Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yöneticilik ateşten gömlek giymektir

”Herkes yöneticilerin elindeki imkanlara imreniyor ama yöneticilik son dönemde tam bir ””ateşten gömlek”” gibi. Bir politikacı veya sivil toplum kuruluşunun başkanı, başarısız olup vaatlerini yerine getirmese de yıllar boyu görevinde kalırken, şirket yöneticileri her üç ayda bir sınava giriyor.”Faruk Türkoğlu yazısında yönetimin ve yöneticiliğin zorluklarına değiniyor.

Günümüzde üst düzey yönetici kitlesi, toplumun en çok kazanan ve en itibarlı kesimleri içinde yer alıyor. Geçen hafta açıklanan en çok gelir vergisi ödeyen 100 kişi listesinde Koç Holding””in CEO””su Bülent Özaydınlı””nın 51 sanayici ve iş insanını geride bırakarak 49. sırada yer alması da yöneticiliğin önemini kanıtlıyor. Patronlar iyi yöneticilerin gözlerinin içine bakıyor ve onları sonuna kadar destekliyor. Ekonomi medyasında onların demeçleri uzun uzun veriliyor. Ancak bu ilgi ve itibar boşuna değil. Günümüzde küçük bir şirketin genel müdüründen, en büyük holding””in CEO””suna kadar her üst düzey yönetici çok farklı yetenek, beceri ve bilgilere sahip olmak zorunda. Onların yüklendiği sorumlulukların altından kalkmak çok zor esasında…

Herkes yöneticilerin elindeki imkanlara imreniyor ama yöneticilik son dönemde tam bir “ateşten gömlek” gibi. Bir politikacı veya sivil toplum kuruluşunun başkanı, başarısız olup vaatlerini yerine getirmese de yıllar boyu görevinde kalırken, şirket yöneticileri her üç ayda bir sınava giriyor. Bilançosu ve kâr-zarar hesabı olumsuz olduğunda onun koltuğu hemen sallanmaya başlıyor. Borsa yatırımcıları neredeyse her gün, alım satımları ile yöneticilere puan veriyor.

Çağımızın yöneticisi diğer mesleklerin aksine hem sağ, hem de sol beyin yarım küresini günün 16 saatinde işler durumda tutuyor. O, hem ürünleri, pazarları, hesapları inceliyor, hem de insanların arasındaki ilişkileri dengede tutmaya çabalıyor. Onun zihni çok hızlı çalışan bir enformasyon ve bilgi makinesi gibi çalışıyor. Zirvedeki kişi, şirket içinden, piyasalardan ve dünyanın dört bucağındaki rakiplerden gelen sayısız bilgi ve haberi anında beyninde işliyor ve herkes onun kısa sürede bir “karar” vermesini sabırsızlıkla bekliyor.

Kaptan köşkündeki yalnızlık
Çevresinde elemanlar arı gibi dolaşıyor ama üst düzey yönetici, kaptan köşkünde kendini hep diken üstünde ve yalnız hissediyor. Herkes ona güveniyor ama o, sık sık dört koldan kuşatılmış gibi çaresizlik içine düşebiliyor. Çünkü yöneticiden beklenen işlev ve görevlerin sayısı, son yıllarda tek bir kişinin üstesinden gelemeyeceği ölçülerde artış gösteriyor.

Rekabet ortamında şirketi büyütmek için strateji belirlemek onun işi. Genel stratejiyi hayata geçirecek, ince ayar yapacak taktik zeka yine ondan bekleniyor.

Piyasalardan gelen sinyalleri bir radar gibi algılayıp, pazarı okumak onun önemli görevleri arasında sayılıyor. Giderek titizleşen ve seçici olan tüketici segmentlerini ve hedef kitlesinde müşteri memnuniyeti oluşturmak için gerekli önlemleri de yine onun alması isteniyor.

Bu görevleri yerine getirirken, yöneticiden ayrıca, “vazgeçilmez adam” olma sevdasına kapılmayacak kadar da mütevazı olması bekleniyor. Çevresine en yetenekli elemanları toplayarak, onları eğitmek ve ileride kendi makamına göz koyacak gençleri yetiştirmek de onun görevleri arasında görülüyor. Hep spot ışığı altında olduğu için çalışanlara örnek olması zorunluluğu da onun kendi duygularını özgürce yaşamasını engelliyor.

“Gelecek” yalnız onun işi

Herkes, sakin sakin günlük işleri ile uğraşırken, genel müdür veya CEO””nun bakışlarının geleceğe yönelmesi şart. Geleceği beyninde bir vizyon olarak kurmakla onun işi bitmiyor. Belirlediği büyük hedeflere çevresindekileri inandırmak ve onları ateşlemek de yine ona düşüyor.

Çoğunluğun paniğe kapıldığı zor günlerde yönetici ister istemez bir cesaret ve kararlılık örneği oluşturuyor, kendi korku ve zaaflarını çevresindekilerden saklamak zorunda kalıyor..

İş yalnız bu görev ve işlevlerle de bitmiyor tabii. Yüksek performans ve kalıcı bir başarı için, üst düzey yönetici gerçek hayatı da yakından izleme ihtiyacını duyuyor. Bunun için o, gökdelenlerin üst katlarındaki büyük odasından sık sık, caddelere, sokağa iniyor. İnsanlarla ve özellikle gençlerle konuşuyor. Zihinsel faaliyetini gözlem ile besleyerek, yaptıklarının doğru olup olmadığını test ediyor. Herkesin onun ağzına baktığı bir ortamda, o tüm, işçileri, çalışanları ve orta kademe yöneticileri dinlemeyi tercih ediyor. Onların işle ilgili yaratıcı gözlemleri ve önerileri arasından, başarı için yeni ipuçları aramayı tercih ediyor.

Bu sayfada saydığımız her görevi yönetici, tek başına yerine getirmiyor tabii. Bilgi toplama ve araştırmaların büyük bölümünü istihdam edilen uzmanlar yapıyor. Gerektiğinde danışmanlık ve araştırma şirketlerinden hizmet alınıyor. Ancak işin önemli bölümü olan “neyin nasıl yapılacağı” konusundaki nihai kararı verirken, yine üst düzey yöneticinin beyni terliyor. Araştırma sonuçlarını, şirketin hedeflerini ve ürünlerini nirengi noktasına koyarak inceleme görevini de yine o üstleniyor.

Kendisinden bu kadar çok sayıda görev beklenen, işin her konusunda sorumluluğu son noktasına kadar yüklenen üst düzey yöneticilere verilen on milyarlarca liralık maaşları ve makam arabalarını da çok görmemek gerekiyor…

YÖNETİMİN ÖZÜ VE İÇERİĞİ NASIL DEĞİŞTİ ?

Ekonomi tarihimizde profesyonel yöneticilerde aranan donanım aşağıda görüldüğü gibi her 10 yılda katlanarak arttı:

Önce “teknik” önemliydi

Geçen yüzyılın 70””li yıllarına kadar sanayide bir şeyi “yapabilmek” ve üretebilmek önemliydi. Toplu iğne üreten ilk fabrikamız olan Atlı Zincir””in 1957 yılında kurulduğunu hatırladığımızda bu durumu normal karşılamak gerekiyordu. Bu yıllarda yatırım kararı teknik yönleri ağır basan bir “fizibilite raporu” sonrasında alınırdı. “Tek üretici belgesi”, yüksek gümrük vergisi oranları, aşırı değerlenmiş lira, kur garantisi ve düşük faizli kredilerle süslenmiş bu dikensiz gül bahçesi döneminin en gözde yöneticileri mühendislerdi. Bir ürünün nasıl yapılabileceğini yalnız onlar biliyordu çünkü… Bu kuşaktaki yöneticiler, iş disiplini ve yönetimin “kontrol” işlevine öncelik vererek, küçük işyerlerini büyütmeyi başardılar.

70””lerde işletmecilik ön plandaydı

70””li yıllarda rekabet biraz keskinleşince maliyet önem kazanmaya başladı. Artık “yapabilmek” yetmiyor, en düşük maliyetle üretmek önem kazanıyordu. Bu yıllarda işletmeci kökenli veya mühendislik eğitiminden sonra iş idaresi konusunda lisansüstü derece alan yöneticiler ön plana çıkmaya başladı.

80””lerde “finans” gözde oldu

Dışa açılma döneminin başladığı 1980 yılından sonra ise mevduat ve kredi faiz oranları serbest bırakıldı ve sabit kur sistemi yerine kurların günlük ayarlanması sistemine geçildi. Parasal kaynakların giderek daha daha pahalı olduğu bu dönemde yöneticinin mühendislik ve işletmecilik bilgisi yanında finansmanın temel kurallarını da bilmesi gerekiyordu. Para bulmanın ve bu parayı en iyi şekilde kullanmanın sırlarını bilmeyen bir yöneticinin teknoloji ve ve işletmecilik bilgisi fazla bir işe yaramıyordu çünkü…

90””lar, küresel zihniyeti gerekli kıldı

8-9 Ağustos 1989 tarihinde döviz rejiminin serbestleştirilmesi ile küreselleşme dönemi başlayınca yöneticinin üç temel alandaki bilgisi de yetmez oldu. Balkanların ve Ortadoğu””nun en büyük tesislerini yönetmekle öğünen içe dönük ve atak yöneticiler, kendilerini birden genişleyen rekabet alanı içinde buluverdi. Küresel çağda bir şirkete dünyanın dört köşesinden rakip çıkabiliyordu. Yöneticinin ulusal sınırlar içinde edindiği birikim ve deneyim, yeni dönemde mahalli lig bilgisi gibi kalmaya başladı. Tüm dünyadaki üretim ve yönetim teknikleri hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyordu artık. Şirket sahipleri üretim alanında tüm dünya ülkeleri boyunca uzanan “tedarik zinciri”nin (supply chain) her halkasını iyi bilen yöneticilerin peşine düşmüştü. Bu zincir iyi kavrandığında örneğin Bursalı veya Gaziantepli bir otomotiv yan sanayi firmasının yöneticisi, dünyanın en büyük otomotiv şirketlerine parça satmak imkanını buluyordu.

DERSİMİZ SOSYAL BİLİMLER!

Başarılı bir yönetici olmak için teknik zeka, finans sihirbazlığı ve üstün satış becerileri artık yetmiyor. Yeni dönemde talepteki değişimin şifresini çözmek isteyenler, tüm sosyal bilimleri tarayıp, iş hayatında uygulanacak ipuçları bulmak zorunda

21. yüzyılda işin ağırlık merkezinde arz yerine talebin yer alması, teknoloji, finans ve küresel zihniyet konusundaki bilgiler ile birlikte, talebin ve tüketici tercihlerinin geleceği hakkında da sağlam öngörülere sahip olmayı gerektiriyor. Bunun için aşağıdaki uygulamalı sosyal bilim dallarından sonuna kadar yararlanmak şart:

Demografik yapı: Nüfusbilim, iç ve dış talebin bugünkü durumu ve gelecekteki bileşimi için önemli ipuçları sunar. Türkiye İstatistik Kurumu””nun (TÜİK), “Nüfusun Sosyal Ekonomik Durumu” başlığını taşıyan 1990 ve 2000 sayım sonuçları karşılaştırılarak analiz edildiğinde, talebin coğrafyası hakkında derinlemesine bilgi edinmek mümkün olabilir.

Nüfus öngörüleri: Büyük yatırım projelerinin olgunlaşması en az dört beş yıl, yeni ürünlerin tutunması da en az iki-üç yıl gerektirdiği için, demografik analizlerde, 10 veya 15 yıl sonrasının nüfus yapısını dikkate almak zorunludur. Prof. Dr. Cem Behar ve arkadaşlarının 1999””da TÜSİAD yayınları arasında çıkan “Türkiye””nin Fırsat Penceresi” adlı araştırmasındaki öngörüler hâlâ güncelliğini koruduğu için kapsamlı bir şekilde incelenmeli. Birleşmiş Milletler ve ABD Sayım Bürosu””nun Türkiye””nin gelecekteki nüfusu ile ilgili araştırmalarını da gözden geçirmek de yarar sağlayabilir.

Ekonomik analiz: Bizde futbol, eğitim ve ekonomi konusunda herkesin bir fikri vardır. Ancak günümüzün modern şirketlerinin CEO””ları, makroekonomik analiz ve tahmin konusunu, artık profesyonel bir iş olarak görüyor. İyi yönetilen şirketler, zengin ülkelerin büyük şirketleri gibi, tek işi makroekonomik analiz olan bir baş ekonomist (chief economist) istihdam ediyor veya bu konuda danışmanlık hizmeti alıyor.

Makroekonomik tahmin: Göz kararı ve el yordamı ile veya sezgiye güvenerek geleceğe nüfuz etme çabaları, yeni dönemde yerini bilimsel tahmin (forecasting) ve senaryo planlaması tekniklerine bırakıyor. Hazırlanan raporları değerlendirmek için üst düzey yöneticinin, ekonominin geleceği hakkında muhakkak sağlam bir fikir ve görüş sahibi olması gerekiyor.

Analitik ve eleştirel düşünce: İyi yöneticiler olaylara herkesten farklı baktıkları için, başkalarının göremediğini görür. Bunun için, yöneticinin kendine özgü bir eleştirel ve analitik düşünce yöntemi geliştirmesi gerekir.

Paradigma ve faz analizi: Başarılı yöneticiler, olaylara bir bütün olarak bakmayı ve geçmişten geleceğe köprü kurmayı iyi bilir. Paradigma analizi, bu beceriyi daha da geliştirebilir. Böyle yönetici, gideni ve gelmekte olanı, herkesten önce algılayabilir.

Sosyoloji: Türkiye””yi ve iş hayatını anlamak için toplumsal yapının, toplumsal değişimin ve uyum mekanizmalarının iyice kavranması gereklidir. Orta vadede talebin yönü ve dağılımı ile ilgili bilgilere ulaşmak da ancak sosyolojik araştırmalarla mümkün olur.

Sosyal psikoloji: Tüketicilerin tutum ve davranışları derinlemesine analiz edildiğinde talepteki değişimin rotasını tahmin etmek kolaylaşır. Belirli bir hedef kitlenin veya tüketici segmentlerinin zevk ve tercihlerindeki değişimin izlenmesi ancak sosyal psikolojinin iş hayatına uygulanması ile mümkün olur. Bu konularda uluslararası üne sahip bilim adamlarımız var. Muzaffer Şerif””in grup dinamiği, Çiğdem Kağıtçıbaşı””nın tutum ve davranışlar ile kültürel psikoloji konusundaki kitapları ve genç kuşağın araştırmaları, bir şirketin talep analizi için sağlam bir altyapı oluşturabilir.

Evrimsel psikoloji: Ekonominin ve toplumun gelişmesine rağmen, insan davranışlarının bazı temel nitelikleri hiç değişmez, aynı kalır. Gen araştırmaları ve kültürel antropolojiden yararlanılarak bu niteliklerin tespit edilmesi, sosyal trendlerin ve moda döngülerinin anlaşılmasını kolaylaştırır.

Kentleşme araştırmaları: Bu konuda TÜİK””in iç göç istatistiklerine şöyle bir bakmak ve ilk göç kuşağının tutum ve davranışlarını konu alan araştırmaları incelemek şart. Ancak göç edenlerin ikinci ve üçüncü kuşağında değişen tutum ve davranışlar hakkındaki araştırmalar pek fazla değil. Bu kuşaklar hakkındaki bilgiler, pazarını genişletmek ve derinleştirmek isteyen yöneticiler için vazgeçilmez bir nitelik taşıyor.

Hayat tarzı analizleri: Amerika””da değerler ve hayat tarzı (value and life styles= VALS) araştırmaları iş hayatında yaygın bir şekilde kullanılıyor. Türkiye””de de benzer araştırma ve gruplamaların yapılması gerekiyor.

Kültür incelemeleri: Farklı bilim dallarından gelen uzmanlardan oluşan ekipler, kültürel mirasın ve yaşayan kültürün ekonomik tercihler üzerindeki etkisini ortaya çıkarabilir. Dış pazarlarda tutunabilmek ve kalıcı olmak da yabancı kültürlerle ilgili sağlam ve kapsamlı bilgiler gerektirir.

Gelir dağılımı analizleri: TÜİK””in yaptığı gelir dağılımı ve tüketim harcamaları araştırmaları, farklı gelir gruplarındaki tüketici davranışları ile ilgilenenler için bir hazine değerindedir.

Demoskopik araştırmalar: Anketler ve kamuoyu araştırmaları, halk kitlelerinin, düşünce, bakış açısı ve tercihleri konusunda önemli ipuçları verir. Bu nedenle çeşitli kuruluşlarca yaptırılan araştırmalar temin edilip incelenmelidir.

İletişim: Az ve nadir oldukça değeri artan malların aksine bilgi, ancak paylaşıldıkça değer kazanır. Bilgi ve enformasyonun şirket içinde ve dışındaki iletişiminin etkinleştirilmesi, şirketlerin başarısında büyük önem taşır. Halkla ilişkiler ise marka oluşumu ve kriz yönetimi gibi konularda gerekli olur.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Süt kemik sağlığı bakımından yararlı mı?

sütün faydaları, Manşet, kemik gelişimi

Kemik gelişimi için sütün önemli olduğunu yıllardan beri duyarız. Peki gerçekten süt içmek kemiklerin güçlenmesine düşünüldüğü kadar katkı sağlar mı? İşte www.bbc.com sitesinden hepimizi aydınlatacak nitelikte bir makale…

Süt gerçekten kemikleri güçlendiriyor mu?

Kemiklerimizi güçlendirmek için süt içmek gerektiğine dair sözleri çocukken hepimiz duymuşuzdur.

Süt kalsiyum içerir. Kalsiyum da kemik yoğunluğu için gerekli bir mineral olarak biliniyor.

Ancak süt tüketimi ile kemiklerin güçlenmesi arasında kesin bir bağ olduğunu kanıtlamak o kadar da kolay değil.

Bunu kanıtlamak için iki büyük grupla bir deney yapılması, bunlardan birinin yıllar boyunca bol miktarda süt içerken diğer gruba süt görünümünde plasebo içecek verilmesi gerekiyor. Ama bunu pratikte uygulamak zor.

Onun yerine şu yapılabilir: Binlerce insana geçmiş yıllarda ne kadar süt içtikleri sorulup sonra da en az 10 yıl gözlemlenerek düzenli süt içenlerde daha az sayıda kemik kırılması vakasına rastlanıp rastlanmadığının tespit edilmesi.

ABD’de Harvard Üniversitesi 1997’de böyle bir araştırma yapmıştı. 77 bin kadın hemşire 10 yıl boyunca gözlemlendi. Ancak haftada bir bardak süt içenlerle iki ve daha fazla bardak içenler arasında kol ve kalça kırıkları vaka sayısı bakımından önemli bir fark görülmedi.

Etkisi iki yıl sürüyor

Aynı ekibin 330 bin erkekle yaptığı araştırmada da benzer bir sonuç alındı.

Bu alandaki 15 farklı araştırma 2015’te Yeni Zelandalı bir ekip tarafından incelendiğinde, süt içmek de dahil, kalsiyum bakımından zengin bir diyetin kemikteki kalsiyum yoğunluğunu iki yıl artırdığı, ancak sonra bu artışın durduğu gözlendi.

Diyetle alınan kalsiyuma alternatif olarak haplarla kalsiyum takviyesi de yapılabiliyor. Ancak takviyelerin uzun vadede olumsuz etkide bulunduğuna dair endişeler var.

Yeni Zelandalı ekip 51 araştırmayı inceleyerek kalsiyum takviyesinin uzun vadede avantajları ile olumsuz etkilerini kıyasladığında, onlar da kemiklerdeki güçlenmenin bir-iki yıl sonra durduğunu tespit etti.

Kalsiyum takviyesi, kemik yoğunluğunda yaşlanmaya bağlı kaybı durdurmuyor, sadece geciktiriyordu. Ekip, kemiklerde kırılma oranı bakımından bunun ancak ufak bir azalmaya tekabül ettiği sonucuna vardı.

Aynı veriler farklı ülkelerde incelendiğinde, günlük alınması gereken kalsiyum miktarı bakımından farklı öneriler ortaya çıkmıştı. Örneğin ABD’de önerilen miktar İngiltere ve Hindistan’dakinin iki katına yakındı. ABD’de günde yaklaşık üç su bardağı süt içilmesi salık veriliyor.

2014’te İsveç’te yapılan bir araştırmada ise günde üç bardaktan fazla süt içmenin kemikler için daha fazla yarar getirmediği, hatta zararlı olabileceği sonucuna varılmıştı.

Uppsala Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada, insanlara önce 1987’de ne kadar süt içtikleri soruldu, daha sonra aynı soru 1997’de tekrarlandı.

2010’da bu insanlar arasında ölüm oranı incelendiğinde günde bir bardak süt içenlerde daha fazla kemik kırılması ve erken ölüm oranına rastlandığı görüldü.

Peynir ve yoğurt daha mı etkili?

Ancak bu araştırmanın da bazı sorunları vardı. İnsanlara daha önceki yıllarda ne kadar süt tükettikleri sorulmuştu, bunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olmayabilirdi, zira süt tüketimi farklı şekillerde olabilirdi.

Ayrıca bu tür araştırmalardaki en büyük sorun burada da kendisini gösteriyordu: İki olay birbiriyle gerçekten bağlantılı mı veya neden-sonuç ilişkisi gerçekten var mı?

Aynı araştırmada kafa karıştıran bir diğer sonuç ise peynir ve yoğurt tüketimi ile daha az sayıda kırık oranı arasında bir bağlantı kurulmasıydı.

Araştırmacılar, insanlara beslenme konusunda tavsiyelerde bulunurken bu sonuçların dayanak alınması için erken olduğunu, benzer araştırmaların tekrarlanması gerektiğini söylüyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak beslenme düzenini değiştirme konusunda temkinli davranılması tavsiye ediliyor.

Yani kısaca diyebiliriz ki, mevcut verilere göre, süt içmeye devam etme konusunda bir sorun yok. Süt kemik sağlığı bakımından yararlı olabilir. Ama bu yarar sandığımız kadar uzun süreli olmayabilir.

Ayrıca kemik sağlığı açısından etkili diğer yöntemleri de uygulamak gerekir. Egzersiz yapmak ve beslenme, güneş ışığı ve fazla güneşin olmadığı yerlerde kışın D vitamini takviyesi yoluyla yeterince D vitamini almak gibi.

Uyarı: Bu makale sadece genel bilgi verme amacıyla yazılmıştır ve doktor tavsiyesi olarak ele alınmaması gerekir. Makalenin içeriğinden yola çıkarak okurun kendi başına koyduğu teşhislerden BBC sorumlu değildir. Sağlığınızla ilgili herhangi bir endişeniz varsa doktorunuza danışın.

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Hepimizin biraz sakinleşmeye ihtiyacı var

sinirliyken sakinleşmek için ne yapmalı, sakinleşmek, Manşet

Günlük hayatımızda hemen her yerde can sıkıcı olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bu olaylara verdiğimiz tepkiler de o anki ruh halimize göre değişiklik gösterebiliyor. Bu da bizi fazlasıyla yıpratabiliyor. Peki ne yapmalıyız? İşte sakinleşmek için kendimize sormamız gereken sorular…

Endişe duygusuna kapıldığınızda sakinleşmek için kendinize sorabileceğiniz sorular

Bazen insan sebepli veya sebepsiz yere endişeye kapılır. Öyle ki bu duygusunu başkalarına açıklamakta bile zorlanır. Anne babasının hastalanacağından, çok fazla para harcadığından, sevdiklerinin duygularını incitmekten, mesajlara cevap vermeyen bir arkadaş yüzünden bile endişelenir. Bir yakını eve geç geldiğinde, topluluk önünde konuşması gerektiğinde endişelenen sadece siz değilsiniz. Herhangi bir sebepten ötürü endişeye kapıldığınızda, göğsünüze bir ağırlık çöktüğünde şunu hatırlayın; yalnız değilsiniz. Endişe, birden fazla şekilde ortaya çıkabilir. Endişe duygusundan kurtulmanın da birden fazla yöntemi var. Bunlardan biri de sakinleşmek için kendinize soru sormak. İşte endişelendiğiniz zamanlarda bu duygudan uzaklaşmak için kendinize sorabileceğiniz sorular:

1. Bu gerçekten bir tehdit mi?

Hayatta kazalar olur. Ancak çoğu zaman endişe duygusuna kapıldığımızda, işlerin gerçekten de ters gittiğini söylemek biraz zor. Peki o halde sizi bu kadar endişelendiren şey ne? O şeyin gerçekleşme ihtimali ne? Bunu gerçekten bir anlığına da olsa düşünün. Bu sorulara bulacağınız yanıtlar, endişelenmenize sebep olan şeyin gerçek bir tehdit olup olmadığını kavramanızı kolaylaştırır.

2. Hazırlıklı olmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız mı?

Hayatta bazı şeyleri kontrol edebilirsiniz, önlem alabilirsiniz. Bisiklete biniyorsanız, kask takmalısınız. Evdeki alarmın çalışıp çalışmadığını kontrol etmeli, sağlık sigortanızı ihmal etmemeli, düzenli aralıklarla doktora görünmelisiniz. Biraz sıkıcı bir çözüm olabilir ancak kendinize kontrol edilecekler listesi hazırlayabilirsiniz. Gözden geçirdiğiniz unsurları tek tek işaretlediğiniz zaman endişelerinizden bir nebze kurtulabilir, daha sakin ve planlı hareket edebilirsiniz.

3. Zihniniz biraz aşırıya kaçıyor olabilir mi?

Gecenin bir yarısı endişeye kapılmış, korkmuş ve yorgun düşmüş bir zihinden daha kötü ne olabilir? Eğer panik duygunuz ve endişeleriniz işle, başka insanlarla veya dikkatinizi dağıtacak herhangi bir şeyle ilgili olmayan saatlerde ortaya çıkıyorsa, bu durumda kontrolü ele almalısınız. Derin nefesler alıp vererek düşüncelerinizi değiştirebilir veya bir uyku meditasyonu videosu açabilirsiniz. Gece gelen kaygılarınızın, güneşin ışığıyla birlikte ortadan kaybolacağını düşünebilirsiniz.

Aslında korkmanız gereken şey, endişelerinize sebep olan şeyler değil, endişenin ta kendisi. Amerikalı ünlü yazar Seth Godin, “Endişe, davranışlarımızı verimli bir şekilde değiştirdiği zaman kullanışlıdır. Bunun dışında kalan endişe duygusu, dikkat dağınıklığının olumsuz hali, bizi çalışmaktan veya hayatımızı yaşamaktan alıkoymak için tasarlanmış bir oyalanma şeklidir” diyor.

Bir sonraki sefer panik duygunuz arttığında, endişelerinize kapıldığınızda kendinize sorular sorarak bu duyguyla baş etmeyi ve ondan kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Kaynak: www.uplifers.com

Okumaya devam et

MAKALE

Evcil hayvan beslemenin çocuklar üzerindeki etkisi

Manşet, hayvan sevgisinin önemi, evcil hayvan, çocuk gelişimi

Evcil hayvan beslemek çocuklar için gerçekten birer tehdit mi? Evcil hayvanlar çocuklar üzerinde ne gibi etkilere sahipler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir yazı…

Evcil Hayvanlar Çocukların Gelişimini Nasıl Etkiliyor?

Hemen hepimizin kedi ve köpeklere dair çocukluk anıları vardır. Kimimiz bir sokak köpeğini sahiplenmek için ailemizi ikna etmeye çalışmışızdır, kimimiz bir yavru kediyi marketten aldığımız sütle beslemişizdir. Maalesef bazılarımız ise bu sevimli dostlarımızla oynarken ebeveynlerimiz tarafından uyarılmışızdır: “Sürme ellerini şu köpeğe!”, “Nereden buldun bu pis şeyi?!” Ebeveynler çocuklarının sağlığı ve güvenliğinden endişe ettikleri için böyle tepkiler veriyor olabilirler; fakat bu sevimli dostlarımız çocuklar için gerçekten birer tehdit mi? Evcil hayvanlar çocuklar üzerinde ne gibi etkilere sahipler?

2017 yılında yapılan bir araştırmaya göre, ergenlik dönemindeki çocuklar evcil hayvanlarıyla olan ilişkilerinden kardeşleriyle olan ilişkilerine göre daha fazla tatmin oluyorlar1. “Ama kardeşlerimizle ve evcil hayvanlarımızla aynı şeyleri paylaşmıyoruz ki” diye düşünebilirsiniz; fakat araştırmaya göre çocukların kardeşleriyle ve evcil hayvanlarıyla paylaştıkları şeyler birbiriyle hemen hemen aynı. Hatta bazı durumlarda çocuklar evcil hayvanlarına kardeşlerinden daha fazla şey anlatabiliyorlar. Buna ek olarak belirtmek gerekiyor ki; köpek sahibi olan ailelerin çocukları diğer evcil hayvanlara sahip olan ailelerin çocuklarına kıyasla evcil hayvanlarıyla olan ilişkilerinden daha memnunlar. Fakat bir köpekle yaşamanın mümkün olmadığı durumlarda diğer hayvanlar da çocuklar için son derece faydalı birer dost görevi görüyorlar.

Çok sayıda araştırma gösteriyor ki, evcil hayvanlarımızla kurduğumuz temas oksitosin salgılamamıza sebep oluyor ve bu da bizim rahatlamamızı ve sakinleşmemizi sağlıyor2. Çocuklar da – tıpkı yetişkinler gibi – stresli durumlarda, güvene veya duygusal desteğe ihtiyaç duyduklarında, öfkelendiklerinde veya üzüldüklerinde evcil hayvanlarından destek alıyorlar3,4. Fakat evcil hayvanların çocuklara faydaları bunlarla sınırlı değil. Araştırmalara göre çocuklar sadece insanlarla değil, evcil hayvanlarıyla da bağlanma ilişkisi kurabiliyorlar5. Kediler ve köpekler sevgimize karşılık verebilen canlılar oldukları için bağlanma ihtiyaçlarımızı kısmen de olsa karşılayabiliyorlar ve ebeveynleri tarafından yeterli ilgi görmeyen çocukların gelişiminde ciddi seviyede olumlu bir etki yaratabiliyorlar6,7. Ebeveynleri ile sağlıklı bir bağlanma gerçekleştiremeyen çocuklar ise ebeveynlerinin yerini evcil hayvanları ile doldurup güvenli bağlanma dinamikleri geliştirebiliyorlar8.

Evcil hayvanlar bebeklerin bilişsel gelişimi için de son derece faydalı olabiliyor. Yapılan bir araştırmaya göre; evcil hayvanlar bebeklerin konuşmayı öğrenmelerini ve gelecekte daha iyi sözlü iletişim kurmalarını kolaylaştırıyorlar9. Sabırlı birer dinleyici olmaları sebebiyle hayvanlar bebekleri konuşmaya teşvik edebiliyorlar. Bunun yanı sıra, bebekler de evcil hayvanlara sevgilerini göstermek veya komut vermek amacıyla iletişim kurmaya çabalayabiliyorlar. Evcil hayvanlar bebeklerdeki merak duygusunu tetikleyerek onları öğrenmeye teşvik edebiliyor ve aynı zamanda onlara koşulsuz ilgi göstererek duygusal destek sunabiliyorlar6. Ayrıca, öğrenme anlamlı ilişkiler içerisinde gerçekleştiğinde daha kalıcı ve etkili olduğu için evcil hayvanlarla kurdukları ilişkiler bebeklerde öğrenmeyi kolaylaştırıcı bir işlev de kazanabiliyor.

Evcil hayvanlar sadece varlıklarıyla dahi çocuklar üzerinde olumlu etkiler bırakabiliyor fakat birçok araştırma gösteriyor ki çocuklar ve evcil hayvanlar arasındaki bağ ne kadar güçlüyse, bu olumlu etkiler de bir o kadar fazla görülüyor. Bir araştırmaya göre; evcil hayvanlarıyla güçlü bağları olan çocuklar evcil hayvanlarıyla zayıf bağları olan çocuklara göre kendilerini daha güvende hissediyor, takım çalışmasına daha fazla yatkınlık gösteriyor ve daha iyi empati kurabiliyorlar10. Bir diğer araştırmaya göreyse, evcil hayvanlarla güçlü bağlara sahip olmak çocuklarda sorumluluk bilincini geliştiriyor11. Fakat belirtmekte fayda var; çocukların sorumluluk bilincini geliştirmek isteyen ebeveynlerin hayvan bakımı konusunda (örneğin evcil hayvanları nasıl incitmeden sevmek gerektiği, onlara nasıl davranmak gerektiği) çocuklarına rehberlik etmeleri de son derece önemli.

Özetlemek gerekirse; evcil hayvanlar hem bebekler hem de çocuklar üzerinde son derece önemli pozitif etkilere sahip. Bebeklerin bilişsel yeteneklerini geliştiriyorlar, onlarda merak uyandırıp keşfetmeye motive ediyorlar. Hem bebeklere hem de daha büyük çocuklara duygusal destek sunuyorlar. Bağlanma ilişkisinin gerektirdiği ihtiyaçları ebeveynleri tarafından karşılanmayan çocukların bu ihtiyaçlarının bir kısmını karşılayabiliyorlar ve bir nevi ebeveynleri tamamlayıcı bir görev üstlenebiliyorlar. Ergenlik dönemindeki çocuklar için yakın ve güvenilir bir arkadaş görevi görüp, onların çeşitli sosyal ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlar. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda şunu söyleyebiliriz: Evcil hayvan sahibi olmak bir çocuk sahibi olmaya, çocuk sahibi olmaksa yuvaya ihtiyacı olan bir hayvan sahiplenmeye engel değil. İnternette sıkça karşımıza çıkan bu inanılmaz sevimli çiftler beraberken daha mutlu ve sağlıklı bile olabilirler!

Kaynak: www.yakiniliskiler.com
Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND