Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Varoşların rehası mı, iletişim dehası mı?

VAROŞLARIN REHASI MI, İLETİŞİM DEHASI MI?
REHA MUHTAR ile yapılmış en kapsamlı röportaj… Nereden başladı, nasıl yükseldi? Ekranların arkasındaki Reha Muhtarı tanıyacaksınız…

REHA MUHTAR: 5 MİLYON DOLARLIK TEKLİF Mİ? ALMIŞIMDIR BELKİ…

08.04.2002
Kaynak: www.medyatava.net

İşte Reha Muhtar’la röportaj yapmak bu yüzden biraz riskli. Açıkça söyledikleri çok. Ama imalarını çözmek de okuyana düşüyor. Başlığımızdaki gibi.

İşte şimdi bu çok uzun röportajı bu gözle okursanız, nasıl bir yıl para almadan çalıştığını, eski yayın yönetmenleriyle nasıl rakip olduğunu, Aydın Doğan’dan hangi gazete için yazı işleri müdrlüğü teklifi aldığını, Ali Kırca hakkında neler düşündüğünü, Uğur Dündar’la ne zaman yollarının ayrıldığını, Erol Aksoy’la nasıl anlaştığını, nasıl yıllardır birinciliği koruduğunu, Teke tek programına bakışını, Ufuk Güldemir’le arkadaşlığını ve diğerlerini anlamanız biraz daha kolaylaşır.

Biz öyle yaptık. Ve Medyatava’nın bütün editörlerinin katıldığı bu röportaj ne zamanki Muhtar, ilk açıldığı günden beri “yakinen” takip ettiği Medyatava hakkında ahiret sorularına başladı o zaman bitti.

– Bu röportajlarda kişisel tarihten yola çıkıp bir medya analizi yapmak istiyoruz. O nedenle önce Reha Muhtar Milliyet macerasından başlayalım. Milliyet’e nasıl başladınız?

Ben bir sene Ulusal Basın Ajansı’nda çalıştım. Gazeteciliğe başladığımda 19 yaşındaydım. O bir senenin sonunda, o zaman üniversitenin üçüncü sınıfındaydım, Milliyet’in Ankara Bürosu’na eleman aranıyordu. Kadrosuz, sigortasız olarak orada göreve başladım.

– Haberin başında kim vardı?

Orhan Tokatlı. Aydın Doğan almıştı gazeteyi.

– Yıl?

1981 nisan sonu, mayıs başı. Milliyet gazetesinde tam 10 yıl çalıştım ama şöyle ilginç bir şey vardır: gazetecilik hayatımın ilk dört senesinde kadrosuz, telifli olarak çalıştım. Basında böyledir, ya da bir zamanlar böyleydi…

– İlk aldığınız telif ücretini hatırlıyor musunuz?

Ben o zaman, İngilizce ve Fransızca biliyordum, kolej mezunuydum, siyasalın gazeteciliğinde okuyordum. İlk bir sene bir kuruş para almadan çalıştım. Bir keresinde Ulusal Basın Ajansı’nda henüz daha yeni bir gazeteciyken çok iyi bir haberim bütün gazetelerde yayınlandı, bundan dolayı bana prim verdiler. 250 lira.

Prim verdiler ama, maaşım yok. Yani maaşı olmayan bir gazeteciye prim verdiler. O zamanki istihbarat müdürüm şöyle dedi: Kolejini falanı filani bir kenara bırak, sen burada bizden öğreneceksin. Dolayısıyla şu anda para almanı gerektiren bir durum yok. Milliyet gazetesine geçtiğim zaman para almaya başladım. 8 bin liraydı maaşım, sonra hemen 10 bin lira oldu.

PAZARLIK YAPMAM

– Pazarlık yaptınız mı?

Hayır. Ben hayatımda böyle konularda pazarlık yapmadım. Bir kere gazeteciliğin ilk yıllarında hiç pazarlık filan olmaz. hayatımda da öyle pazarlıklar yapmadım. O zamanlar neyi uygun görürlerse onu alırdım. Onun için, şimdi de buraya gelen hiçbir gazeteciyle pazarlık yapmam. Ben onu neyi uygun görürsem onu veririm. Pazarlık yapan gazeteciyi de almam işe. Bu eskiden kalma bir özellik olsa gerek, çünkü ben de bu şekilde yetiştim.

Doğru mu yanlış mı onu bilmiyorum ama bir hatasını da görmedim. Şimdi kendi kendime siz bunu sorduğunuz için psikanaliz yapıyorum, sanıyorum burada yüzlerce insan çalıştı, çalışıyor. Hiçbiriyle işe girerken maaş pazarlığı yapmadım. Bir ayın sonunda bir maaş çıkartırım, iyi bir maaş çıkartırım, ama pazarlık yapmam.

– Ankara’dan İstanbul’a dönüş ne zaman oldu?

Ankara’da toplam dört sene siyaset ve diplomasi muhabirliği yaptım. Sonra beni Atina’ya göndermeye karar verdiler. Önce Almanya’ya gönderdiler Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne. Orada dört ay okudum ve diploma aldım. Benden önce bir Ufuk (Güldemir) gitti oraya, bir de ben gittim.

Türkiye’den toplam iki gazeteci gitti ayrı ayrı senelerde. Sonra Japonya’ya göndermişlerdi. Orada Uzakdoğu kültürü üzerine iki aylık bir kurs vardı. Diploma alınıyordu sonunda. O kursun son günlerinde Çetin Emeç aradı ve, “Atina’ya gidiyorsun” dedi.

– Japonya’da tek miydin?

Evet. Tek Türk gazeteciydim. Çetin Emeç Tokyo’da bu haberi verdi

– Sevindin mi, istiyor muydun gitmeyi?
İstiyordum.

– Daha yakın bir kere…

Japonya’ya göre mi? (Gülerek) Yok, aslında o anda şunu hissettim: Japonya anormal derecede güzel ve sakin bir ülke. Tokyo’ya şöyle bir baktım, yani ben şimdi Atina’ya mı gidiceğim diye düşündüm. O dönem Yunanistan Türkiye’nin en büyük düşmanı. Tek başına. Daha yaşım 24.

Bu yaşta bir adam çekecek gidecek Atinalara, düşmanın ülkesinin ortasına. O an çok gerildiğimi hissettim. Orada bir büro var. Dört kişi çalışıyor. Onların hepsi İstanbullu Rum ya da Yunanlı. Sonra apar topar Japonya’daki sınava girdim bir hafta öncesinden, diplomamı aldım ve oradan apar topar Ankara’ya geldim. Ankara’dan rahmetli Çetin Bey, beni İstanbul’a çağırdı. “Önce bir geleceksin, İstanbul’da bir süre yazıişlerinde çalışacaksın” dedi.

Tabii, Çetin Bey’e “Ne kadar bir süre” diye sorma hakkın yok. Toparlandım, İstanbul’a gittim. Annemler İstanbul’da oturuyor. Evliyim de o zaman. Annemlerin evine geçtik Bostancı’ya, ben çalışıyorum İstanbul’da. Üç ay.. dört ay… Çetin Bey’den hiç ses seda yok.. Ben yazıişlerinde başlıklar çıkartıyorum, hiçbir şekilde gidişime ilişkin de soru sormuyorum…

– O zaman yakın olduğunuz birileri var mı Milliyet’te. Kimler var yazıişlerinde?
Çetin Bey, Doğan Heper, Tufan Türenç, Ahmet Oktay var.

BANA, UMUR’A VE DERYA’YA YATIRIM YAPILDI

– Aranız iyi onlarla…

Hepsiyle iyi. Ama Aydın Bey’in bizzat istediğini biliyorum Atina’ya gitmemi. Çünkü Aydın Bey’in şöyle bir düşüncesi vardı Milliyet’i aldığı zaman: Genç insanlar yetiştireceğim ve sonra bu genç insanları gazetenin önemli yerlerine getireceğim. Ve o dönem Umur’a (Talu), Derya’ya (Sazak) ve bana öyle bir yatırım yapılmıştı. Bütün bunlar Aydın Bey’in planının bir parçasıydı. Çetin Bey’de istekliydi bu konuda. Üçümüze de bunlar yapılmıştı. Umur o dönemde yazıişlerine, ekonominin başına getirildi. Derya Ankara büro şefi oldu.

Ben Atina’ya gönderildim. Bunlar hep aynı yaş kuşağında olan ve ileride Milliyet’i elinde tutacak olan gazetecilerdi. Bunları Aydın Bey açıklamıştı. Aslında böyle bir açıklama çok da yararlı bir açıklama değildir; bütün projektörler sizin üzerinize biner. Çok olumlu olmamıştır yani bunun benim meslek hayatımdaki etkisi. Dört ay geçti ben habire çalışıyorum.

Sabah gidiyorum Nuriosmaniye Caddesi’ne, akşam geliyorum. Sonra bir gün, dört beş ay sonra, ben iyice İstanbul yazıişleri nedir ne değildir iyice piştim. Oradan önce şuraya geleceğim: Yine aynı şekilde, kendi haber merkezinde bir adamı oradan alıp başka bir yere verdiğin zaman, ona itiraz edilmesinden anormal şekilde sinirlenirim. Bir adam İstanbul istihbaratında çok iyi bir muhabir olabilir, o anda ben onu durup dururken geceye verebilirim, veya sabah programına verebilirim. Bunu da yapıyorum, sürekli yapıyorum. Ben oraya gitmem diyen adamdan da anormal derecede nefret ederim.

– Futbol muhabirini gece istihbarat şefi yaptığınız söyleniyor. Doğru mu?

Hayır. Futbol muhabirini yapmadım ama, mesela sağlık muhabirini, sabahçı yaptım. Herkesi her şeye, her yere yaparım. Eğer gerekli olduğuna inanıyorsam. Ona da itiraz edilmesinden hoşlanmam çünkü ben de hayatımda bunlara hiç itiraz etmedim.

Etmememin yararlarını da gördüm. Şimdi siz hiç şöyle bir şey düşünebilir misiniz: Bundan 20 sene önce İstanbul’da yazıişlerinde çalışıyorsun, ama aslında Atina’ya tayin edilmişsin. Bir an önce gitsen dolarla maaşını almaya başlayacaksın, büronu kuracaksın ama onun yerine İstanbul’da ananın-babanın yanında, karınla beraber sabahtan akşama kadar Nuruosmaniye Caddesi’nde iniyorsun çıkıyorsun.

Bu o anda senin için dezavantajlı gibi görünüyor. Oysa sonradan meslek hayatıma baktığımda, benim o zaman Çetin Bey’le yazıişlerinde çalışmam, yıllar sonra, genel yayın yönetmeni olduktan sonra benim için en önemli guide oldu. Çünkü ben gazetecilikte hep muhabirlik yaptım. İyi bir muhabirdim. Ama hayatımdaki yazıişleri tecrübesi Milliyet gazetesinde 20 sene önce o ustalarla beraber çalışmış olduğum o 6 aydı.

Genel yayın müdürü olduğum zaman benim çok işime yaradı. Başlık atılmasını, sayfa yapılmasını, nerden çarpıcı bir başlık bulunur o 6 ayın içinde öğrendim. Tabii ki, muhabir olarak da aynı şeyleri yapıyorsun ama bizzat merkezde çalışmak daha önemli. Ve 6 ayın sonunda bir gün Çetin Bey şöyle baktı beni gördü ve “Sen daha burda mısın” dedi. (Gülerek) Böyle baktım adama ne diyim. Aykut Güven dış haberler müdürüydü, “Aykut ya! Neden gitmedi Reha hala” dedi. Ondan sonra Atina’ya gittim.

DERİN MİLLİYET’E KARŞI ÇETİN EMEÇ

– Niye sürekli Çetin Emeç gazeteciliğinden söz ediyorsunuz?

Çetin Emeç bir anti-tezdi Milliyet gazetesinde. Ben Hürriyet ekolünden yetişmedim. Ve milliyet bir ekoldü. O ekolde de çok kesin gazetecilik ilkeleri vardı. Biraz da çarpıcılıktan yoksun bir gazete idi eski Milliyet ekolü. Gazetenin içinde de çok sağlam unsurlar vardı bu konuda. Biraz Cumhuriyet’i andıran bir ekoldü. Çetin Emeç gazetenin genel yayın müdürü olduğu zaman Milliyet gazetesinin o ekolü ile müthiş bir mücadele başladı aralarında.

Anti-tez mücadelesi. Çetin Bey heyecanlı, çarpıcı başlıklar atan, manşeti koklayan, gazeteyi sattıran bir adamdı. 115 bin tirajdaydı gazete, Çetin Bey bir sene içinde 693 bine çıkardı tirajı. Milliyet’in o eski ekolüne karşı bir anti-tezdi. Ben de Çetin Bey’in gelmesiyle beraber, o monoton dediğim o teze karşı Çetin Bey’in yani anti-tezin yanında yer aldım.

Onun için Çetin Bey benim hayatımda çok önemlidir. Çünkü Milliyet gazetesindeki kafaları, anlayışları yıkmaya, değiştirmeye çalışan ilk kişi odur. Ha, ona izin vermediler, 2.5 sene sonra adamı gönderttiler, her ne kadar kendi ayrıldıysa da, o da ayrı. Milliyet gazetesindeki o kabaca eski unsurlar dediğimiz, daha eskiyi temsil eden unsurlarla fikir mücadelesi de o dönemde başladı.

– Derin Milliyet’ten bahsediliyor. Onlarla mı?

Evet o derin Milliyet. Derin Milliyet tabii ki Çetin Bey’e derin bir resistance gösterdi. Ve Çetin Bey’in Milliyet gazetesini nereye götürdüğünü sürekli olarak Aydın Bey’e işlemeye başladı. Bu gazete etkinliğini, güvenilirliğini yitiriyor denmeye başlandı. Bu bilinen, bugün RTÜK tarafından bana söylenen her şey o dönemde de Çetin Bey için de söyleniyordu.

– Bugün Aydın Doğan da, dolayısıyla Milliyet de değişti. Artık daha popüler bir gazete var ortada…

Açık konuşmak gerekirse ben o dönemde Aydın Doğan’ın ‘Derin Milliyet’ denilen fikirlerin etkisi altında kaldığı kanısında değilim. O dönemde de kaldığı kanısında değilim. Aydın Doğan gazetenin iyi olmasına, satışının, gelirinin iyi olmasına bakar.

EVREN’İN MESAJINI HANGİ GAZETECİ GETİRDİ?

– Ama satışı iyiydi gazetenin deniniz…

Satışı iyiydi ama, Çetin Bey’i gönderen Aydın Bey değildi. Çetin Bey bunaldı. Mesela o dönemde Kenan Evren 80 ihtilalinin Cumhurbaşkanı, gazeteye şöyle bir mesaj gönderiyor: “Cumhurbaşkanı Kenan Evren olarak değil, vatandaş Kenan Evren olarak soruyorum: Bu Milliyet nereye gidiyor?” Bu mesajı getiren de bizim sevgili Mehmet Barlas. O zaman Milliyet’te başyazar. E, şimdi bunlar Aydın Bey’in üzerinde sürekli bir etkileşim yaratıyor, ne oluyor, nereye gidiyor… Ya, vatandaş Kenan Evren Milliyet okuru muydu bakalım? Tabii ki, Cumhurbaşkanı Kenan Evren olarak soruyor bu soruyu aslında.

Çünkü, Kenan Evren’e karşı bir muhalefet yoktu, Çetin Bey sadece gazeteci olan bir adamdı, gerektiğinde ise o dönemin Tahsin Şahinkayası ile ilgili haberler, F-16’larla ilgili haberler çıkıyordu. Bunları ben de yazmıştım. Ben manşet olmuştum hatta. Dolayısıyla, herhalde biraz tedirgin oluyorlardı. Yani, siyasilerin çok fazla seveceği bir gazete yapısı yoktu, Çetin Bey’in anlayışında. Onun için vatandaş Kenan Evren soruyordu, Milliyet nereye gidiyor diye.

– Biraz Mehmet Barlas’ın payı var o zaman Çetin Emeç’in gitmesinde.

Onu bilmiyorum.

– Belki yalnızca ondan değil ama..

Ama bakın Milliyet’in bir sürü köşe yazarı vardı o dönemde de. Bu köşe yazarları da ağır köşe yazarlarıydı ve habire bir yerlerden bir şeyler geliyor. Dış İşleri Bakanlığı’ndan, diğer yerlerden…

ATİNA BANA HAYATI ÖĞRETTİ

– Patron üzerindeki bu yazar ağırlığı bugün hala Milliyet’te var… Peki Atina’da sizi gazetecilik açısından çok memnun eden, ya da çok sıkan bir şey var mı? Ne kadar sürdü öncelikle?

6.5-7 yıl sürdü. Atina bana hayatı öğreten yer. Mesleğimde çok şeyi Atina bana öğretti. 24 yaşında Türk gencini alıyorsunuz yunanistan’ın başkentinin ortasına koyuyorsunuz. Yunanistan bizin düşmanımız. O zaman Turkiye’de askeri yönetim var. Düşmanlık hat safhada. O dönem iki ülke de öyle demokratik ülkeler değil. Dolayısıyla yunanistan’da düşmanlık had safhada, cunta yönetiyor Türkiye’yi nidalara içinde. ASALA terörü var, PKK terörü başlamış.

Her şey var Atina’da Milliyet gazetesi gibi – Yunanistan’da Türkiye’nin en etkin gazetesi Milliyet’dir Abdi İpekçi nedeniyle – bir gazetenin temsilcisiyim. TRT’nin yani devlet televizyonu temsilcisiyim. Bunlar 24-25 yaşında bir çocuğun kaldırabileceğinin ötesinde yükler.

– Kurduğunuz ilişkilerde Türk olarak ne zorluklar yaşıyorsunuz? Mesela Türk olduğunuzu öğrendiklerinde bilgi vermedikleri oluyor muydu?

Baştan oldu. Sonradan ilişkilerim çok yakın oldu ve hiçbir sorun yaşamadım. Başta Yunan gizli istihbarat servisi, bütün Türkler’i takip ettiği gibi beni de takip etti. Arabanızdan çakmağınız alınıyor, bir süre sonra tekrar konuyor. Yani ben seni sürekli takip ediyorum duygusunu vermek için. Evinizde dinleme aletleri oluyor. Benim bütün hayatım böyle dinleme aletleri ve gözlenmekle geçtiği için sonraki yıllarda benim için kamera tarafından izlenmek benim için bir şey ifade etmemeye başladı. Çünkü ben kendimi bildim bileli bu şekilde yaşıyorum.

– Burdaki günlük işleyişten izolesiniz. Nasıl orda durdunuz tek başınıza? İstihbaratını da kendin buldun, ilişkiyi de kendin yarattın. Tek başına 6.5 yıl bir gazetecilik var. Çok izole bir hayat değil mi?

Hayır. Günde 20 kere nerdeyse telefonla buradaki yazıişleri toplantısına katılıyordum. Zaten bütün hayatım İstanbul’la geçiyordu.

– Gidip geliyor musunuz o arada?

Sürekli. Ayda bir burdaydım zaten.

YAZIİŞLERİ HABERLERİ KATLEDİYOR

– Yazıişlerine kızdığınız oluyor muydu haberi iyi değerlendiremediler diye?

Nasıl olmaz? Sürekli yazıişlerine kızıyordum. Ben, her muhabir gibi, yazıişlerindeki kişilerin haberleri katlettiğine inanan ekoldenim.

– Bugün editörlerinize karşı sert olduğunuz biliniyor. Acaba nedeni bu mu?

Evet o da bir neden. Açık konuşmak gerekirse ben muhabiri her zaman yazıişlerindeki insanların biraz daha üstüne koyarım. Haberi bulup getirmek çok zor bir şeydir. Bir scoop yakalamak zor bir şeydir. Zaman zaman yazıişlerinde çalışan – şimdi benim haber merkezimde de böyle – arkadaşlarım o heyecanı yaşayamazlar.

O muhabirin ne kadar bir çabayla o haberi getirdiğini hissedemez. Çünkü o içeride oturuyor. Sürekli haberleri redakte ediyor, edit ediyor, sayfaya koyuyor. O heyecanın tamamen içerisinde değil. Ordaki adam gibi tamamen savaşmıyor. Onun için yazıişlerinin muhabirdeki o heyecanı almadığını düşünürdüm. Çünkü ben muhabirlikten gelen bir ekoldenim ve hiçbir zaman da yayın yönetmeni olmayı düşünmedim. Aklımda yoktu böyle bir şey. Ordan yayın yönetmenliğine atladığım ve yazıişlerini pas geçtiğim için o pas geçmenin etkileri zaman zaman hala vardır.

– Peki TRT süreci nasıl başladı? TRT statik bir yer. “Acı var mı acı” diyemiyordunuz TRT’den. Hiç sorun yaşamadınız mı bu nedenle? O zamanki Reha Muhtar çok diplomatik biri miydi? Hani çok muhabbeti yapılır ya, “Reha Muhtar Atina’dan bildiriyor… “ diye. Nasıl sağladınız tek yapılı bir kurumda ilişkiyi? Onlar mı teklif etti?

Onlar teklif etti. Benden önceki Atina temsilcisi Özgen Acar’dı. Özgen Acar zaten dönmüştü Türkiye’ye. Onun yerine Milliyet adına ben gitmiştim. Dolayısıyla Özgen Acar’dan sonra bana teklif etti. Halef selef olduk Özgen Acar’la. Konu ‘dışarısı’ olduğu için, açık söylemek gerekirse, TRT ile hiç sorun yaşamadım. Hükümetler geldi geçti, haber dairesi başkanları değişti ama ben bir sorun yaşamadım. Çünkü ben diplomasiyi çok iyi bilirdim. Başından itibaren diplomasi muhabiri olarak yetiştim. O diplomasi dengelerini de çok iyi bilirim. Yunanistan’dan Türkiye’ye bir haber nasıl verilir onu çok iyi bilirim. Dışişleri Bakanlığı zaten benim avcumun içindeydi. Ankara’da diplomasi muhabiri olarak çalışırken diplomatlar evde benim beraber kaldığım, hergünü birlikte geçirdiğim insanlardı zaten. Sefarettekilerle de öyle.

– Telifli miydiniz TRT’de?

Telifliydim. Benim sözleşmem sadece Milliyet gazetesiyleydi.

TRT’YE BEDAVA ÇALIŞTIM

– Gelir nasıldı?

TRT’de gelir diye bir şey yoktu. TRT’de haberlerimin karşılığı olan paraları biriktirirlerdi. Ben, Atina’dan İstanbul’a gelip toplantıya katıldıktan sonra bir Ankara’ya geçerdim. Ankara’da TRT’nin dış haberlerindeki adamlara birer yemek yedirirdim, o para biterdi. Sonra da hemen geri dönerdim.

– Milliyet’teki parayla mı yaşıyordunuz o zaman?

Milliyet, BBC ve Deutche Vella’, bir İsveç radyosu ve TRT’ye çalışıyordum. TRT’den para gelmezdi, esas beni finanse eden Milliyet gazetesiydi. Bir de ek olarak BBC’den filan para geliyordu.

– Yine iyi idare ediyordunuz demek ki sadece gazetecilikle. Şimdi çoğu kişiye yalnızca gazetecilikle hayatlarını sürdürmek yetmiyor.

O dönem dış muhabirler önemliydi. Benim Atina’ya gönderilmem kararı verildiğinde Ankara’ya Mehmet Ali Birand geldi ve bana şöyle dedi: “Bu gazetede böyle bir şans bugüne kadar bir bana verildi; şimdi bir de sana veriliyor. Bu şansını çok iyi kullan.” O Brüksel’e gitmişti Milliyet’in büro şefi olarak ve yıllarca Brüksel’de kalmıştı. O sırada da Brüksel’deydi. Gazetenin merkezden yurtdışına gönderdiği ikinci kişi de bendim.

– Mehmet Ali Briand’la bir de bir 32. Gün maceranız var.

Şöyle var. Ben Atina’daydım. O da 32. Gün’ü dış yapıyor. İki-üç tane programına katkıda bulunmamı istedi benden, ben de katkıda bulundum. Çok uzun bölümler yaptım; 10-15 dakika. Tam Türk-Yunan savaşının çıkacağı ’87 Mart krizi dönemiydi. Sonra Birand, “TRT haberlerine çıkma ve sadece 32. Gün’ün yüzü ol” dedi. Ben de bunu kabul edemeyeceğimi söyledim. TRT 2’nin başında Cevat Taylan vardı. O da bana “Sadece TRT 2’ye yap TRT 1’e yapma” diye bir teklifte bulunmuştu. Orda herkes kendi mücadelesini yapıyordu. Ben onlara “evet” demedim; her yere yapmaya devam ettim.

İKİ AKŞAM YEMEĞİNE GECE PROGRAMI

– Peki Ateş Hattı nasıl başladı TRT’de? Kim önerdi?

TRT’nin o zamanki haber dairesi başkanı Şahap Alp’di. Programlardan sorumlu kişi de Nurzen Hamuran’dı. O sırada, o kadar komik tir ki, bana önerilen TRT 2’de iki kişinin yaptığı boktan bir saatte bir program var, her hafta bir başkası yapıyor. O kadar atıl bir hale gelmişki TRT’nin kadroları “biz bu programı yapmıyoruz” demişler. Yani, ben bu şekilde program yapamam demişler. Ayda iki hafta boş ve koyacak bir şeyleri yok. Kimse bir şey yapmak istemiyor. Övzel televizyonlarda insanlar bir program alabilmek için yırtınırlar, TRT öyle bir haldeki kimse program yapmak istemiyor.

– Yapmamayacağın deme hakları var mı?

Var çünkü, yapmayacağım diyor ve onunla kimse uğraşmıyor. Çünkü saat gece 23.30 ve TRT 2. Hiç kimse bundan bir umut beklemiyor. Oysa ben girdiğim anda da biliyordum ki, müthiş bir şey olacak ve bu patlayacak. Ama bu insanın içi ile ilgili bir şey. Sonuçta TRT 2’de başlattık. Üç ayın içinde program bir anda TRT 1’e alındı. Yıl 1992.

– Ücretler ne bu arada?

Ücretler 470 bin lira. O parayla da iki akşam yemek yiyebiliyorsunuz.

BİRGÜN BUNUN KARŞILIĞINI ALACAĞIM

– Bir de İstanbul’da yaşayıp Ankara’ya gidip geliyorsunuz.
Evet. Nokta dergisine de yazıyorum. Yine yazılı basından para kazanıp, televizyon işini bir hobi olarak yapmayı sürdürüyorum. Daha doğrusu ileriye bir yatırım olarak yapmayı sürdürüyorum. Tıpkı 6 sene Atina’da beş parasız televizyona çalıştığım gibi, TRT’deki programları da yine beş parasız sayılabilecek bir rakama yapıyorum. (Gülerek) Ama bir gün bunun karşılığını alacağım diyerek..

– Reha Muhtar çok uzun süre bedavaya çalışmış, o yüzden şimdi astronomik paralar alıyor.

Ee! Astronomik paralar aldığım yönündeki şey tamamen sizin düşünceniz.

– Nokta’da kimlerle çalıştınız? Hep büroda mısınız?

Hep bürodayım. Bir tek programa Ankara’ya gidip geliyorum. Benim odam, yanında Duygu Asena’nın odası ve yanında Ahmet Altan’ın odası. Üç yazar vardı o sırada. Bir de “Testus”u yapan Ahmet vardı. Bizim üçümüzü Nokta dergisinin yazı kadrosuna alıp öyle bir hava yaratmaya çalışmışlardı. Yayın Yönetmeni Bülent Denli’ydi. Sonra Levent Çevik oldu. Nokta dergisinde 3.5 sene düzenli olarak köşe yazdım. Daha doğrusu iki sayfa yaptım.

3.5 senenin sonunda Akşam gazetesi kuruldu. Mehmet Ali Ilıcak aradı, “Gelir misin” dedi. Ankara’da programdaydım, “Peki” dedim ve Akşam’da yazmaya başladım. Bu arada TRT’de de üç buçuk ay içinde önce ikinci kanaldan birinci kanala alındım. Bir sene sonra o zaman genel müdür yardımcısı olan Yücel yener bana, “Yine bizim bir program bitti, Pazartesi günleri haftalık programa ihtiyacımız var” dedi. Haftalık program TRT’de kimse yapmıyor. Öyle bir şey yok. Olamaz yani.

Adamlar voralan programları yapmıyorlar, nerde kaldı haftada bir program yapacaklar. “Tabii, heralde yapamazsın sen haftada bir” dedi, “Yok, yaparım ben” dedim. “Yalnız tam karşısında 32. Gün var” dedi, “Benim için hiçbir sakıncası yok. Aynı saatte girer, aynı saatte çıkarız” dedim.

STAR’A GİDİŞ VE İLK ÖZEL TV MACERASI

– Peki Star’a gelindi. Ve çok iyi bir parayla…

Hatırladığım kadarıyla 1 milyar. Doğru mu?
Hayır. Çok iyi bir paraya gelmedim.

– Ama 1 milyar o zaman çok iyi bir para.
Yok. Ben bir kere bir Türk parası bilmiyorum. Benim sözleşmemde…

– Peki, Star teklifi nasıl geldi?

Ateş Hattı TRT’deyken çok iyi bir tepki oldu. Faruk Bayhan önce teklifte bulundu. Buraya, Show TV’ye çağırdı, görüştük. Sonra olmadı.

– Neden olmadı?

Neden olmadığını bilmiyorum.

– Araya girenler mi oldu?

Teklifi onlar yapmıştı. Faruk Bayhan buraya çağırdı, konuştuk. Sonra döndüm tekrar TRT’ye. Sonra ATV’den Türker İnanoğlu benle görüştü. Ekrem Çatay’la beni görüştürdü. O zaman ATV’nin başında Ekrem Çatay vardı. Show görüşmesi mart – nisan, ATV görüşmesi de haziran ayında oldu. Sonra Star’dan Cem şaşmaz teklif etti. “Hemen geleceksin. Hemen istiyor seni Cem Uzan” dedi. Star’ın öyle bir özelliği var; Cem Bey istediğinde anında o işin olması gerekiyor. Ben de daha Ankara’da yaptığım için, İstanbul özel televizyon piyasasını bilmiyorum.

Geldim, bir rakam söyledim. Söylediğim rakam çok astronomik bir rakam değildi ama iyi bir rakamdı. TRT’de de artık işlerim düzelmişti.

TRT’de daha düzgün paralar alıyordum. Tabii, böyle büyük paraların altına hiç imza atmadım, atsaydım Emin Çölaşan yazardı zaten. Daha önce TRT’de astronomik rakamlar alan kişilerin hepsini diline dolamıştı. Beni dolamadı, çünkü ben öyle astronomik ücretlerle anlaşma imzalamamıştım ki, genel müdürle de aram çok iyiydi. Ama hiçbir zaman yüksek bir para istemedim. Star’da sonradan bana Cem Şaşmaz’ın söylediği bir şey var. Ben gidiyorum, oturuyorum.

Biraz safım demek ki, (gülerek) her zaman olduğu gibi. Ne istersin diyorlar, program başına şu kadar diyorum. Olur diyor, hiçbir şey söylemiyor. Hemen tamam diyor. Hemen anlaşma sağlanıyor. Bakıyorum her şey çok rahat. Ekrem Çatay’la görüşüyorum ATV’de, acaba şöyle mi yapsak böyle mi yapsak diyor. Faruk Bayhan’la görüşmüşüm sonra ne olduğu anlaşılmamış. Baktım Star çok rahat. Hemen her şey pat pat oldu. Ben de kabul ettim. Başladık. Sonradan Cem Şaşmaz bana bir gün dedi ki, “O gün sen bizden bir transfer ücreti isteseydin, onu da nanıda çıkartıp verecektik. Bir araba isteseydin onu da anında verecektik. Fakat baktım ki sen hiçbir şey istemiyorsun, ben de bir şey söylemedim.”

– Transfer ücreti almadınız yani.

Hayır. Yalnızca 4 programın parasını önceden aldım. Benim aslında oradaki amacım şuydu. Yalnızca maddi değildi. Ben artık TRT’deki süremi doldurdğum kanısındaydım, ve artık özel bir televizyona geçmem gerektiğine inanıyordum.

– Kaygılarınız var mıydı?

Hayır yoktu. Biraz etrafımdan söylendiler ama.. TRT’de her hafta öyle bir haber programını yapmak kolay değil. Üç tane iktidar değişti buna rağmen benim programım değişmedi. Onu yapmış biri olarak özel televizyonlara ilişkin bir kaygım yoktu.

TAR’DAN OLAYLI AYRILIŞ

– Bugün sizin başınıza gelen bir başkasının başına gelse yer yerinden oynar. Çok ciddi bir şey yaşadınız o zaman: Bir haber için işinizden vazgeçtiniz. Nasıl oldu ve niye büyümedi o olay sizce? Biraz sizin tavrınızla da ilgili heralde. Dönüp bunun propogandasını da yapmadınız.

Evet. Bu olayla ilgili haber Selim Akçin’in köşesi dışında hiçbir yerde çıkmadı. Ben 22 senede bir şey gördüm: Medyada bazen işler büyütülmesi gerektiği zaman büyütülür, büyütülmesi gerekmiyorsa hiç büyütülmez. Bir gazeteci bu gerçeği bilmek durumunda ve bu gerçekle yaşamak durumunda. Babıalimiz etik kurallardan filan konuşur, ama bunlar zamana ve yere göre değişen şeylerdir.

– Kızmadınız mı görmezden gelinince bu olay?
Hayır.

– Bugün olsa en azından internet siteleri yazardı.
Bugün allahtan internet siteleri var. Onlar sayesinde demokrasi soluk alıp verebiliyor.

– Kimseyi arayıp, “şöyle bir şey oldu” diye haber verdiniz mi?

Hayır. Ortadaydı zaten. Ama baktım kimse ilgilenmiyor. Ben de, benimle ilgilenin demedim kimseye. Bunu zaten iyi bilirsiniz, ilgileneceklerse zaten ilgilenirler, ilgilenmeyeceklerse senin telefonunla kimse ilgilenmez. Onun için şahsiyetim en azından ben de kalmış oldu.

– Star’daki o ayrılık nasıl yaşandı?

Ben daha önce Atina’daki bir dosyayı, UPI’ın Amerikalı büro şefi vardı James Dorsey. Şu anda da Türkiye’de bölgeden sorumlu, aynı zamanda arkadaşım. O gelmişti. Ve ben onunla görüşüp çok iyi bir F-16 dosyası hazırlamıştım Star için. Çünkü bu tip dosyaların da çok ses getirdiğini görmeye başlamıştım.

– Tanıtımları döndü…

Tanıtımları döndü ve sonra bana bu bölüm olmasın dendi. Halbuki o dosyada ben kimseye vurmuyordum, sadece bütün gerçekleri ortaya çıkartıyordum, çünkü yurtdışından bu konuda belgelerim vardı elimde. Onu o kadar objektif hazırlamıştım ki, çok uzun bir röportaj da Kenan Evren’le yapmıştım. Haberimin yanlış anlaşılmaya ya da kötü spekülasyonlara yol açacak bin yanı olmadığını biliyordum, herkesle konuşmuştum. Dedim ki, bu haber yanlış bir spekülasyona yol açmaz.

Yıllar yılı devletin televizyonunda haber yaptım, neyin nasıl verileceğini iyi bilirim. Ama o sırada araya girenler, bu bize bir sorun teşkil eder dedi, ya da öyle bir have esti ve benim o bölümü mutlaka çıkarmamı istediler. Ben de tanıtımı girmiş bir şeyin çıkartılmasının mümkün olmayacağını söyledim ve ben yapmayayım dedim. Bu kadar basitti aslında. Böyle ayrıldım. Sözleşmemde, “editoryal konulara hiçbir şekilde kimseyi karıştırmaz” diye bir madde vardı, o maddeyi gerekçe göstererek ayrıldım. Özel televizyonlarda çalışırken en önemli maddem bu maddedir.

– İşsizlik ne kadar sürdü?

Toplam bir ay

– Kanal D’ye kim aracı oldu?

Kanal D’ye aracı olan kişi bizzat Aydın Doğan’dır. Aydın Doğan beni Yeniköy’deki evimden aradı. Sekreteri Arzu kanalıyla arandım bir akşam vakti. Aydın Bey, “Seni Kanal D’ye almak istiyorum. Uğur Dündar ve Yaşar Eroğlu ile konuşuyorum. Yaşar’la git konuş bir an evvel. Seni Kanal D’ye alacağım” dedi.

– Uğur Dündar’la konuştunuz mu?

Uğur Dündar’la zaten görüşüyorduk, ama onun öyle bir teklifi filan olmadı.

– Uğur Dündar sizin yayın yönetmeniniz oldu orada? Nasıl çalıştınız birarada?

Ben çok iyi çalıştım. O haber merkezinde, ben programımı yapıyorum.

FARUK BAYHAN DENGE UNSURU

– Bu saydığınız isimlerle bir kişilik çatışması oldu mu? Örneğin sizin tarzınızla Uğur Dündar’ın tarzı çok ayrı. Bir ara Haber Hattı, ana haberin önüne geçti. Bu hiç mi bir problem yaratmadı?

Hayır bir problem yaratmadı. Çünkü tam o sırada – iki ay geçmişti ve Haber Hattı büyük başarılara imza atmaya başlayınca – Faruk Bayhan Show’dan ayrılıp Kanal D’ye transfer oldu. Faruk Bayhan, zaten benim yaptığım işin çok iyi olduğuna inanan birisiydi. Onun şemsiyesi altında hiçbir sorun olmadı.

– Haber Hattı büyük patlama yaptı, bugünkü Reha Muhtar’ın tohumları orda atıldı. Peki, nasıl bir anda değişti Reha Muhtar?

Bu önemli bir soru aslında. O çok iyi yakaladığım bir dönüşüm anıydı. Daha önceden kendim program yapımcısıyım, bir ekibi kontrol ediyorum, o programın ince ayarlarını yapıyorum, çoğu zaman programı baştan yapıyorum. Çok az canlı yapıyorum. Haber Hattı’nı yaparken Kanal D’de durum biraz farklıydı.

Beni Aydın Bey direkt istemişti, sonuçta ben Kanal D’yle anlaştım, fakat ekibimi alamamıştım. Dolayısıyla ordaki arkadaşlarla programı yapmak zorundaydım ve program canlı yayın şeklindeydi. O sırada şöyle düşündüm: Ekibim yok yanımda şu anda, başka arkadaşlarla çalışıyorum, onlar da çok iyi arkadaşlar çıktılar.

– Ekibi niye kuramadınız? Bir pres var mıydı?

Bir pres var mıydı bilmiyorum. Bana dediler ki, şu anda adam alınamaz. Seni aldık, bizim için sen önemlisin. Bizim şu anki istihdam programımızda başka adam almamıza ihtimal yok diyorlar.

BİR ALLAH BİR SEN BİR DE İZLEYİCİLER

– Bugünden değerlendirdiğinde buna bir istihdam sorunu diye mi bakıyorsun yoksa o zaman ekip kurması istenmiyordu diye düşünüyor musun?

Tabii ki, alınabilirdi çok istense ama alınabilecek kişileri kendi haber merkezi almak için isterlerdi.bana vermek istememişlerdir doğal olarak. O zaman şöyle düşündüm. Tek başınasın Reha Muhtar dedim. Her gün canlı yayın yapacaksın.

Önemli olan tek bir şey var. Kanal D’nin iki kat altındadır stüdyo, bir tek o stüdyo senindir dedim.Onun dışında senin olan hiçbir şey yok dedim. Bir tek stüdyoya girdin mi, o masaya oturdun mu orası senin dedim. Çünkü canlı yayın ve orada kendinle başbaşasın. Bir Allah yukarıda bir sen ve bir de izleyiciler.

Onun dışında hiçbir şey yok dedim. Çünkü programın ismi Ateş Hattı da değildi, Ateş Hattı olmadı Haber Hattı oldu. Çünkü haftalık bir programdı.Bu günlük bir gece programıydı. O zaman bazı şeyleri kaybetmiştim:Programımın adını kaybetmiştim, ekibimi kaybetmiştim, bir tek stüdyo kalmıştı elimde ayakta kalmak için.

O stüdyoda olabildiğince doğal ol, olabildiğince Reha Muhtar ol olabildiğince insan ol dedim. Kılıflarını, eldivenlerini, zırhlarını üzerinden çıkar dedim. Ve o stüdyoya öyle girdiğimi çok iyi hatırlıyorum. O andan itibaren Reha Muhtar soruları başladı.

-Ondan sonra çok sayıda gece hattı programı başladı galiba…

-Evet ondan sonra sayı arttı.

-Kimler vardı?

– Defne Samyeli, Handan Güçyılmaz, Mesut Yar..

TEBRİK ‘AĞACI’

– Kanal D’de zirveye çıktığında Show’a niye geçtin. Madem Kanal D’de her şey güllük gülüstanlıktı. Hatta Show’a geçince Kanal D yönetiminden sana ağaç büyüklüğünde çiçekler geldi.

(Gülüyor) Sizi provakitif sorularınızdan dolayı kınıyorum. Bu provakitf sözünü özellikle istiyorum.

– Net bir soru: Kanal D’den neden ayrıldın. Açık bir cevap istiyoruz…

2-3 ay çalıştım Kanal D’de. Orada patladı.

-Canlı yayın konukları alıyordun galiba..

Evet canlı yayın konukları alıyordum.Bende canlı yayın konuklarına sorularımı takır takır sormaya başladım.

-Konuklar şov dünyası ağırlıklı mı?

Her şey var. Bir yaşam konuğu bir sanatçı üç ayrı konuk alıyordum.

-Ratingler çok iyi geldi.

Evet resmen patladı. Hiç unutmuyorum. İlk gün bir üç rating geldi, ikinci gün 3.5 sonra 7 ve 8 diye devam etti. 9ve 10’u bulmaya başladı.Ve ana haberi geçmeye başladı.

-Ana haber nasıl o zamanlar?

Ana haber de o zamanlar çok iyi durumda Çok yüksek ratingi vardı.

UFUK ARACI OLDU

-Bütün haberlerde yükseliş yaşanıyordu sanıyoruz.

Evet ama Kanal D bayağı iyiydi. Show’un Star’ın önündeydi Kanal D. Neyse bu patlamanın sonunda Show’da Ufuk Güldemir genel yayın yönetmeniydi. Şimdi 22 sene oluyor ve Ufuk’a ben hayatımın hiçbir döneminde antipatik bakmadım. Hep çok sevgiyle baktığım bir meslektaşım, bir arkadaşım. Yani ben Ufuk’u hakikaten çok severim.

Gazeteciliğe bakış açımız çok uyar. Zekasını severim, müktesebatını severim; o da beninkini sever. Ufuk beni bir gün arayıp Erol Bey’in beni görmek istediğini ve buraya geçmemi arzu ettiğini söyledi. Onlar Ufuk’la konuşmuşlar. Ufuk’un benim Show’a geçmem için aracı olduğunu biliyorum. Ben ondan öyle bir şey talep etmedim ama onun bizzat Erol Bey’le konuşmuş olduğunu onun da dahlinin olduğunu biliyorum. Erol Bey’le geldik oturduk.

-Yer neresi?

-İktisat Bankası’nda Erol Bey’in odasında.. Küçük bir odadır o öyle. Turgut Özal’la Erol Aksoy’un fotoğrafları vardır.

-Artık ilk transfer parası geliyor herhalde..
Evet geliyor…

-Kaç para önerildi. Onu söyleyin.
Söylemem.

EROL AKSOY’A DEDİM Kİ; ATEŞ HATTI’NIN ADINDAN VAZGEÇMEM

– En azından dolar mı?

Erol Aksoy bana normal teklifini yaptı. Ama şu kadarını söyleyeyim benim için iyi bir teklifti. Kanal D’den iyi bir teklif her açıdan. Ama bir önemli unsur vardı. Belki yengeç burcu olduğum için ben bazı şeylere dikkat ederim. Kanal D’deyken benim programımın ismi Haber Hattı’ydı. Ama Ateş Hattı benim çocuğumdu.

Televizyonculuğa bu isimle başlamışım. Ben çocuğumun adından asla vazgeçmem yani. Erol Bey’e ilk sözüm, programın ismi Ateş Hattı olacak dedim, Peki, dedi. Zaten ne demek istediğimi anlayamadı. Diğer maddelerin hepsinde anlaşıldı. Ekibimle çalışırım dedim. O zaman Kanal D’de çalıştıramadığım ekibimin hepsi için tamam dendi. Sözleşmeye eklettim onları.

-Lütfiye Pekcan filan

Evet 6 kişilik bir ekip diye yazdırdım. Bu programı böyle yaparım diye.

AYDIN DOĞAN NİRENGİ NOKTALARINDA

-En kolay anlaşma diyebilir miyiz?
Star’la çok kolaydı. Anlaşmalar kolay olur genelde. Devamı daha zor olur. Anlaşmalar patronlar istediği için çok kolay olur. Sonra Kanal D’ye gittim. Ama onu söylemek çok zor. Üç kişiye söyleyeceğim. Bir tanesi Faruk Bayhan, diğeri Uğur Dündar ve tabi ki Aydın Doğan.

En zoru da o doğal olarak. Çünkü Aydın Doğan almış beni Kanal D’ye koymuş. Milliyet gazetesinde alıp Atina’ya yollayan o. Aydın Doğan benim meslek hayatımda hep nirengi noktalarında yer almış. Hep bir Aydın Doğan olgusu var.

-Dolayısıyla da vicdani bir durum var.

Evet ama ben vicdanen rahattım. Faruk Bayhan’la görüşürken ben, Faruk Abi bas bas bağırmaya başladı: Buradan gidemezsin. Orası çöl dedi bitti dedi, Neslihan da sesleri duyuyor. Ben de konuşmuşum kararı verdim. Bu durumlarda insanlar kararını net verir. Hiç hayatımda dönüşü olacak bir şey yapmadım. Net kararımı vermeden ben gidiyorum demedim. Çünük o zaman pazarlık yapılmış olur. Bir yerle görüşüp diğer tarafa ben bunlarla görüşüyorum demem. Ben gidiyorsam, giderim. (Yönetmenine dönerek) Değil mi Caner?

-Onu anlıyoruz. Sonra?

Faruk Bayhan beni ikna edemedi. Aydın Bey görüşecek senle dedi. Nasıl olsa Aydın Bey ikna edecek diye düşündü. Bu arada Erol Bey bana önce sözleşmeyi imzalayalım diyor. “Hayır Erol Bey ben mutlaka geleceğim ama önce bu konuşmaları tamamlam gerekir” dedim. “Merak etmeyin” diye ekledim. “Hayır ikna olacaksın, ben onları biliyorum” diyor. Aydın Bey’e gittiğim an daha sözleşmeyi imzalamamıştım.

KANAL D’NİN VE SHOW TV’NİN SÖZLEŞMELERİ

-Aydın Bey’le nerede görüştünüz?

Onun Milliyet’teki kocaman odasında. Aydın Bey çok olgun bir insandır. Gazetecinin duygularını bilir. Benim duygularımı tamamen biliyor. “Sen kararını vermişsin” dedi. Hiç beni ikna etmeye filan çalışmadı. Ben o sırada kendisine Show’la üzerinde anlaştığım sözelşemeyle Kanal D’de olanı verdim.

– Çok açıklayıcı ve tarihi bir belge olmuş zaten o…

– Benim Aydın Bey’le bir sorunum yok. Verdim sözleşmeleri tabii. Parayı artırmak istediler. Ama mesele o değildi. Show’da daha rahat edeceğimi düşünüyordum. Ufuk’la çalışacaktım. Çünkü biz Ankara gazetecisiyiz. Başından beri beraber çalıştık. O Cumhuriyet’te ben Milliyet’te diplomasi muhabiriydim. 4.5 senemiz, gece gündüz beraber geçti. Birbimizi iyi tanırız yani. Ama en önemli unsur da orada ekibim alınmamıştı, burada bana bunların hepsi olacak dedi. Bu kez onlara da ayıp olacaktı.

-Bunları Aydın Doğan’la konuştunuz mu?

Şimdi Aydın Doğan’la neler konuştuğumuzu söyleyemem. Çok daha başka şeyler de konuşmuşuzdur! Şu anda size anlatamadığım şeyler konuşmuşuzdur.

-Uğur Dündar vardır o konuşmalarda belki.

Bu provakaif sorularınız tekrar kınıyorum. (Gülerek)

– Uğur Dündar’a veda ettiniz mi?

Ona da ettim O da gitme dedi. Gitmeni istemiyoruz dedi. Orada ne teklif ettiler diye sordu.

-Ona da sözleşmeleri karşılıklı gösterdiniz mi?

-Hayır ona ben programımı ekibimle ve ismiyle yapacağım dedim. O benim için önemliydi dedim.

MESLEK HAYATIMIN EN MUTLU GÜNLERİ

-Ufuk Güldemir’le de 6 ay kadar gitti ve onun da Star macerası başladı. Ufuk Güldemir Erol Aksoy’la tartıştı ve ayrıldı. Ama benim o 6 ayım çok rahat geçti. Meslek hayatımın en mutlu günleri diyebilirim.

-Hürriyet binasında galiba.

Evet. Ve gerçekten hayatımın en mutlu günleriydi ve o zamanlar da bunu biliyor, söylüyordum. Sonradan fark ettiğim bir şey değil o. Sonradan Ufuk’la Erol Bey arasında tartışma yaşandı.

YALIYA HAMBURGER GELDİ

-Biz de o dönem o binadaydık, size yıllar evvel TRT’yle çalışma sadece 32.Gün’e çalış diyen Mehmet Ali Birand’la bir anda rakip oldunuz, genel yayın yönetmlenliği için.
Hayır o şöyle oldu. Ufuk ayrıldığı zaman ben bunu hiç istemedim. Ufuk ayrılır almaz Erol Bey bana telefon açtı Amerika’dan, oradan tartışmışlar Ufuk’la, sakın sen bir yere ayrılma dedi. O anda demek ki tedirgin oldu yakın arkadaş olduğumuz için.

Ufuk bir şey yapmıyor aslında, ayrıldı sadece. Ateş Hattı da çok iyi gidiyor, beni seviyor Erol Bey. Ufuk’u da çok severdi, ben bir gün kalktım yalıya gittim. İnci Hanım ve Erol Bey oturduk. McDonalds’tan hamburgerler geldi. Ben Ufuk’la tekrar çalışılması gerektiğini aksi halde durumun çok kötü olacağını bildirdim. 2 saat kadar bunu Erol Bey’e anlattım. Fakat anladığım kadarıyla başka sorunlar vardı. Erol Bey’den değil de grubun diğer yöneticileriyle Ufuk arasında bir tartışma yaşanmış.

Onları ikna etmem zor dedi. 2 saatlik görüşmenin sonunda ikna edici olamadım. Ufuk’a da söylemedim gidiyorum görüşme yapıyorum diye. Sonradan söyledim. Çünkü Ufuk’un da sen git bir görüşme yap diye talebi yoktu. O yanlış anlaşılmasın. Ufuk olmadığı anlaşılınca o da zaten Star’la görüşüyordu. Haziran’ın sonuydu ben bastım yurtdışına kaçtım. Çünkü biliyorum ki dönme dolap dönmeye başladı. Benim de aklımın ucunda değil böyle bir şey. Çünkü ben hep programcı olmak istedim.

Gazeteciyken de köşe yazarı olmak isterdim. Atina’dayken Aydın Bey beni İstanbul’a yazı işleri müdürü olarak çağırdı onu bile istememiştim. İngiltere’ye gittim. Orada benim ekipten çocuklar arıyor, Ufuk Star’la anlaştı isimler geçiyor diye. Hiç unutmuyorum 2 Eylül’de Ateş Hattı yayınına başlayacağım. Tarih 31 Ağustos ve ben temmuzun başından beri Türkiye’ye gelmemişim. Bir İngliiz gazeteci arkadaşımın evindeyim Londra’da. Murat Saygı’yla konuştum. O da daha kimseyi bulamadık dedi. O sırada birçok kişiyle konuşmuşlar. Can Dündar, Mehmet Ali Brinad var bildiğim kadarıyla.

MEŞHUR ODADA SON GÖRÜŞME

-Can Dündar o dönemde Show’da mı?

Evet ama 10-15 kişiyle görüşülmüş ve olmamış bir türlü. Ben geldim yine enterasan bir tartışma programıyla başladım. Emin Çölaşan’la Melih Gökçek’i çıkardım programa. Program gece 12 civarında bitti. Yarın seni bankaya bekliyorum dedi. O meşhur odaya. Ertesi gün beni çağırdı. Ufuk ayrıldı, ben Mehmet Ali’yi düşündüm, Murat birkaç kişiyle görüştü dedi, ben senin yapmanı istiyorum dedi. Birazdan Mehmet Ali gelecek ona da söyleyeceğim dedi. Mehmet Ali, sen ve ben beraberce Show’a gidip bunu deklere edeceğiz dedi.

Haber merkezi boşalmıştı neredeyse. Hemen herkes gitmişti. Pınar Türenç vardı, Işın Gürel vardı Mustafa Sağlamer vardı. Bir 15 kişi kadardı. Onlara Erol Bey deklereyi yaptı. Haberi Reha Muhtar’a veriyoruz dedi. Mehmet Ali Bey’de icra kurulunda olacak dedi. Yardımlarını esirgemeyecek dedi ve gitti. Oda boş kaldı. Ben sağa sola baktım. Bomboş haber merkezi. O toplantıya .bizim Ateş Hattı’nı yapan çocuklar gelemedi bile çünkü program devam ediyordu.

– Tepki filan oldu mu size?

Show’da mı?

-Evet

Yok. Ama baştan nasıl olur nasıl yapılır sorusu vardı. Ben geldim üçüncü gün, haber merkezinin share’i 11’e düşmüş, kameramanlar filan vardı, ekipten isimler vardı biz dedim birinci olacağız. Hem de üç ay içinde deyince adamların bakışından bu biraz deli galiba diye düşündüklerini hissettim.

-Kaçıncısınız o zaman?
Dördüncü hatta bazen beşinci oluyoruz. Kanal da, haber de bu durumda. Ve açık ara bu fark. Bu tabi nasıl olacak bu adam biraz değişik diyenler olmadı değil. Sonra 3 değil ama 4 ay sonra ocak ayında hiç unutmam ilk birinciliğimiz almaya başladık. 11, 12 derken 20’ye kadar çıktı shareler.

EN ‘YAKIN’ RAKİP

-Ufuk Güldemir’le rakip oldunuz. Neler oldu Ufuk Güldemir’le aranızda?

Şöyle oldu: Ufuk, Mehmet Ali Birand olacak diye düşünüyordu ama benim olacağımı tahmin etmiyordu sanıyorum, çünkü Ufuk Star’da da beraber oluruz diye düşünüyordu sanırım. Çünkü bir defa bile birbirimize yüz çevirmedik.

-Hayal kırıklığı hiç olmadı mı?

-Valla onu Caner (Erdem, Reha Muhtar’ın şu andaki yönetmeni) bilir çünkü o sırada o Star’daydı. Ama bana bir şey söylemedi. O dönemde Ufuk Star Haber’deydi ve onların iyi olmasın ben hep arzulardım.

– Yalnız şöyle bir tablo var. Bütün yayın yönetmenleri önce rakibin olmuş sonra sen onları reiytingde “silip süpürmüşsün”.

Yine provakasyon.

-Ufuk Güldemir, Uğur Dündar…

Sen kavga çıkartmak istiyorsun. Ben çıkarmam.

-Ama bu yapılan zor bir şey. Aslında o döndem de bazılarımız senle çalışıyordu, seversin mücadeleyi. Uğur Dündar başladığında sevinmiştin.

Evet Dündar ilk başladığında ben aynen şöyle dedim. Bu mücadele haberleri daha iyi bir noktaya taşıyacak. İşin doğrusu şu: Herkesin kendi nedenlerinden dolayı ayrıldığı kanısındayım. Ali Kırca’nın hiçbir sorunu yoktu ATV’yle. Para sorunu olduğu için daha doğrusu daha iyi para almak için Star’a geçti. Yoksa Reha Muhtar çok başarıılıydı diye ATV’den kimse ona bırakın bunu demedi.

Tamamen kendi nedenlerinden ayrıldı. Star’dan çok başka nedenlerden ayrıldı. Ali Kırca’da Uğur Dündar da Ufuk Güldemir de tamamen kendi nedeneleriyle kanalarından ayrıldılar, benden dolayı değil. Bir mücadele vardı, savaş vardı. Yani ayrılmalarında siz sorduğunuz için söylüyorum benimle ilgili doğrudan bir bağ yok. Ufuk için de Uğur Dündar için de aynı şey geçerli. Çünkü ben Star’a ya da ATV’ye gitmedim. Adamlar hep oradaydı ben de burada yerimde.

ASTRONOMİK PARALARA ÇALIŞMADIM

-Gitmedin ama teklifler aldın. Mesela 5 milyon dolarlık teklif aldı deniyor senin için doğru mu?
Yani astoronomik teklifler geldi. Ama ben hiç astronomik rakalara çalışmadım.

-Gerçek mi bu inanalım mı yani hiç astronomik ücrret almadığına?

Evet bu astronomik rakamların kıyısına yaklaşmayan ücretlerle çalıştım. Hiçbir zaman da bana o paralar teklif edildiğinde bana astronomik rakamlar teklif edildi diye kendi kurumumla pazarlık yapmadım. Bu saflık gibi gelebelir ama benim için istikrar önemlidir. Ben hangi paraya çalışmışsam onla devam ettim.

-Efsane mi bu 5 milyon dolarlar yoksa gerçeklik payı var mı?

Yani gerçekleşmediği için efsane olarak kalmasında yarar var. Ama telaffuz edildi mi? Edilmiştir belki de ne bileyim!

-İlk zamanların çok eleştirildi. Bu haber mi şov mu deniyordu. Bugünün daha katmerlisiydi. Şimdi büyük oranda kabullenildi. Ama mesala Hürriyet’in Kelebek ödülü, beş yıldır ratinglerde birincisin son iki yıldır veriliyor. Bir sonradan kabullenme oldu galiba.

Hayatta devrim yapan insanların yaptığı değişiklikler her zaman bir reaksiyonla karşılaşır. Bu bütün yenilik yapanların başından geçer. Tarihi bilen herkes bunu bilir.

– Devrimler yapılırken de yanlışlar olur. Siz hiç yanlış yapmadınız mı? Geriye bakınca. Biz de bazı şeyler hatırlıyoruz.

Ben meslek hayatımda yanlış bir şey yaptığım kanısında değilim. Ben de arkadaşlarım da çok cesur gazetecilik yaptık. Çok doğru şekilde yaptık. Kafamı koyduğumda çok rahat uyuyorum. Çoğu kişinin rahat uyuduğunu hiç düşünmüyorum. Ama ben en ufak bir vicdani rahatsızlık duymuyorum. Asparagas yapmadım, akçeli işler için haber yapmadım. Bir gazeteci için hangi etik değerler varsa; dürüstlük, objektiflik, cesurluk, tetikçilik yapmama bunların hepsine dikkat ettim. Çok ahlaklı bir gazeteci olduğumu düşünüyorum. Ekibimin de.

– Haber anlayışınızı sorgulamak değil derdimiz ama BBC’yle kendinizi karşılaştırdı

Bütün haber bültenlerine bakın.

ADI TEKE TEK AMA ATEŞ HATTI FORMATINDA

– Son 15 dakikalar aynılaştı.

Sadece son 15 dakikası değil, hepsi aynılaştı. Benimle çalışan arkadaşlara bir bakın hepsi bugün dört büyük haber kanalında çalışıyorlar. Sağolsunlar benden öğrendiklerini taklit ettiler. Star’da Ömer Özgüner, Kanal D’da Bülent Çöltekin ve ATV’de Murat Demirel haber müdürlüğü yapıyorlar, yaptılar. Ben bundan gurur duyuyorum, bu arkadaşlar benimle de çalışırken aynı know-how’daydılar şimdi de aynı know-how’dalar. Bizden aldıklarını gayette güzel oralarda kullanıyorlar. Benimle beraber çalışan arkadaşların değişmediğini görüyorum. Magazin editörlerim müdürlerim Kanal D’de. Yani benim arkadaşlarım değişmedi.

– Neden sana yaklaşıyor herkes?

Ben gece haberi yaptım, gece haberleri patladı. Ben ana haberlere başladım onlar birbirine benzemeye başladı. Ben Ateş Hattı programını seyircili yapmaya başladım ismi Teke Tek olan bir program yüzlerce seyirci aldı stüdyoya. Aynı formatta. Programın ismi Teke Tek ama yüzlerce kişi var. İsimine aykırı yani. Reha Muhtar’La İtiraf yaptım, şimdi Med Yapım Müjde Ar’La Affet Beni diye bir şey hazırlığında. Hiç taklit etmedim hep taklit edildim. Bundan da ayrı bir gurur duyuyorum.

-Zaman zaman Hürriyet, Milliyet ve Sabah’a aynı anda ekrandan kızabiliyorsunuz. Neye güveniyorsunuz o noktada?

Doğru yaptığıma güveniyorum. Doğru ve dürüstlüğüme güveniyorum. Beni de çok seven geniş bir kitlem var. Yanlışı bir gazete yaptıysa ben o saldırıya cevap veriyorum. O cevaplardan ben yara almadan çıktım. Bana saldıranlar yara alıp çıktı. Ama o gazetelere cevap veririm fakat asla bunu bir kin davasına dönüştürmem. Bir gazeteyle kavga eder ertesi günü onun önemli bir haberini refarans vererek kullanırım. Çünkü ben bir habercinin hiçbir zaman birine takma, birisini görmeme gibi bir lüksünün olduğuna inanmıyorum. İbrahim Tatlıses tartışmasında da aynısı oldu. Ama bunu çoğu zaman bunu bazı gazeteler ve televizyonlar yapıyor. İşine gelmeyeni görmezden geliyorlar.

-Fatih Altaylı’yla biraz kişiselleşti galiba..

Hayır Fatih Altaylı da benim programıma on kere çıkmış biridir. Fatih Altaylı o yazıları yine yazıyordu. Jet Fadıl’la benim programımda çıktı. İstediği soruları sordu. Benim seçim konuklarımın ilki Altaylı’ydı.

ERTUĞRUL ÖZKÖK DOĞRUYU YAKALAMADA USTA

-Ertuğrul Özkök son dönemde ve en zor zamanlarda sana övgü dolu yazılar yazdı. Gazete politikasının dışında üstelik.

-Sağolsun. Ama ben de açık bir şey söyleyeyim: Ben Ertuğrul Özkök’ün iyi bir gazeteci ve çok iyi bir genel yayın yönetmeni olduğu kanısındayım. Gazetecilikteki ilk hisleri çok güçlü. Yaşama bakışı farklı ve renkli. Yaşama tek bir açıdan bakan bir yayın yönetmeni değil. Çünkü yaşamı çok renkli. Özkök doğru ve güzel olan şeyleri yakalamakta çok usta. Bunları kendimle ilgili değil genel söylüyorum.

-Özel bir dostluğunuz var mı?
Evet.

-Mehmet Yılmaz’la da öyle.

Evet. Ama şunu unutmamak lazım. Hürriyet gibi çok büyük bir gazetede 11 yıl yayın yönetmenliği yapmak hem de başarıyla yapmak sanılandan çok daha zor bir iştir.

“İŞTE BİZ O GÜN TÜKENECEĞİZ”

-Yazarlık serüveniniz nasıl bitti?

Ben televizyon programında daha çok kendi birikimlerimi aktarabiliyorum. Televizyon programında şarj olmak istiyorum. 10 yıldır Ateş Hattı yapıyorum. Bu çok uzun soluklu. Sonra ana haber bülteni yapmaya başladım. Sonra da İtiraf’a başladım. İçinizdeki besteci gibidir bu. Biriktirir biriktirir sonra da ortaya çıkarırsınız. İçinizde bu birikimi sağlamak içinde çok fazla dağılmamak gerekir. Yazı serüveni benim bu birikimimi dağıttığı için bırakmak istedim.

-Bundan sonra sineme çıkacak herhalde.

İnşallah. Ama belki de hiçbir şey çıkmayacak ve Sezen Aksu’nun şarkısında olduğu gibi, “işte biz o gün tükeneceğiz”. Her yaratıcı da bir tükenme korkusu vardır.

-Buraya gelene kadar bir bedel ödediğinizi düşünüyor musunuz. Geçmişe göre daha sinirliyim, daha gergininim gibi.

Bedelini ödediğim çok ağır şeyler var. Bir kere bu şöhretin getirdiği bedel var. Sadece normal bir basın kartıyla muazzam bir özgürlüğüm vardı. Elindeki basın kartı her kapıyı açar sen de istediğin gibi atıp tutarsın. Ama şimdi öyle değil. Yine hayatta keyif aldığım her şeyi yapıyorum. Ama her şeyin tek sorumlusu olmak beni biraz geriyor. (Yine yönetmenine döner) Bence Caner benden daha mutlu. Onu da şu anlamda söylüyorum. Çünkü çalışanlarım bana güveniyor Muhtar bir çaresini bulur diye. İşte böyle her şeyin cephesinde olmak zor. O rahatlığı arzuluyorum.

-Zor biri olduğunuz söylenir. Mesela spor bölümüyle aranızda ihtilaf olduğu da söyleniyor.
Hayır yok.

-Niye görüşmüyorsunuz.

Hayır Şansal Bey’le sürekli görüşüyorum.

– Aranızda bir rekabet var mı?

-Hayır yok. Çünkü benim seçtiğim kulvar çok farklı. Bir haber programı, bir tartışma programı bir de tamamen vicdanlar temizlensin diye yaptığımız İtiraf var. Bu programların hiçbirinin ne Maraton’la ne Pazar Keyfi’yle rekabet nedeni yok. Alakası da yok.

-Sizin kafanıza çok yatan bir proje olsa dördüncü programı da yapar mısınız?

Hayır en azından şu anda yapamam. Dördüncü için zaman lazım.

-Show TV Reha Muhtar kanalı gibi görünüyor artık. Yaptığı her şey çok rating alıyor ve giderek Reha Muhtar’la anılıyor diye.

Yo, bizim çok başka programlarımız var. Pazar günleri 3 saat Türkiye Ligi’ni veriyoruz Maraton’la. Ama bizde haberle spor hep ağırlık olmuştur. Şimdi de böyle.

-Haber kanalı neden bu binada değil Akşam’da?

Çok basit bir nedeni var. Burada 20 tane yayın aynı anda gidiyor. Bizim stüdyomuz sıkıştı. Adım atacak yerimiz yok. Oda bile verecek halde değilim.

– Araştırmacı yönünüz var, dış politikayı biliyorsunuz şöyle bir haber kanalı yaparak kendinizi kanıtlamak istemez misiniz?

Hayır kanıtlamak istemem. Açık konuşayım.

-Derdiniz mi yok ilginiz mi?

-Derdim yok. Bir kere benim bir şeyi kanıtlamak gibi bir sorunum yok. 21 yılda her şeyi kanıtladım.

– Ali Kırca’ya rakip olurdunuz.
Kime?

– Ali Kırca’ya NTV’de

Ali Kırca çok iyi bir meslektaşımdır. Onun NTV’de çok başarılı olacağına inanıyorum, biliyorum, Bence kendi yerini bulmuş bir yerdedir. Çok iyi bir yerde. Ona rekabate gerek yok. Sen uzun zamandır burada çalışmadığın için sana kolay geliyor. Ben haftada 15 saat milletin karşısındayım. Haftada da iki program yapıyorum. Yani üst üste toplantılar ve hergün yaptığım bir ana haber bülteni var. Bu kadar şeyi yapan biri dünyada yok. Dünyada diyorum. Bir de aşağıya parka inip biliyor musunuz benim bir de haber kanalım var diye dolaşmak manalı gelmiyor. Ayrıca sevdiğim bir insan var, ilgilenmek zorunda olduğum insanlar var, 90 kişilik ekibimin sorunları var. Çok zeki olabilirim dahilik sınırına gelmiş olabilirim ama deli değilim.

BEN HAYATA HEP BOĞAZ’DAN BAKTIM

– İlk tanıştığımızda Yeniköy’de bir evdeydi Reha Muhtar son karşılaştığımızda Boğaz’da bir yalısı vardı. Bu iki Reha Muhtar aynı mı?

Hayır zaten o evle şu andaki evimin arasında 50 metre var. Şimdi Boğaz’a elli metre daha yaklaştım. Ve ben hayata hep İstanbul Boğaz’ından baktım.

-Benden sonra en iyi dediğin biri var mı?

Benden sonraki en iyi Larry King.

-Biz Türkiye’yi sormuştuk cevap biraz global oldu.
Ben global bir adamım.

– En son aldığın teklif hangisi?

Ne teklifi?

-Televizyon gazete tabii.

Ben bunu açıklarım ama bunu açıkladım mı sorun oluyor. Oralarda çalışan arkadaşlar anormal derecede mutsuz oluyorlar. Profesyonel olarak size teklif gelmesi çok keyiflidir. İlk zamanlarda aldığım bu keyiften karşı tarafı düşünemedim. Oysa sonra düşündüm bana gelen her teklif o kurumda çalışan arkadaşlar için tedirginlik oluyor. Onun için bir daha böyle şeyleri açıklamıyorum.

– En son ne zaman teklif geldi?

Sürekli teklif geliyor dersem doğru olur. Ama benim hazirana kadar sözleşmem var.

-Geçen hafta geldi diyebiliriz o zaman.
Diyebiliriz.

-Ayşe Nazlı için ekrandan kızım demeniz bir şeye işaret mi?
Ben sadece kızım Ayşe Nazlı demedim. RTÜK üyelerine aldıkları bu karardan dolayı inşallah eşlerine çocuklarına veremeyecek bir hesapları olmaz dedim.

– Geleceğe dair kastı anladınız mutlaka. Hani evlilik gibi.

Bu cümle yeterince açık bir cümle. Benim Ayşe Nazlı’ya veremeyecek bir hesabım yok. Bu şunu içeriyor; ben kızım diye nitelendirebileceğim bir çocuğu üzecek bir şey yapmadım demektir bu.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Ebeveynlerin çocukların ekran süresi konusunda çelişkileri

uzaktan eğitim, Manşet, ekran süresi, çocuk ve ekran

Ebeveynler düne kadar çocuklarının ekran süresi sınırlamalar koyarken pandemi dönemiyle birlikte ekranın karşısına oturmak için stratejiler geliştiriyor. Ekran çocuk ilişkisinde denge nasıl olmalıdır?

Tüm kurallar yalan oldu! Anne babaların pandemide ekranla imtihanı…

Çocukların ekran başında geçirdikleri süre, ebeveynler için endişe verici bir konu. Evde krize mahal vermeden sağlıklı süreleri yakalamak isteyen ebeveynler, pandemi sürecinde online dersler nedeniyle çocuklarını kendi rızalarıyla ekran başına oturtuyor. Peki ebeveynler ortaya çıkan bu çelişki içinde sağlıklı çözümü nasıl bulacak? İşte detaylar…

Modern ebeveynlerin en önemli problemlerinin başında, muazzam bir teknolojik patlamanın yaşandığı ve sokak kültürünün giderek azaldığı dijital çağda, çocuklarını sağlıklı ve aktif bireyler olarak yetiştirmek geliyor. Bu problemi körükleyen pandemi süreci, ebeveynlerin stresini de ikiye katlamış durumda.

Bu stresin ve psikolojik mücadelenin önemli konu başlıklarından birisi de çocukların ekran başında geçirdikleri süre! “Vaktin doldu çocuğum bırakır mısın tabletini… Melisa bırak lütfen annecim… MELİSA DEDİM” sürecini yaşayan her ebeveyn bir paradoksun içinden geçiyor. Pandemi nedeniyle okullar eve taşındı, geri dönüşün hesapları yapılıyor ancak geride kalan dönemde yeni bir sorun ortaya çıktı ve bu ülkemize has bir olay da değil.

OKUL DA EKRANIN İÇİNE GİRDİ

‘Çocuğuma tabii ki tablet vermeyeceğim’ ile ‘Al şu telefonu, tableti al da azıcık nefes alayım’ iç sesleri arasında sürüklenen modern ailelerin; genelde biraz ekran, biraz oyun hamuru, biraz Youtube, biraz boyama gibi bir denge sağladığını görüyorduk. Ebeveynler, söz konusu dengeyi aslında çocuklarının okulda geçirdiği çevrimdışı saatlere güvenerek kurmuştu. Ancak pandemide okul da ekranın içine giriverdi!

Ekranla -aslında açmak gerekirse- televizyon, bilgisayar ve tablet ve telefonla iç içe bu kadar vakit geçirmenin zararını çocuklarına anlatmaya ve kurallar koymaya çalışan aileler şimdi bile isteye çocuklarını ekran başına oturtuyor.

MİYOP BİR NESİL Mİ GELİYOR?

Ailelerin kaygısının da bilimsel bir karşılığı mevcut. The Guardian’da Ağustos 2020’de çıkan bir makaleye göre dijital alet kullanıcılarının yüzde 90’ı dijital göz yorgunluğu yaşıyor. Görüşüne başvurulan OPSM (Optik Reçeteli Gözlük Üreticileri) Profesyonel Hizmetler Müdürü Elizabeth Kodari, “Bilgisayar başında gözümüzü daha az kırpıyoruz ve bu göz kuruluğuna yol açıyor” ifadelerini kullanırken ekrana yakın bakmanın da miyopluk oluşumundaki etkenlerden biri olabileceğini söylüyor.

Makaleye başlık olan “Miyop çocuklardan oluşan bir nesil mi yetiştiriyoruz” sorusu elbette başlık için seçilmiş çarpıcı bir ifade ancak Avustralya’da 2000 ile 2020 arasında miyop sayısının yaklaşık iki katına çıktığı da bir gerçek.

AİLELER KAYGILI

ADHD (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu) üzerine içerikler üreten ADDitude adlı internet portalı göz bozukluğu tehlikesinin yanı sıra girizgahta bahsettiğimiz çelişkiye de vurgu yapıyor. Toplam 3 bin 500 ADDitude okuyucusunun katıldığı ankete göre ebeveynlerin yüzde 47.93’ü ekran sürelerinin inanılmaz boyutları ulaşmış olmasından ötürü yoğun bir biçimde endişe duyuyor. Ebeveynlerin başka büyük bir kısmı ise eğitim dışı ekran sürelerinin de online dersler nedeniyle çocukların günlük yaşamına daha fazla girmiş olmasından endişe duyuyor.

Ortadaki durumun bıçak sırtı olduğu aşikar. En az ilgi duyan çocuk bile bilgisayar başında veya televizyon karşısında derslerini takip ederek bu duruma maruz kaldı. Ancak bu süreçte oluşabilecek ve karşılaşılan sorunlar ile ebeveynlerin bunları önlemek, azaltmak ve çözmek için yapabilecekleri de belli.

Olası sağlık sorunları:

  • Göz yorgunluğu: Konsantrasyon içinde ekrana uzun süre bakmak ve ekran ışığının doğru ayarlanmaması göz yorgunluğuna sebep olabiliyor.
  • Bulanık görme: Aynı uzaklığa uzun süre bakmak gözün odaklanma merkezinin kısa süreli bir spazmla kilitlenmesine neden olabiliyor. Bu da ekrandan başın kaldırılmasıyla uzak nesnelerin bulanık görünmesine neden oluyor. Bu durumun ileride miyopa neden olabileceği de öne sürülmekte.
  • Göz kuruluğu: Çalışmalar, insanların dijital bir ekrana uzun süre odaklandıklarında daha az göz kırptıklarını ortaya koyuyor. Bu da göz kuruluğuna sebep olmakta.

Ebeveynler ne yapmalı:

  • Ekran süresini kontrol altında tutmak: Amerikan Pediatri Akademisi, pandemide ekran sürelerinin artacağını kabul ederek yine de gerçek dünya ve dijital dünya arasında bir denge bulunmasını tavsiye ediyor.
  • Düzenli uyku
  • Egzersiz
  • Sık molalar: Her saat başı en az 10 dakika ekrandan uzak kalınması gerektiği tavsiye ediliyor.
  • Göz kırpmayı hatırlatmak
  • Ekranın konumu
  • Işığın önemi: Monitöre veya ekrana direkt ışık vurmamasını sağlayarak ve bununla ekran aydınlığını düşürerek yorgunluğu azaltmak mümkün.

‘YAKLAŞIMIMIZDA HER ŞEY DEĞİŞTİ’

Konuyla ilgili annelerin görüşüne de başvurduk. Deniz Aktaşoğlu Kutlar’a ilkokul 4. sınıfa giden oğlu Yağız ile evde yaşadıkları durumu sorduğumuzda “Pandemi süreciyle, yaklaşımımızda her şey değişti” yanıtını aldık.

“Daha önce ‘Süren bitti oğlum’ diyor bir şekilde ekran başında geçirdiği süreyi kontrol altında tutuyorduk ama şimdi öğretmenleriyle yüz yüze de olsa ekran karşısına oturtuyoruz” diyen Kutlar, ekran süresini sağlıklı bir seviyede tutmak için çabaladıklarını da aktardı: “Ders saatleri belli zaten. Belirli saatlerde ders alıyorlar. Derslerinin ardından bir veya iki saat ekrandan uzak tutarak ara verdiriyoruz, sonra EBA üzerindeki ödevlerini yapıyor. Elbette oyun oynamak da istiyor tekrar dinlendikten sonra artık oyun oynamasına izin veriyoruz.”

İlkokul çağındaki çocuklar ve ebeveynleriyle çalışan bir Psikolojik Danışman olan Zeren Çağla Şara, akranlarıyla teması azalan çocuklarla baş başa kalma sürecinin ebeveynler için efor gerektiren bir süreç doğurduğunu ve ortada iyi bir plan yoksa anne-babaların işlerinin çok güçleşeceğini vurguladı.

‘ESNEKLİK ŞART ANCAK…’

“Çocukların ekrana fazlaca maruz kaldıkları bir gerçek ancak çocukların arkadaşlarına ulaşmaları için de bu dönemde ekrana ihtiyaçları var” diyen Şara, plan gereksiniminin altını çiziyor:

“Biz her ailenin normalden biraz daha esnek olmasını bekliyoruz. Bu, elbette çocuğu tamamen özgür bırakmak anlamına gelmeyecek. Lakin velilere ‘Yeni bir planlama yapılabilir’ diyoruz, normalden biraz daha fazla süre tanımak gerekiyor.

Planlamanın önemli noktalarından olan ekran kullanımında örneğin izin bir saat ise bunu tek seferde kullanmak yerine 4 kez 15’er dakika veya 3 kez 20’şer dakika gibi bölerek kullanması daha doğru bir uygulama. Bu çocuğun fiziksel sağlığının yanı sıra duygu durumu için de önemli. Duygu durumu demişken velinin de duygu durumu önemli. Çalışma saati kavramının ekseriyetle özel sektörde kalmadığı ve evden çalışmanın arttığı bir ortamda ebeveynin de iş yükü arttı.”ʻʻPlanlama çocuğun fiziksel sağlığının yanı sıra duygu durumu için de önemli. Duygu durumu demişken velinin de duygu durumu önemli.Psikolojik Danışman Zeren Çağla Şara

Şara, “Çocuğun gündüz saatlerinde anne ve babayı sürekli evde görmesi ancak tatil günlerindeki gibi bir iletişim kuramaması durumunu çocuğa açıklamak gerekiyor. ‘Annem yanımda ama benimle ilgilenmiyor” düşüncesinin oluşmaması için çocuğun ‘Annem kapının ardında ama toplantıda’ bilgisini ve anne-babanın oyun oynamak için değil iş için ekran başında olduğu bilgisini çocuğa aktarmak gerekiyor” diye konuştu.

EBEVEYN EKRAN KULLANIRKEN MODEL OLMALI

“Ebeveynin de kendine ait zamana ihtiyacı var. Herkesin dinlenmeye ihtiyacı var ancak ne koşulda olursa olsun yaş grubuna göre çocuğunu duygusal ihtiyaçlarına da cevap bulmak ebeveynin görevi. ‘Kaliteli zaman’ deriz ya sıklıkla; burada da kaliteli zaman önemli. Nicelik değil nitelik önemli. Toplantı arasında, molada, öğle yemeği arasında 15 dakika aktif oyun oynamak veya konuşmak yani zaman ayırmak oldukça önemli” diyen Şara ekran kullanımı konusunda ebeveynin model olması gerektiğini de vurguluyor.

Burada ciddi bir ‘plan’ vurgusu var. Çocuk için doğru ortam, doğru aktivite sağlandıktan sonra ‘çocuğumu ekrandan nasıl kopartacağım’ sorusu korkutucu olmaktan çıkıyor.

‘KURALLAR ÇOCUKLA BİRLİKTE KOYULMALI’

Konunun paydaşlarından biri olan öğretmenlere de söz vermek lazım. Sınıf Öğretmeni Kardelen Özdemir, verimlilik noktasında tespitlerini sunarken “Çalışan ailelerde çocukların odaklanma süreleri, ekran başında odaklandıkları farklı araç gereçlerle maalesef azaldı” dedi.

“Kuralları çocuklarla birlikte koymak gerekir. Birlikte konulan kurallara çocuk çok daha fazla uyum sağlıyor.” Fotoğraf: Shutterstock

“Her çocuk kendi öğrenme hızında olduğu için ailesi ile olan ve konfor alanında olan bazı çocuklarda performans artışı gözlemledim” diyen Özdemir, destekçi ebeveynlerin etkisinin de altını çizdi. Ebeveynlerin evde doğru şartları oluşturmasıyla ekran sürelerinin de kontrol altına alınabilecek bir durum olduğunu vurgulayan Özdemir, “Ekran kullanımı için bir çember çizerken ve kurallar koyarken, bu kuralları çocuklarla birlikte koymak gerekir. Birlikte konulan kurallara çocuk çok daha fazla uyum sağlıyor. Ekran kullanımını azaltmak adına kutu oyunları, aile ve arkadaş sohbetlerini önerebiliriz” diye konuştu.

‘ANNE BABA ZOOM’DAN ÇIKIP DİZİYE GEÇMEMELİ’

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi’nde görev yapan Klinik Psikolog Cansu İvecen, “Öncelikle çocuklar yaş grubu itibarıyla rutine ihtiyaç duymaktadırlar” diyor ve ekliyor: “Pandemi ile beraber çocuklarımızın bozulan rutinlerinde tatil döneminde telefon kullanımının sıklığının artması, tablet ile geçirilen zamanın fazlalaşması gibi bilişsel gelişimini olumsuz yönde etkileyecek yeni ve bir takım farklı alışkanlıklar oluşturmuş olabilirler. Bu sebeple kimi çocuk online eğitim sürecine adapte olmakta zorlanabilir ve odaklanmakta güçlük yaşayabilir.”ʻʻOkul süreci ile beraber yüz yüze eğitim sürecinde olduğu gibi ev içerisinde bu kullanımların süresi ve sınırlandırmanın devamlılığının sağlanması gerekmektedirKlinik Psikolog Cansu İvecen

Evde ailece yapılacak olan aktiviteler ile zaman doldurulabilir, aileler, çocuklarıyla birlikte ekrandan uzak kalabilir. Özellikle beyaz yakalı ve mesaisini evde yapan genç anne-babalar, Meet veya Zoom’dan çıkıp dizi-film platformlarına geçiş yapmak yerine ekrandan bir süre uzak kalabilirler.

Kaynak: Sözcü Gazetesi
Yazar: Metin AKTAŞOĞLU

Okumaya devam et

MAKALE

Geleceğin dünyası bilgi üretme kapasitesi olanların olacak

steve jobs, Manşet, geleceğin dünyası, edison, bilgi üretmek

Zeka ve yetenek yetmez, yenilik ve değişim yaratabilecek fikirlerimiz olmalı!

Bilgi üretme kapasiteniz neyse geleceğin dünyasında da “o” sunuz, tartışmasız!

İnsanın yaratıcılığının sınırları yok. Hangi yaşta olursanız olun. Ancak işin özü MERAK, bilinmeyeni merak etme ve araştırma duygusu!

Beraberinde inovatif düşünce yapısı da olmalı: Bunun için araştırma ve merak duygusu yetmez, ciddi bir bilgi birikimi gerekiyor.

İnovatif düşünce, beklenmedik bağlantıları görebilme ve bu bağlantıları geliştirerek bir soruna çözüm bulmaya dönük zihinsel süreçleri kapsar.

Beklenmedik bağlantılar görünür olanlardan çok daha güçlüdür.

“İşte, bu!” dediğimiz türden.

Dr. Govindappa Venkataswamy, hekim

Dr. Govindappa Venkataswamy, milyonlarca gözü kurtaran adam olarak biliniyor. Yaşamını katarakt olarak bildiğimiz göz körlüğünü ortadan kaldırmaya adamış Hintli bir göz hekimi.

O dönemlerde Hindistan’da katarakt inanılmaz boyutlarda bir sorun. Hastaların sağlığına kavuşmaları için ameliyat olmak durumundalar, ancak sağlık sistemi yetersiz; durmaksızın ameliyat yapılsa bile mevcutları halletmek için 100 yıldan fazla zaman gerekiyor.

Dr. Venkataswamy, bir santranç turnuvasını izlerken katarakt sorunu ile sorunun çözümü arasında güçlü bir bağlantı kuruyor. Turnuvada çok sayıda oyuncu, bir santranç ustasına karşı oynuyorlar. Usta, sırayla masaları dolaşıyor, hamlesini yaptıktan sonra hızla bir sonrakine gidiyor.

“İşte, bu!”

Ve Hindistan, katarakt sorunuyla başeder hale geliyor.

Dr. Venkataswamy’ın kurucusu olduğu Aravind Eye Hastanesinde her yıl 200.000’den fazla ameliyat gerçekleştiriliyor. Milyonlarca insana yüksek kaliteli, yüksek hacimli, düşük maliyetli bir hizmet sunum modeli geliştirilmiş. Ve hastaların yüzde 70’i ya çok az ödeme yapıyor ya da hiç ödemiyor.

2006 yılında hayata veda eden Dr. Venkataswamy’nin 100 bin hastayı ameliyat ettiği söyleniyor.

Bu, yüzbinlere birer göz armağan edildiği anlamına gelmiyor mu?

Dr. Govindappa Venkataswamy diyor ki: Zeka ve yetenek yetmez, güzel ve iyi bir şey yapmanın sevinci de olmalı.

Steve Jobs, girişimci

Güzel ve iyi bir şey yapmanın sevincini en çok yaşayanlardan birisi şüphesiz Steve Jobs!

Apple Computer ve Pixar Animation Stüdyolarının CEO’su olarak, Stanford Üniversitesi’nin 2005 yılı mezuniyet töreninde yaptığı olağanüstü çarpıcı konuşmasında diyor ki: “Merakım ve sezgilerimle elde ettiklerimin çoğu paha biçilmez türdendi!”

Biliyorsunuz, Steve Jobs evlat edinilen bir çocuk. Biyolojik anne, üniversite eğitimi sağlanması koşuluyla evlat edinilmesine izin veriyor.

Jobs, 17 yaşına geldiğinde Reed College’da eğitimine başlıyor, ancak okula ödenen ücretin ailesine maliyetinin çok fazla olduğu, bu eğitimin ona değmeyeceği gerekçesi ile ilk 6 ayın sonunda okulu bırakma kararı alıyor.

O sırada Reed College, belki de ülkedeki en iyi “kaligrafi” eğitimi sunmakta. Kampüs boyunca her afiş, her dolap ve çekmecedeki her etiket güzel ve farklı bir tarzla yazılıdır. Jobs bu yazım stillerinden çok etkilenir. Diğer derslerini bırakır ve yalnızca kaligrafi dersi almaya karar verir.

Serif ve sans serif yazı tiplerini, farklı harf kombinasyonları arasındaki boşluğu değiştirmeyi, harika tipografiyi ve onları harika yapan her detayı öğrenir. Öğrendikleri bilimin yakalayamayacağı türden güzel, tarihi ve sanatsal olarak incelikli ve büyüleyicidir.

Sezgileri ve merakı bu kararında tek etken güç, bunların hiçbiri için yaşamında geleceğe dönük herhangi bir pratik uygulama planı yoktur. Ancak 10 yıl sonra, ilk Macintosh bilgisayarı tasarlarken, bu dersteki edinimleri güçlü bağlantılarla geri döner.

“İşte, tam da bu!” dedirten türden.

İşte o kaligrafi dersi Steve Jobs yaratıcılığıyla bugün bizim hayatımızda ve vazgeçilmez: San scrif, Roman Times, Arial, latin vs. Aslında hepsi birer grafik tasarım harikası, grafik tasarım ve yazılı basının da en önemli araçlarının en başında.  

Steve Jobs, yıllar sonra geriye baktığında, merakı ve sezgilerini takip ederek öğrendiklerinin paha biçilmez değerde olduğunu söyler. 

Gerçekten de öyledir!

Edison, mucit

Edison, gelmiş geçmiş en büyük mucit olarak liste başıdır, tartışmasız.

Onu bu denli üretken yapan zekası mı, bilgisi mi ya da yeteneği mi?

Yanıt elbette hepsi, ama bir eksikle: Olağanüstü inovatif düşünce gücünü de katmak gerek.

Edison, laboratuvarının önündeki gölün kıyısında bir taşın oluşturduğu su dalgalarını izlerken ses dalgalarının da aynı şekilde yayıldığını düşünüyor. Çünkü her ikisi de dalga ve maddesel ortamda yayılmaktadır.

Edison, su dalgaları ile ses dalgarı arasında o beklenmedik bağlantıyı kurar: Su dalgalarında olduğu gibi ses dalgaları da dondurabilirse, sabitlenebilirse, onları da kopyalamak, tekrarlamak ve hatta geriye hareketini sağlamak neden mümkün olmasın?

İşte bu beklenmedik bağlantı önce taş plaklarla başlayan ve sonrasında radyo istasyonları, televizyolar, film stüdyoları ve cep telefonlarına kadar birbirini innovatif anlamda tetikleyen buluşlar dizisine dönüşür.

Edison bir mucit, Jobs bir girişimci ve Dr. Venkataswamy bir hekim; ancak her üçü de bilgi ile donatılmış inovatif yönü çok güçlü tarihi kişilikler.

Onlar bilim insanı değildiler ama kritik bilgiye sahiptiler; merak duygularını ve sezgilerini izleyerek değişim yarattılar ve diğer insanların yaşamlarına dokundular.

Bilgi olmadan olur muydu?

Olmazdı, bilgi temel güç: Merak ve yaratıcılık, bilgi ile sentezlenirse ancak yeni fikirler ve yeni buluşlar ortaya çıkar.

Günümüzde en büyük sermaye bilgiye ve bilgiden bilgi üretebilme yetisine sahip olmak; hem sizin hem de içinde yaşadığınız toplum için. Bilgi üretme kapasiteniz neyse geleceğin dünyasında da “o” sunuz, tartışmasız!


Kaynakça

Yazar: Güneç Kıyak
Kaynak: T24 Haftalık

Okumaya devam et

MAKALE

Mesut Özil: Alman gibi başardı Türk gibi bitme yolunda

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet

Real Madrid’de oynağı dönemlerde taraftarların ‘Kayıp Balık Nemo’ lakabını taktığı Mesut Özil Alman gibi başardı ama Türk gibi bitirmeye aday bir kariyer hikayesi sunuyor bize.

Alman gibi düşünmek ama Türk gibi hissetmek… Bunu yaşayınca ortaya Mesut Özil gibi bir adam çıkıyor. Almanya’nın en zirvesini gören Türk artık Real Madrid’deki lakabının hakkını veriyor.

Mesut’u anlatmaya nereden başlamak doğru olur tam bilmiyorum. Çünkü kariyeri ortadan ikiye bu kadar keskin bölünen çok az futbolcu tanıyoruz. Onunla ilgili yapılabilecek en net tespit herhalde şu olurdu; Alman gibi başladı, Türk gibi bitiriyor…

GELSENKIRCHEN SOKAKLARINDAN DÜNYA VİTRİNİNE…

Almanya’nın batısında, Gelsenkirchen sokaklarında başlayan hayatı onu dünya vitrininin en önüne kadar nasıl getirdiyse öyle de aşağıya indirdi. Ense uzatıp uçlarını sarıya boyadığı yaşlarda kaç gurbetçi Türk çocuk Schalke A Takımı’yla maça çıkabiliyor? İşte Mesut’a bu fırsatı sunan saf yeteneği onu konuşurken tartışmaya kapalı tek konu.

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/ekran-alintisi.jpg

ABİLERLE OYNAYAN DAYAK YEMEYE ALIŞKINDIR

17 yaşında Bundesliga’da forma giymek size ağır gelebilir ama Türkçe konuştuğunuz Almanya sokaklarında yaşıtlarınız yerine abinizin arkadaşlarıyla top oynadıysanız ‘dayak yemeye’ alışıksınızdır.

Üstelik o takımda yine Türkçe konuşan Hamit ve Halil Altıntop abileriniz varsa olaya hiç de yabancı değilsinizdir.

19 maç oynadığı ilk sezon Almanya Milli Takımı avcıları onun her adımını takip etti. Topa yaptığı sihirli dokunuşlara ve oyun zekasına hayran kalan Almanlar onu bir Alman gibi yetiştirmeyi çok istedi.

CEBİNE KOYULAN ALMAN PASAPORTU…

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_16136320_800x538.jpg

Mesut’un Türk pasaportu mutlaka değişmeli ve bu özel yetenek zaman kaybetmeden Alman ekolünün bir parçası olmalıydı. 5 Eylül 2006’da Almanya U19 takımı ile ilk maçına çıkarıldığında cebine koyulan Alman pasaportunun hayatını değiştireceğini elbette biliyordu.

Ama kendisine şu soruyu da soruyordu genç Mesut; Ben kimim ve ne olmak istiyorum? Alman mıyım, Türk mü? Sadece kendisi de değil. Doğup büyüdüğü kuzenleri, okuldaki arkadaşları, yaz tatillerinde görüştüğü Zonguldak’taki akrabaları hep bu soruyu soruyordu ona. Bu soru ‘pizza mı yemek istersin, makarna mı?’ gibi basit bir soru değildi onun için. Kafasının içinde yüzlerce ses varken hayatını değiştirecek bir seçim yapmak zorundaydı.

ALMANYA-TÜRKİYE SEÇİMİ VE KAFASINDAKİ YÜZLERCE SES

Annesi Gülizar hanım ve amcası Erdoğan Türkiye için oynamasını istiyordu. ‘Dedelerin Türk’se buraya aitsin ve kökenlerine bağlı kalmak zorundasın’ diyorlardı ona. Ancak Mesut onlar gibi hissetmiyordu. Babası ve abisi ile aynı taraftaydı. Almanya’da doğup büyümüş, Alman takımlarında futbol oynamış ve hayatını bir Alman gibi yaşamıştı. ‘Dünyanın en tepesine çıkmalıysam Almanya için oynamalıyım’ diyerek kendi yolunu çizdi. Bu yol tıpkı kariyeri gibi ailesini de ikiye bölmüştü.

Türkiye tarafı da kolay pes etmeyecekti elbette. Dönemin milli takım sorumlusu Metin Tekin, Köln’de baba Özil ile bir randevu ayarladı. Fatih Terim’in Mesut’u istediğini söyleyip Milli Takım kampına davet ettiler. Almanya’daki en yakın aile dostları Hamit ve Halil Altıntop’u da devreye soktular. Mesut’un üzerinde müthiş bir baskı vardı. Her an yanlış bir şey yapabilirim hissi onu bir çıkmaza sürüklemişti. Hala seçim yapmak için zamanı olduğunu düşündü ve acele etmedi…

UÇMAYI ÖĞRENEN KUŞ YUVADAN AYRILIR

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_16611832_800x534.jpg

Şampiyonlar Ligi’nde ilk maçına çıktığında 19 yaşındaydı. Kariyerine küçük gibi görünse de önemli bir Galatasaray etkisi olmuştu. Lincoln’ün Türkiye’ye transferi Mesut’u Schalke 11’nin değişmezi haline getirmişti.

Ocak 2008’de Schalke yönetimiyle ters düşen babası Mesut’un yüzünü Werder Bremen’e, dönüm noktası yaşayacağı yere çevirdi. Devre arasında ailesinden ilk kez ayrılarak 5 milyon Euro bonservis bedeliyle Bremen’e 3 yıllık imza attı. Bu onun ilk büyük transferiydi ve Almanya’nın kuzeyindeki Bremen Gelsenkirchen’e epey uzaktı. Artık uçmayı öğrenen bir kuş gibi yuvadan ayrılma vakti gelmişti.

FORMAYI GİYERSE TÜRKİYE’Yİ UNUTACAKTI

İlk sezon Bremen’de 47 maçta tam 23 asist yaptı. Bunların 3’ü Şampiyonlar Ligi’nde İnter’e karşıydı. Bremen, Özil etkisiyle Bundesliga’da harika bir sezon geçirerek ligi 2. sırada bitirdi.

Diego’nun Juventus’a transferiyle tamamen Werder Bremen’in beyni haline gelen Mesut 2009/10’da inanılmaz bir patlama yaptı. 46 maçta 10 gol 29 asist yapan Mesut, ligin tozunu attırdı ve takımda yılın oyuncusu seçildi.

Bu performans onu hayatının en önemli anına getirdi; karar anı. Almanya A Milli Takımı kampına davet edildi. Eğer o formayı giyerse bir daha Türkiye için oynayamazdı… Öyle de oldu. Bu stresli süreci şöyle anlatıyor;


”Gerçek anlamda karar verdiğim zaman Werder Bremen’de oynuyordum. Medya çok üzerime gelmişti. Teknik direktör Löw, ”Türk kökenleri olmasına rağmen Mesut’un Almanya’yı seçmesinden çok mutluyum, buzları kıran oyuncu oldu. Bundan sonra başka ülke kökenli futbolcular da Milli Takım’da oynayabilir” demişti. Buzları kırmak istemiyordum ki. Almanya ve Türkiye arasında kalmak da istemiyordum. Almanya ve Türkiye tercihinden dolayı uykusuz geceler geçirmedim. Almanya’yı seçtim diye Türkiye’de kötü olmam gerekmiyor. Almanya’yı seçtim diye kalbim Türkiye diye atmaktan vazgeçmiyor.”


‘KALBİM ALMAN ATIYOR, KALBİM TÜRK ATIYOR’

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_16136327_800x533.jpg

2010 yılında Berlin’de oynanan maçta tüm medya onu konuşuyordu. Alman basını, ”O bir Türk, Alman değil. Nasıl Alman olmaktan gurur duyuyor?” derken Türkiye’de medya ”O gerçek bir Türk” manşetlerini atıyordu.

Maçta gol attığında sevinmemişti, saygısızlık olacağını biliyordu. ‘Kalbim Alman atıyor, kalbim Türk atıyor. Hiçbir zaman kendimi başka bir şey üzerine koymadım. Alman gibi düşünüp, Türk gibi hissedebilirsiniz. Baskıya rağmen seçimimle gurur duyuyorum’ sözleriyle bu tartışmaya kendince bir nokta koyacağını düşündü.

REAL MADRİD’İN KAPISINI AÇAN İLK TÜRK

2010 Dünya Kupası’nda Almanlar’ın etrafında birleştiği bir beyin haline geldi. İlk büyük turnuvasında yaptığı işler ona kariyerinin en büyük fırsatını verdi. Werder Bremen kariyerini 16 gol 54 asistle tamamlayan Özil, İspanya’nın başkenti Madrid’e 18 milyon Euro’ya transfer oldu. İmza günü Türkiye için de anlamlıydı. Çünkü Mesut şu cümleleri kurmuştu;


”Real Madrid’de forma giyecek ilk Türk olduğum için mutluyum”


Dönemin en iyisi Jose Mourinho, Real Madrid Başkanı Florentino Perez’e onun için şu cümleleri kurmuştu; ”Bu çocuğu, Mesut’u mutlaka almanızı istiyorum!”

MOURINHO: SENİ RAHAT BIRAKMAYACAĞIM

Real Madrid tarihinin en şahane dönemlerinden birinde Ronaldo’lu, Ramos’lu, Benzema’lı kadro onun etrafında birleşti. Tekniğiyle ‘Kadife Ayak’ lakabını alan Mesut Özil bir anda dünyanın konuştuğu isim haline geldi. Kariyerinin en parlak yıllarında dünya tarihinin gördüğü en iyi 10 numara performanslarından birine imza atıyordu Mesut. İnanılmaz bir popülarite yakalamıştı. Takım arkadaşları ona gözlerinin benzerliğinden dolayı çizgi film kahramanı ‘Nemo’ lakabını takmıştı.

Bir maçın devre arasında Jose Mourinho ile yaşadığı büyük tartışma onu bir daha ulaşamayacağı bir seviyeye çıkardı. Mesut o diyaloğu şu sözlerle anlatıyordu;


”Bu tartışmadan bir kaç gün sonra Mourinho’nun yanına giderek ona teşekkür ettim. Söyledikleri kafam dank etmişti. Gözlerimin içine bakarak zayıf yönlerimi söylediği için ona minnettarım. Bana ‘tüm potansiyelini kullanana kadar seni rahat bırakmayacağım’ dedi. Mourinho haklıydı. Güzel oyun yeterli sanıyordum. O beni bu tavrımdan kurtardı”


BELKİ DE BALE SEVDASINA BİTTİ

3 sezon sonunda 159 maçta 27 gol 80 asist yapan Mesut Özil, kariyerinin ilk şampiyonluğunu da Madrid’le yaşadı. 2013 yazında bir rekor uğruna, Angelotti onayıyla 100 milyon Euro’ya Bale transferi yapan Madrid o parayı çıkarmak için Mesut’u Arsenal’a 47 milyon Euro’ya sattı. Bu ayrılık herkes gibi Ronaldo’yu da şoke etmişti. Kendisi en iyi uyum sağladığı partneri hakkında şu sözleri kullanacaktı;

”Özil’in gidişi benim için gerçekten kötü oldu. Bu transferden dolayı çok sinirliyim. Mesut benim koşularımı bilen ve başlı başına fark yaratan bir oyuncuydu”

SON ÖPÜCÜK, PLATİNİ’YE VERDİĞİ SON FORMA…

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_15477895_800x585.jpg

Premier Lig transferi Mesut için artık bazı şeylerin eskisi gibi olmayacağının işaretiydi. Ama düşüşe geçmeden önce son bir şarkı söyleyecekti elbette; 2014 Dünya Kupası. Almanya Milli Takımı ile kariyerinin en büyük kupasını kaldıran Mesut için sanki her şey oracıkta bitmişti. O dönem birlikte olduğu şarkıcı Mandy Capristo’nun ruj izleri yanağındaydı. Kupa töreninde UEFA Başkanı Michel Platini’ye sırtından çıkarıp verdiği forma belki de futbola son hatırasıydı…

UYUŞTURUCU HABERİ VE DEPRESYON

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/mesut-ozil-uyusturucu-partisinden-sonra-formayi-11589474_1435_amp.jpg

Mesut’un ihtişamlı hayatı çok geçmeden başına dert oldu. Arsenal’dan yıllık 7 milyon Euro kazanan Alman yıldız deyim yerindeyse parayı parçalamaya başladı. Çılgın partilerde sabahlamaya başlayan Mesut Özil’in mankenlerle yaşadığı ilişkiler İngiliz basınının manşetlerini süslemeye başladı. Son olarak bir gece kulübünde ‘Hippy Crack’ adlı uyuşturucu madde kullandığı iddia edilerek servis edilen görüntüler Mesut Özil’in kariyerini bitirme seviyesine getirdi.

Tüm bu yaşananların üzerine Mesut maddi anlaşmazlıklar nedeniyle eski menajeri olan babası Mustafa Özil ile mahkemelik oldu. Bu süreçte nişanlısı Amine Gülşe ile de arası bozulan Mesut büyük bir depresyona girdi. Vakit artık onu sevmeyenlerin sesinin fazlaca çıktığı vakitti.

‘KAZANDIĞIM ZAMAN ALMAN, KAYBETTİĞİM ZAMAN TÜRK’ÜM!’

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_15842873.jpg

2018 Dünya Kupası öncesi yaşananlarsa turnuvadaki hezimetin adeta fragmanı gibiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra’ya ziyareti sırasında Mesut Özil ile poz vermesi hem Almanya’da hem de İngiltere’de büyük yankı bularak siyasi tepkilere neden olacak, Dünya Kupası’na erken veda eden Almanya’da Mesut Özil hedef tahtası haline getirilecekti. Almanya’nın Dünya Kupası’na veda ettiği gecenin sabahı Almanya’da tüm televizyonlar, gazeteler Mesut’u günah keçisi ilan etti. ‘Anti Mesut’ propagandası tüm Almanya’yı etkisi altına almıştı.

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/ozilll.jpg

Ne Almanya Federasyonu’ndan, ne de takım arkadaşlarından hiçbir destek göremeyen Mesut ipleri kopardı. Tüm bu saldırılara cevap veren Mesut şu cümleleri kullanarak Almanya Milli Takımı formasını bir daha giymemek üzere asıyordu;


”Kazandığımız zaman Alman, kaybettiğimiz zaman Türk’üm. Artık yeter! Irkçılık ve saygısızlık hissettiğim için artık Almanya forması giymeyeceğim”


MADRİD MAÇINDA ÖPTÜĞÜ EKMEK…

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/270420181435355039961_2-41.jpg

Yaşadığı bu duygusal kırılma onun kulüp kariyerini de aşağıya çekti. Nisan 2018’de Avrupa Ligi’nde oynanan Atletico Madrid maçında tribünden kendisine atılan ekmeği üç kere öperek kenara koyan Mesut tüm dünyaya şu mesajı veriyordu; Ben Türk kültürüne bağlıyım ve siz buna saygı duyacaksınız.

SANAL OYUNLAR VE SIRT AĞRILARI!

Yaşadığı ırkçılık karşısında futboldan iyice uzaklaşan Mesut Arsene Wenger’in Arsenal’dan gidişinin ardından iyice koptu. Aslında ilk 2 sezonu çok da kötü geçmemişti Mesut’un. Ancak Sanchez ile yakaladıkları ritim yeni bir başlangıç için belli ki yetmedi. Unai Emery ile yıldızını bir türlü barıştıramayan ve idmana bile çıkmak istemeyen Mesut kendisini sanal oyunlara verdi.

İngiliz spor basının önde gelen gazeteleri sırt ağrıları olduğu için maçlara çıkmayan Mesut’un ‘Fortnite’ adlı bir bilgisayar oyununun bağımlısı olduğunu ve tam 72 gün, 1740 saat bu oyunu oynadığını yazdı.

ACUN’UN DAMGA VURDUĞU TÜRK DÜĞÜNÜ

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/depophotos_16395250_800x300.jpg

O sezonun yaz tatilinde Türkiye’ye gelen Mesut Özil, Haziran ayında nişanlısı Amine Gülşe ile evlendi. Çalgılı çengili Türk düğünü yapan Özil çiftinin nikah şahitliğini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan yaptı. Görkemli düğüne bir çok ünlü isim katılırken Acun Ilıcalı’nın Mesut’la karşılıklı dansı geceye damga vurdu.

KUZEY LONDRA’DAKİ BIÇAKLI SALDIRI SON DAMLA

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/indir-1.jpg

Aldığı maaş nedeniyle İngiliz taraftarların sıkça eleştirdiği Mesut Türkiye’de düğün yaparken Londra’da istenmeyen adamdı. Olanlar adeta olacakların habercisiydi. Kuzey Londra’da bir Türk restoranında bıçaklı saldırıya uğrayan Mesut belki de ölümle burun buruna geldi.

Özil’in Golders Green bölgesinde kullandığı aracına motosikletli 2 kişi tarafından yapılan bıçaklı saldırıdaki en büyük şansı yanında bulunan Bosna Hersekli takım arkadaşı Sead Kolasinac olmuştu. Saldırganları bıçaklı olmalarına rağmen uzaklaştırmayı başaran Kolasinac ‘nefret edilen Mesut’un tek koruyucu meleğiydi.

Tüm dünyanın etkilendiği inanılmaz olayda gördü tanığı Azuka Alintah durumu şu sözlerle özetliyordu;


“Kasklarını çıkarmamışlardı, siyah giyimlilerdi. Bu sıcak havaya rağmen uzun kollu giymişlerdi. Özil, bıçaklı adamlar tarafından kovalanan herkes gibi dehşete düşmüş görünüyordu. Can havliyle kaçıyor gibiydi.”


AŞAĞI 350 BİN POUND YUKARI 350 BİN POUND

Bu büyük tramvadan sonra Mesut bir daha eski Mesut olamadı. Performansı giderek yere çakıldı. Haftalık 350 bin Pound’luk kazancı sürekli gündeme getirildi, sürekli başına kakıldı. Unai Emery’nin gidişi bile onu geri döndürmek için yeterli olmadı. Maddi yükünden kurtulmak isteyen Arsenal yönetimi ondan indirim talep etti ancak Mesut mukavelesini savunarak bu indirime yanaşmadı. Mikel Amatriain Arteta’nın kadrosuna da giremeyen Mesut son olarak UEFA Avrupa Ligi listesine de yazılmadı.

mezut özil, mesut özil kariyer, Manşet
https://cdn-amk.sozcu.com.tr/amk-resimler/2020/10/maskttt.jpg

Mesut’un bir Türk’e evrilişinin son örneği ise kulüpte işine son verilen maskot Gunnersaurus’a hayat veren 27 yıllık çalışanı Jerry Quy’e sahip çıkması oldu. Özil, Arsenal’ın pandemi nedeniyle ekonomik küçülmeye gitmesi ve statlarda seyirci olmaması nedeniyle işene son verilen Gunnersaurus’ın maaşını karşılama teklifinde bulundu. Mesut’u bu davranışa iten şey belki de bu konunun bile maaşı üzerinden kendisine dönmesiydi. Ama neresinden bakarsan bak bu merhamet bir Türk’e daha çok yakışıyor derim.

HİKAYENİN SONU TÜRKİYE…

31 yaşındaki Mesut Özil’in böyle büyük bir düşüşün ardından tekrar futbola dönüp dönemeyeceğini hep birlikte göreceğiz ama şundan çok eminim; bu hikayenin sonu (Acı Vatan Almanya)’dan dönen gurbetçi gibi Türkiye’de bitecek.

Derleyen: Ümit Genç
Kaynak: Sözcü

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND