Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Yabancı dil öğretimi nasıl olmalı?

Konu: Liselerde Öğretim Dili Tartışması
Konuk: Kültür Koleji Müdürü ErdoğanYılmaz

YABANCI DİL ÖĞRETİMİ NASIL OLMALI?

Konu: Liselerde Öğretim Dili Tartışması
Konuk: Kültür Koleji Müdürü ErdoğanYılmaz
KAYNAK: www.ntvmsnbc.com/

Gülseren Güver: İyi günler. Okula Dönüş Programında yine sizlerleyiz. Hergün yeni bir eğitim sorununu ele aldığımız programımızın bugünkü konusu, liselerdeki öğretim diliyle ilgili.

Pek çok anadolu lisesi ile bazı özel okullarda kağıt üzerinde kalan iki dille eğitime devam mı edilmeli, yoksa tamamen Türkçe eğitime mi dönülmeli? Fen ve matematik derslerinde de Türkçe öğretime geçilirse, yabancı dili öğretmek hayal mi olur? Yoksa tam aksine, yabancı dilde eğitim Türkçeye mi zarar veriyor? Öğretmen sorununu çözmeden yabancı dilde öğretim diye diretmenin kime ne yararı var? Yıllardır bu sorular etrafında tartışılan ancak bir türlü sonuca ulaşılamayan bu konuyu, bugün uzman konuğumuz Sayın Erdoğan Yılmazla ele alacağız. Sorularınızı www.ntvmsnbc.com adresine yollayabilirsiniz. Hocam hoşgeldiniz..

Erdoğan Yılmaz: Hoşbulduk..

Gülseren Güver: Bu liselerdeki öğretim dili tartışması bir ısıtılıyor, bir rafa kaldırılıyor. En son Sayın Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin, 2003-2004 öğretim yılından itibaren liselerde fen ve matematik derslerinin Türkçe okutulmasına hazırlanıldığını söyledi. Niye bu kararsızlık? Neden biz yıllardır bu tartışmayı, bu kararsızlığı, izlemek, dinlemek durumunda kalıyoruz?

Erdoğan Yılmaz: Ard arda gelen o kadar çok soru sordunuz ki aslında bu gerçeği de yansıtıyor. Tabi bir yığın soru ve sorun ortada dururken işe nereden başlanıcağının doğru tanımlanması gerekir. Benim kanımca, öncelikle gereksinimin belirlenmesi, sonra da bu gereksinime uygun amaçların belirlenerek çözüm yollarının bulunması gerekirdi. Kanımca bu süreç işletiliyor gibi gözüküyorsa da aslında düşünceler farklı farklı, eylemler farklı farklı oluyor. Onun için bir; bu nedenle çözemiyoruz.

Bir başka neden de kanımca; bir yapboz düzeni içerisinde, yaz-boz düzeni içerisinde sorunları parça parça ele alıyoruz ve onun için işin içerisinden çıkamıyoruz. Önce gereksinimi belirlemek lazım. Çünkü eğitim de diğer toplumsal kurumlar gibi bir ihtiyaçtan doğruyor, bir gereksinimden doğuyor. Nedir bu gereksinim? Önce bireyin bir gereksinimi var. Sonra toplumun ya da ulusal gereksinimlerimiz var. Ve bunun yanıbaşında da gittikçe önemi artan bir evrensel gereksinim bizi kuşatmış durumda. Kanımca bu gereksinmelerin tümüne yanıt veren bir sistem oluşturmak gerekiyor.

İşte bu sistem bu gereksinimlerin tümüne yanıt vermediği için giderek içinden çıkılmaz hale gelen bir sorunlar yumağını yaşıyoruz. Bir forum yapmak gerekirse en az bir yabancı dilde duyduğunu, okuduğunu anlayan, kendisini ifade edebilen, dünyayla sağlıklı iletişim, etkili iletişim kurabilen bireyler yetiştirmek için yabancı dil bir araçken giderek bir amaca dönüşüyor. Ve bu aracın etkin bir biçimde gerçekleştirilmesi, yönlendirilmesi için kullanılacak olan diğer araçlar ve altyapı yeterince hazırlanmadan çok acele hareket ediliyor. Bu da bizi birçok yanlış yapmaya sürüklüyor. Birçok örneği var bunun. Sanıyorum buna değinme şansımız olabilir.

Gülseren Güver: Evet, şimdi ben bu konudaki tartışmaları bir hafızamdan geçirdiğim zaman ideolojik boyutunun çok ön plana çıkarıldığını hatırlıyorum. Yani Türkiye bir müstemleke ülke mi ki yabancı dilde, bir başka ülkenin dilinde öğretim yapıyor tartışmaları.. Yani bu ana fikir daha çok aklımızda kalmış. Oysa biz dediğiniz gibi ihtiyaçlardan yola çıkmalıyız. Mevcut durumda aslında sağlıklı bir sonuca varabilmek için herhalde okullarda nelerin yaşandığına bakmak lazım. Fen ve matematik derslerini biz yabancı dilde vermeye çalışırken hocam, okul idarecileri, öğretmenler ve öğrenciler neler yaşıyorlar? Bunları çok somut adını koyarak bize aktarır mısınız?

Erdoğan Yılmaz: Tabi ben burada bir sektör adına konuşmuyorum ama neticede belli bir birikimi olan bir eğitimci olarak gözlemlerimi, izlenimlerimi aktarıyorum, farklı görüşler de olabilir. Hemen bir kere sözünüzün içerisinde yer alan şu ideolojik boyut meselesini süratle bir kenara ayırmak lazım. Çünkü eğitimin içerisine bunu kattığınız vakit esas amacı, esas gereksinimi gözden kaçırabiliyorsunuz. Meseleyi bu kadar sert kategorilerle, katı kurallarla ele almak pek doğru gözükmüyor bana. Müstemleke misiniz değil misiniz yaklaşımı bunun bir örneği. Bence böyle girmemek lazım.

Şimdi bir yabancı dil öğrenme ihtiyacımız var mı? Var. Hatta birden fazlasına ihtiyacımız var. Özellikle içinde bulunduğumuz evrensel gelişmeler ışığında bu kaçınılmaz bir ihtiyaç. O zaman bunu nasıl yapacağız konusu var. Şimdi burada okullarımızın, ben bir ayrım yapmak istemiyorum, hepsi devletimizin şemsiyesi altında olan okullar, hepsi bakanlığımızın değerli yöneticilerinin kontrolünde ve denetiminde olan okullar ama devlet okullarımızın özellikle bu konuda resmi okullarımızın çok ciddi sıkıntılar içinde olduğunu, yaygın olarak sıkıntı içerisinde bulunduğunu görüyoruz.

Bu da gene en başta söylemeye çalıştığım bazı kararların acele alınması ve önlemlerin arkadan gelmesiyle bağlantılı. Örneğin dördüncü, beşinci sınıflarda İngilizce eğitimini zorunlu kılıyoruz ama yeteri kadar İngilizce öğretmenimiz olmadığı için bunların hayata geçirilmesi, özellikle resmi okullarımızın birçoğunda çok zorlukla ya da hiç…

Gülseren Güver: Liselerdeki sıkıntı da aslında temelde öğretmenden kaynaklanıyor değil mi?

Erdoğan Yılmaz: Evet, ordan kaynaklanıyor. Tabi bunu yayar, alır getirirseniz sadece sayısal değil, bir de şey sorunuyla karşılaşıyorsunuz. O da yetmiyor, ben buna sistem bütünlüğü yaklaşımıyla bakmak diyorum, bir de bunun altyapısını kurmanız gerekiyor.

Yani yeteri kadar görsel, işitsel araç gereç, çocuğun hayata İngilizceyi, Almancayı, Fransızcayı geçirebilme becerilerine ortam ve olanak sağlamak gibi uygulamalar. Bunları hiç yapamıyorsunuz. O zaman riskli okullarımızın birçoğunda bunu gerçekleştiremiyorsak bu pek de o öğretmenlerin ya da o okul yöneticilerinin suçu olmaktan çıkıyor.

Gülseren Güver: Özel okullarda durum ne? Özel okulların tümünde yabancı dil öğretiminin çok sağlıklı yapıldığı söylenebilir mi?

Erdoğan Yılmaz: Şimdi ben tabi gene sektörel olarak konuşmak istemiyorum ama izlenim sözcüsü değilim çünkü, yetkili de değilim. Ama benim tespitlerimde özel okullarımızın bu konuda çok ciddi adımlar attığını, önemli başarılar sağladığını, yıllardır bunu hayata geçirme konusunda önemli deneyimleri olduğunu biliyorum. En azından şu anda yöneticiliğini yaptığım Kültür Lisesinin 50 yıllık böyle bir geçmişi var.

İngilizceyi özellikle İngilizceyi ve ikinci bir yabancı dili de öğretme konusunda birikimleri var, deneyimleri var. Ama şunu açıklıkla ve içtenlikle söylemem lazım. Bir gözlemdir, kimseyi suçlamıyorum, ama öğretiyor gibi yapanlarla gerçekten bu işi kendisine dert etmiş geleneksel, kurumsal bir yapıya dönüştürmüş olanlar arasında fark olduğunu söylemem lazım. Tümünün aynı ölçüde başarılı olduğunu ifade etmek son derece güç.

Gülseren Güver: Evet, yanıltıcı olur diyorsunuz. Peki hocam, şimdi öğretmen zorlanıyor, çünkü dediğiniz gibi nitelik sorunu var. Çocuklar fen ve matematik derslerini yabancı dilde çok akıcı bir şekilde öğretecek bilgisi yok, o şekilde yetiştirilmemiş. Bu nitelikte öğretmen bulmak sıkıntılı. Çocuklar neler yaşıyor, bir de ÖSS faktörü var.

Erdoğan Yılmaz: Şimdi zaten problemin temel kaynağı, işin asıl öznesi olan öğrencilerimiz, çocuklarımız, gençlerimiz. Belkide bu sistemin içerisinde en çok gözardı edilenler onlar. Şöyle geçmişe dönüp baktığım vakitte bir dönem geldi, bir İngilizceyi isteğe bağlı bir eğitim konusu olarak ele aldık.

Gene aynı dönem içerisinde hemen arkasından kur sistemine dönüştürdük. Sonra da tuttuk en başa dönerek klasik İngilizce öğretim yöntemine geçtik. Şimdi o yılın içerisinde bir kuşak çok şey kaybederek yetişti. Bu kayıplar şu anda bizde pek fazla gözükmüyor ama bunun acısını toplum içerisinde yaşayanlar var. Dolayısıyla çocuklarımız bu işin öznesi olarak çok sıkıntı çekiyorlar. Bir yanda yabancı bir dili bilmiyor musun aşağılaması, bir yanda yabancı bir dili hakkıyla öğrenebilmek için gerekli olanak ve ortamlara sahip olamama.

Bir yanda da yabancı dili öğrenme olanağı bulunsa bile bu sefer terminolojiyi, üniversite sınavlarında karşılaşacakları soruları nasıl çözümleyebileceğine ilişkin kaygı var. Giderek artan bir oranda çocuklarımız için içinden çıkılmaz bir hal alıyor durum.

Gülseren Güver: Dolayısıyla aslında bu uygulamada diretmenin çok da bir mantığı yok herhalde değil mi hocam. Hocam, çözüm önerilerinizi satır başlarıyla alalım..

Erdoğan Yılmaz: Evet, ben kısaca şöyle özetlemek istiyorum; Türkiyenin önüne şu anda yine birtakım sıkıntıları ve sorunları olsa da 8 yıllık ilköğretim gibi son derece önemli bir fırsatı var. Burada bir problemin bitmiş olması lazım. Öğreniyoruz ama uygulamıyoruz. Lisede artık öğrenci yabancı dilini kullanarak dünyayı tanımalı, araştırma yapmalı, proje hazırlamalı diye düşünüyorum. Sistem bütünlüğü içerisinde bu konuyu ele almalıyız bütün altyapı özelliklerinde.

Gülseren Güver: Çok teşekkür ediyoruz.

Erdoğan Yılmaz: Rica ederim, ben teşekkür ediyorum.

Gülseren Güver: Okula Dönüş Programının bugün de sonuna geldik. Yarın tekrar karşınızda olacağız. Bu kez br başka uzman konuğumuza, devletin bir müdür bir mühürle teslim ettiği, hizmetli ve memur kadrosu vermediği okulların durumunu getireceğiz karşınıza. Bize, www.ntvmsnbc.com adresinden ulaşabilirsiniz. Yarın görüşünceye dek mutlu ve sağlıklı kalın…

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND