Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yıldırım hızıyla genç kalmak!

75 yaşında olmasına rağmen oldukça “dinç” olan Dr. Yıldırım Aktuna, genç kalmanın ve canlı görünmenin beslenme ve düşünme ile ilişkisini anlattı…

yaşlanmanın olumsuz etkilerinden kurtulmak, gençlik sırları, genç kalmak

25 yaş genç gözükmenin sırları

75 yaşındaki Dr. Yıldırım Aktuna sebze-meyvelerden oluşan özel kokteyli ve antioksidan haplarıyla yaşlanmanın olumsuz etkilerini en aza indirmeyi başardı. İşte yüzde yüz etkili yöntemler.

Her sabah yeşil elma, kivi, portakal, siyah üzüm, çilek, havuç, domates, kereviz ve brokoliden oluşan “Yıldırım Aktuna kokteyli”yle güne başlanacak.
Yaz kış, her sabah beş kilometre yürüyün. Ginko, balık yağı ve sarımsak tabletlerini hayatınızdan eksik etmeyin. Günde 100 miligram aspirin alın.
Yeşil çay ekstresiyle kanser riskini azaltın…
Koenzim Q-10 kullanarak bağışıklık sistemini koruyun…
Arı sütüyle de enerjinizi artırın.

İşte Aktuna”nın gençlik formülü

Dr. Yıldırım Aktuna tam 75 yaşında ancak en az 25 yaş genç gözüküyor. Aktuna”nın gençlik formülü 25 yıldan beri aksatmadan sürdürdüğü bir dizi alışkanlığa dayanıyor. Yaz kış demeden her sabah en az beş kilometre yürüyor, kahvaltıdan önce sebze ve meyvelerden yapılan “kokteylini” içiyor ve düzenli olarak antioksidanlar kullanıyor.

25 yıldan beri sarımsak özü, ginko, arı sütü gibi antioksidanlar kullanıyor Sabahları erkenden uyanıp kahvaltıdan önce en az beş kilometrelik yürüyüş yapıyor Her gün yeşil elma, çilek, kivi, siyah üzüm, kereviz ve brokoli bulunan kokteylden içiyor

Dr. Yıldırım Aktuna tam 75 yaşında. Ancak enerjisiyle, fiziksel görümüyle gerçek yaşını tahmin etmek asla mümkün olmuyor. Çünkü Aktuna yaşından en az 25 yaş genç gözüküyor. Dr. Yıldırım Aktuna için gençliğin formülü ihmal etmediği alışkanlıklarına bağlı. 25 yıldan beri her sabah 5 kilometre yürüyor, dokuz ayrı meyveden oluşan “Yıldırım Aktuna kokteyli” ni her sabah içiyor ve antioksidan hapları düzenli olarak her gün kullanıyor. 13 yıl sonra yeniden hekimliğe dönen Dr. Yıldırım Aktuna hem genç kalmanın formüllerini anlattı hem de Türk toplumunun nabzını tutarak öfke ve depresyon krizini değerlendirdi.

* Yaşlanmayı ne belirliyor? Herkes doğduğu andan itibaren yaşı ilerler. Bir yandan bir kronometre gibi geçen zamana göre ilerleyen bu yaşın yanı sıra insanın yaşlanması da gerçekleşir. Yaşlanma üç bölümde gerçekleşir. Fiziksel-biyolojik yaşlanma, ikincisi ruhsal yaşlanma, üçüncüsü de zihinsel yaşlanma. Ama bence hepsinin birleştiği nokta, bu üç yaşlanma olayını idare eden üst nokta insan beyni. Beynin erken veya geç yaşlanması önemli olan… Genellikle insanlar yaşlarını doğduğu andan itibaren işleyen kronometreye göre hesap eder. Ama eğer bir insan kendine bakar, özen gösterirse, sağlığına dikkat ederse, 60 yaşında olmasına rağmen 40 yaşında görünebilir. O kişiye, biyolojik, ruhsal ve zihinsel olarak 60 yaşındaymış muamelesi yapamazsın. Tersi de olabilir. Kendine özen göstermeyen bir insan, fiziksel ve ruhsal olarak 60 yaşındaki biri kadar yaşlanmış olabilir. Ona da 40 yaş muamelesi yapamazsın. Çünkü vücuduyla, her şeyiyle 60 yaşındaki kadar yaşlanmıştır.

RUH VE ZİHİN YAŞI

* Yani yaşımız nüfus kağıdında yazan tarihe göre hesaplanmamalı mı? İnsanların artık kronometre yaşlarına bakmak yerine, gerçekte ne ölçüde yaşlandığını ruhsal ve fiziksel durumunu ölçerek bulmak gerekir. Şimdi anti-aging merkezlerinde bu yapılıyor. İnsanın o andaki yaşını fiziksel, biyolojik ve zihinsel yaşını ölçüyorlar. Kendi yaşına göre ne durumdadır hesaplayabiliyorlar.

* Yaşlanmayı ne belirliyor o zaman? İlerleyen yaşa rağmen genç kalabilmenin benim düşünceme göre birinci faktörü genetiktir. Genetik faktör çok önemlidir. Anne ve babasından aldığı genler, gen özellikleri, onun geçireceği hastalıklar açısından önem taşıyor, yaşama süresi ve yaşlanma bakımından da. İkinci faktör ise insanın kendisi. İnsanın kendisini koruması ve genç kalmayı sağlayacak özelliklere, unsurlara dikkat etmesi…

* Siz bunu nasıl keşfettiniz? Doğduğum tarih itibariyle tıp bugünkü kadar ilerlemiş değildi. Gen konusunda bu kadar ilerleme yoktu. Antiaging gibi bir anlayış yoktu. Gençliği koruyabilmenin ilkeleri, prensipleri bu kadar bilinmiyordu. Bizim de gençlik yıllarımız herkes gibi geçti. Ama ben doktor olduğum için bu bilince erken ulaştım. Dolayısıyla kendime özen göstermeye ve dikkat etmeye başladım. Bu da en az 25 yıl geriye gider. Ayrıca eskiden sigara kullanıyordum. Onu da 20 yıl önce bıraktım.

YÜRÜYÜŞ VE BESLENME

* Genç kalmak için ne yapıyorsunuz? Her gün beş kilometre yürüyüş yaptım. Çünkü yürüyüş, düzenli olarak yapılabilecek en iyi sporlardan birsi. Günde beş kilometre düzenli olarak yürüdüm, yaz-kış…. Kışın daha da zevkli oluyor. Sabah, kahvaltı etmeden çıkıyorum. Yürüyüşümü yapıyorum sonra gelip evde duşumu alıyorum.

* Düzenli egzersiz dışında ne yapılmalı? Bunun dışında, insanın yaşlanması ve hastalanmasında bağışıklık sisteminin gücünü koruması önem taşıyor. Çünkü bağışıklık sistemi insanı her türlü hastalığa karşı, özellikle de yaşlanmaya karşı koruyor. Bağışıklık sistemi zayıfladığı zaman her türlü hastalık ortaya çıkabiliyor. Ayrıca genç kalmakta bağışıklık sistemi çok önem taşıyor. Vücuda alınan gıdalarla serbest radikaller dediğimiz toksik maddeler oluşuyor. Bu maddeler vücutta hücrelerin zedelenmesine, hayatiyetini kaybetmesine yol açıyor, hücreleri tahrip ediyor. Son yıllarda antiaging başlığı altında ortaya çıkan antioksidan maddeleri ben yıllar önce keşfetmiştim. 25 yıldır iki şeyi çok dikkatle yapıyorum. Her sabah kalkar kalmaz yürüyüşten sonra dokuz ayrı meyveden oluşan karışımı sıkma makinesinde sıkıp bir bardak suyunu içiyorum.

* Nedir bu kokteyl? Elma, kivi, üzüm gibi meyvelerden oluşuyor. Yıldırım Aktuna kokteyli diyebiliriz, adı yok. Bir de bu antioksidan maddeleri gıdalarla alıyorum ama bir de doğal bitkisel ürünleri tablet halinde kullanıyorum. O zaman bu ürünler Türkiye”de yoktu, Amerika”dan getiriyordum. Şimdi var. 25 yıldır kullanıyorum. Ginko, balık yağı, E400, kokusuz sarımsak ekstresi gibi ürünleri düzenli olarak kullanıyorum. Bir de 20 yıldır günde bir tane 100 miligramlık aspirin alıyorum.

ŞALTERİ İNDİRİYORUM

* Peki siz stresle nasıl başa çıkıyorsunuz? Özellikle politikacıyken çok stres altındaydım. Günlük yaşamda, mesleğinle ilgili bir stres. Devamlı olaylar oluyor, onlarla başa çıkmak zorundasın. Telefonun 24 saat açık, medya da ayrı bir stres kaynağı, olumsuz olaylar manşet oluyor. Ben yıllardan beri şöyle bir yöntem uyguluyorum. İnsanın beyninde bir şalter var. Bir olayı düşünüyorsun, stres yaratan bir olay da olabilir. Ama artık yeteri kadar düşündüğünde ve o konuda yapacak bir şey yoksa, artık çare de üretemiyorsan düşünmenin anlamı yok. Ben beynimin o olayı düşünen tarafının şalterini ”pat” diye kapatıyorum. Bir daha hiç düşünmüyorum, aklıma bile gelmiyor. Ankara”da altı buçuk yıl bakanlık yaptım. Sabah 8-8.5 gibi gidiyorsun bakanlığa, akşam 6-7”ye kadar bir sürü işle uğraşıyorsun. Ve akşam çıkınca, arkadaşlarınla bir lokantaya gidip, orada yemekle birlikte sohbet edeceksin. Birçok insan, bakanlıktaki olayları, olumsuz, stres yaratan konuları kafasında taşıyarak oraya gidiyor ve yemekte de konuşma ihtiyacı duyuyor. Bu olayları 24 saat boyunca kafasında yaşatıyor. Bense dışarı çıktığım andan itibaren şalteri indiriyorum, o noktadan sonra artık ben bakan değilim, siyasetçi falan da değilim. Kafamda hiçbir şey yok. Lokantaya oturuyoruz, içki içeceksek içiyoruz ve davranışlarımda da o bakan olma kimliğini içimde yaşatmıyorum. Burada da doktorum. Akşama kadar hastalarımı muayene ediyorum. Ama buradan çıktığım andan itibaren doktor değilim. Akşam yemeğe ya da bir yere gitmişsek eğer burayla ilgili ve doktorlukla ilgili hiçbir şey yapmıyorum. Konuyu açan olursa da kapatıyorum.

EVE İŞ SOKMAYIN

* Bu galiba çok yaygın bir hata? Türkiye”de şunu görüyorum. İnsanlar hangi işi yaparsa yapsın, çantası elinde evraklarıyla eve gelir ve evde o işe devam eder. Yani iş hayatındaki sorunlar, problemler ev hayatında da devam eder. Halbuki evdeki hayat sadece dinlenmeye ayrılmalıdır. Bedenen, ruhen ve zihnen dinlenmek. Eve girdiği andan itibaren evdeki insanlar konuyu açmak istese bile açmayacaksın. Sanki bir yerde müdür değilsin, doktor değilsin, muhasebeci değilsin, bakan değilsin. Şalteri tak diye kapatıp beyninde her şeyi sıfırlaman lazım. En etkili olay bile o şalter kapandığında beynine girmeyi başaramayacak. Bunu yaptığın zaman mutlak bir dinlenme oluyor. Kendini yeniliyorsun. 7-8”de eve geldin, ertesi sabaha kadar uyku da dahil kendini tazeliyorsun. Çünkü bütün bu olumsuzluklar, stres yaratan unsurlar senin beynini toksik bir madde gibi zedeliyor, yoruyor, yıpratıyor. Şalteri kapatarak onu kafandan atmayı başardıysan, beynin üzerinde etki yapamıyor. Başka şeylerle meşgul olduğun için kendini yeniliyor.

* İçkiyle aranız nasıl? Çok az içerim. İki arkadaş bir araya geldiğinde, bir toplantı varsa genellikle kırmızı şarap içiyorum. Kırmızı şarap çok faydalı. O da bir kadeh, bazen iki tane. Ve 10-15 günde bir.

* Hep böyle neşeli misiniz? Her şeyi pozitif düşünürüm. Bunun da ötesinde şunu düşünürüm; insanlar doğuyor, belli süre yaşıyor ve ölüyor. Bizden önce milyarlarca insan yaşamış, dünyayı sarsan güç sahibi insanlar. Bugün hepsi kara toprağın altında, kemikleri kalmış sadece. Demek ki yaşam son derece göreceli. Önemli olan yaşadığın süreci uzatabilmek ve kendine kaliteli bir yaşam sağlayabilmek. Huzurlu ve mutlu yaşayabilmek.

* Bir de insanlar ruhi birtakım sıkıntıları olabileceğini pek de kabul etmiyor galiba? Ruh sağlıklarını korumayı bilmiyorlar. Stres, stres… Bunun yoğun etkisi altında kalıp bundan kurtulmayı becerememişsen hastalanırsın. Çünkü stresi yönetmek diye bir şey var. Stresten yararlanmak, adrenalin deşarjını sağlamak, olumlu işlere çevirmek…

* Peki nasıl düşünülmeli? Elbette stresin cinsine bağlı. Bir olay bir anda herkesin üzerinde stres yaratır. Olay geçer ve etkisi kalkar. Nedir o stres hali? Stres hali aslında sizin tehlikeye düşme hissini yaşamanızı sağlar. Vücut kendini korumak için tedbir almaya başlar. Ruhi ve fiziksel olarak. Kalp çarpar, göz bebekleri açılır, tansiyon yükselir, kaslar gerilir. Şimdi bu doğal. Ama olay ortadan kalktığı andan itibaren bunun da ortadan kalkması lazım. İşte stres altında kalan insanlarda savunma mekanizması aynen olay devam ediyormuş gibi sürüyor. Gergin, tansiyonu yüksek, kasları gergi, baş ağrıyor, gözler ağrıyor. Bu hal devam ederse gitgide bir öfkeye, saldırganlığa dönüşüyor. Yahut organlara yansıyor, psikosomatik dediğimiz şeker, migren gibi hastalıklara yol açıyor. Veya depresyona götürüyor. Yoğun stres altında yaşadığımız için ülkemizde de ruh hastalıkları arttı. İnsanlar stresle başa çıkamadığı için ve stres başlangıcında doktora gidip tedavi ettirmediği, önlemini almadığı için hastalıklar arttı.

* İnsanlar ruh hallerinde nelere dikkat etmeli? Bunun ön işaretleri var. Kendini gergin hissetmek, tahammülsüz olmaya başlamak yani tolerans eşiğinin düşmesi. Çarpıntı, sıkıntı hissetmek. Uyku bozuklukları, sabah yorgunluk hissiyle kalkmak, mutsuz, neşesiz hissetmek… Bütün bunlar çeşitli ruhi bozuklukların işaretleri olabilir. Bu işaretleri ilk gördüğünüzde yapılması gereken hemen bir ruh hekimine gitmek ve muayene olmaktır.

Aktuna”nın ünlü kokteyli

Dr. Yıldırım Aktuna”nın her sabah içtiği kokteylinde dokuz ayrı sebze ve meyvenin bileşimi var. Aktuna kendi ismini verdiği bu kokteylin formülünü de şöyle tanımlıyor.

* Yeşil elma (1 adet)
* Sıkma portakal (1 adet)
* Kivi (1 adet)
* Siyah üzüm (4 tane)
* Çilek (4 tane)
* Havuç (1 adet)
* Domates (1 adet)
* Kereviz (1 adet)
* Brokoli (Bir avuç kadar)

ANTİOKSİDANLAR ve VİTAMİNLER

Koenzim Q-10: Hücreye oksijen girişini sağlayan, hücre zarını ve bağışıklık sistemini koruyan antioksidan.
Pycnogenol: Ağaç kabuğundan elde edilen bu bitki özü antioksidan özelliğe sahip. Erken yaşlanmanın ve kalp hastalıklarını önlenmesinde etkili.
Royal Jelly: İşçi arıların ürettiği besin maddesi. B vitaminlerinin doğal kaynağı. Enerji sağlıyor, bağışıklığı düzenliyor.
Yeşil Çay Ekstresi: Çin”de 5 bin yıldır kullanılan yeşil çay ekstresi kolestrol düşürücü özelliğe sahip ve kanser riskini azaltıyor.

Yazar: Cengiz Erdinç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Çocukların ev ödevlerine yardım etmeli mi?

Manşet, ebeveyn, çocuk yetiştirme, araştırma

Anne babalar çocuklarının eğitimine ne kadar dahil olmalı? Ev ödevlerine yardım etmeli mi? Etmemeli mi? İşte ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştıran, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmanın detayları…

Çocuklarınızın Ödevlerine Yardım Etmeyin!

Günümüzde çocuk yetiştirmenin en temel “zorunluluklarından” biri de, ebeveynlerin çocuklarının eğitimine aktif bir şekilde dahil olması gerekliliği: Öğretmenlerle toplantılar yapmak, okuldaki gönüllü işlere katılmak, ödevlere yardımcı olmak ve çok az sayıda çalışan ebeveynin zaman bulabildiği yüzlerce başka şey yapmak… Bu zorunluluklar içimize öylesine işlemiş ki, çok az ebeveyn bu kadar çabaya değip değmediğini sorgular.

Bu Ocak ayına kadar birçok araştırmacı için de bu böyleydi. Teksas Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Keith Robinson ve Duke Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Angel L. Harris, ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştırdıkları, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmada, durumun pek de öyle olmadığı sonucuna vardılar. Araştırmacılar, Amerikalı ebeveynler üzerine yapılmış yaklaşık 30 yıl değerindeki uzun vadeli bütün araştırmaları taradı. Çocukların ödevlerine yardım etmekten üniversite planları üzerine konuşmaya ve okullarında gönüllü olarak çalışmaya kadar çocukların akademik hayatına müdahil olmanın 63 farklı yolunu araştırdılar. Bu araştırma, ebeveynleri daha çok müdahil olan çocukların zamanla daha fazla gelişme gösterip göstermediklerini bulmayı amaçlıyordu. Araştırmacılar bunu, çocukların okuma ve matematikteki sınav sonuçlarını içeren akademik performanslarına dayanarak ölçtüler.

Buldukları şey şaşırtıcıydı. Ölçülebilen ebeveyn müdahalesinin – ebeveynin ait olduğu etnik köken, kültür, sosyal sınıf ya da eğitim düzeyi ne olursa olsun – çocuklara akademik olarak çok az faydası olduğu hatta onları gerilettiğini gördüler.

Kızınızın ödevini her gece gözden geçiriyor musunuz? Robinson ve Harris’in Bozuk Pusula: Çocukların Eğitiminde Veli Müdahalesi isimli çalışmada yayımlanan verilerine göre bunu yapmanız kızınızın testlerden daha yüksek not almasını sağlamayacak. Üstelik çocuklar ortaokul çağına geldiklerinde, ebeveynlerin ödevlere yardım ediyor olması sınav sonuçlarını aşağıya çekebiliyor. Robinson’a göre bunun nedeni, velilerin, çocukların okulda öğrendikleri şeyleri çoktan unutmuş olmaları ya da aslında bunları asla tam olarak anlayamamış olmaları.

Benzer şekilde velileri sürekli öğretmenlerle ve okul müdürleriyle görüşen çocuklar, velileri okulda pek görünmeyen akranlarından akademik olarak daha hızlı gelişmiyorlardı. Diğer yararsız veli müdahalelerininse şunlar olduğu ortaya çıktı: Bir çocuğun sınıfını gözlemlemek, bir ergenin lisede alacağı dersleri seçmesinde yardımcı olmak, kötü not yüzünden çocuğu cezalandırmak ya da ödevini ne zaman yapacağı konusunda katı kurallar koymak gibi disiplinle ilgili önlemler. Robinson, bu tarz bir müdahalelerin heveslendirmekten çok kaygı yaratacağını düşünüyor. “Onlara, ‘Okulda daha fazla gönüllü olmamı ister misin? Okuldaki sosyal aktivitelere katılayım mı? Ödevlerine yardım etmem sana yardımcı oluyor mu?’ diye sorun” diyor Robinson. “Neler yapmaları gerektiği konusunda velileri ve okulları bilgilendirmeyi akıl ediyoruz ama çocukları genellikle bu konuşmanın dışında bırakıyoruz.”

Okullara velilerin de dahil olmasının bir dogma haline gelmesinin nedenlerinden biri de devletin bunu aktif bir şekilde teşvik etmesidir. Okullarda veli komitelerinin (Okul-Aile Birliği) kurulmasının talep edilmesinin sebebi, daha aktif anne ve babaların orta sınıf ile yoksul öğrenciler arasındaki performans farkının kapatılmasına katkıda bulunmasını sağlamaktır. Ancak bu yeni araştırmaya kadar hiç kimse, veliler ve okullar arasındaki ilişkinin, çocukların başarısını geliştirdiği varsayımını test etmedi. 

Robinson ve Harris bu varsayımı büyük ölçüde çürütürken, küçük çocuklara yüksek sesle kitap okumak (ebeveynlerin yarısından azı bunu günlük olarak yapıyordu) ve ergenlerle üniversite planları hakkında konuşmak gibi küçücük alışkanlıkların fark yaratabileceğini gördüler. Ancak bu müdahaleler, okullarda ya da öğretmenlerin yanında değil, evde hayata geçiriliyordu.

Dahası, ebeveynleri eğitimlerini önemsemediği için yoksul öğrencilerin okulda başarısız olduğuna dair yaygın inanışın da yanlış olduğu ortaya çıktı. Etnik kökeni, sosyal sınıfı ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, velilerin büyük bir çoğunluğu çocuklarıyla yüksek notların önemi hakkında konuştuğunu ve onların üniversiteye devam etmelerini dilediklerini bildiriyordu. Örneğin Amerika’daki Asya kökenli çocukların ebeveynleri, okula Latin kökenli ebeveynlerden daha fazla müdahil olmasa da (çünkü her iki grup da dil sorunu yaşıyor), Asya kökenli çocuklar sınavlarda aşırı derecede iyi performans gösterebiliyorlardı. Öyleyse neden bazı ebeveynler, paylaşılan bu değerleri başarıya çevirmelerinde çocuklarına yardımcı olmakta daha etkililer?

Robinson ve Harris, finansal kaynakları ve eğitim durumu daha iyi olan ebeveynlerin, çocuklarını, ilginç mesleklere sahip olan üniversite mezunu yetişkinlerin olduğu bir sosyal çevre içinde büyüttüklerini varsayıyorlar. Üst-orta sınıf çocuklara, iyi bir eğitimin hayatta başarılı olmak için gerekli olduğu sadece söylenmekle kalmıyor. Bu çocukların etrafı zaten yemek sofralarında üniversite yıllarını yad eden doktor, avukat ve mühendis olarak çalışan aile fertleri ve dostlarıyla çevrili oluyor. Asyalı ebeveynlerin durumu ise bir istisna: Çok yoksul olsalar ve çocuklarına bu tür bir sosyal çevre sağlayamasalar bile, eğitimin değeri ve cazibesi hakkında çocuklarıyla benzer bir etki yaratacak şekilde konuşabildikleri görülüyor.

Robinson, araştırma kapsamında Teksas Üniversitesi’ndeki istatistik lisans öğrencilerine ailelerinin başarılarına nasıl bir katkıda bulunduklarını sordu. Öğrencilerin çoğu; ebeveynlerinin onları zorladığına, teşvik ettiğine ya da resmi sebeplerle okulda bulunduklarına dair pek fazla anısı olmadığını bildirdi. Öğrenciler bunun yerine anne ve babalarını, yüksek beklentileri olan ama geride duran ebeveynler olarak tanımladılar. “Bu çocuklar da başardı!” diyor Robinson. “Ebeveynlerinin, çocukların akademik hayatına dahil olan ebeveynler olmasını bekliyorduk. Ama öyle değillerdi. Bu beni gerçekten çok şaşırttı.”

Robinson ve Harris’in bulduklarını, ebeveynler ile çocukları arasındaki evdeki konuşmaları 1990’larda gözlemleyen sosyolog Annette Lareau’nin çalışmalarından öğrendiklerimizle birleştirebiliriz. Lareau, yoksul ve işçi-sınıfından gelenlerin ev ortamlarında, çocukların sessiz olmalarının ve öğretmen gibi yetişkin bir otorite figürüne karşı saygıda kusur etmemelerinin beklendiğini buldu. Orta sınıf ailelerin ev ortamlarında ise çocuklar eleştirel sorular sormayı ve kendilerini savunmayı öğreniyorlardı. Bu davranışlar sınıfta çok işlerine yarıyordu.

Robinson ve Harris, yaptıkları araştırmada bazı veli müdahalesi türlerine yer vermemeyi seçti: Bocalayan çocuklar için özel öğretmen ya da terapist tutmak, üniversite için tasarruf hesapları açmak gibi. Bir de şöyle bir gerçek var: Sosyoekonomik durumu ne olursa olsun,  bazı ebeveynler çocukları için etkili okullar arama konusunda aşırı çabalarken, bazıları köşe başındaki okulu tartışmasız olarak kabul ediyorlardı.

Her ne kadar Robinson ve Harris öğrencilerin okul seçimine bakmasalar da, ebeveynlerin çocuklarının akademik performanslarını – okuma ve matematikte sekiz puana kadar- iyileştirmelerini sağlayacak çok az yoldan biri olarak şunu buldu: Çocuklarını hakkında iyi şeyler söylenen bir öğretmenin sınıfına yerleştirmek. En iyi öğretmeni seçmenin, çocuğun hayat boyu taşıyacağı kazanımları artırdığı ortaya çıktı.

Sonuçta, bu bulgular kermeslerde kek satmak için gönüllü olmaya zaman ayırmak için çabalayan kaygılı ebeveynleri rahatlatabilir. Ancak okullardaki veli müdahalesine sadece sınav sonuçlarıyla değer biçmek, velilerin okullarda ne büyük etkiler yaratabileceklerini görmemizi engellememeli. “Belalı” gibi görünen bu ebeveynler, özellikle devlet okullarında, çok etkilidirler. Daha iyi bir ders kitapları bulma, bahçede yeni oyun alanları kurma ve sanat, müzik, tiyatro ve okul sonrası kulüpler gibi tüm hayati “ekstraları” hayata geçirme konusunda oldukça etkilidirler. Bu tür bir veli katılımı, sınav sonuçlarını doğrudan etkilemese de, okulu tüm öğrenciler için pozitif bir yere dönüştürebilir. Çocuklarınızın okullarına müdahil olmak sadece onlara arka çıkmanın bir yolu değil, aynı zamanda iyi bir vatandaş olmanın da bir yolu olarak görülebilir. 

Kaynak: www.egitimpedia.com
Çeviri: Ayşegül Sarıoğlu

Okumaya devam et

MAKALE

Süt kemik sağlığı bakımından yararlı mı?

sütün faydaları, Manşet, kemik gelişimi

Kemik gelişimi için sütün önemli olduğunu yıllardan beri duyarız. Peki gerçekten süt içmek kemiklerin güçlenmesine düşünüldüğü kadar katkı sağlar mı? İşte www.bbc.com sitesinden hepimizi aydınlatacak nitelikte bir makale…

Süt gerçekten kemikleri güçlendiriyor mu?

Kemiklerimizi güçlendirmek için süt içmek gerektiğine dair sözleri çocukken hepimiz duymuşuzdur.

Süt kalsiyum içerir. Kalsiyum da kemik yoğunluğu için gerekli bir mineral olarak biliniyor.

Ancak süt tüketimi ile kemiklerin güçlenmesi arasında kesin bir bağ olduğunu kanıtlamak o kadar da kolay değil.

Bunu kanıtlamak için iki büyük grupla bir deney yapılması, bunlardan birinin yıllar boyunca bol miktarda süt içerken diğer gruba süt görünümünde plasebo içecek verilmesi gerekiyor. Ama bunu pratikte uygulamak zor.

Onun yerine şu yapılabilir: Binlerce insana geçmiş yıllarda ne kadar süt içtikleri sorulup sonra da en az 10 yıl gözlemlenerek düzenli süt içenlerde daha az sayıda kemik kırılması vakasına rastlanıp rastlanmadığının tespit edilmesi.

ABD’de Harvard Üniversitesi 1997’de böyle bir araştırma yapmıştı. 77 bin kadın hemşire 10 yıl boyunca gözlemlendi. Ancak haftada bir bardak süt içenlerle iki ve daha fazla bardak içenler arasında kol ve kalça kırıkları vaka sayısı bakımından önemli bir fark görülmedi.

Etkisi iki yıl sürüyor

Aynı ekibin 330 bin erkekle yaptığı araştırmada da benzer bir sonuç alındı.

Bu alandaki 15 farklı araştırma 2015’te Yeni Zelandalı bir ekip tarafından incelendiğinde, süt içmek de dahil, kalsiyum bakımından zengin bir diyetin kemikteki kalsiyum yoğunluğunu iki yıl artırdığı, ancak sonra bu artışın durduğu gözlendi.

Diyetle alınan kalsiyuma alternatif olarak haplarla kalsiyum takviyesi de yapılabiliyor. Ancak takviyelerin uzun vadede olumsuz etkide bulunduğuna dair endişeler var.

Yeni Zelandalı ekip 51 araştırmayı inceleyerek kalsiyum takviyesinin uzun vadede avantajları ile olumsuz etkilerini kıyasladığında, onlar da kemiklerdeki güçlenmenin bir-iki yıl sonra durduğunu tespit etti.

Kalsiyum takviyesi, kemik yoğunluğunda yaşlanmaya bağlı kaybı durdurmuyor, sadece geciktiriyordu. Ekip, kemiklerde kırılma oranı bakımından bunun ancak ufak bir azalmaya tekabül ettiği sonucuna vardı.

Aynı veriler farklı ülkelerde incelendiğinde, günlük alınması gereken kalsiyum miktarı bakımından farklı öneriler ortaya çıkmıştı. Örneğin ABD’de önerilen miktar İngiltere ve Hindistan’dakinin iki katına yakındı. ABD’de günde yaklaşık üç su bardağı süt içilmesi salık veriliyor.

2014’te İsveç’te yapılan bir araştırmada ise günde üç bardaktan fazla süt içmenin kemikler için daha fazla yarar getirmediği, hatta zararlı olabileceği sonucuna varılmıştı.

Uppsala Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada, insanlara önce 1987’de ne kadar süt içtikleri soruldu, daha sonra aynı soru 1997’de tekrarlandı.

2010’da bu insanlar arasında ölüm oranı incelendiğinde günde bir bardak süt içenlerde daha fazla kemik kırılması ve erken ölüm oranına rastlandığı görüldü.

Peynir ve yoğurt daha mı etkili?

Ancak bu araştırmanın da bazı sorunları vardı. İnsanlara daha önceki yıllarda ne kadar süt tükettikleri sorulmuştu, bunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olmayabilirdi, zira süt tüketimi farklı şekillerde olabilirdi.

Ayrıca bu tür araştırmalardaki en büyük sorun burada da kendisini gösteriyordu: İki olay birbiriyle gerçekten bağlantılı mı veya neden-sonuç ilişkisi gerçekten var mı?

Aynı araştırmada kafa karıştıran bir diğer sonuç ise peynir ve yoğurt tüketimi ile daha az sayıda kırık oranı arasında bir bağlantı kurulmasıydı.

Araştırmacılar, insanlara beslenme konusunda tavsiyelerde bulunurken bu sonuçların dayanak alınması için erken olduğunu, benzer araştırmaların tekrarlanması gerektiğini söylüyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak beslenme düzenini değiştirme konusunda temkinli davranılması tavsiye ediliyor.

Yani kısaca diyebiliriz ki, mevcut verilere göre, süt içmeye devam etme konusunda bir sorun yok. Süt kemik sağlığı bakımından yararlı olabilir. Ama bu yarar sandığımız kadar uzun süreli olmayabilir.

Ayrıca kemik sağlığı açısından etkili diğer yöntemleri de uygulamak gerekir. Egzersiz yapmak ve beslenme, güneş ışığı ve fazla güneşin olmadığı yerlerde kışın D vitamini takviyesi yoluyla yeterince D vitamini almak gibi.

Uyarı: Bu makale sadece genel bilgi verme amacıyla yazılmıştır ve doktor tavsiyesi olarak ele alınmaması gerekir. Makalenin içeriğinden yola çıkarak okurun kendi başına koyduğu teşhislerden BBC sorumlu değildir. Sağlığınızla ilgili herhangi bir endişeniz varsa doktorunuza danışın.

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Hepimizin biraz sakinleşmeye ihtiyacı var

sinirliyken sakinleşmek için ne yapmalı, sakinleşmek, Manşet

Günlük hayatımızda hemen her yerde can sıkıcı olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bu olaylara verdiğimiz tepkiler de o anki ruh halimize göre değişiklik gösterebiliyor. Bu da bizi fazlasıyla yıpratabiliyor. Peki ne yapmalıyız? İşte sakinleşmek için kendimize sormamız gereken sorular…

Endişe duygusuna kapıldığınızda sakinleşmek için kendinize sorabileceğiniz sorular

Bazen insan sebepli veya sebepsiz yere endişeye kapılır. Öyle ki bu duygusunu başkalarına açıklamakta bile zorlanır. Anne babasının hastalanacağından, çok fazla para harcadığından, sevdiklerinin duygularını incitmekten, mesajlara cevap vermeyen bir arkadaş yüzünden bile endişelenir. Bir yakını eve geç geldiğinde, topluluk önünde konuşması gerektiğinde endişelenen sadece siz değilsiniz. Herhangi bir sebepten ötürü endişeye kapıldığınızda, göğsünüze bir ağırlık çöktüğünde şunu hatırlayın; yalnız değilsiniz. Endişe, birden fazla şekilde ortaya çıkabilir. Endişe duygusundan kurtulmanın da birden fazla yöntemi var. Bunlardan biri de sakinleşmek için kendinize soru sormak. İşte endişelendiğiniz zamanlarda bu duygudan uzaklaşmak için kendinize sorabileceğiniz sorular:

1. Bu gerçekten bir tehdit mi?

Hayatta kazalar olur. Ancak çoğu zaman endişe duygusuna kapıldığımızda, işlerin gerçekten de ters gittiğini söylemek biraz zor. Peki o halde sizi bu kadar endişelendiren şey ne? O şeyin gerçekleşme ihtimali ne? Bunu gerçekten bir anlığına da olsa düşünün. Bu sorulara bulacağınız yanıtlar, endişelenmenize sebep olan şeyin gerçek bir tehdit olup olmadığını kavramanızı kolaylaştırır.

2. Hazırlıklı olmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız mı?

Hayatta bazı şeyleri kontrol edebilirsiniz, önlem alabilirsiniz. Bisiklete biniyorsanız, kask takmalısınız. Evdeki alarmın çalışıp çalışmadığını kontrol etmeli, sağlık sigortanızı ihmal etmemeli, düzenli aralıklarla doktora görünmelisiniz. Biraz sıkıcı bir çözüm olabilir ancak kendinize kontrol edilecekler listesi hazırlayabilirsiniz. Gözden geçirdiğiniz unsurları tek tek işaretlediğiniz zaman endişelerinizden bir nebze kurtulabilir, daha sakin ve planlı hareket edebilirsiniz.

3. Zihniniz biraz aşırıya kaçıyor olabilir mi?

Gecenin bir yarısı endişeye kapılmış, korkmuş ve yorgun düşmüş bir zihinden daha kötü ne olabilir? Eğer panik duygunuz ve endişeleriniz işle, başka insanlarla veya dikkatinizi dağıtacak herhangi bir şeyle ilgili olmayan saatlerde ortaya çıkıyorsa, bu durumda kontrolü ele almalısınız. Derin nefesler alıp vererek düşüncelerinizi değiştirebilir veya bir uyku meditasyonu videosu açabilirsiniz. Gece gelen kaygılarınızın, güneşin ışığıyla birlikte ortadan kaybolacağını düşünebilirsiniz.

Aslında korkmanız gereken şey, endişelerinize sebep olan şeyler değil, endişenin ta kendisi. Amerikalı ünlü yazar Seth Godin, “Endişe, davranışlarımızı verimli bir şekilde değiştirdiği zaman kullanışlıdır. Bunun dışında kalan endişe duygusu, dikkat dağınıklığının olumsuz hali, bizi çalışmaktan veya hayatımızı yaşamaktan alıkoymak için tasarlanmış bir oyalanma şeklidir” diyor.

Bir sonraki sefer panik duygunuz arttığında, endişelerinize kapıldığınızda kendinize sorular sorarak bu duyguyla baş etmeyi ve ondan kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Kaynak: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND