 ile 130’a kadar öğrenci oluyor. Tüm bunları çarpıp topladığınızda acayip rakamlar çıkıyor fakat o bölümde çalışan ve YÖK’ün alt sınırı olan üç rakamını geçmeyen doktoralı akademisyenlerin maaşlarıyla kıyaslandığında arada korkunç bir sayı var. Ve buna üniversite işletmecisi el koyuyor.    

Vatansever: Okulun tek maliyeti akademisyenin net maaşları değil, bunun sigortası, vergisi vs. var. Artı okulun altyapısı, elektriği, suyu, yemeği de buna dahil. Dolayısıyla kârların boyutu ilk bakışta sanıldığı ölçüde olmayabilir de. Ama burada bir dengesizlik olduğu ortada. Bu adaletsizliğin boyutlarını tartışmak etik olmaz ama işverenin, tercihini Marx’ın analojisindeki gibi sosis fabrikası yerine okuldan yana kullanması, Türkiye’nin sosyal tabakalaşma koşullarıyla da alakalı. Türkiye’de insanlar üniversitenin onlara sınıf atlatacaklarını, statülerini yükselteceklerini zannediyor. Bu yüzden de, niteliksiz dahi olsa, üniversiteye her zaman bir talep olacağı düşünülüyor.

‘Buralardan alınan herhangi bir diploma piyasada avantaj sağlamaz’

– Siz bugün üniversite okumanın statü yükselttiği fikrine katılmıyor musunuz?

Vatansever: Bence, mevcut üniversitelerin çoğu ne içerik bakımından insanların potansiyelini geliştirmeye ya da bilgi üretimini sağlamaya uygun, ne de buralardan alınan herhangi bir diploma, istihdam piyasasında avantaj sağlar. Sınıf atlama aracı olarak da üniversite etkisini dünya genelinde çoktan yitirdi. Baby boomer neslinden (2. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1945-1964 yılları arasında doğanlar) itibaren üniversiteden mezun sayısı hızla arttı, buna yüksek öğrenimin demokratikleşmesi de diyebiliriz ama her türlü demokratikleşmede olduğu gibi bu da belli bir standartlaşma ve lümpenleşmeyi içeriyor. Kaldı ki, vasıflı emeğin de bir meta olduğu ve piyasada bol miktarda bulunan bir metanın fiyatının düşeceği düşünülecek olursa, üniversite mezunu vasıflı işgücünün piyasa değerinin düşüklüğü de anlaşılır. Bununla birlikte kimse “üniversite mezunu değil” ibaresiyle yaşamak istemiyor, herkes vasıflı ve beyaz yakalı işgücüne katılmak istiyor. Lise öğreniminin bu kadar kalitesiz, buna bağlı olarak niteliksiz yetiştirilmiş öğrencinin bu kadar çok olduğu bir ülkede de, kolayca diploma alınacak kurumlar her zaman rağbet görür. Sonuçta bu okullar taban puanıyla öğrenci alıyor.

– Somutlaştırır mısınız, kamu üniversitesine kabul için gereken en düşük puan ile aynı bölümün vakıf üniversitesindeki muadili için istenen en düşük puan kaç? 

Gezici Yalçın: Psikoloji bölümünden örnek vereyim, Boğaziçi yaklaşık ilk binden öğrenci alır, benim çalıştığım devlet üniversitesi ilk 20 binlik dilimden alıyor. Sözde vakıf üniversitesilerine de 100 bin ile 400 binlik dilim arasından öğrenci geliyor. Bu rakamlar belki biraz daha farklı olabilir. Vakıf üniversiteleri ayrıca yüzde 10 kadar öğrencisine yarı, çeyrek veya tam burs vererek ilk 20 bine giren öğrencileri almak yoluyla profilini yükseltmeye çalışıyor, bu da sınıf içi dengeyi ciddi şekilde bozuyor.

‘Analitik düşünmekte zorlanan, anadilinde cümle kuramayan 
bir öğrenci profili var’

– Kitapta vakıf üniversitelerindeki öğrenciler için kullanılan “ortaokul seviyesinde” tabirini siz de paylaşıyor musunuz? 

Vatansever: Ben de ara ara bu ifadeyi kullanıyorum, görüşmecilerimiz defalarca bu hissi dile getirdiler. Derslerin çok içeriksizleştiği, öğrencilerin genel niteliksizliği ve ilgisizliği dolayısıyla kendilerini çok yavaşlattığı, dersin seviyesini düşürdükleri ve teorik hiçbir tartışmanın yapılamadığı dillendiriliyor. 

Gezici Yalçın: Normal koşullarda devlet üniversitelerinde okuyamayacak öğrenciler, vakıf üniversitelerine geliyor. Üniversite giriş sınavı da dahil çoktan seçmeli sınav şekline alışmış oluyorlar. Analitik düşünme konusunda zorlanıyorlar.  

Vatansever: Anadilinde cümle kuramayan… 

Gezici Yalçın: Klasik sınav sorusu sormanın zor olduğu bir öğrenci profili var.

‘Hocam 1. Dünya Savaşı mı 
önce olmuştu, ikincisi mi?’

– Öğrencileri kendi seviyesine yakınlaştırması beklenen akademisyen, neden “Beni yavaşlatıyor” diyerek öğrenciyi kendine bir engel olarak görüyor? 

Vatansever: Burada bir sürü faktör var. Siz istediğiniz kadar dersi beklentilerinize göre kurgulayın, karşınızdaki, siz dünya tarih yazımında yeni ekolleri anlatmak isterken “Hocam 1. Dünya Savaşı mı önce olmuştu, 2. Dünya Savaşı mı” diye bir soru soruyorsa onu kendi seviyenize çekmeniz çok mümkün değil. Bunun için özel ve yoğun bir usta çırak ilişkisi kurmanız gerekir ki, bu da mümkün değil çünkü hoca sayısı minimum, öğrenci sayısı maksimumda. Geçen sene bir sınıfımda 110, diğerinde 60 küsur kişi vardı.   

Öğrenciden hocaya: Sen kimsin ki varoş! 

– Öğrencilerin sizlere tavrı nasıl?

Vatansever: Öğrencilerin hocaya “Senin maaşını ben ödüyorum, sen kimsin ki varoş!”, “Dışarıda görüşürüz” gibi tehditlerde bulunduğunu duyduk. Ben şahsen böyle bir şey yaşamadım, ama benim öğrencilik dönemimde bir hocayla iletişime giremeyeceğim şekilde benimle iletişime girdiklerini gördüm. Son derece iddialı bir şekilde söylenen “Benim notum niye böyle ki, ben daha yüksek bekliyordum” sözlerinde, sınavı sizden daha iyi değerlendirebileceklerine dair örtük, şişmiş benliğin izlerini görüyoruz. Her şeyi kendine hak gören bir tavır var. Hocası olarak, onun peşini bir yuva öğrencisi gibi kovalaman gerektiği ve bunu yapmadığında iyi hoca olmadığın gibi imalarla karşılaşıyorsunuz.

Gezici Yalçın: Ben birçok öğrenciyi sadece sınavlarda ve kayıt zamanlarında görüyordum. Derslere devam pek önemsedikleri bir konu değildi. Bir de sizinle ilişkilenirken mesafesini korumayı bilmeyenler var. Arkadaşından bir şey ister gibi sizden not isteyebiliyor bazıları.  

Vatansever: Bu çocuksu bir şımarıklıktan da kaynaklanıyor. Türkiye’de insanların ısrarla yetişkin olmama gibi bir diretmesi söz konusu. Bunu da körükleyen bir aile yapısı var. Üniversiteye gelmiş, kanunen rüştünü ispat etmiş öğrencinin hâlâ velisinden söz edilebiliyor mesela. 

“Arayıp ‘çocuğun notları 
nasıl’ diyen veliler var”  

– Üniversitede veli-öğretmen ilişkisi diye bir şey var mı? 

Vatansever: Özellikle ilk bir iki yıl “Çocuğun notları nasıl” diye telefonlar almışlığım var. “Öğrencinin notlarıyla ilgili dışarıya bilgi veremem” desem de, öğrencilerin bir kısmı da hâlâ çocuk muamelesi görmekten memnun. Çünkü bu, sorumluluklardan sıyrılmalarını da sağlıyor; mesela, sınav tarihlerinin veya o dönemin ders programının yüklenip yüklenmediğini takip etmiyor, çat kapı gelip “Hocam bilmem neyi yüklediniz mi?”, “Sınav haftaya mıydı” diye sorular sorabiliyorlar. Senin öğrenci olarak yapacağın tek şey kendi işini takip etmek, ama yapmayınca da sonuçlarını üstlenmek yerine bana ağlıyorsun.     

– Çizdiğiniz profile göre, vakıf üniversitelerinden mezun olacaklar “yitik kitleler.” Sizi böyle düşünmeye sevk eden yönetimin akademisyenlere verdiği ağır çalışma koşulları mı yoksa size göre bu sonuçtan başka bir çıkış yok mu?

Vatansever: Kesinlikle yitik kitlelerden bahsetmiyoruz. Söylemek istediğim, üniversiteden önceki eğitim sisteminin yetersizliği ve çocukları eleştirel düşünmeye ve kendi sorumluluğunu üstlenmeye alıştırmadığı. Bütün bir eğitim sisteminin 18-19 yaşına kadar, eleştirel ve otonom olmayacak şekilde yetiştirdiği insana üniversiteye geldikten sonra bu yetiyi kazandırmak çok zor oluyor.

‘Akademisyenler öğrencilerin büyük kısmını gözden çıkarmak zorunda kalıyorlar’

– Üniversite bunun için de yok mu?

Vatansever: Mevcut üniversite sistemi maalesef o çabayı göstereceğiniz yapıda değil. Öğrenciler yitik değil belki, ama siz büyük bir kısmını, ulaşamadığınız için gözden çıkarmak zorunda kalıyorsunuz. Hoca dediğiniz de sonuç olarak ücretli bir emek türü ve metalaşmış ücretli emeğin maruz kaldığı bütün tükenmişlik arazlarına sahip. Dolayısıyla hoca da günü kurtarmak adına kendi potansiyelinin küçük bir kısmını kullanarak ders verme eğilimine girebiliyor. İlla ki bu terminolojiyle konuşacaksak, hocalar olarak biz de yitik durumdayız.        

Gezici Yalçın: Şunu eklemek lazım, çoğunluğun içerisinde çok parlak öğrenciler de var. Bu parlaklık, sizden bir şey alıp üzerine çok daha fazlasını koyma olarak da çıkabiliyor, çeşitli nedenlerle size belirli bir kapasiteyle gelmiş ancak çok emek sarf edip gelişerek de; ya da en azından çaba sarf edenler olabiliyor. Ama bunların sayısı çok az. 

YÖK, teçhizatı olmayan tıp akültesine izin mi verdi?

– Siz bir vakıf üniversitesinin örneğin tıp fakültesinden mezun bir doktora ne kadar güvenirsiniz?

Vatansever: O tıp fakültelerindeki eğitiminin niteliğine dair şüphem var. Görüşmecilerimizden birinin aktardığı bir anekdot var, kendisinin de kuruluşunda rol almış olduğu bir üniversitenin sahibinin tıp fakültesi açmak için YÖK görevlileriyle nasıl pazarlık ettiğini anlatıyor. YÖK görevlisi, üniversitenin sahibine “Sen fakülteyi açacaksın da nerede yapacaksın bu eğitimi, tıp cihazlarının fotoğraflarını duvarlara koymakla olur mu” diyor. Ama teçhizat olmadığı ve bina yapısının bu eğitime uygun olmadığı bilinirken iki yıl sonra fakültenin açılmasına YÖK’ten onay çıkıyor.

Gezici Yalçın: Psikoloji de laboratuvar, kütüphane gibi araştırmaya yönelik ciddi donanımlar gerektiren bir eğitimdir, ama bazı vakıf üniversitelerinde laboratuvarların ve yeterli kütüphanelerin olmadığını kolaylıkla tespit edebilirsiniz. Toplumun ruh sağlığını emanet ettiğiniz psikologlar, son derece kalitesiz bir eğitimden geçtikten sonra alanda çalışmaya başlayabiliyor.  

‘Tapu dairesinin olduğu binada, 
otoparkta kurulan kampüsler var!’

– YÖK, fakülte için belli bir mekânın varlığını şart koşmuyor mu? 

Vatansever: Yapıyor olmalı, ama görüşmecilerimizin aktardığı örneklerde tapu dairesinin olduğu binada, otoparkta kurulan “kampüsler” var. Veya apartman katını geçmeyen, rafları bazen boş olan, bağışla doldurulmuş kütüphaneler oluyor. 

– Bu üniversitelerin isimlerini zikretmeyecek misiniz? 

Vatansever: Hayır, çünkü bu meselenin kurumlar üzerinden tartışılması yanlış. “Şu kurum böyle kötü, şu eh işte” ya da “Nerelerde çalışılır, nerelerde çalışılmaz” gibi bir sektörel envanter çıkarmıyoruz, böyle algılanmasını da istemiyoruz. Çünkü bu meselenin özünü kaçırmamıza neden oluyor. 

– Kitap konusunda haklı olabilirsiniz ama söyleşi için şu aklınıza takılan bir soru mu: Üniversite yönetimleri hukuk içi veya dışı eylemler listesini rahatça icra ederken isimlerini zikretmeyerek onları siz “koruyor” olmuyor musunuz?    

Vatansever: Görüşmecimin kimliğini gizli tutmak kitap dışında da geçerli. Ayrıca bunun kriminal olarak ifşa edilmesi gereken bir konu olduğu görüşünüzde haklı olabilirsiniz, ama bunu ihbar edecek olan kişi ben değilim, bunu birinci elden yaşayanlar. Ayrıca önemli olan tek tek kurum isimleri değil, sistemin bu tür kurumları barındıracak kadar toksik bir iklime dönüşmesi. Şimdilik bazı yerlerin diğerlerinden daha iyi olması da bir teselli değil. Bugün bunlar yaşanıyorsa, bu, sektörde hakim olacak modelin başlangıcıdır. Dolayısıyla kurum isimleriyle bunu sansasyon haline getirmek istemiyoruz. 

‘Vakıf üniversitelerinin yüzde 70’i kapatılmalı’ 

1) Kurumların haklarında işlem yapılabilmesini sağlamak, 2) “Bu olanlar dışarıya sızmaz” diye düşünebilen kurumların kendilerine çekidüzen vermeleri için örneğin, “Hastane sistemi çürümüş” denilirken hangi hastanede, en azından hukuk dışı neler olduğunu isimlerle konuşmanın da sansasyon olduğunu düşünüyor musunuz? 

Vatansever: Yanlışların ortaya çıkmasını sansasyon olarak görmüyorum, ama bir kurumun ismini zikredersek, aslında sistemik olan problemin belli kurumlarla sınırlıymış gibi gösterileceğini, o kurumlardan cevap geleceğini, bu kez onlara cevap vermekle uğraşılacağını ve esas sorunun anlamsız bir polemikte kaybolacağını düşünüyorum. Hangi hastanede hastalar taciz ediliyor, hangilerinde yanlış ameliyatlar yapılıyor kısmı önemli, ama ikisi birbirinden farklı düzlemler.      

Gezici Yalçın: Türkiye’deki çoğu vakıf üniversitesinin eğitim kalitesi için gerekli kriterleri yerine getiremediği ve kapatılması gerektiği kanısına ben kendi adıma varıyorum.

– Vakıf üniversitelerinin yaklaşık kaçta kaçının kapatılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Gezici Yaşçın: Yüzde 70’inin. A, B ya da C üniversitesinin listesi daha az kabarık olabilir ama genel olarak gidişatı kötü buluyorum. Ayrıca bazılarının ‘istisnalar var’ söylemini, sistemi meşrulaştırmaya vesile olma ihtimalinden dolayı da tehlikeli buluyoruz. 

– İstisna söyleminin tehlikeli olduğu fikri tartışılır. Koca bir çuval açıp tüm vakıf üniversitelerini içine koymak ne kadar adaletli? Üniversiteden şirketlerine para aktarmaktansa, üniversiteye diğer şirketlerinden para aktaran örnekleri de tespit etmek sizce önemsiz mi? 

Vatansever: Bunu tespit etmek örnek teşkil etmesi açısından önemli olabilir. Ancak bu malumun ilamı olur. Kaldı ki, ben araştırmacı gazeteci veya vakıf üniversitelerindeki usulsüzlükler üzerine belgesel yapan birisi değilim; sistemsel bir sorunu bilimsel yöntemlerle masaya yatıran bir akademik araştırmacıyım.

– Akademisyenler dünyasında bu “malumun ilamı” olabilir ancak dışarıdan bunu tespit etmek o kadar mümkün değil. 

Vatansever: Örneğin Türkiye’de bir iki tane olan yüksek profilli vakıf üniversitelerinden biriyle, daha birkaç yıl önce açılmış ve adı sanı duyulmamış bir okulu aynı klasmanda zanneden insan var mıdır?

– O yüksek profilli vakıf üniversitelerinde işlerin nasıl yürüdüğünü kaç kişi biliyor?

Vatansever: İnsanların eğitim kalitesini bilmek için işlerin nasıl yürümesi gerektiğini bilmeleri gerekmiyor. Üniversitelerin giriş puanından dahi bu anlaşılıyor. 

– Dolayısıyla “Giriş puanı yüksekse, eğitim kalitesi yüksek, o zaman zaten içerideki işleyiş iyi demektir” gibi bir doğrultuda mı düşünmek gerekiyor? 

Vatansever: Bu algı bir önyargı ama çok yanlış da değil. Bir sonuç olarak eğitim kalitesi yüksekse, ki yüksek öğrenim denilen metayı üreten emek gücü akademisyendir, demek ki orada üretim ilişkilerinde iyi işleyen bir formül bulmuşlar. 

– “Taban puanı en yüksek ilk beş vakıf üniversitesinden mezun öğrenciler iyi bir eğitim alır” diyebiliyor musunuz?

Vatansever: İsterseniz mesleki deformasyon deyin, ama ben herhangi bir konudaki argümanımı destekleyecek veriye sahip olmadan bu kadar kesin yargılarda bulunamam. Bunun için mezunlar üzerine araştırma yapılması gerekir.  

‘Performans değerlendirmesiyle 
ölçülen müşteri memnuniyeti’ 

– Akademisyenler, öğrencilere de yaptırıldığını söylediğiniz performans değerlendirmeleri sonucunda işten çıkarılıyor mu? 

Vatansever: Ben şahsen böyle bir şey deneyimlemedim, ama bazı görüşmecilerimiz bunun etkili olduğunu söylediler. Açıkçası ben öğrenciye böyle bir şansın verilmemesi gerektiğini düşünmüyorum. Hoca-öğrenci ilişkisi tabii ki hocanın keyfine terk edilmemeli, ama üniversitenin bunu yapış amacı verilen eğitimin kalitesini ölçmek değil, müşteri memnuniyetini ölçmek; “Öğrenci buraya para vermeye devam edecek mi?” sorusunun cevabını almak. Öğrencilerin büyük bölümünün amacının da bir diploma almak olduğunu göz önüne alırsak, onu memnun eden hoca, dersi kolay geçmesini sağlayan, saçmalığa varacak şımarıklıklarına göz yuman, kendisini entelektüel anlamda zorlamayan bir hoca. 

Gezici Yalçın: Bu değerlendirmeler öğrencinin duygu durumunu ölçmeye yarıyor, çünkü öğrenci değerlendirmeyi “Seviyor musun, sevmiyor musun” olarak algılıyor, hocayı neye göre değerlendirmesi gerektiğini bilmiyor. 

– Kötü bir eğitim süreci ardından aldığı diploması piyasada işe yaramayan mezun, tanıdıklarına “O üniversiteye gitmeyin, bir işe yaramıyor, eğitimi beş para etmez” deyince bu yönetimin arzuladığı müşteri akışını engellemez mi?

Vatansever: Çoğu, diplomanın üzerine yazılı olduğu kâğıt kadar değerli olmadığını bu şekilde ifade edemiyor, çünkü bunun için emek ve piyasa arasındaki ilişkiyle ilgili net bir mefhumunuz olması gerekiyor. İstediği gibi iş bulamayan insanların çoğu, ya olayı bireyselleştiriyor ve “Hiç şansım yok, iki senedir iş bulamadım” diyor ya da genelliyor ve “Ortalık berbat, kriz var, kimse iş bulamıyor” benzeri kıraathane argümanıyla yaklaşıyor. “Eğitim kötü, o okula gitme” de demiyor, “Gitme, kampüsünde Starbucks bile yok” diyor.

‘Sözleşmeyi imzalayana kadar maaşımı, 
kaç saat ders vereceğimi bilmiyordum’ 

– İş başvurusu için masaya oturdunuz, karşınızda kim var, size nasıl davranıyor ve süreç nasıl ilerliyor?

Vatansever: Kendi kişisel deneyimim de, çoğu görüşmecimizin aktardığı deneyimlere benzer bir şekilde sözleşmeyi imzalayana kadar ücretimi, kaç saat ders vereceğimi, sigortamın olup olmayacağını bilmeden ilerledi. 

– Sormadınız mı?

Vatansever: Soruyorsunuz, ama cevap alamıyorsunuz. En son, sözleşmeyi imzalamak üzere rektörün yanına çağrılıyorsunuz ve imzalayacağınız sırada rektör boş olan ücret yerine uygun gördüğü bir rakamı yazıyor, siz de imzalayıp çıkıyorsunuz.       

Gezici Yalçın: Ben rektörden o boş bölümü doldurmasını istediğimde “Ya hocam, güvenmiyor musunuz bize” dedi. “Almanya’dan geliyorum, orada işler böyle olmuyor” diyerek yazmasını sağlamıştım. Hem başka seçeneklerim olduğu için, hem bu üniversitenin çok ihtiyacı olduğunu bildiğim, hem de işe giren arkadaşlarım pazarlık yapmamı önerdikleri için ben pazarlık yapabildim. Ama normalde işler böyle yürümüyor, daha önce hasbelkader bir yerlerde çalışmamışsanız çok daha deneyimsiz oluyorsunuz ve “Size emeğimi satacağım ama şu koşullarda” diyemiyorsunuz. Sözleşmelerde de genellikle çok boş bırakılmış bölümler oluyor, ücret, ders saati gibi. 

Vatansever: Çünkü, kitapta da sarkastik biçimde anlattığımız gibi, akademisyenliği biz para için değil, “manevi tatmin” için yapıyoruz. O zaman ben eve ekmek su almasam da olur, kitapları yerim. Çalışma saatleri konusunda da, İş Kanunu’nun izin verdiği haftalık 45 saat, alt sınırına çekme eğilimi içerisindeler, sweatshop’vari (kötü koşullarda ve işçiyi düşük ücretle çok çalıştırarak üretim yapılan merdiven altı imalathaneleri) çalışma koşullarına doğru gidiyor. Siz sözleşmeyi 40 saat olarak imzalıyorsunuz, yenileme döneminde bir bakıyorsunuz 45 olmuş. Size idari personelle tıpatıp aynı sözleşmeleri imzalatıp “Size tabii ki böyle uygulamayacağız” diyerek sözlü teminata yönelenler de var. 

‘Yüksek lisans öğrencilerine tüm dönem ders verdirtenler var’ 

– Doktoradan mezun biri kaç farklı türde işe alınabiliyor?

Vatansever: Öğretim görevlisi olarak başvuruluyor, kadro açığı yoksa ve sabit kadrolu öğretim görevlisi olamıyorsanız, outsourcing dediğimiz ders saat ücretli olarak başvurabiliyorsunuz. Onda da kadro, sigorta veya unvan olmadan saat başına ücret alıyorsunuz. 

Gezici Yalçın: Vakıf üniversitelerinde o kadar çok öğretim üyesi eksikliği var ki henüz doktora aşamasında olmayı bırakın yüksek lisans aşamasındaki öğrencilere ders verdirtilen bölümler var. 

– Bu hoca olarak çalıştırılan öğrenci, dönem içinde birkaç dersi mi dolduruyor yoksa o dersi tüm dönem mi veriyor?     

Vatansever: Tüm dönemi…

Gezici Yalçın: Sonraki süreçte şanslıysanız ve kadro bulabiliyorsanız yardımcı doçent olarak başlıyorsunuz. 

Vatansever: Bu arada kadrolu olduğunuzda da mutlaka yardımcı doçent olarak alınmayabiliyorsunuz. Öğretim görevlisi olarak istihdam edilirsen, bir unvanın olmadan da çalıştırılabiliyorsun. 

Üniversitelerde haziran gerginliği

Gezici Yalçın: Hiç yayınınız yoksa veya sizden çok ders vermenizi istiyorlarsa öğretim görevlisi yapıyorlar çünkü öğretim görevlilerin YÖK’ün de tanımladığı haliyle ders saati çok daha yüksek. 

Vatansever: Buradaki keyfiliğin altını çizmek istiyorum. Bizzat gözlemlediğim bir örnek, çalıştığı bölümdeki insanlarla aynı niteliklere sahipken ve diğerleri yardımcı doçentken öğretim görevlisi olarak istihdam edilmişti.

– Sözleşmeler kaç senelik oluyor?

Vatansever: Yıllık. Sanıyorum iki yıl sonra otomatik olarak uzuyor. Buna rağmen üniversiteler, her sözleşme zamanını akademisyenlere alacakaranlık kuşağı gibi yaşatıyorlar çünkü hiçbir zaman sözleşmeyi yeniden imzalatıp imzalatmayacaklarını, yeni koşulları veya toplu işten çıkarma olup olmayacağını bilmiyorsunuz. Yenileme yaptıkları zaman dilimi de üniversite sahipleri için en kârlı, akademisyenler için en zararlı zaman. Bir akademisyen haziranda işten çıkarıldığı vakit, şanslıysa sadece bir dönem, şansızsa en az bir yıl işsiz kalır. Çünkü herhangi bir üniversitede eylülde işe başlamak istiyorsanız en geç nisan, mayıs gibi başvurularınızı yapmış olmanız gerekiyor. Bahar döneminde de üniversitelerin işe alımı çok daha düşüktür.      

Yardımcı doçent maaşına çalıştırılan profesör 

– Bir yardımcı doçentin devletteki maaşı ne kadar, pazarlık yapmadan vakıf üniversitesinden aldığı maaş ne kadar? 

Vatansever: Vakıf üniversitelerinde genel ortalama 3 bin 500 ile 5 bin arasında değişiyor. 

Gezici Yalçın: Devlette de kademe ve kıdem farkı olabiliyor ama 3 bin 500 ile 4 bin arası alıyor. 

– Doçent ve profesör maaşlarında durum ne?

Vatansever: Profesörler konusunda net bir bilgimiz yok ama doçent olduğunuzda vakıf üniversitelerinde 500 TL gibi bir zam yapılır. 

Gezici Yalçın: Devlette de 4 bin 500’e doğru çıkıyor. Ancak vakıf üniversitelerinde bu her zaman uyulan bir ücret aralığı değil. Bir görüşmecimiz vakıf üniversitesinde profesör olduğu halde yardımcı doçent maaşıyla çalıştırılan bir hoca olduğunu da anlattı.  

– Maaşlar bu kadar yakınsa bir akademisyen neden vakıf üniversitesini seçer?

Vatansever: Her zaman tercih şansınız olmayabiliyor. Akademisyenlik “Buradan çok sıkıldım, bir yerlere başvurayım” diyebileceğiniz bir meslek değil. Artı, başvurabileceğiniz üniversite, bölüm sayısı belli, yaşamak istediğiniz şehirler belli, dolayısıyla yelpaze sınırlı ve bu yelpaze içindeki birinci tercihinizin kadro ihtiyacı olmayabiliyor. Şimdiye kadar da devlet üniversiteleriyle vakıf üniversiteleri arasındaki maaş farkı çok daha fazlaydı. 

Gezici Yalçın: Bir de bireysel bir karar gibi görünen şey aslında ne kadar bireysel bir karardır? Bir vakıf üniversitesinde çalışma kararını ancak belirli yapısal faktörlerle belirlenmiş bir bağlamda alabiliyorsunuz. Bütünüyle sizin isteğinizle ve tercihlerinizle  değil, iş imkânları gibi işgücü piyasasındaki şartlarla da belirlenen kararlar bunlar.  

Tanıtım karavanıyla sokağa çıkan, öğrencilerin ödemesi için pos cihazı kullanan hocalar!

– Üniversiteye kaçta gelip, kaçta çıkıyorsunuz?

Vatansever: Sabah 9.00 giriş, 17.30 çıkış. 

– Bunun ne kadarı ders vererek geçiyor?

Vatansever. Üst sınır haftalık 15 saat, ancak değişebiliyor, bazen daha az, bazen biraz daha fazla olabiliyor.  

– Ders vermenin artı yükü ne?

Vatansever: Dersi, notlarını, sınavlarını hazırlamak, sınavları kontrol etmek, teslim etmek, yoklamaları sisteme girmek, öğrencinin e-maille veya ofise gelerek sorduğu sorulara cevap vermek gibi birtakım ek işleri var. 

– Bunlar 9.00-17.30 arasının ortalama ne kadarını alıyor?  

Vatansever: Ders programınıza göre günden güne değişiyor. Bölüm başkanları ders kayıtları gibi işlerle de uğraştıkları için daha farklı bir mesai harcıyor.  

Gezici Yalçın: Bölüm sekreteri olmadığı için sekreterlik işleri, bunun yanında çok az sayıda araştırma görevlisi olduğu veya bazen hiç olmadığı için birtakım başka işler de size kalıyor.

– Kitabınızda öğrencilerin ödemelerini almak için pos cihazı kullanmak gibi alakasız bir mesaiden de söz ediyorsunuz.

Vatansever: Araştırma görevlileri buna daha fazla maruz kalıyorlar. Ama tanıtımlara gitmek yardımcı doçentler, doçentler için de geçerli, halbuki akademisyenin işi üniversiteyi tanıtmak veya üniversiteye öğrenci kazandırmak değildir. 

– Üniversite sınavının sonuçları belli olduktan sonra, “sosyoloji”nin ne demek olduğunu bilmeyen öğrenciye o bölümü anlatmaktan mı bahsediyorsunuz yoksa karavanla sokağa çıkarak öğrenci avlamaktan mı?

Vatansever: Bir bölümün içeriğini anlatmak tabii ki hocanın görevi, bunu ondan başkası da yapamaz. Ama okulu “Aman da çok güzel, şöyle havuzu var” diyerek tanıtmak akademisyenin işi olamaz, sonuçta ben reklamcı değilim. Artı, akademisyenin bu derece kurumla özdeşleşmesi yanlış çünkü akademisyen, yeri geldiğinde anti-kurum olabilecek eleştirel mesafeyi her zaman korumalı. 

Gezici Yalçın: Karavanlarda dolaştırılmak vahşice bir örnek, ama şu da küçük düşürücü değil mi? Sizi tüm gün masalara oturtuyorlar ve okulun propagandasını yapmanız bekleniyor. Araştırma görevlisi olan görüşmecilerimizin bazıları okulla ilgisi olmayan tanıtımlara gönderildiklerini de anlatmışlardı.  

– “Bize şu kadar öğrenci getir” diyen veya bunu kontrol eden yöneticiler de var mı?

Vatansever: Bir görüşmecimiz, okulun Maliye’ye olan borçlarından dolayı TÜBİTAK projesinden destek alamadığı için yönetimle yaşadığı sürtüşme esnasında yönetimin kendisine “Bu projeyi yapacaksın da ne olacak, sen bize 11 öğrenci getirsen daha çok para gelir” dediğini aktardı. Ama illa sayı söylenmesi gerekmiyor, tanıtıma akademisyenleri çıkartarak yapılan zaten bu.    

Gezici Yalçın: Siz masada sabahtan akşama otururken rektör de masaların arasından size göz atıyorsa bir şeyleri kontrol ediyordur herhalde. Ayrıca yeterince öğrenci yok diye bölümlerinin kapatılması tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları için çaba sarf etmek zorunda hisseden akademisyenler de var.   

‘Yaşadığımız kabzımallaşma’

– Yapacağınız işler bittiğinde ve kart basmak için henüz vakit gelmediğinde ne yapıyorsunuz?

Vatansever: Oturup bir şeyler okuyorsunuz, yazmaya başladığınız bir şey varsa ona devam ediyorsunuz, ama o sıralarda ilham ve enerji yoksa ki dönem içinde böyle olur, T24’ü okuyoruz.  

– 5.30’da basmanız gereken kartı, 4.30’da bastınız diyelim, ne olur?

Gezici Yalçın: Bizim deneyimimizde, kaçta geldiğiniz veya kartı basıp basmadığınız kontrol ediliyor mu bilgisine bile sahip değilsiniz, ama bunun baskısını hissediyorsunuz.    

Vatansever: Akademisyenler oto-disiplinleri son derece yüksek insanlarken, dıştan bir yaptırım uygulamanız yalnızca akademisyenliğe içkin olan arzu ve rıza unsurunu ortadan kaldırıyor. Neoliberal işletmenin özelliğiyse çalışana çalıştırıldığını değil, kendi isteğiyle çalıştığı yanılsamasını sunmasıdır. Ancak bugünkü sözde vakıf üniversitelerinde bu dahi mevcut değil. Neoliberal işletmeleri savunduğumuz kesinlikle düşünülmesin, ama biz halihazırda aşırı çalışmaya meyilliyken üniversiteler bu arzuyu öldürüyor. Dolayısıyla burada yaşadığımız şey ticarileşme değil, bir görüşmecimizin de söylediği gibi, kabzımallaşma.

Gezici Yalçın: Kart bastığınız andan itibaren “Ben bir akademisyenim” hissi ortadan kalkıyor ve “İşe geç gelirsem mesaimden kesilir” duygusu geliyor. Akademiye özgü olduğu söylenen özerklik algınız yerini sürekli kontrol edilen bir işçi olduğunuz gerçeğine bırakıyor. Halbuki sizin beyniniz kartınızı basınca çalışmıyor! Evinizde çalıştığınız ya da alanda araştırma yaptığınız zamanların mesai karşılığı ise zaten yok.      

‘Yardımcı doçent olarak emekli olanlar var’

– Araştırmalarınızı 24 saatinizin hangi kısmında yapıyorsunuz?

Vatansever: Koşullara bağlı. Bekârsam ve tek başıma yaşıyorsam sabahın beşine kadar çalışabilirim. Evli ve çocuğu olan bir insanınsa eve gittiğinde başka mesaileri oluyor. 

Gezici Yalçın: Ayrıca, burada çelişkili bir durum var. Sizin bilimsel araştırma yapmanız aslında yönetimin umurunda değil, araştırma sizin kişisel bir uğraşınız gibi görülüyor. Diğer yandan performans değerlendirmesinde sizden yayın yapmanız bekleniyor. 

Vatansever: Ama lafta isteniyor. Okulda kimsenin yayın yaptı diye avantaj sağladığını görmedim. Araştırma yapmanızı umursamamaktan öte, araştırma yapmanızı tercih etmediklerini düşünüyorum. Çünkü okulun bir maliyet olarak gördüğü hocanın en düşük ücret aldığı unvan, yardımcı doçentlik. Ona böylece hem daha fazla ders verdiriyorsun, hem ücreti daha düşük, hem de pazarlık gücü düşük.

– Bir yardımcı doçentin, doçent olması için ne yapması gerekiyor?

Vatansever: Yayın. Ama bu koşullarda bilimsel üretim yapmanı engelleyen bir örüntü var. 

– Dolayısıyla yıllarca yardımcı doçent pozisyonunda mı kalınıyor?

Vatansever: 50 yaşına gelip hâlâ yardımcı doçent olan, yardımcı doçent olarak emekli olan insanlar var. Ve bu o kadar gergin bir pozisyon ki, sürekli “Hayatta geç mi kaldım” sorusuyla baş ediyorsunuz.     

‘Böyle giderse geriye 
entelektüel çöplük kalacak’ 

– Bugün akademisyenlerin entelektüel seviyesine dair sizin yorumunuz ne?

Vatansever: Bu şekilde devam ederse, akademi, sözünü ettiğimiz koşullara mümkün olduğu kadar karşı çıkmayacak durum ve çaresizlikte olan akademisyenleri barındıracak. Bir görüşmecimiz çok güzel bir şekilde kategorize etmişti: Ya çok genç ve güvencesiz yardımcı doçentler, ya başka bir yerde istihdam olanağı olmayan geçkin yardımcı doçentler ya devlet üniversitelerinde kariyer yaptıktan sonra emekliliğinde güzelce para kazanmak istediği için vakıf üniversitelerine gelen birkaç profesör ve her dönem mevsimlik işçi gibi işe alınıp çıkartılan asistanlardan müteşekkil bir entelektüel çöplük kalacak geriye. Biz ya buna dur diyeceğiz ya da bu çöplük içinde debeleneceğiz.    

– Çöp 10, en iyi konum 1 doğrusunda, bugünkü seviye sizce nerede?

Vatansever: 7.

Gezici Yalçın: 8. 

‘Bok çukurundan boncuk da çıkar’ 

– Bu koşullarda yeni dönemin Behice Boran, Yavuz Sabuncu, Mina Urgan’ları olmayacak mı?

Vatansever: Biz varız. (Gülüyor) Bu koşullar tetikleme işlevi de görebiliyor. Üretim ilişkilerine eleştirel bakışımız, evet vardı, ama bu etine değince farklı yaklaşmaya başlıyorsun. Vicdan yelpazesinde nerede durduğuna göre tepkiler değişiyor, bir kesim de günü kurtarmaya çalışıyor. Ama süreğen bir şekilde her şey kötüye gitmez, tabii ki bok çukurundan boncuk da çıkar. Ama niçin bu riski alıp bok çukurunda boncuk aramaya devam edelim ki? Onun yerine tertemiz bir takı atölyesinde boncuk dizebileceğimiz bir sistemi niye kurmayalım?   

– Akademisyenlerin bu sistemin işleyişini mümkün kılarken aynı zamanda sistemi değiştirebileceklerini ummak ne kadar gerçekçi?

Vatansever: İkisi yan yana gelince zihnimde cinnete benzer bir durum yaşanıyor ve sonra oturup böyle araştırmalar yapıyorsunuz işte.

– İdealizmle, “Bu işi manevi tatmin için yapıyorum” derken ömür boyu yardımcı doçent kalmak veya bu dönemin Kemal Karpat’larının çıkmadığını görmek nasıl yan yana geliyor?  

Vatansever: Kendi adıma cevap vereyim, 2000’lerin başında lisans eğitimimi, 2007-2009 arasında da doktoramı bitirdim. Doktoramı prekarizasyonun (güvencesizleşme) mevcut olduğu bir dönemde yaptım, ama üretim ilişkileri içine girmediğim için henüz bunun ben de farkında değildim. Bunu yaparken de Kemal Karpat’ların bugün Türkiye’de olup olmadığını hiç sorgulamadım, çünkü dünya çapındaki sosyolojik literatürü takip ediyordum ve o insanlara öykünüyordum. Ama şunun farkındaydım, diskuru belirleyenler Ivy League (ABD’nin önde gelen sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu birlik) kökenli bir sosyolog aristokrasisi olacaktı. Bir David Harvey, bir Immanuel Wallerstein olmayacağımı biliyordum, ama bununla birlikte, aktarılmaya değer bilgi birikime sahip bir hoca olacağımı ya da herhangi bir alanda Türkiye’deki akademiye hakim ataleti yırtabileceğimi düşünüyordum. 

– Bugün bu düşünceleriniz geçerli mi?

Vatansever: Sadece kendi adıma değil, başka insanların da bunu yapabileceğini düşünüyorum. Ama neden olmayabileceğinin önündeki engelleri de tartışıyoruz. 

Sistemin adaletsizliklerinden öte, en azından devlet üniversitelerinde vakti olup da araştırma yapmamak sizce akademisyenlerin hanesine yazılacak bir eksi de yaratıyor mu?

Vatansever: Tabii ki, ama orada da devlet üniversitelerinin koşullarına bakmak gerekir. Orada nasıl bir yapılanma vardı ki, böyle akademisyenleri barındırdı ve atıl ve işe yaramaz bir üniversite sisteminin hayata geçmesini sağladı? 

‘Her devirde yönetici pozisyonu 
bulan profesörler var’ 

– Bugüne dair çıkardığınız vakıf üniversitesi haritasına, profesörlerin bakışı direngen mi, çekingen mi sizce?  

Gezici Yalçın: İşinden atılan profesör de var, her türlü gidişattan sorumlu tutulabilecek profesör de. 

Vatansever: Tutarlı bir tavırdan bahsedemeyiz. 

Gezici Yaçın: İstisnalar dışında yöneticiler genellikle profesör oluyorlar, bunların içinde bir kısım da kurucu oluyor. Bir üniversitede bir bölümü kuruyor. Sonra da falanca yerden başka yere yine yönetici olarak geçtiğini görüyorsunuz.

Vatansever: Bu kişiler her devirde kendisine muhakkak bir yönetici pozisyonu, bir kapı buluyor. 

– Sizce akademinin Mehmet Barlas’ları mı var?

Vatansever: Mehmet Barlas benzetmesi ne derece doğru bilemiyorum, ama akademide böyle bir Talleyrand tiplemesi de var diyelim.

– Sizce “yıldız hocalar” kümesi var mı, onlar saydığınız koşullara ne kadar muhatap oluyor? 

Vatansever: Her daim kayırılan bir yıldız hoca kadrosu var mı, varsa onun pozisyonu ne kadar güvenli bilemiyorum. Nispeten daha yüksek profilli bir vakıf üniversitesinde çalışan bir görüşmecimiz, yayın beklentisini yerine getiremediği gerekçesiyle, çok ünlü ve “yıldız” hoca kategorisine sokulabilecek insanların işten çıkarıldığından bahsedildi. Ayrıca gene başka bir görüşmecimiz, kendi alanında son derece başarılı olan bir profesördü ve bunun piyasada ona bir artı sunduğunu kendi söyleminden duymadım. 

– “Vakıfta yayın beklentisi yok” demiştiniz, profesör katında başka bir uygulama mı var?

Vatansever: Hayır, üniversiteden üniversiteye değişiyor. Prestij kapsamındaki vakıf üniversitelerinde yayın beklentisi var. 

Gezici Yalçın: Üniversitelerin kadrolarına katmak isteyeceği, kadrosuna kattığında imajının olumlu etkileneceğini düşündüğü küçük bir grup yıldız hocalar olduğunu düşünüyorum. 

Vatansever: Peki bu yıldızlık onlara bir güvence sağlıyor mu?

Gezici Yalçın: Sağlıyor. Pazarlık gücü biraz daha fazla oluyor, hem ücretini, hem çalışma saatlerini kendi istediği gibi belirleme şansı olabiliyor. Ama yeri geliyor işsiz de kalabiliyor. 

– Geri kalan akademisyen kitlesinin yaşadıklarını ne kadar dert ediyorlar? 

Vatansever: Vicdani ve siyasi duruşlarına bağlı, bunu onlarla görüşmek gerekir. 

Yöneticiden hocaya: 
Şu kitabı 1 ay oku, o dersi verirsin

– Daha revaçta olanla olmayan bölümlerden akademisyenler arasında nasıl bir ilişki var? 

Vatansever: Ana bilim dallarıyla mühendislikler, psikoloji ve iletişim gibi daha ziyade piyasaya iş gücü yetiştiren bölümler arasında bir fark var. Bu bölümlerden bazı akademisyenlerin, siz haksızlıklarla mücadele etmeye çalışırken, sözleşmelerde kendi lehlerine olacak pazarlıklar yapıp “Çok güzel deal’lar (anlaşma) yaptık” diyerek rektörün yanından çıktıklarını gördüğünüz zaman, insani düzeydeki ilişkileriniz epey yaralanmış oluyor. 

– Revaçta olmayan bölümlerin hocaları diğerlerinin derslerini veriyor mu?

Vatansever: Kitabın başlığında olduğu gibi, ne ders olsa veririz. Çünkü hoca sayısı minimumda tutuluyor. Şöyle düşünün, psikoloji bölümünde 3 hoca var ve o bölümün sosyal psikoloji, klinik psikoloji, sinir bilimi alanı başkadır. Tabii ki de tüm bu dallar için ayrı hoca istihdam edemezsiniz, ama genel ilgi alanları itibarıyla en azından hem sayıca, hem nitelik olarak dengeli bir dağılım gözetebilirsiniz. Yapmazsanız, siyaset sosyolojisi uzmanına aile sosyolojisi verdirtirsiniz, daha da kötüsü kalkıp toplumsal hareketler çalışan bir sosyologdan Avrupa Birliği’nin kurumları ve hukuki yapısı üzerine ders vermesini talep edersiniz. 

– Kitabınızdan daha uçuk bir örnek; felsefe bölümünde görevli bir akademisyenden mühendislik bölümünün programını hazırlamasını talep etmek. 

Vatansever: Bu görüşmecimizden mühendislik bölümünün Bologna (Avrupa Yükseköğretim Alanı içerisinde yer alan ülkelerdeki eğitimin yeniden yapılmasını ve standartlarının yükseltilmesini hedefleyen program) içeriklerini hazırlaması bekleniyor. Bu arada Bologna içeriklerinin hazırlanması da gene akademisyene yüklenmiş bir prosedürel iş. 

– Yönetimin alan dışı ders taleplerine “İçeriğini bilmiyorum” dediğinizde karşılaşacağınız muhtemel tepkiler ne?

Vatansever: Görüşmecimiz, “Ne münasebet” diyor ama üzerinize yıkılmaya çalışmaya devam ediliyor. Ne kadar direnebileceğinizle alakalı bir durum var. Bunun sonucunda bir sürü tartışma ve işten çıkarılmayı göze alabilmeniz gerekiyor.  

– Alanınız olmayan bir dersi anlatmak için ne kadar süre, nasıl bir hazırlık yapmanız gerekiyor?

Vatansever: Ne şekilde anlatmak istediğinize bağlı. Eğer hakkını vererek konunun uzmanıymış gibi anlatmak isterseniz yıllarınızı alır ki kimsenin böyle bir lüksü yok. Değilse dönem başlayana kadar birkaç hafta içinde hazırlanıp, daha önceki hocanın nasıl bir ders programı hazırladığına, kullandığı kaynaklara bakıp Wikipedia seviyesinde ders verebiliyorsunuz. 

Gezici Yalçın: “Ben bu dersi alamam, uzmanlık alanım dışında” dediğinizde şöyle bir söylemle karşılaşabilirsiniz “Ne var canım, al kitabı oku!”  

Vatansever: “Şu kitabı bir ay oku, verirsin” denilen bir görüşmecimiz de olmuştu.  

‘Yöneticiler, iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma doğrusunda’ 

– Akademisyenler arasındaki ilişkiler anlatılırken bir görüşmeci “mafyalaşma” tabiri kullanıyor. Burada kast edilen ne?

Vatansever: Kast edilen, yapının kendi temelindeki usulsüzlüklerin, çalışan insanları da usulsüz davranmaya ittiği ve karşılıklı güven ilişkisini zedelediği, kim kime gücünü yettirebilirse onunla uğraştığı ve kendisine küçücük de olsa, birkaç görüşmecinin metaforuyla, “derebeylikler” kurmaya çalıştığı, neredeyse kriminalize olan bir yapı.   

– Feodal bir yapıdan mı bahsediyoruz? 

Vatansever: Feodalden parçalı bir iktidar anlıyorsak, evet. 

– Bu durumda dekan ve rektör nereye denk geliyor?

Vatansever: Ara kademe yöneticilerin işlevi, görüşmecilerimizden edindiğimiz bilgilere göre, ya tamamen işlevsizlik ya da mütevelli heyetinin uygun gördüğü işleve doğru hizalanma. Hiç kimse de çıkıp bir ara kademe yönetici için “Yumruğunu masaya vurdu ve sonuna kadar bizim çıkarlarımızı savundu”, “Bizi temsil ediyor” demedi.  

– Bu hizalanma ne kadar aşırıya gidebiliyor?

Vatansever: Bir görüşmecimiz, rektörün, bizzat okul ücretlerinin yükseltilmesini protesto etmek için toplanan öğrencileri kamera kayıtlarından tespit ettirdiğini, evlerine haber yolladığını, “Bu şekilde devam ederseniz, soruşturma açılır” gibi tehditlerde bulunduğunu aktardı. Burada hizalanmanın had safhada olduğunu görüyoruz. Başka görüşmeciler “Ben kâğıt üstünde dekanım”, “Kâğıt üstünde rektörüm, yapabileceğim bir şey yok” diyen bir ara kademe yönetici profili çiziyor. Tamamen iktidarsızlaşma ile üniversite sahiplerinin tetikçisi olma arasında gidip geliyor yöneticiler.  

Gezici Yalçın: Bir görüşmecimizin çok güzel, metaforik bir anlatımı vardı, kendisini içi yavaş yavaş kaynayan su dolu bir tencereye atılan bir kurbağaya benzetiyordu. Çeşitli baskılara maruz kalmış görüşmeci, “Üst yönetimdekiler hiç vidan azabı çekmiyorlar mı” diye sormuştu. Bu kişiler kendi vicdanları nereye kadar müsaade ediyorsa oraya kadar gidiyorlar.     

Yüksek lisansa usulsüz öğrenci 
aldırtma, sınavda tahrifat 

– Vakıf üniversitelerinde yapılan ve araştırmanızda rastladığınız diğer usulsüzlükleri de sayabilir misiniz?

Vatansever: Şu başlıklar altında toplayabiliriz. 1-Akademisyen istihdamında yapılan usulsüzlükler, 2-Öğrenci alımında yapılan usulsüzlükler, 3-Öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler. 4-Kriminal usulsüzlükler var. 

– “Kriminal usulsüzlükler” derken?

Vatansever: Puanı yetmediği halde yüksek lisansa öğrenci aldırtmak, sınav üzerinde tahrifat yaptırmak veyahut bölümün öngördüğü kriterlere uymadığı halde birtakım tanıdıklarını oraya akademisyen olarak işe aldırtmaya çalışmak. Ve yönetimde tanık olduğumuz usulsüzlüklere sessiz kalmak. 

– “Yüksek lisansa öğrenci aldırtmak” nasıl oluyor?

Vatansever: Bir görüşmecimizin anlattığına göre, yönetimin yüksek lisansa alınmaları için bölüme öğrenci listesi verip, bölüm bu öğrencilerin kabul kriterlerine uymadıkları gerekçesiyle alımı kabul etmeyince, yönetimin o öğrencileri asil listeye eklemesiyle.  

– İkinci sırada saydığınız “öğrenci alımındaki usulsüzlükler” bundan ayrı mı?

Vatansever: Büyük ölçüde bununla alakalı.

– Sınavda tahrifat nasıl oluyor? 

Vatansever: Bir görüşmecimiz, öğrencilere verdiği notların değiştirildiğini ve normalde kalacak öğrencilerin geçirildiğini gördüğünü anlattı.  

– “Öğrenimin içeriğine dair usulsüzlükler” nedir? 

Vatansever: Öğrenimin içeriğine dikkat etmeme gibi, yüksek öğrenimin kalite kriterlerini gözetmeme.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Fark Yaratanların Fark Yaratan Hikayeleri

sabancı vakfı, Manşet, fark yaratanlar

Bazı insanlar hayata anlam katar. O insanların yaptıkları başka hayatlar için fark oluşturur. İşte Sabancı Vakfının fark yaratanları ve hikayeleri.

Türkiye’nin ‘Fark Yaratanlar’ını Arıyoruz!

Söz konusu fark yaratmak olduğunda illa milyonların hayatını değiştirmek gerekmiyor. Bazen bir insana verdiğimiz bir kitap, bazen iyi bir haber, kimi zaman da hastanedeki bir çocuğun yüzündeki tebessüm olabilmek. Küçük dokunuşlar, kocaman farklar yaratabilir.

Fark yaratmak için yola çıkan Sabancı Vakfı’nın ‘Fark Yaratanlar Programı’ ise bunun en güzel örneklerinden biri. 11 yılda seçilen 195 Fark Yaratan’ın ilham veren hikayesi, proje kapsamında insanlara ulaştı. Siz de onlardan biri olabilir ve insanların hayatlarına dokunabilirsiniz. Belki şu an bile bunu yapıyorsunuz. Yapmanız gereken tek şey Fark Yaratanlar Programı’na başvurmak. Başvuruya dair detayları da paylaşacağımız bu yazıda, önce fark yaratan bazı insanların hikayelerine bir göz atalım.

Sadece yeteneğini değil, yüreğini de ortaya koyan fark yaratan

Fatih Küçük, çizgi film sanatının yurt dışı örneklerini inceledikten sonra Türkiye’nin ilk çizgi film okulunu kurmak istediğinde cebinde sadece 5 lirası vardı. Evrensel değerlere uygun bir çizgi film karakterinin bu topraklardan çıkması ve dünyaca tanınması için yola çıktı. Ardından zoru başararak bugün uluslararası boyutta festivallerin de düzenlendiği, dünyanın dört bir yanından çizgi film sanatçılarını ağırlayan çizgi film okulu ‘The Cartoon Mill’i Kaş’ta kurdu. 2021 yılında açılması planlanan ikinci çizgi film okulu ise Ürgüp yamaçlarında olacak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=AJi8Najd2Y8

‘Hayır’ demekten korkmayan fark yaratan

Hayvan hakları aktivisti Yağmur Özgür Güven’in öncülüğünde kurulan Deneye Hayır Derneği ise hayvan deneylerinin yerini bilimsel alternatif yöntemlerin almasını amaçlıyor. Dernek, deneylerde hayvan kullanımının son bulması ve tüm canlıların yaşam hakkını savunmak için çalışmalar yapıyor. Tüm dünyada 100 milyondan fazla hayvan üzerinde deney yapılıyor, deneylerin yüzde 92’si insanlara uyarlanamıyor ve akademik çalışma sürecinde kalıyor. Ne yazık ki bu çok büyük ve ciddi bir rakam. Bu rakamın ortaya çıkmasının esas nedeni hayvanların biyolojik ve fizyolojik farklarının olması. Çok küçük farklılıklar bile deney sırasında yalnızca bir türü hastalıktan koruyabiliyor veya zarar verebiliyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=QEW-0ZDee2I

Herkes susarken ‘konuşmamız gerek’ diyen fark yaratan

Dezavantajlı bölgelerdeki kadınların menstrual ürünlere erişebilmeleri ve regl konusundaki tabunun yıkılması için çalışmalar yürüten, regl yoksulluğu ve adil vergilendirme konusunda hak savunuculuğu yapan ‘Konuşmamız Gerek’ platformu kurucusu: İlayda Eskitaşçıoğlu. 2016 yılında kurduğu platforma dahil olan akademisyen ortağı Bahar Aldanmaz ile köy okullarına giden genç kızlara, mevsimlik tarım işçilerine ve mülteci kadınlara yönelik cinsel sağlık, regl olma ve hijyen konularında eğitimler düzenliyorlar. Eğitimlerin yanı sıra genç kızlar ve kadınlara menstrual ürünleri temin eden ‘Konuşmamız Gerek’ platformu, bugüne kadar İstanbul, Ankara, Adana ve Sivas’ta 8 saha çalışması gerçekleştirerek 6 bin 500’den fazla insana ulaştı. Platform, regl yoksulluğunun çözümü için hijyenik ürünlerin vergi diliminin lüks ürünler kategorisinden çıkarılması için mücadele veriyor.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=fP4UF41OV9Q

Hayalleri gökyüzünü aşan fark yaratan

Zahit Mungan, küçük yaşlardan itibaren başlayan uçurtma sevdasını, farklı teknikler öğrenerek geliştiriyor ve ‘Uçurtmanın Peşinde’ projesi ile hayata geçiriyor. Mezopotamya’da kaybolmaya yüz tutan bir kültürü yaşatmak için kolları sıvayan Zahit, Mardin’in kültürel mirasını gelecek nesillere aktarmayı hedeflerken, çocukların hayal gücünün ve motor becerilerinin gelişmesi için uçurtma atölyeleri düzenliyor. Zahit aynı zamanda henüz droneların yaygın olmadığı dönemlerde uçurtmasına telefon bağlayarak Mardin kalesinin kuşbakışı fotoğraflarını çekmiş ve 5 yılda çektiği bu fotoğraflardan yaptığı seçki ile ‘Uçurtmanın Gözünden Mardin’ isimli bir fotoğraf sergisi de açmış.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=tXR_p6SfDWw

Çocukların hayallerinde yepyeni sayfalar açan fark yaratan

Eğitimde fırsat eşitliği için ikinci el bir minibüsü gezici kütüphaneye dönüştüren iki sınıf öğretmeni Nusrettin Biçer ve Abdulkadir Korkmaz, Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde köy köy gezerek, çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırıyor. Gezici kütüphane ile düzenli olarak 8 köye ulaşan öğretmenlerimiz kitapların yanı sıra çocukları bilim, sanat ve müzik atölyeleri ile de buluşturuyorlar. Ziyaretlerini iki haftada bir tekrarlayarak çocukların gelişimlerini takip ediyorlar. Amaçları ilerleyen dönemlerde daha fazla sayıda gönüllü öğretmen ile Suruç’ta gezilmemiş köy ve ulaşılmamış çocuk bırakmamak.

Videoyu izlemek için tıklayın
https://www.youtube.com/watch?v=SKf5IhSVWBM

Detaylı bilgi için tıklayınız!

Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et

MAKALE

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in ilham veren başarı hikayesi

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, Manşet, kişisel gelişim

Mesleğinde başarılı olmuş kişiler, büyük işler başarmak isteyen gençler için en iyi örneklerdir. Çoğumuzun çocukluk hayalini gerçekleştirmiş olan Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş’in de ilham veren bir başarı hikayesi var. 

1991 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olan Gönül Tezcan Keleş, uzmanlığını 1997 yılında aynı üniversitede Anestezi ve Reanimasyon Anabilim Dalı’nda tamamladı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde 2006 yılında doçentlik, 2011 yılında profesörlük unvanları aldı. 22 senedir bu üniversitede akademik kariyer yapıyor. Tıp fakültesinde öğretmenlik, hastanede hekimlik yaparak bu iki meslek duygusunu aynı anda yaşayan başarılı bir akademisyen ve hekim. Akademik yaşamı boyunca; ulusal ve uluslararası düzeyde birçok yayını bulunan, editörlüğünü yaptığı bir kitabı ve pek çok tıbbi bilimsel kitapta bölüm yazarlığı olan, Almanya Bonn Üniversitesi’nde bilimsel araştırma bursu kazanan, Avrupa Resüsitasyon Konseyi’nin “Hayata El Ver” sosyal sorumluluk projesinde gönüllü olarak eğitim veren ve birçok meslek kuruluşunda aktif olarak çalışan üretken bir bilim insanı.

Prof. Dr. Gönül Tezcan Keleş, sadece mesleki başarısı olan sıradan bir doktor değil. Aldığı koçluk ve mentorluk eğitimleriyle de sosyal hayatında pek çok başarılı işe imza atmış biri. Çoğu doktor zorlu yaşam yolculuklarında kişisel gelişimine zaman ayıramazken, o kendisi, öğrencileri ve hastaları için fark yaratacak çalışmalarda bulunuyor. Kazandığı güçlü iletişim yeteneğiyle, her öğrendiğini öğrencilerine, hastalarına aktarıp kullanıyor. Çünkü varoluş amacı; “yeni bir şey öğrenmek ve öğretmek”. Onun başarısının sloganı “Mum dibine ışık versin.”  Başarılı bir akademisyen ve doktor olmasının yanı sıra mütevazi bir kişiliğe sahip olan Gönül Hanım’la keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Onun sözlerinin Kigem okurlarının yoluna da ışık olmasını diliyoruz.

-“Büyüyünce ne olmak istersin” sorusunu bir çocuğa sorduğunuzda, alacağınız ilk cevap genellikle “doktor” olur. Doktor olmak sizin de çocukluk hayaliniz miydi? Tıp Fakültesi’ni kendi iradenizle mi seçtiniz, yoksa ailenizin kararı mıydı? 

Ben lise eğitimime kadar öğretmen olmak istiyordum. Hatta bölüm bile belliydi. Matematik veya İngilizce öğretmeni olacaktım. Lisede okurken büyükbabamı çok ani olarak kalp krizinden kaybettim. Bu üzücü kayıptan sonra babam doktor olmamı çok istedi. Derslerimde başarılı bir öğrenciydim. Lise sınıfımda arkadaşlarımın yarısından çoğu doktor olmak istiyordu. Ben de o kervana katıldım. Üniversite tercihlerimde sadece tıp fakültesi yazdım. O zaman ülkede 18 tıp fakültesi vardı. Kural gereği ben listeme 14 tanesini yazabilmiştim. Tıp dışında bir tercih yapmadım.

-Anestezi ve reanimasyon uzman hekimi olarak çalışıyorsunuz. Ameliyathane ve yoğun bakımda zor görevleriniz var. Neden bu alanda kariyer yapmayı seçtiniz?

Tıp fakültesini bitirdikten sonra spesifik bir bölüm seçmek ve uzmanlaşmak isterseniz TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) barajını aşmak zorundasınız. Tıp öğrencisiyken, çocuk doktoru olmak istemiştim fakat o yıllarda çocuk bölümü çok yüksek puanla aldığı için giremedim. Pratisyen hekimlik yaptığım dönemde girdiğim TUS ile yaptığım tercihler arasında anesteziyoloji ve reanimasyon uzmanlığı da vardı. Mecburi hizmetten ayrılıp, yeniden kendi mezun olduğum üniversitede ihtisasa başlamak çok hoşuma gitti.

Anestezi ve reanimasyon uzmanı; yenidoğan çocuktan başlayıp, çok ileri yaşlara kadar tüm yaş grubu hastayı en zor anlarında tedavi ediyor. Küçük bir dokunuşu ile ölüm-kalım arasındaki ince çizgiyi değiştirebiliyordu. Bu durum beni çok etkiledi. İlk tercih olarak girmemiştim bu bölüme ama çok sevdim. Çok farklı çalışma alanları var. Özellikle “yoğun bakım” çalışmaktan çok mutlu olduğum bir alan. Hasta ile minimal, gerekli iletişimi kuruyorsunuz ve çok görünür olmadan harika sonuçlar yaratıyorsunuz. Tam bana göre bir bölüm olduğuna karar verdim ve yoluma devam ettim. 5 Mart 1993 yılından beri anestezi ve reanimasyon hekimi olarak çok severek çalıyorum. Bir insanı yeniden hayata döndürmek, en zor zamanında onu tedavi etmek ve başka bölümlerin daha iyi hizmet vermesine olanak sağlamak bana inanılmaz bir manevi tatmin sağlıyor. Sessiz, çok göze batmayan, gürültü çıkarmayan ve ihtiyacı olanlara hayat bağışlayan süper bir kahramansınız. Bundan daha güzel ne olabilir ki…

-Dışarıdan hoş, güçlü bir dünyadasınız. İçeride yaşamak özellikle bu günlerde hiç de kolay olmasa gerek. Yoğun bakımda ağır korona hastalarını tedavi ediyorsunuz. Türkiye’nin ve dünyanın Covid-19 salgını ile mücadelesi devam ediyor. Sizce gidişat nasıl? Bu mücadele daha ne kadar sürecek?

Covid-19 bir pandemi, yani tüm dünyanın ortak sorunu olan bir hastalık. Kış aylarına girdiğimiz şu dönemde mevsimsel hastalıkların da eklenmesiyle yeniden artmaya başladı. Önümüzde en az bir yıl daha var. En iyimser bakış açışı ile böyle. Belki daha uzun bir süre olacak. Burada herkese çok iş düşüyor. İnsanların koruyucu önlemlerin hepsini hiç aksatmadan uygulaması gerekiyor. Çünkü bulaşıcı hastalıkların temel tedavisi, korunma tedavisidir. Korona hava yoluyla bulaşıyor. Yani yüz bölgemizden; ağız, burun ve gözden alıyoruz bu hastalığı. Bu nedenle ellerimiz her zaman temiz olmalı. Asla bu bölgeler pis ellerle ellenmemeli. Ayrıca mutlaka maske takılmalı. Hem kendimizi hasta kişiden, hem de eğer biz hasta isek ve farkında değilsek karşımızdaki kişiyi, en sevdiklerimizi korumak adına maske takmak zorundayız.  Kişilerarası mesafe de önemli. Kalabalık topluluklara girmemek, iki kişi arasına en az 1,5-2 metre mesafe koymak çok önemli ve etkili bir korunma yöntemidir. “Maske-mesafe-hijyen”. Bunlar asla unutulmamalı ve hayatımızın en önemli uygulaması olmalıdır. En önemli tedavi budur. Buna rağmen bulaş yine olacaktır ama en az oranda devam edecektir. Daha çok yolumuz var. Tedbirleri maksimal tutup, gücümüzü tüketmemeliyiz.

-Akademik kariyer ve hekimlik yolculuğunuzda hedefinize nasıl odaklandığınızı, çalışma disiplininizdeki başarınız için beslendiğiniz kaynakları anlatır mısınız? 

Meslek yolculuğumda felsefem her zaman şöyle olmuştur: Üniversitemi çok severek okudum ve başarılı bir öğrenciydim. Ben bir işi yaparken, hangi iş, hangi basamak olursa olsun en iyisini yapmak isterim. Sadece yapılmış olması için hiçbir işi veya çalışmayı yapmam. İyi bir hekim olmanın gerektirdiği tıbbi bilgi yanında, mesleğin anlamını dolduran insani özelliklerin de her zaman güçlü olması gerektiğine inananlardanım. Her gün daha iyisini yapmak, insanlara maksimum fayda sağlamak, tüm teknolojik gelişmeleri takip etmek, hiçbir karşılık beklemeden sağlık anlamında sana muhtaç insanlar için 7 gün 24 saat çalışmak üzerine kurgulanmış bir meslek inancım oldu. Bir işi başarmak istiyorsam, geçilmesi gereken yolları ve zor basamakları öğrenirim. Önüme çıkan hangi engel olursa olsun asla yapabilme inancımdan ve mesleki değerlerimden ödün vermeden yoluma devam ederim.

İnsan bazen duraklar, olsun varsın. O dönemde bile “Farklı konularda nasıl gelişebilirim.” diye düşünürüm. “Sonuca bir gün mutlaka ulaşacağım.” inancım hep vardır. En sorunlu durumlarda bile; farklı yollar düşünmeyi, sorgulamayı, o konu için çok daha fazla çalışmayı asla bırakmam.

Sadece kendi gücümden beslenirim. Başkalarının negatif eleştirilerine veya pozitif övgülerine hedefime ulaşana kadar hiç kulak vermem. Amacıma ulaştığım zaman da, kendi içimde ve çok yakın çevremin anlayabileceği şekilde gürültüsüz büyük bir mutluluk yaşarım. Bu, hedefe ulaşmanın sessiz büyük orkestrasıdır ve hazzı inanılmazdır. Mesleğe başladığım ilk günkü inancım ve idealim, meslekte 30. seneye yaklaşırken bile hiç değişmedi.

-Evlisiniz ve üniversiteye giden bir oğlunuz var. Akademik kariyer, doktorluk, eş ve anne olmak arasındaki dengeyi nasıl sağladınız? 

Mümin Sekman, Her Şey Seninle Başlar eğitimlerinde şöyle der: “Hayatta alınacak 3 büyük karar: Yaşanacak şehir, yapılacak iş ve birlikte olunacak eştir.” Benim hayatım, bu sözün gerçek bir örneğidir.

Mesleğe atıldığım ilk yıllarda, “Akademik kariyerime hep İzmir’de devam edeceğim.” şeklinde bir karar almıştım. Sadece mecburi hizmet için Rize-Çayeli’nde görev yaptım. TUS’u  kazanarak Rize’den yine İzmir’e döndüm. Bu karar sanırım diğer işleri yapmamda bana çok kapı açtı. Doğduğum, büyüdüğüm ve ailemle beraber yaşadığım çok sevdiğim bir şehirdir İzmir. 

Akademik hayata, anestezi uzmanlığı eğitimine burada başlamam benim için en doğru karardı. En başta yapacağım işi ve yaşayacağım şehri doğru seçmiştim. Bunu yıllar sonra geriye dönüp bakınca anladım. Bu kararı verirken hep kalbimin sesini dinledim.

Tabii ki eş seçimim de buna paralel oldu. Benim gibi İzmir’de yaşamayı seçmiş ve mesleki anlamda beni destekleyen bir doktor eş seçmiş olmam; hem akademik hayatta başarılı olmama, hem de aynı zamanda aile hayatımın düzenli olmasına olanak sağladı. Tüm seçimlerimde kendime ve çevreme çok dürüst davrandım. Neyi niçin istediğimi, meslek olarak nasıl bir yol planladığımı hep ailemle paylaştım. Ailemin desteği her zaman sınırsızdı. Eşim genel cerrahi uzmanıdır. Kariyer yolculuğumda belirlediğim yolun tüm detaylarını, zorluklarını biliyordu ve hep yanımda oldu. Özellikle oğlumuzu büyütürken, aynı gece nöbet tutmamaya çok özen gösterirdik.

Mesleğini bu kadar çok seven 7/24 sınırsız hizmet için yemin etmiş iki ebeveyne sahip olmak en zoruydu. Bu nedenle fedakarlık, en çok oğlumuzdan geldi diyebilirim. Süre olarak az ama çok verimli zamanlar geçirmeye özen gösterdik. Çocuklara doğru ve yeterli açıklamalar yaparsanız, size destek oluyorlar. Oğlum bizi hep anlayışla karşıladı. Eşimin mutfak hobisi de çok işime yaradı. Çoğu zaman ben ders çalışırken yemeklerimizi yaptı. Çok güzel bir denge kurabildiğim için şanslıyım. Bunun için hep çok şükrederim.

-Öğrencilerinize bilimsel çalışmaları için mentorluk yaparken, sizi kendi ilgi alanınız mı yönlendiriyor, öğrencilerinizin doğal eğilimlerini önemsiyor musunuz? Onların çalışmalarını olumlu etkileyeceğini düşündüğünüz inovasyonlarınız var mı?

Bulunduğum konumum itibariyle ve işimin bir parçası olarak, üniversite öğrencilerine ve anestezi uzmanlığı eğitimi alan asistanlarıma mentorluk yapıyorum. Benim ilgi alanım dışında, önceliğim mentorluk isteyen öğrencimi çok iyi dinlemek. Karşımdaki ne istiyor? Hangi yetenekleri gelişmiş? Hangilerini geliştirmeye yatkın, en güçlü yanları nedir? Desteklenmesi ve geliştirilmesi gereken özellikleri nelerdir? Bu bakış açısı ile onlarla sohbet ediyorum. Bu sohbetler sırasında kendisini keşfetmesine yardımcı olmaya çalışıyorum.

Benim inovasyonum, kişinin kendi ilgi alanını keşfetmesini sağlamak ve en iyi olduğu halini yakalamasına basamak olmak. Sonrası kendiliğinden geliyor. Başarılı, mutlu ve en önemlisi de çok istekli olarak yoluna devam ediyor. Kendi fikrimi dikte ettiğimde aynı verimi almam imkansızlaşıyor. Çoğu zaman onların göremediği ya da bilgi sahibi olmadığı ama sahip olduğu olanakları fark etmelerine yardımcı oluyorum. Burası muhteşem oluyor. Onlar kendilerinden sonra gelenlere mentorluk yapmaya başlıyorlar. Bu da çok güzel bir duygu benim için. Dalga dalga genişleyen bir dayanışma ağı kurmuş oluyorlar kendi aralarında. İnanılmaz mutluluk verici.

-Hayat akışınızı değiştirmiş, size rol model olmuş bir mentorunuzu bizimle paylaşır mısınız?

Hayattaki ilk ve en büyük mentorum ilkokul öğretmenimdir. Beni ben yapan, içimdeki başarma, kendimi gösterebilme ve ifade edebilme yeteneğini kazandıran en değerli kişidir. “Gönül” olarak ilkokul öğretmenime çok şey borçluyum.

Ayrıca yine akademik kariyerime olanak sunmuş başka bir hocamı-mentorumu sizlerle paylaşmak isterim. Anestezi ihtisasımı bitirmeye yakın dönemlerde, 1997 yılında bir kongrede asistanlık tezimin sunumunu yaptım. Tez konum olduğu için konulara oldukça hakimdim. Kongrede beni dinleyen, o güne dek beni hiç tanımamış olan bir hocam yanıma geldi ve sunumumu değerlendirdi. Tezime ve sunumuma ait olumlu özellikleri paylaştı. “Bu konuyu daha iyi nasıl çalışabilirsin? Bundan sonra mesleki kariyerine nasıl devam edersin?” gibi bana yol gösteren ve bu konuda farkındalık oluşturan sorular sordu. Ben danıştıkça kendisi açıkladı. Bu görüşmeden yaklaşık bir yıl sonra hocamın kliniğinde ve halen devam ettiğim yerde anestezi uzmanı olarak göreve başladım. Yıllar içerisinde profesör oldum. Hocamın bana çizdiği yolda devam ediyorum.

-Sizce doktorların diğer meslek mensuplarından üstün oldukları duygusunu pekiştiren nedir?

İnsan hayatına dokunmaları, ölümle kalım arasındaki ince çizgide yer alan yaşam alanı, gerçekten çok fedakarlık isteyen bir meslek olması, hiç tanımadığın bir kişiye bağışlanmış yeni bir hayat vermenin mutluluğu, eğitim süresinin çok uzun oluşu ve hep yeni şeylerin takip edilme gereksinimi, bir nevi hiç bitmeyişi, şifa dağıtıcı olma hali.

-Galen “En iyi doktor aynı zamanda filozoftur.” der. Eğitim sistemimize göre, sadece tıbbi bilgiyle hastalık tanımlanıyor. Bu mekanik dünya içerisinde çoğu doktor, baktıkları yerde sadece organı, işleyen sistemi görüyorlar ve ötesine geçemiyorlar. Siz hastalarınızla ve yakınlarıyla iletişim kurarken onları anlamak, idare edebilmek ve onların güvenini kazanmak için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Hastayı bir bütün olarak görüyorum. Organik bir hastalık var ama duyguları, ailesi, bu hastalıktan önceki hayatı ve sonrası, var olduğu işi gibi konuları da düşünüyorum. Empati yapıyorum aslında. Bunu mesleğimin ilk yılları daha çok yapar ve duygusal açıdan çok etkilenirdim. Artık dozunu ayarlayabiliyorum. Hastaya fayda sağlayacak etkin dozda empati yapabilmek sizi daha başarılı bir doktor yapıyor. Buna inanıyorum. Mesleği severek yapmak da çok önemli. Severek şifa dağıtmaktan daha değerli bir şey olamaz.

-Belki zorlu bir nöbet gecesi, belki bir ameliyat sonrası, belki de yoğun bakımda görevdeyken kaybettiğiniz hasta sonrası hiç pes etmeyi düşündüğünüz anlar oldu mu? Bu zamanlarda kaybettiğiniz motivasyonunuzu size geri kazandıran neydi?

Saydığınız durumlara yönelik o kadar çok anı var ki… Anneler gününde iki evladını bisiklet sürerken trafik kazası nedeniyle yoğun bakıma yatırmış ve kaybetmiş anne biliyorum. Yine bir beyin ameliyatı nedeniyle 23 saat ameliyathaneden çıkamadığım zamanlar oldu. Bebeğini doğurduktan sonra kan kaybından kendi canını kaybetme noktasına gelen genç insanlar gördüm… Bu gibi durumlar tabii ki beni de çok etkiliyor. Kurtarılmayı bekleyen hayatlar var. “Senin elinle şifa bulacaklara yardım etmeye devam et.” diyorum kendime. Kurtardığım hayatların ve ailelerinin gözlerindeki mutluluk, sevdiklerine kavuşmanın sevinçli anı her şeyin önüne geçiyor ve bu işi severek yapmaya devam ediyorum.

Dokunabildiğim her yaşam motivasyonumu daha çok arttırıyor. İşimi çok severek yaptığım için pes etmeyi hiç düşünmedim. Babası tarafından kurşunlanmış genç bir hastam vardı. Tam 3 ay yoğun bakımda tedavi ettim, iyileşti. Şimdi kendisi de baba oldu. Çocuğu ile beni ziyarete geliyor. Bunu görmek motivasyonun tek ilacı. Yola devam etmemi sağlayan en önemli etken, hayat bağışlamak. 

– Ömrünüzü bilime adarken, biliyoruz ki kişisel gelişiminiz için de ciddi çabalar harcayan bir doktorsunuz. Bu alandaki arayış ve uğraşılarınızdan bahseder misiniz?

İşimi çok severek yapmama karşın, yıllar içinde bazen tükenmişlik hali ve hep tek taraflı verişin getirdiği yorgunluklar oluyor. 2017 yılında yaşam koçluğu ile tanıştım. Önce kendime faydam olması amacıyla gittim. Mum dibine de ışık versin istedim. Sonra eğitimlerini çok beğendim ve hepsini tamamladım. Ayrıca yıllardır yaptığım iş olan mentorluk için de sertifikalı eğitim aldım. Böylece sadece hastalıklı hayatlara can veren bir hekim değil, kendi hayatım ve diğer normal hayatların daha iyi olması adına çok şey yapmaya başlayan biri oldum. İyi bir hekim olmak yanında, sertifikalı yaşam koçu ve mentor olmak da çok hoşuma gidiyor. 

-Aldığınız kişisel gelişim eğitimlerini mesleğinize ve yaşam akışınıza entegre ettiğinizi biliyoruz. Bu eğitimler hayatınızda ne tür kolaylıklar sağladı, neleri değiştirdi? 

İletişimimi çok etkiledi. Öğrenci ve asistanlarımla daha verimli çalışmalar yapıyorum. Diyaloglarımız kendimizi beslemek adına çok yapıcı hale geldi. Amatörce çevremdeki normal kişilere de koçluk yapıyorum. Hekim olarak hastalarıma, mentor olarak öğrenci ve asistanlarıma, koç olarak kendime ve sevdiklerime dokunabilmek çok mutluluk verici.

-Türkiye’de sağlık sektörünü nerede görüyorsunuz? Sizce başarılı mıyız?

Almanya’da 6 ay, Amerika’da 3 ay yaşamış ve hastanelerde görev almış biri olarak söylüyorum.  Türkiye’de hekimler, yani bizler aslında çok iyiyiz. Türk tıbbı gerçekten iyi. Olanaklar son yıllarda oldukça arttı. Bizde eksik olan; kalıcı düzen, kurallar ve sorumluluk alanlarının işini gerektiği gibi yapamıyor olması. Sadece sağlıkçıların bu işi yapması gerekiyor. Ülke bazında net kurallar, yasalar, standartlar olmalı ve uygulanmalı. Kişiye, zamana, mekana göre değişmeyen kurallar ve uygulamalar gerekiyor. En çok buna ihtiyacımız var.

-Sağlık Bakanlığı’nda yetkili biri olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz? Hekimliği hangi yöntemle, nasıl dönüştürmek isterdiniz?

Sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını ve gelirlerini yeniden düzenlerdim. Düşünsenize, 7/24 ve 365 gün aynı kalitede, hiç durmadan hizmet veren kaç sektör var? Emeğinin ve özverisinin karşılığını almalı sağlıkçılar. İş koşulları ve standartları çok yüksek tutulmalı, iş güveni sağlanmalıdır. Tüm hekimler bu işi severek seçiyor.  Tıp fakültelerine girmek için ilk 50 bine girmeniz gerekir. Yani hiç kimse rastgele bu fakültelerde okumuyor. İsteyerek, çalışarak ve özveri ile geliyor. O zaman bu kişilerin aynı duygu ve çalışkanlıklarını, mesleklerini icra ederken de devam ettirmek bakanlığın görevidir. Aksayan yönleri bulmak ve hızlı düzeltmek çok önemli.

-Başarılı olmak isteyen ve akademisyenlik düşünen hekim adayları için tavsiyeleriniz neler?

Başarılı olmayı istemek çok önemli tabii ki. İstemek yapmanın yarısı ama diğer yarısı var ki çok çalışmak. Sadece geçer not almak için değil de öğrenmek ve yapmak üzerine kurulu bir çalışma düzeni yaratmak gerekir. Mesleğe ait gelişmeleri takip etmek, her geçen gün yenilenen eğitim araçlarını ve yeni bilgileri öğrenmek ve uygulamak gerekir. Mesleki sosyal çevre ile de iletişimde olmak, bilgi alışverişinde bulunmak gelişme ve akademik hayat için en gerekli basamaklardır. Yapılan her işin içi çok dolu olmalı. Tam sorumluluk alan ve işini iyi yapan çok başarılı oluyor, bu kesin. Yol alırken bilgisine ve desteğinin tam olacağına inandığın mentorlerden yardım almayı da unutmamak gerekir.

-Son olarak meslek seçimine dair sağlık çalışanlarına neler söylemek istersiniz?

Bu söyleşiyi yapma şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Tıp fakültesi okuyan, sağlık sektöründe çalışmayı tercih etmiş herkese çok büyük saygı ve sevgi duyuyorum. Sevmeden yapılacak bir iş sektörü değil. Çok özveri gerekiyor. Ömür boyu ve ailece özveri çok değerlidir. Doğru meslekler seçin. Size uygun, yapabileceğiniz, ömür geçirebileceğiniz. Sadece parası ve havası için meslek seçmeyin. Eğer kişi mesleğini çok severse, kararlarını alırken kendisine dürüst olursa, başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Başarının ana bileşeni de çalışmaktır.  Hiçbir başarı çalışmadan, alın teri olmadan ve emek verilmeden kazanılamaz.

Röportaj: Sevcan Yıldırım Eray

www.kigem.com

Okumaya devam et

MAKALE

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Ben para biriktirmeyeceğim, çocuk yetiştireceğim!”

Demiş Muharrem Bey! Ve öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran kalmamak mümkün değil.

Adı Erkut Söğüt.

Muharrem Bey, 60’ların sonu, 70’lerin başında Almanya’ya eşiyle birlikte işçi olarak çalışmaya gidiyor.

Kendisi bir fabrika hattında, eşi Rengül ise temizlik işlerinde çalışıyor. 3 çocuğu var… iki oğlu ve bir de kızı.

Muharrem ve Rengül, eğitimli değiller. Çocuklarının hayatını kurtarıp onlara iyi bir gelecek verebilmenin yolunu, Nevşehir’den kalkıp Almanya’ya göçerek buluyorlar.

Onlar bedenleriyle para kazanmanın tüm zorluklarını yaşadıkları için, evlatlarının iyi eğitim almasını istiyor.

Dil bilmemenin ezikliğini ve okuyamamanın tüm zorluklarını fazlasıyla hisseden baba için eğitim en önemli şey.

Anne ise; üç kardeşi büyütürken dürüstlük ve mutlu olmanın, aileye sahip çıkmanın önemini aşılamış.

Bence aslında gerçek başarı ailenin.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

Ben size bu gün Erkut‘u anlatacağım. Çok içimizden biri.

Etrafımızdaki başarı öykülerinden biri…

Bu genç adamın hayata başarıya olan tutkusu etkiledi beni.

İşini anlatırken parlayan gözleri, iş tutkusu etkiledi.

Anne ve babasını anlatırken onlara duyduğu saygı, sevgi etkiledi.

Annesi onun hayat mentörü olmuş.

Onun gibi pozitif olmak istemiş. Yılmadan çalışarak, hedeflerine ulaşmak istemiş.

Annesini ilk kazandığı parayla emekli yapmayı hayal etmesi etkiledi beni.

Annesinin her sabah üç gibi kalkıp fabrikaya topallayan bacağıyla giderken hazırladığı kahvaltıları hiç unutmaması etkiledi.

Ailesine bu kadar sahip çıkması, kardeşini yanına alıp onunla çalışması, ona kol kanat olması etkiledi.

Para kazanıp eğlenceye dalmaması, “Harvard’da profesör olarak ders vereceğim” demesi etkiledi.

Pandemi döneminde futbolcularıyla birlikte gidip yoksullar için yemek dağıtması, imkansız çocuklar için okul yemekleri pişirmesi etkiledi.

Mesleğine olan tutkusu etkiledi. Kısacası hayata tutkusu etkiledi.

Erkut 40 yaşlarında, evli ve 3 yaşında bir oğlu var.

Ofisi Londra’nın en şık caddelerinden birinde. Harrods’un karşısında.

Ofisinin alt katında minik bir kafeteryası var. Kahve çekirdeği alıp kahve dükkanlarına da satıyor. Kafası zehir gibi ticarete de çalışıyor, belli.

Kız kardeşi de hukuk okumuş, birlikte çalışıyorlar.

Beni kafeteryada karşıladı, enerjisi çok yüksek ve pozitif.

Tam bir işkolik. Çalışmak onun kendini ifade etme şekli olmuş.

Kardeşi Gül diyor ki; “Ben dinlerken bilirdim onun başaracağını… O kendine inanır ve bunun için çok çalışırdı, başardı da”.

Erkut, konudan konuya heyecanla geçerken, “Hep çalıştım, zeki olmak yetmiyor, çalışmazsan olmuyor. Üstelik bunu sürekli yapman lazım” diyor.

“Mesela abim, benden daha zeki ama çok çalışmak istemedi. Rahat yaşamak istedi, öyle mutlu o. Herkesin yolu farklı. Benim yolum farklı, mutluluğun tek bir formülü yok.

“Ben öğrenmek ve öğrendiklerimi anlatmak istiyorum.

“Onun için Harvard’a konuk eğitmen olarak gittiğimde profesör olup burada ders vermeye söz verdim kendime. Hedef koymazsan yapamazsın” diyor.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Annem benim rol modelim!”

“Benim sözüm vardı kendime, ben öğretmen olacaktım. Bunu istedim hep!

“Etrafıma bildiklerimi anlatmak, anlatırken de öğrenmeye devam etmek… Ama babam doktor ya da avukat olmamı istiyordu. Sonunda hukuk okuyunca ikimizin de dediği oldu.

“Almanya’da hukuk okumak çok zor. Biz 400 kişi girdik okula, 40 kişi mezun olduk. Okulu kazanmak değil, bitirmek zordu Almanya’da.”

Avukat olduktan sonra master yapıyor, yetmiyor doktora, üstelik iki ülke hukukunu da öğreniyor. Türk olmanın ve Alman olmanın avantajını işe çeviriyor.

Spor hukuku ve pazarlama Erkut’un uzmanlık alanı. Family&Futbol adlı bir şirketi var.

Hukuk okuduğu için de, bu konuda kendini iyi geliştirmiş. Ünlü futbolcu Mesut Özil’in menajeri.

Yaklaşık 30 futbolcusu var. Futbolcularının çoğunluğu Almanya, Türkiye, Avusturya ve İngiltere’den. 4 farklı ülkede ofisi var. Yanında yetiştirdiği menajerlerle de Ürdün, İspanya, Almanya gibi farklı ülkelerden 15 kişilik takımla ağırlıklı Avrupa’ya yayılmış durumda.

Gelecek 3-5 yıl içinde çalıştığı futbolcu sayısını 100’e çıkarmayı hedefliyor.

Bu işte en büyük ve kurumsallaşmış şirketler Amerika’da diyor. Onun şirketini de satın almak isteyenler olmuş ama “daha erken, yapacak çok şeyim var” diye reddetmiş.

“Peki senin bir futbol menajeri olarak diğerlerinden farkın ne” diye sordum. “Niye aileler ve futbolcular seni seçiyor?”

Şöyle bir örnekle cevapladı:

“Geçen gün Afrikalı bir aile geldi. Baba doktor. Anne ile birlikte bir otelde toplantı odası tutmuşlar. O gün peş peşe menajer şirketleri dinliyorlar.

“İçeriye genel müdürümle girdik. Ben onlara şunu söyledim. Önerim şu oldu. Oğlunuz için bir gelecek planı hazırlarım. Ola ki bir sakatlık yaşadı ya da bir nedenle futbol oynayamadı. Onu mesleksiz, eğitimsiz bırakmayız. Futbola paralel olarak eğitimini destekler, mentörlük yaparız.

“Kişisel gelişimi içinde destek veririz dedim. Çok yetenekli bir çocuk, çok genç yaşta milli takımda oynamaya başlamıştı. Onunla çalışmak bizim istediğimiz bir şeydi.

“Birkaç gün sonra aile bizi çağırıp işi verdi. Sebebini sorduğumda bir tek siz eğitimi önemsediniz, bizi bu etkiledi dediler. Eğitimci olmam yaptığım iş için çok önemli.

“Ben buna çok inanıyorum. Ayrıca genç yaşta gelen başarı ve stresi yönetebilmek için de mentöre ve psikolojik desteğe çok ihtiyaçları oluyor.

“Eğitim… Eğitim… Eğitim…

“Hedef koyuyoruz sporcu için, birlikte buna ulaşıyoruz.

“Hedefleri koyarken de de bütünsel yaklaşıyoruz. Pazarlama etkinliklerinin yanı sıra, sporcu lisans haklarından tutun, sosyal medyaya, basın ilişkilerine, ailesi ile ilişkilerine kadar işin içindeyiz.”

“Mesela İrlanda genç milli takımında oynayan bir sporcum var. Çok zeki, eğitiminde de çok başarılı. City of London’da okuyor. Onun Harvard’da master yapmasını hedef olarak koyduk. Oranın takımında oynamasını ve eğitimini de burslu olarak tamamlamasını sağlamaya çalışıyorum. Benim eğitmen olmamın böyle avantajları oluyor sporcularıma.”

Yanında çok genç bir ekibi var. Sporcularının her biri “fashion celebrity” gibi. Mesut Özil için harika işler yapmışlar. Dünyanın her yerine satılacak birbirinden güzel marka işbirlikleri.

Bayıldım gördüğüm spor ayakkabılara, hoodielere, şapkalara. Yakında lansmanını yapacaklarmış… İş modelleri çok genç. Dünyanın her yerine bağlantıları var.

Dil bilmenin büyük avantaj olduğunu söylüyor. Menajer olacakların mutlaka iyi İngilizce ve İspanyolca bilmeleri gerektiğini düşünüyor.

Futbolcuların bu işleri güvendikleri insanlara bırakabilmeleri, onların üzerinden en azından büyük yük alıyordur sanırım. “Beyond The Names” adlı şirketiyle futbolcularına bu tip hizmetler veriyor.

Aynı zamanda onlara ‘Able’ diye kurduğu şirketiyle de konsiyaj hizmeti veriyor. Otelleri, uçakları, restoran rezervasyonları… Her şeyi bu kurduğu sistemin içinde çözmüş.

Dedim ya iyi bir iş adamı.

Yatırımları içinde servis veren departmanları var. Futbolcuları ile hangi iş kollarına yatırım yapılacaksa bu konuları araştırıp birlikte karar veriyorlar.

Bu arada meraklıları için bir de kitabı var: ‘How to become a football Agent’.

Merak edip sordum; “Türk aileler futbol yeteneği olan çocuklarına yeteri kadar vizyoner destek verebiliyor mu” diye!

Türk ailelerin çocuklarına, onların ekonomik geleceğinin güvencesi olarak baktıklarını, bunun da genç futbolcularda çok büyük bir baskı yarattığını söylüyor ve diyor ki:

“Çocukları zaten onlara bakar. Bu bizim kültürümüzde var. Onların vereceği en büyük destek mesleklerine ve eğitimlerine odaklanmalarını sağlamak olmalı. Ama maalesef çoğu para derdine düşüyor. Hatta bazı babalar işlerini bırakıp çocuğun kazandığı parayla yaşamaya başlıyor. Bunlar çok yanlış. Onları psikolojik olarak para baskısına sokuyor. Onların desteğe eğitime ihtiyacı var. Strese değil. Çocuklar kendilerini para kasası gibi görmeye başlıyor. Başarı o yüzden devamlı olamıyor.”

“Menajerlik işini meslek olarak seçeceklere tavsiyen ne” diye sorduğumda ise, “Para aklınızı çelmesin, kısa yoldan kazanmak için kirli işlere girmeyin. Dürüst olun zaten o paraları kazanacaksınız. Uzun soluklu çalışmayı ve güvenilir olmayı seçin” diyor.

“Yanında çalışanlarla, onlarla ilişkin nasıl” diye de sordum…

“Hepsi çok genç, onların kurum kültürünü almalarını ve gerekli eğitimleri tamamlamalarını önemsiyorum. Bizzat her biriyle kendim ilgileniyorum.

“Şirket anayasamızı birlikte yazıyoruz. Birlikte karar alıyoruz. Maaşlarının yanında başarı primleri var. Ben buna inanırım. İnsan hedef koymalı, yoksa çok motive olarak çalışmıyor. Maaşı yüksek olursa niye çalışsın ki?

“Hedefi bir başarıya bağlanırsa daha azimle çalışır. Zaten o zaman, onun üstünde kazanır diye düşünüyorum. Bir tek Genel Müdürüm Jason’ın maaşı yüksektir. O yönetir bütün işleri. Diğer menajerlerim ve ofis pazarlama takımım başarı primi alırlar.

“Okurken çok işte çalıştım… Tezgahtarlık, garsonluk, yapmadığım iş kalmadı. Gençken futbol oynardım, iyiydim de. Ama babam hiç istemedi oynamamı. Bir gün bile izlemeye gelmedi. Destek olup aklım çelinmesin diye sanırım.

“O yıllarda Almanya’nın en iyi menajerinin yanında staj yapmayı koydum kafama. Kafelerde çalışmak yerine… Çok uğraştım…

“‘Beni stajyer olarak kabul edersen, sana faydam olur, bilmediğin şeyleri yaparım, sen de kazanırsın’ dedim ama olmadı!

“‘Sahibi beni kabul etmedi. Prensip olarak stajyer almıyoruz’ dedi. Görüşmede ‘sana faydalı olurum’ dedim ikna edemedim. Beni geri yolladı.

“Gizli olan bilgileri duymamı istemedi sanırım. Fakat vazgeçmedim, 7 ay boyunca ayda bir defa ona sporcu davalarını inceleyen raporlar yazdım. Biliyordum ki, avukat olmadığı için işine yarayacak ve onları okuyacak. O okumasa bile ben onları yazarken bilgimi geliştirip öğrenmeye devam edecektim. Öyle de oldu. Yılmadım, her ay iki saat trene binip o ofise gittim. Sahibini hiç göremedim ama hazırladığım bülteni sekreterine bırakıp çıktım. Bunu 7 ay yaptım. Fakülteden arkadaşlarım dalga geçti. Vaktimi boşa geçirdiğimi düşündüler.

“Onlar hafta sonları dışarı çıkarken ben kütüphanede okuyup o bültenleri hazırladım. Bir gün beni aradı ve elinde federasyonla ilgili bir dava olduğunu söyledi ve bunu çözmemi istedi.

“O dava üstünde 3 ay çalıştım. Duruşmaya girdim ve kazandım. Bir yıl sonra o ofisin, maaşlı olmasa da, saatle çalıştırdığı elemanı oldum ve Türkiye’deki işlerini de takip ettim. Bu benim meslek hayatımın dönüm ve başlangıç noktası oldu.

“Gençlere en büyük tavsiyem, başarısızlıkları işinizin başarısı için kazanç görün. Bunlar gelişimin parçası. O şirket beni hiç bir zaman kadrosuna almadı, hep dışarıdan çalıştırdı. Üç yıl sonra gördüm ve anladım ki, almayacak da. Ve karar verdim, kendi şirketimi kurdum.

Öyle bir çocuk yetiştirmiş ki, hayran bıraktı

“Şükür şirketi kurduktan 3 yıl sonra Mesut Özil’le çalışabilecek bir ajans olmayı başardık. Şimdi birbirinden kıymetli 30 sporcum var. 5 yıl sonra 100 futbolcumuz olacak, ben de Harvard’da profesör olup ders vereceğim.”

Eminim Erkut bu hedefini de gerçekleştirir. Dilerim Türkiye’de futbolcu olmak, menajer olmak isteyenler bu yolculukta eğitimi ve yabancı dil bilmeyi göz ardı etmezler.

Başarı için çok çalışmak ve sürekli çalışmak şart.

Kalın sağlıcakla.

Kaynak: t24
Yazar: Zuhal Şeker

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND