Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yazarlıkta başarı taktikleri

Yazarlık nasıl öğrenilir? Roman, deneme öykü gibi eserleri okuyarak mı yoksa bu türlerin nasıl yazılacağını anlatan kitaplardan mı? Kılavuz kitaplar kısa yazarlığın kısa bir sürede öğrenileceğini vaad ediyor. İşte yazar olmak üzerine önemli bir yazı…

kişisel gelişim

Yazarlık nasıl öğrenilir? Roman, deneme öykü gibi eserleri okuyarak mı yoksa bu türlerin nasıl yazılacağını anlatan kitaplardan mı? Kılavuz kitaplar kısa yazarlığın kısa bir sürede öğrenileceğini vaad ediyor. İşte yazar olmak üzerine önemli bir yazı…

Yazmayı hangi kitaplardan öğrenmeli?

Roman, öykü gibi kurmaca ya da eleştiri, deneme, inceleme gibi kurgu dışı eserlerin yazımı, bu türlerde örnekler okuyarak mı öğrenilir yoksa bu türlerin nasıl yazılacağı üzerine kaleme alınmış kitaplardan mı? Kılavuz kitapların yazarlığı kısa sürede öğretebileceğinin ileri sürülmesi, birçok yazar adayı için bu çalışmaları cazip kılıyor.

Yazı bir buluş mudur, keşif mi? Yazmak insan için güçlü bir tutku ve ihtiyaçken, öyle görünüyor ki, Sümerler yazıyı uygarlığa kazandırdıklarında bir buluştan çok keşfi gerçekleştirdiler. Sanki yazı, evrenin bir yerinde saklı dururken onlar sadece bir hazinenin kapağını araladılar ya da üzerindeki tozlu örtüyü kaldırdılar. O günden bugüne yazı insanın kaderinin bir ortağı ve tanığı olarak varlığını sürdürdü, sürdürüyor ve sürdürecek. İnsan neden yazmak ister ve içinden geçtiği dünyayı, hayatı kayıt altına almaya tutku duyar? Tarihin yazının bulunuşuyla başladığını kabul edersek aslında bu sorunun tarih kadar eski olduğu çıkarımına da varırız. Belki bu soruya cevap ararken yaptığımız, aslında daha kesif, daha karanlık bir dünyaya doğru yolculuktur. Tam da bunun için yazı üzerine, yazının doğasına dair kaleme alınan bütün kitaplar, zihnimize yeni sorular ekler, imgelemimizdeki soru işaretini büyütür.‘İnsan ancak kendini yazar’

“İnsan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendisinin ve başkalarının hikâyeleriyle çevrili yaşar, başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.” diyen Jean-Paul Sartre’ın sözünden, hikâye anlatmanın salt bir anlatma edimi olmadığını çıkarabiliriz. Bir insan her zaman hikâye anlatıcısı ise yazar kimdir? “Bir anlatıcılar vardır, bir de yazarlar. İnsan canının istediğini anlatır; canının istediğini yazmaz: Ancak kendini yazar.” sözleriyle Jules Renard,  Sartre’dan yıllar önce aslında aklımıza takılan soruya dolaylı da olsa yanıt veriyordu.

    Jules Renard’ın anlatıcı ile yazar arasına koyduğu sınır bizi yazara daha çok yaklaştırmışken, karşımıza yazı ile yazar arasındaki ilişkiyi sorgulayan şu soru çıkar: Acaba yazar, nasıl yazdığını bilir mi? “Yazmak bir dağa tırmanmaya benzer. Tırmanırken tek görebildiğiniz, önünüzdeki ve tam üstünüzdeki kayadır. Nereden geldiğinizi ya da nereye gittiğinizi göremezsiniz.” cümlesi üzerinden sürdüğümüz iz, yazarın yapıtını var ederken yürüdüğü yolu da resmeder. Virgina Woolf, Bir Okur Olarak adlı yapıtında aynı yaklaşımı şu sözlerle derinleştirir: “Edebiyatla, sözgelimi bir otomobilin üretim süreci arasında bir benzetme ilk bakıştan sonra anlamını yitirir. Yüzyılların akışı içinde makine üretmek konusunda pek çok şey öğrenmemize rağmen edebiyat üretme konusunda bir şey öğrendiğimiz hayli su götürür. Daha iyi yazmıyoruz; hakkımızda söylenebilecek tek şey, şimdi birazcık şu yönde, şimdi bu yönde hareket etmeye devam ettiğimiz, ama yeterince yüksek bir zirveden bakıldığında, hareket rotamız bir çemberin içinde sürüp gidiyor olsa gerek.”

    Edebiyatın, yazının doğası üzerine düşünürken iş zihinde olanı yazıya dökmeye gelince yaşanan krizi Semih Gümüş’ün şu saptamasında okuruz: “İnsana ne denli beceriksiz olduğunu, yazmaktan daha çok ne gösterir? Sanırım ötesi yok. Yazınsal yazının olanaklarının neler olduğunu kâğıt üstüne yazalım, sonra da onları bir kişi yaratmakta, kişiler arasındaki ilişkileri ve çatışmaları, ölümleri ve doğumları ve bunlara benzer durumları anlatmakta kullanmaya başlayalım. Kâğıt üstüne yazıldığı gibi olmadığını görmek, ümit kırıcı olabilir. Yaratıcı yazıyla yazar arasındaki sağlam köprü tam bu krizin ortasında kurulur.”

Yazmayı Vırgınıa Woolf’tan öğrenmek

Roman, öykü, şiir gibi kurgusal ya da eleştiri, deneme, inceleme gibi kurgu dışı eserlerin yazımı, bu türlerden örneklerin okunmasıyla mı öğrenilir yoksa bu türlerin nasıl yazılacağı etrafında kaleme alınmış kitaplardan mı? Andığım türlerin nasıl öğretileceğine ilişkin kitapların, bu türlerin tarihine kıyasla çok yeni olması, bugün de birçok yazarın bu rehber kitaplardan bağımsız şekilde nitelikli eserler vermeleri, aslında yazma yetisinin yazarın kendi çabası  ve keşfiyle ortaya çıktığını gösteriyor. Elbette, nitelikli eserler okuyarak kazanılacak yazarlık yetisi, daha meşakkatli ve zorlu bir süreci çağrıştırır. Neyin nasıl yazılacağına ilişkin kitapların kısa sürede yazarlığı öğretebileceği iddiası, birçok yazar adayı için bu yöntemleri cazip kılıyor. Yazarlığın giderek “profesyonel bir işe” dönüşmesi ve vaat ettiği yeni imkânlar, onu da tıpkı diğer meslek dalları gibi öğretilebilir bir uğraş haline getiriyor. Nasıl yazılacağı teknik düzeyde öğretilse bile yazarlığın okuma, donanım, birikim temelli bir süreç içinde ilerlemesi, ilk kitabını yazma derslerinden edindiği tekniklerle yazan ve göz kamaştıran kimi yazarların “tek kitaplık imzalar” olarak kalmasına da sebep oluyor. Yazarlık hileye, kalem oyunlarına gelen bir uğraş değildir; dahası bu anlamda oldukça dirençlidir. Tam da bu noktada Ernest Hemingway’in “En büyük başarı kalıcı olabilmektir.” sözü akla geliyor.

Amerikalı romancı Joyce Carol Oates Bir Yazarın İnancı’nda, “Kurmaca düzyazı bir zanaattır ve zanaat öğrenilmelidir; rastlantı sonucu ya da bilerek, isteyerek.” der. Oates’un yazar adayını yüreklendiren bu sözlerindeki vurgunun kurmacanın sanat yönünden çok “zanaat” yönüne dönük olduğunu belirtmek gerekir. Ve muhtemelen Oates, “rastlantı” ve “bilerek” sözcüklerini arka arkaya kullanırken bu işin profesyonel bir destekle olduğu kadar kendi başına da öğrenilebileceğini imliyor. Murat Gülsoy bu konuda edebiyatımızdaki yetkin örneklerden biri olan Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı kitabında, Oates’un zanaat ve sanat sözcükleri üzerinden vardığı ayrımı şu sözlerle ifade ediyor: “Teknikler öğretilebilir. Eğitimi veren kişinin izlediği programa göre yazma teknikleri konusunda deneyim kazandırılabilir. Ancak işin yaratıcılık kısmı biraz daha farklı bir yerde duruyor.”

Formüllerle yazılır mı?

Yazarlık dersi uzmanı Danell Jones tarafından hazırlanan Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri (Timaş), yazar adaylarına yazarlık tekniklerini yetkin ve doyurucu bir dille sunan bir çalışma. Virginia Woolf ismi bile temas ettiği şeyi yazınsallaştırmaya yeterken, Jones peşine düştüğü hazineyi en doğru yerde bulma başarısı gösteriyor. Danell Jones’un bu kitabıyla benzerlerine göre daha nitelikli bir eser ortaya koyduğunu söyleyebiliriz, çünkü bir taraftan yazarlığın teknik boyutunu anlatırken diğer taraftan Woolf gibi bir yazarın yapıtlarından bu işin pratik ve kuramsal izlerini sürüyor. Yazarlık derslerine, en azından bugünkü işlevi ve değeri açısından bakıldığında, kolay kolay gönül indirmeyeceğini düşündüğümüz Woolf’un aynı konuda bunca söz söylemiş olması doğrusu şaşırtıcı. Kaç yazar adayı Danell Jones’tan yazarlığın büyüsünü, sırrını öğrenmiştir bilinmez ama Jones’un Woolf’u bu bağlamda çözümlemeyi başardığı söylenebilir.

    Jones, kitabın başında Woolf’u sınıfta bu meseleyi anlatan bir öğretmen olarak düşlüyor ve Virginia Woolf imgesini etkileyici bir biçimde okurun önüne seriyor. Woolf henüz ilk dersinde tahtaya şu sözü yazıyor: “Bir sanat eseri üretmek için gereken şartlar nelerdir?” Yanıtı sınıftaki bir öğrenci şöyle veriyor: “Kendine ait bir odaya ve yılda beş yüz sterlinlik bir gelire sahip olmak mı?” Kitap boyunca açılan konu başlıkları, Woolf’un eserlerinden alıntılanan ve onun ağzından aktarılan cevaplarla ve öğrencilerin sorularıyla sürüyor. Her okurun ya da yazar adayının edebi metinleri çözümlemesi, işlenen teknikleri, anlatım imkânlarını görmesi kimi zaman çok zor, kimi zamansa imkânsızdır. Dersler boyunca soruların devam etmesi, Danell Jones’un bazen Woolf’un bazen de kendi sözleriyle verdiği cevaplar, meselenin çözüldükçe kendini yenileyen bir büyüye, gize sahip olduğunu da imliyor. Parmak izi bir insan için ne kadar biricikse, kalem izi de bir yazar için o denli biricik değil midir? Gelişigüzel yazan birinden bir yazara dönüşmek ancak o kalem izini yakalamakla mümkün olabilecekse, bu nasıl gerçekleşecek?

Yazının dilini çözmek

“İnsan kendi özgünlüğünü edinmeden önce nelere katlanıyor.”, “Söz konusu olan birinci değil, biricik olmaktır.”  birbirini tamamlayan bu iki cümle, Jules Renard’ın Yazmak Üzerine Notlar (Sel Yay.) adlı yapıtından. Renard’ın yükte hafif pahada ağır kitabı, kütüphanenizde dururken sık sık elinizin gideceği cinsten. Yazar “özgünlük” ve “biriciklik” vurgularıyla yazarın niteliğinin neyi yazdığıyla değil, nasıl yazdığıyla ortaya çıkacağının altını çiziyor. Çünkü binlerce roman, hikâye, şiir kitabı arasında bir yapıt eğer sadece eskileri çoğaltıyorsa bir anlam ve değer taşımayacaktır; önemli olan kuru tekrara düşmek değil öncüllerinden farklı bir eser üretmektir. “Sözcük yalnız ona verilen yer sayesinde yaşar.” diyen Renard, metnin en küçük biriminden itibaren nasıl inşa edileceğini anlatıyor. Yazmak Üzerine Notlar elbette bir tür yazma dersi değil ama “Yazarın işi yazmayı öğrenmektir.” diyen gerçek bir edebiyatçının günlüğünde bu tür notlar, ilkeler, cümleler bulunması, yazarlığın aslında hap niteliğindeki kitaplardan edinilecek bir “yeti” olmaktan çok, has edebiyatın kapısını dövmekle, orada ısrarla durmakla gerçekleşeceğini gösteriyor.

Renard, birçok yazarlık dersi kitabına bedel şu tespitte bulunurken, aslında ne çok şey söylüyor: “Yapıtın ağaç gibi doğması büyümesi gerek. Havada, dalların tam olarak uyacağı kurallar, görünmez çizgiler yoktur. Ağaç bütünüyle onu içeren tohumdan çıkıp açık havada gelişir özgürce. Planları izlenecek yolları çizip onu bozan bahçıvandır.” Woolf’tan duyduğumuz, “Yaşanmış olanın önemli olduğu yerde hayali olanı yazmayı tercih ederim.” sözü Renard’ta şu karşılığı buluyor: “Yaşamı tatlılıkla alt etmek gerek.” Yazarlığın kuru bir hevesten çok bir varoluş biçimine, bir yaşam gereksinimine dönüşmesi gerektiği Renard’ın şu sözlerinden daha güzel anlatılabilir mi: “Yazmak için yaşamak gerek, yoksa yaşamak için yazmak değil.”

Yazar olmayı kolay mı sandın?

Yazarlık uzaktan vaat ettiği ışıltılı dünyanın, albeninin, saygınlığın yanında türlü zorlukları, engelleri de barındırır. İlk başta arzu edilen sadece bir kitabın kapağında isminizin olmasıyken, bu amaca ulaşıldıktan sonra başka başka hevesler, sorumluluklar, talepler ve zorluklar beklemektedir yazarı. Giuseppe Culicchia, Demek Yazar Olmak İstiyorsun (Aylak Adam) adlı kitabında bitmez tükenmez enerjisi ve yalınkılıç dürüstlüğüyle yazarların dünyasını, edebiyat “piyasasının” durumunu sadece okura ve yazar adaylarına değil, yazarların kendisine de açıyor. Aslında Demek Yazar Olmak İstiyorsun, Charles Bukowski’nin bir şiirinin adı ve şiir şu dizelerle açılıyor: “her şeye rağmen/ adeta içinden fışkırmıyorsa/ bırak yapma/ kalbinden ve aklından ve ağzından/ ve ciğerlerinden gelmiyorsa/ bırak yapma.” Şiir şu dizelerle sona eriyor: “dünyanın hiçbir yerinde kütüphaneler/ senin gibilerle uykuya dalmak için esnememişlerdir/ o zincirin halkası olma/ bırak yapma/ ruhundan bir roket gibi çıkmıyorsa/ hareketsiz kalmak/ seni delirtmiyorsa ya da/ intihara ya da cinayete sürüklemiyorsa/ bırak yapma/ içindeki güneş/ ciğerini yakmıyorsa/ bırak yapma/ doğru zaman geldiğinde/ ve kader seni seçmişse/ her şey kendiliğinden gelecek ve devam edecektir/ sen ölene ya da o içinde ölene kadar/ başka yolu yok/ ve hiç olmadı da.”

Culicchia üç döneme ayırdığı yazarlık ‘kariyerini’ “Gelecek Vaat Eden Yetenek”, “Hergele Herif” ve “Büyük Usta” başlıklarıyla adlandırıyor. Her üç bölümde de yayınevi, piyasa ve okur arasında kurulan ilişkileri kendi deneyimlerinin ateşiyle pişirdiği sözlerle anlatıyor yazar.

Yazının dünyasında Hemingway olmak insanı, mesela Faulkner’ın, “Okuyucularının sözlüğe bakmalarını gerekli kılacak tek bir kelime bile yazmamasıyla ünlüdür.” eleştirisinden korumaz. Bütün bunları Culicchia’dan okuduktan sonra durup kendi kendimize şu soruyu soruyoruz: “Gerçekten yazar olmak istiyor muyum?”

Ne yazacağını bilmek ancak yazmakla mümkün

Yazar, yalnızlığın iskemlesi üzerinde ele avuca gelmez düşlerden bir dünya ortaya çıkarır. Yazar adayı ve okur ondan nasıl düş kurduğunu, sunduğu dünyayı nasıl var ettiğini anlatmasını ister. Düş ne kadar ele avuca gelirse yazarın geçtiği yolları okurlarına göstermesi de o denli mümkündür. Marguerite Duras şu sözleriyle sadece yazarların içinde bulunduğu durumu anlatmıyor, bir yazar adayına ne yapması gerektiğini de söylüyor: “Yazmak, insan yazsaydı ne yazardı, bunu öğrenme çabasıdır –ancak yazdıktan sonra öğrenebiliriz bunu–, öncesindeyse insanın kendi kendine sorabileceği en tehlikeli sorudur bu. Ama aynı zamanda en çok sorulan.”

Yazar adayına öğütler

Yazdıklarımı ilk okuyan kişi ben olduğuma göre, herhangi bir hikâyeyi yazmaya başlamamdaki asıl sebep onu okumak isteyişim olmalı.

Bir yazarın başına gelebilecek en tehlikeli şey, kendi kendine, “Ne kadar iyi yazıyorum be!” demeye başlamasıdır. Yergiler konusunda ise bir yazarın yapabileceği en gereksiz şey, kendi kendine, “Pekâlâ, şimdi cevabını veririm senin!” demesidir.

Yazarın kendi dilini yaratması gerekir, benzerlerininkini kullanması değil.

Okunmaktan çok anlamı sezilen uzun tümcelerden kesinkes kaçınmalı.

Düzyazıyı, tadına bakmadan önce krema gibi soğumaya bırakmak gerek.

Yazan el her zaman okuyan gözü bilmezden gelse keşke.

Edebiyat sevgisi iyi kitaplar değil kötü kitaplar sayesinde kazanılır çoğunlukla.

Eğer yeni bir problemin çözümü için değilse yeni bir kitap yazmanın ne anlamı var?

Karakterinizi ancak gerekliyse konuşturun. Diyalog yazmanın rahatlığıyla merkezden kopmayın.

Yazının bir spor olduğunu kendime yinelemeliyim, ondaki her şey yönteme, bugün söyledikleri gibi alıştırmaya bağlı.

Çok sıkıcı yazmamalı. Küçük, sıradan tümcelerle okura yardımcı olmalı.

Yazının koruyucusu her zaman yaşam oldu; ondan uzaklaşır uzaklaşmaz düşüverdim.

Gençlere oltayla balık avlamayı öğretiyorum ama balıkları seçmeyi bilmiyorum.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND