Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Ya hayata yürüyecekti, ya hayata küsecekti!

Hayat karşımıza her durumda iki yol çıkarır. Ve seçimi yapmayı bize bırakır… Bazen dışımızdaki engellere takılırız, bazen içimizdeki engelleri aşarız… Nasıl mı? İşte size bir pozitif engelsizlik hikayesi…

kişisel gelişim

Hayat karşımıza her durumda iki yol çıkarır. Ve seçimi yapmayı bize bırakır… Bazen dışımızdaki engellere takılırız, bazen içimizdeki engelleri aşarız… Nasıl mı? İşte size bir pozitif engelsizlik hikayesi…

Pozitif Engelsizlik

ÖLDÜ DİYE CENAZE TÖRENİ HAZIRLANAN BİR ÇOCUKKEN “POZİTİF ENGELSİZLERDEN” OLABİLİR!

Çocuk felci yüzünden iki bacağını kaybeden, ilk cümlelerini 7 yaşında kurmaya başlayan Seyfettin Işık, nereden nereye geldi, nasıl geldi? Asıl engellerin dışımızda değil içimizde olduğunu kanıtlayan Seyfettin Işık’ın “kendini engelletmeme” hikâyesi…

Yıl 1978. 9 Eylül günü, saat 22:00 sularında, Kayseri’nin Develi ilçesinin, eski adıyla Aygözme köyünde çatısı kerpiç, iki odası olan bir evin eşiğinde dünyaya geldi.

O gelince güneş doğmuştu sanki o haneye. Annesi dört kız çocuğu dünyaya getirmiş, sonuncusu daha bir yaşını doldurmadan geri gitmişti. Bir sonraki olursa erkek olmalıydı. Öyle de olmuştu.

Ama sanki yanlış yerde doğmuştu. insan biraz daha bekleyebilir, annesi eşikten içeri girdikten sonra dünyaya gelebilirdi. Seyfettin o zaman da sabırsızdı ve hiç beklemedi, hemen gelmek istedi ve geldi.

O gelince coşku geldi, sevinç geldi, neşe geldi. Öyle bir bakıldı ki, bu ilgi o günün şartlarında harikuladeydi. Köyde sevilecek çocuklar onu kıskanıyordu.

9 ay önce yüzünde çiçek açan çocuk solmaya yüz tutmuştu

Seyfettin şiddetli bir ateşle, sebebini ve adını bilmedikleri bir hastalığa yakalandı. 9 ay önce açan çiçek solmaya yüz tutmuştu.

Babası gidip fitil aldı önce. Pazartesi olunca doktora götürecekti, hafta sonu nereden bulacaklardı doktoru? İki gündür ateşini düşürmek için bildikleri bütün yolları deniyordu köylü. Ancak ateşi düşmediği gibi Seyfettin’in durumu gittikçe kötüleşiyordu. Belki Pazartesiye bile çıkmazdı.

Annesi babasını çarşıya gönderdi, “Git bir top bez al da ele güne karşı elimiz ayağımıza dolaşmasın,” dedi. Artık ölümü yaklaşmıştı. Geceleri ağzına kulak dayayıp nefes alıp almadığı yoklanıyor, tenine dokunuluyordu teni soğumaya başlamış mı diye…

Pazartesi olmuştu ama Seyfettin inat etmiş, ölmemişti

Pazartesi olmuştu ama Seyfettin inat etmiş, ölmemişti. Doktora götürmek farzdı bu sefer. Ümitsizce Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine götürüldü. Doktor, “çocuk felci” teşhisi koydu ama çok geç kalınmıştı. O an için yapılması gereken tedavinin ardından taburcu edildi.

Evet, Seyfettin sakat kalacaktı artık. Anne baba “ölse kurtulurdu” diye düşünmeye korkuyordu ebeveyn içgüdüsüyle. Böyle düşündükleri için suçluluk duygusuna kapılıyorlardı.

1985 yılına kadar hiç yürüyemedi Seyfettin. Ablaları onu rüyasında yürürken görüyor, bunu heyecanla herkesle paylaşıyorlardı. Rüya bile olsa çok güzel bir şeydi onun yürümesi.

Babasıyla birlikte camiye gidiyor, ona öğretildiği gibi “Allahım bana ayak ver”, “Allahım bana ayak ver” diye dua ediyordu. Bu sözler onun ilk sözcükleriydi.

Evet, Seyfettin daha önce hiç konuşamamıştı. 7 yaşındaydı ve bu sözcükleri bir araya getirerek ilk defa cümle kuruyordu. Sesi bile yabancı geliyordu kendine. Sanki başka birisi konuşuyordu.

Ablalarının sırtında ilkokulu bitirmişti

1986′da Adana’ya taşındılar. O da okula kaydedildi. Her ne kadar cihazlarına ve değneklerine alışmak/katlanmak zorunda kalsa da, ablalarının sırtında ilkokulunu bitirmişti. Yine konuşması yok denecek kadar kötüydü.

Kimseyle konuşamıyor, sadece mırıldanıyor ve kimse onu anlamıyordu. Boş zamanlarında tek arkadaşı hayalleriydi. Bol bol hayal kurar, bahçelerinde çamurdan yaptığı oyuncaklarıyla tek başına oynardı.

İlkokulu bitirdikten sonra evde tek söz sahibi olan babası onun okula devam etmesini istemedi. Seyfettin o zaman bile, “Hayır baba ben okula gitmek istiyorum,” diyemedi. Okuluna devam etmeyi çok istiyordu. Geceleri ağlayarak uykuya dalıyordu.

Söylemek istediklerini küçük kâğıtlara yazıp babasının görebileceği her yere astı

İki büyük sorunu vardı. Okula gönderilmemesi ve okumak istediğini ifade edememesi. Boğazında bir yumruk! Ne çıkarabiliyordu ne de yutabiliyordu. Bu acı onu eritiyordu.

Sonunda kendince bir çözüm buldu. Babasına bu konuda söylemek istediklerini küçük kâğıtlara yazıp babasının görebileceği her yere astı. Babasının yatak odasının kapısına, banyo kapısına, v.s.

Yazdıkları yerinden kaybolunca yeniden yazıp asıyordu, yılmadan usanmadan bunu yapıyordu. Yapıyordu ama babası bir türlü cevap vermiyordu. Seyfettin bir yandan notlar yazıp herkese bunu ilan ediyor, bir yandan da başka yollar düşünüyordu.

İstediği sadece bir cevaptı. Olumsuz olsa bile rahatlayacaktı ama yine yazmaya devam edecekti. Bir cevap yoktu.

Kendisini değersiz hissediyor, bu dünyada fazlalık olduğunu düşünüyor, insanlara yük olmaktan başka bir işe yaramadığına inanıyor, geceleri dualar ederek ağlıyor, gündüzleri öfke nöbetleri geçiriyordu.

Tek istediği okula gitmekti

İyice hırçınlaşmıştı. Tek istediği okula gitmekti. Bir yılı böyle geçti.

Bir sonraki yıl portakal, karpuz ve pamuk işçiliği yapan annesi ve ablaları masraflarını ortak karşılayıp okula kaydını yaptırdılar. Okula gidiyordu artık!

Orta ikinci sınıfa başarıyla geçen Seyfettin’e babası bir gün, “Artık ev yaptırıyoruz oğlum, annen evin masraflarını karşılayacak, ben de maaşımı olduğu gibi eve yatıracağım. Sen artık büyüdün, kendi işini kendin hallet, masraflarını kendin karşıla, ne yapacağına kendin karar ver,” dedi.

 

Önünde iki yol vardı, ya hayallerine yürüyecekti ya da hayata küsecekti

Önünde iki seçenek vardı. Ya okulunu bırakıp annesinin yamadığı lastikli pantolonu delinince, “Anne şurayı da yama”, “Anne tıraş olmam gerek, babamdan para iste, Permatik alacağım” diyecekti ya da hayal dünyasında iyice netleştirdiği, hayattaki her şeye sahip olan, sevilen, saygı duyulan, “başarılı Seyfettin” olup bir fark yaratacaktı.

Kendisiyle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Artık balık sudan çıkmalıydı. Ne pahasına olursa olsun hayallerinin peşinden tutkuyla gitmeye karar verdi.

Okulunu bırakamazdı, devam edecekti. Devam etmesi için iş bulması gerekiyordu. Daha önce hiçbir işte, hiçbir yerde çalışmamıştı. Bunu da bırakın, hiçbir yeri bilmiyordu, çarşıya bile gitmemişti. Nasıl iş bulacağına dair hiçbir fikri yoktu, nasıl iş isteneceğini de bilmiyordu.

“İş istiyorum” kelimesini nasıl ifade edecekti tanımadığı insanlara, bunu diyemezdi, korkunç bir şeydi bunu demek zorunda olmak ama demeliydi, en azından bunu başarmalıydı.

Kabuğunu kırmaya, gidip herkese, “İş istiyorum, çalışmam gerek,” demeye karar verdi

Hiçbir işte çalışmayan, dünyada hangi mesleklerin olduğunu bilmeyen, 16 yaşında birine kim hangi işi verirdi ki? Daha konuşmayı bile beceremiyordu. Cesareti yoktu, korkuyordu her şeyden. Ne yapabilirdi? Nasıl yapabilirdi?

Gidip herkese, “İş istiyorum, çalışmam gerek, okula devam etmek için çalışmalıyım,” demeye karar verdi. Ya ben bunları söylerken şaşırırsam ya da söylediğimi zanneder sadece mırıldanırsam, beni anlamazlarsa diye içindeki olumsuzlukları yenmeye çalışırken “Ne olursa olsun çıkıp bunu yapmalıyım,” dedi ve çıktı dışarı.

Bindi bir dolmuşa, gözüne bir caddeyi kestirdi. Bir başından başlayıp diğer başına kadar her yere girdi. “İş istiyorum,” dedi, “çalışmak istiyorum,” dedi. İş aradı.

Kimisi hiç dinlemeden, “Patron yok!” dedi. Kimisi, “Allah versin!” dedi. Önce buna anlam veremedi. Sonradan anladı ki insanlar kendisini “dilenci” zannediyorlardı. “Olsun dedi içinden. “Ben öyle olmadığıma göre onlar yanılıyorlar.” Devam etti iş aramaya.

Bir radyocu, “Tamam, bize reklam bul, bulduğun reklamın yüzde yirmisi senin,” dedi. Seyfettin, “Peki ne diyeceğim reklam bulmak için?” diye sordu. Radyocu, “Ben radyo SES’ten geliyorum. Radyomuz bir kampanya başlattı. Bu kampanyada kelimesi bu kadar diyeceksin,’ dedi.

Seyfettin bunu ezberleyince bir başka caddede işe başladı. İki günde tek bir reklam bile alamadı. Sorulan soruları cevaplayamadığı zaman radyonun numarasını veriyordu.

Adana’nın 40 derece sıcağında akşama kadar koltuk değnekleriyle yürüyordu

İki gün sonra başka bir iş aramaya başladı. Çok yoruluyordu. Yaz ayıydı. Adana’nın 40 derece sıcağında akşama kadar koltuk değnekleriyle yürüyor, koltuk altları yara oluyordu.

Bir gün bir başka radyonun sahibi olan kadın, “Sana iş veremem ama radyomda senin için iş ilanı vererek sana yardımcı olabilirim,” dedi. Bir hafta iş ilanını yayınladı. Bir gün telefon çaldı. Saat kordonu yapan bir atölyenin sahibi aradı ve onu işe almak için davet etti.

Gitti ama orada çalışmak için de okulunu bırakması gerekiyordu. Çünkü gündüzleri açık olan bir yerdi ve yarım gün çalışmanın ücreti eğitim masraflarını karşılamıyordu. Seyfettin yine iş aramaya devam etti.

Bir ay içinde derneğin en çok gazete satan elemanı olmuştu

Yine tesadüf sonucu Sakatlar Derneğini buldu. Oradan da yapabileceği bir iş olup olmadığının cevabını istedi. Eline bir deste gazete tutuşturdular. “Çalışmak istiyorsan bu gazeteleri satacaksın,” dediler. O yine ne diyeceğini, nerelere gideceğini sordu ve çalışmaya başladı. O gün 35 tane gazete sattı.

Okulların açılma zamanı yaklaşmıştı. Her gün daha çok satmaya çalışıyor, bunun için ne yapması gerektiğini deneme yanılma yoluyla keşfediyordu. Bir ay içinde derneğin en çok gazete satan elemanı olmuştu.

Okullar açıldı. Artık Seyfettin daha çok sevilip sayılıyordu. Bütün okul ihtiyaçlarını kendi karşıladı, hatta kendine bir kasetçalar bile aldı. Evdeki itibarı arttı. Öğleden önce okuluna gidiyor, öğleden sonra gazete satıyordu. Hava kararıp iş yerleri kapanıncaya kadar çalışıyordu.

Eve gelirken de taşıyabileceği kadar meyve, çerez ve tatlı gibi kendisinin ve kardeşlerinin sadece misafirler getirdiği için yiyebildikleri şeylerden alıp getiriyordu. Artık Seyfettin “topal” değildi ve öyle görülmüyordu. Bu, onun için büyük bir şeydi. Hatta büyük de değil, muhteşem bir şeydi bu.

En büyük eksikliği her zaman olduğu gibi konuşamamaktı

Derneğin çıkardığı gazete kapandı ve dernek üyeleri tarafından tiyatro grubu kuruldu. Seyfettin bu grubun en iyi elemanıydı. Ama tiyatro zaman zaman turneye çıkıyordu. Okulu nedeniyle turnede çalışamayan Seyfettin okul harçlığı bittiği zaman, rapor alıp okulundan izinli sayılıp, il dışına gidiyor, yine çalışıyordu.

İş konusunda ne kadar tecrübe edinirse o kadar çok farkında oluyordu eksikliklerinin. En büyük eksikliği her zaman olduğu gibi konuşamamaktı. Çalışırken de kendince en iyi şablonu ezberleyip, o şekilde başarı sağlıyordu ama onun dışında sosyal iletişimi inanılmaz derecede kötüydü.

Tek hayali oturup bir insanla sohbet edebilmekti. Bunu beceremiyordu. Konuşurken cümleyi beyninden kuruyor ama kelimeleri ifade ederek söyleyemiyordu. Bazen buna teşebbüs ediyor ama ifade edeceği kelimeleri cümlede yerlerine yerleştiremiyordu.

Bu konuda çok acı çekiyordu. Bunun hayalim kuruyordu hep. Aşık oluyor ama bunu asla söyleyemiyordu. Söylese bile daha sözünü bitirmeden karşıdaki kişi konuşmasından sıkılıyordu, ne söyleyeceğini tahmin edip cevabını veriyordu.

Kızlar onu kardeş gibi seviyordu! Bunun sakat olmasından kaynaklandığını düşünüyor ve acı duyuyordu.

Nedense yüreği sakat değildi, hep sakat olmayan kızlara âşık oluyordu!

Bir kere daha kendisiyle yüzleşmesi gerekiyordu. Konuşamamasının yanı sıra, bir de sakat olmanın dezavantajını fark etmişti. Belki ileride kendini geliştirip düşündüklerini ifade edebilecek hale gelebilirdi ama ömür boyu sakat kalacaktı, bunu değiştiremezdi.

Ama nedense yüreği sakat değildi, hep sakat olmayan kızlara âşık oluyordu! Yolda ya da dernekte sakat kızlarla karşılaştığı zaman onlara bakamıyordu, aynaya baktığında kendine bakamadığı gibi.

Rüyalarını vesikalık görmeye zorladı kendini!

Rüyasında bile kendisi sakat değildi, hayalindeki kızla sahillerde gezerken koltuk değneği kullanmıyordu. Bunu aşmak için önce hayallerini ve rüyalarını vesikalık görmeye zorladı kendini ve artık öyle oldu. O kızın hep belden yukarısını hayal etti ve kendisi de öyle oldu. Problem geçici olarak çözülmüştü. Şimdilik böyle mutluydu.

Konuşamama konusunda kimden öğüt dinlese kitap okumasını öneriyordu. Seyfettin bunu iyice abarttı ve aldığı kitapları sesli sesli, her harfin hakkını vererek, radyoda spikermiş gibi, kürsüde hatipmiş gibi okumaya başladı.

Lise birinci sınıfta okulda iki cep telefonu vardı; biri okul müdüründe, diğeri Seyfettin adlı “bir” öğrencide!

Bir yılda 40 kitap okudu bu şekilde. Bir gün hayalini gerçekleştireceğine inanıyordu, en azından öyle hissediyordu. Buydu önemli olan. Bağımlı oldu kitaplara.

Artık hem çalışıyor, hem okuluna devam ediyor,  hem de kendini geliştirme yolunda emek ve çaba sarf ediyordu. Lise birinci sınıfta okulda iki cep telefonu vardı; biri okul müdüründe, diğeri Seyfettin adlı lise birinci sınıfta okuyan “topal” öğrencide!

Lise son sınıfta ilk arabasını aldı. Engelli tertibatı olmayan bir arabayı, debriyajına kaynak yaptırarak, tek ayağı ile kullanmaya başladı. Kısa süre sonra H sınıfı ehliyet alarak yasal sürücü oldu.

Seri şekilde sürülerek gelip, düzgün bir şekilde park eden bir aracın içinden koltuk değnekli bir sakatın indiğini gören insanların şaşkınlığını mutlulukla seyretti

O zamanlar hızlı şekilde gelip kısa sürede, düzgün şekilde park eden aracın içinden, iki değnekli bir sakat inince İnsanların gözlerindeki o şaşkınlığı göz ucuyla izlemek onu daha çok başarı için motive etti. Bir de aracının yanından ayrılırken şaşkın şaşkın bakan adamların üşenmeden kalkıp arabanın içine bakıp, “Bu nasıl kullanıyor bu arabayı?” diye akıllarındaki soruya cevap aramalarını mutlulukla seyretti.

22 yaşında penisilin iğnesi yüzünden aksayarak yürüyen harika bir kızla evlenmek istedi. Aileleri karşı çıktı. Kızın annesi, “Kızım zaten engelli, başka bir engelliye verirsem nasıl bakar kızıma?” diye düşündü.

Sevdiği kızı kaçırarak evlendi!

Seyfettin’in ailesi laftan sözden anlamayan oğullarına söz geçiremeyip, “Alsa alsa bu kız alır bizim oğlanı, n’apalım elbet o da biriyle evlenecek, her işlerine koşarız, çocukları olursa biz bakarız,” deyip gayri ihtiyari kabul etmek zorunda kaldılar.

Ailelerin bu düşünce ve yaklaşımlarından dolayı Seyfettin sevdiği kızı kaçırıp hiç kimsenin iğne ucu kadar desteğine gereksinim duymadan yuvasını kurdu.

Şimdi dört yaşında harika bir kızları var. Anne-baba sakat olunca usanmadan yılmadan şu soruya cevap verdiler:

-Çocukta bir şey var mı?

-Hayır yok, o sakat diil.:)

Pozitif Engelsizler Tiyatrosunu kurdu!

Seyfettin 2001 yılında İstanbul’da PEKSEM (Pozitif Engelsizler Kültür Sanat ve Eğitim Merkezi) adında kendi tiyatro grubunu kurdu. Eşiyle birlikte geçmişteki deneyimlerini birleştirerek “İş İlanı” adlı komedi tiyatro oyununu yazdılar.

Bu oyunu 6 kişilik bir kadroyla sahneye koyup Türkiye’nin 45 il merkezinde ve K.K.T.C’de izleyicinin beğenisine sunarak büyük alkış aldılar. Hem geçimlerini bundan sağlıyorlar hem de topluma vermek istedikleri pozitif mesajları bu şekilde ifade ediyorlar.

O artık başarılı bir profesyonel konuşmacı!

Seyfettin konuşamama sorununu çoktan çözdü. Ne de olsa kendi grubunun yönetim kurulu başkanı. Ayda en az 4-5 defa kalabalık önünde konuşma yapıyor. Oyunlarında yüzlerce kişiye oyuncularını takdim ediyor. Konuştuğu zaman konuşmasının içeriği bir yana, topluluk önündeki rahatlığı ve güzel konuştuğu için takdir topluyor. Bu konuda almış olduğu teşekkür belgesi bile var. O belgeyi gözü gibi koruyor ve, “10 yıl önce hayal edemediğim yerdeyim,” diyor. Eşi de grubun sanat yönetmeni. 

(Mümin Sekman- İnsan İsterse Kitabından Alıntıdır.)

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND