Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Video içerik yazılı içeriğe karşı!

Dijital dünyada oldukça sesli, oldukça hareketli bir devrim yaşanıyor son dönemde. Yazılı içerik karşısında video içeriğin bangır bangır yükselişinden bahsediyoruz. Peki gerçekten de internet kullanıcıları izlemeyi okumaya tercih mi ediyor? İşte içerik savaşlarındaki son durum…

kişisel gelişim, 2015 istatistikleri

Dijital dünyada oldukça sesli, oldukça hareketli bir devrim yaşanıyor son dönemde. Yazılı içerik karşısında video içeriğin bangır bangır yükselişinden bahsediyoruz.  Peki gerçekten de internet kullanıcıları izlemeyi okumaya tercih mi ediyor? İşte içerik savaşlarındaki son durum… 

Video içerik yazılı içeriği öldürecek mi?

Dijitalleşen dünyada önemini gittikçe artıran videonun, yazılı içeriğin geleceğini nasıl etkilediğini ve reklam sektörüne yansımalarını işin uzmanlarına sorduk. Kamer Yılmaz

İçeriğin krallığı uzun bir süredir konuşulurken, her panelin her eğitimin sonu “Content is the King” denilerek bitirilirken hayatımıza bir de video içerik girdi.

Artık yeni söylem “video içerik ön planda, kitle izlemeyi daha çok seviyor” yönünde. Peki gerçekten de internet kullanıcıları izlemeyi okumaya tercih mi ediyor? Bu yeni içerik tipi reklam dünyasını nasıl etkiledi?

Video izleme oranları yükselirken, 2017 için tüketici içeriğinin çoğunluğunun video içerikten oluşacağı öngörülüyor. Özellikle de video ile viral yayılan başarı öyküleri markalar dünyasında dikkat çekiyor. Hedef kitlenin daha çok ilgisini çekip etkileşimin gerçekleştiği içeriklerden biri haline gelen viral videolar, içerik pazarlamasında markanın bilinirliğini artırırken bir taraftan da takipçi sayısını artırarak trafiği olumlu etkiliyor. Artık metin okumayı sevmeyen azımsanamayacak bir kitlenin, çok daha kolay anlaşılan bir video içerikle dikkati çekilebiliyor.

Bütün bu değişim yanında ise ısrarla okumaya devam eden, video gördüğü zaman sayfayı çekinmeden aşağıya kaydıran içerik takipçileri/tüketicileri var.

Konuyla ilgili Yemek.com Ürün Müdürü Batuhan Apayadın “Video yazılı içeriğin yerine geçecek değil, fakat onu tamamlayacak bir içerik tipi” derken; Batesmotelpro kurucularından Volkan Öge de bu geçişin aslından gelenekselden dijitale olduğuna değiniyor. Reklam ve İçerik Ajansı Fevreka’nın kurucusu Tansel Akdan ise içeriğin sadece formatının değiştiğini anlatıyor. Video içerik türünde yarattığı girişimle kısa zamanda dikkatleri çeken bikafalar.com’un ve Tezgahçılar’ın kurucu ortaklarından Bora Öğünç ise daha etkileyici ve güzel videolar yapmanın video izleme oranlarına etkisine değiniyor.

Video gümbür gümbür geliyor

Batuhan Apaydın / Yemek.com Ürün Müdürü

Genel olarak videonun gümbür gümbür geldiğini görmek artık zor değil. Ancak kaliteli ve özgün yazılı içeriğin her zaman okuyucu bulmaya devam edeceğini düşünüyorum. Video yazılı içeriğin yerine geçecek değil, fakat onu tamamlayacak bir içerik tipi.  Eskiye göre daha kolay ve hızlı üretilebilir, izlenebilir ve yayılabilir olması videoyu belirgin şekilde öne çıkardı. Bu süreçte Youtube hesabıyla ciddi gelir elde eden YouTuber’lar, Facebook’un videoyu daha çok izletmesi, live stream teknolojisinin gelişmesi, markaların daha fazla insana daha kreatif yollarla ulaşmak istemesi ve videonun da bunun için uygun format olması bizi video ile iyice haşır neşir hale getirdi. Yemek.com olarak video içeriğin hayatımızın gündemine düşeceğinin en başından beri farkındaydık ve bu nedenle Türkiye’de videoya yatırım yapan, ekip kuran, stüdyo oluşturan ilk mecralardan biri olduk. Bugün yemek tarifleri başta olmak üzere birçok farklı konuda eğlenceli ve iştah açan videolar üretiyoruz. Videolarımız özellikle Facebook’ta çok izleniyor ve burada görüntülenmesi 600 bine yaklaşan videolarımız bulunuyor. Araştırmalara baktığınızda da, tüm dünyada Facebook’ta en çok izlenenlerin yemek videoları olduğu görülüyor. Video içerik markaların tüketiciye ulaşma biçimini de temelden değiştiriyor. Ancak burada önemli olan markanın pozisyonuna ve hedef kitlesine uygun mecrada, doğru içerikle video üretebiliyor oluşu. Eğer hedef kitle gençse Snapchat ile Periscope gibi mecralar, markanın ürünleri moda ve kozmetikse Youtube öne çıkıyor. Marka canlı yayın yapabiliyorsa Periscope ve Facebook’ta içerik üretmek mümkün. Öte yandan Facebook son aylarda öne çıkardığı live stream özelliği ile Youtube’un önüne geçecek gibi.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha var: Videonun kullanıcılar tarafından çok kolay üretilebiliyor ve yayılabiliyor olması, markaların kolaya kaçabileceği anlamına gelmiyor. Aksine amatör kullanıcılar her gün kreatif ve eğlenceli videolar ürettikçe, profesyonel olması beklenen markalardan da video içeriği konusunda beklenti artıyor. Bu yüzden markaların bu işe önem vermesi, video formatından ve izleyecek kitlenin beklentilerinden anlayan mecra ve yayıncılarla çalışması lazım.

Gelenekselden dijitale geçiş

Volkan Öge / Batesmotelpro Kurucu Ortak

Geleneksel tarafın kuralları, dijital dünyanın ise dinamikleri var. Muhtemelen dijitalde hiçbir zaman denklemdeki değişkenler sabitlenmeyecek, trendler kurallara dönüşmeyecek. Uzun süredir içeriklerdeki küçülmeyi izliyorduk. İçerikteki küçülme durdu, artık form değiştiriyor. Video üretilmesi kolaylaştıkça ve zevklileştikçe, giderek ortamlardaki varlığını artırdı. Uzun bir süre daha da artıracağına şüphem yok diyebilirim. Youtube kanalları artacak ve büyük bir ekosisteme dönüşecek. Belki de yanına yeni özel platformlar eklenecek. Yazınsal içerik kolay kolay ölmeyecektir ama Snapchat’in video üretimine getirdiği gibi bir farklı bakış açısı ile text içerik üretimi üzerine yeni uygulamalar çıkmadığı taktirde kan kaybetmeye devam edecektir.

Bu durum markaları ve internet tüketicisini nasıl etkileyecek?

Ülkemizde markalar, içerik iletişimi konusunda bence henüz başlangıç aşamasındalar. Content ve hero content birlikteliği, istikrarın önemi, yayıncılık anlayışı gibi disiplinler hala birçoğuna yabancı geliyor. Videonun ne kadar güçlü olduğunu herkes anlamış olabilir ama hala dijitali geleneksel taraf ile kıyaslayarak anlamaya çalışıyorlar. Reklam videosu yapmak ile video içerik iletişimi arasındaki farkı net görebilmek gerek. Bu dinamikler anlaşıldıktan sonra markalar video içerik iletişiminden büyük faydalar sağlayacaklar. Markalar için bu geçiş, video-text arası değil, geleneksel-dijital arasında olacaktır diye düşünüyorum.

Tüketicilerde her zaman bir tembellik eğilimi var. Yazılar kolay okunsun diye küçültüldü. Videolar kolay izlensin diye kısaltıldı. Şimdi yazınsal içerik, okunması da zahmetli olduğundan video formuna dönüşüyorsa, dijitaldeki trendler tüketicinin üşengeçliğine göre şekilleniyor demektir. Bir noktada üretmesi kolay şeylerin fazla avamlaştığı için gözden düşeceğine, uzun vadede içerik kalitesi konusunda sıkıntıya girileceğini düşünüyorum. Tüketici her ihtimalde en az etkilenen taraf olacaktır.

İçerik hala kral, sadece form değiştiriyor 

Tansel Akdan / Fevreka Reklam ve İçerik Ajansı Kurucusu

İçerik, pazarlamada markaların kullanıcılarıyla internet ve sosyal medya üzerinden etkileşime geçtiği bir araç. Markalar ürettikleri içeriklerle kullanıcılarının hayatlarını kolaylaştırarak onları markaları için birer savunucu ve müşteriye dönüştürüyorlar. Bu sebeple, son dönemde videonun yükselişiyle akıllarda soru işaretleri oluşsa da içerik vazgeçilmez bir araç.

Teknolojinin ilerlemesi ile data fiyatlarının ve kapladıkları alanların düşmesi önce kaliteli görsel içerik üretiminin artmasını şimdi de video içeriklerin artmasını sağlamakta. Yazılı içerik blogların daha popüler olduğu 2000’li yılların ortalarından sonlarına doğru yerini görsel içeriğe bırakmıştı. Online pazarlamada yazı yalnız başına kullanılmamaya başlanmış, hatta yazılar çıkartılarak görsellerin kapladığı alanlara ve görsel kaliteleri ön plana çıkarılmaya başlanmıştı. İnfografikler, illüstrasyonlar, fotoğraflar metinlerin yerini almıştı artık. 2014 yılı itibarıyla video içerikler sosyal medyada daha dikkat çeker daha fazla etkileşim alır hale gelmişti ve 2015 yılında içerik dünyasına önemli ölçüde ağırlığını koydu. HighQ’nun yayınladığı istatistiklere göre insanların %55’i her gün video izliyor ve internet trafiğinin %57’sini video içerik kapsıyor. Bu yüzdenin önümüzdeki yıllarda %70’lere kadar çıkması bekleniyor.

Tüketicilerin ortaya koyduğu tüketim istatistiklerin karşısında artık pazarlamacıların %93’ü video içeriği iletişim, satış ve pazarlama için kullanıyor. Çünkü yapılan araştırmada tüketicilerin videolara tıklama oranı banner tıklamalarında 27 kat daha fazla. Ayrıca üretilen videoların içerik kaliteleri yükseldikçe oranlar hayli yükseliyor.

Tüm bu gelişmeler ve veriler göz önünde bulunduğunda sorulan şu sorunun cevabını vermiş oluyoruz: “İçerik artık ‘kral’ değil mi?” Evet içerik hala “kral” sadece form değiştiriyor. Metinden görsele şimdi de videoya dönüşüyor.

Videonun dinamiklerini yeni yeni çözüyoruz

Bora Öğünç / bikafalar.com ve Tezgahçılar Kurucu Ortağı

İnternette sürekli farklı içerik formatları görüyoruz. Yarın öbür gün şu an hiçbirimizin tahmin edemediği bir yazı formatı çıkar ve videodan daha fazla tüketilir. Zor tabii ama bunu bilemeyiz…

Video izlemek, okumaktan daha az zahmet gerektiren bir iş. Tıpkı film izlemenin kitap okumaktan daha az zahmetli olması gibi. Video izlenme oranlarının bu denli artması da bizim daha güzel  ve etkileyici videolar yapmayı öğrenmemizle alakalı; insanların  birdenbire daha fazla video izlemeye başlaması ile alakalı değil. Yani biz zaten daha kolay, en kolay tüketilen içeriği almaya insan beyninin tembelliğinden dolayı hazırız. Ama internete güzel video yapmanın dinamiklerini yeni yeni çözüyoruz. O yüzden oranlar artıyor… Nasıl ki güzel, izleyiciye dokunan film çekmeyi öğrendiysek bunun internet halini de öğrendikçe oran değişecek. Yazı ile alakalı düşünmemiz gereken şu; biz neden hala kitap okumaya devam ediyoruz? Kitap, bir filmin bize aktaramadığı neleri aktarıyor? Bu metafordan yola çıkarak; acaba bize videonun anlatamayacağı, yazının verdiği tadı vermeyeceği içerik tipleri neler? Biz neleri okuyarak öğrenmek istiyoruz? İçerik üreticisi, neyi bize yazı yolu ile aktardığı zaman daha çok hoşumuza gider?

Bence asıl soru bu… Yoksa “insanlar artık okumuyor, video izliyor” çok sığ bir yorum olur. Çok şükür artık şartlar çok demokratik, programlar çok kolay. Biraz çalışırsak hepimiz video yapmayı, caps gibi şeyler üretmeyi, etkileyici fotoğraf çekmeyi rahatlıkla yapabiliriz. Markaların da içerik üreticilerinin de alması gereken tavır; acaba neyi, hangi ifade etme yöntemi ile anlatmalıyım?

Bence bunun üzerine düşünmeliyiz… 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND