Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Vahşetin bir sınırı var mı?

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar?

kişisel gelişim

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar?

IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyor

IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar? Belki daha da önemlisi kimdir bunlar?

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? Olmaz olur mu, vardır ama olağan koşullarda bu duyguyu yönetmeyi başarırız. Hayatları boyunca birisini dövmeye kalkışmamış ve de muhtemelen kalkışmayacak pek çok erkek boks maçı izler, dövüş filmi seyreder. Saldırganlık göstermek yerine saldırganlığı meşru biçimde icra eden Muhammed Ali ve Bruce Lee bu sayede idol olmuşlardır. Bu yüzden korku ve aksiyon filmleri seyredilir, cinayet romanları okunur.

Peki, olağan olmayan koşullarda bu şiddet potansiyeli neye dönüşebilir? Bu soru özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası bilim dünyasının epeyce kafasını kurcalamıştır. Sıradan insanlar; çiftçiler, anneler, hekimler nasıl olur da toplama kamplarındaki devasa yıkıcılığın bir parçası olabilmişlerdir? “Okuyucu” (The Reader) filminde Kate Winslet’in canlandırdığı baş karakterin hikayesi de bu soruya işaret etmektedir. Bu konuda iki kült psikoloji deneyi bize ışık tutacak gibi görünüyor.

45 YAŞINDAKİ ROCK ŞARKICISI ANNE, İKİ ÇOCUĞUNU BIRAKIP CİHATÇI OLDU

Boyun eğerek ve denetilmeyerek canileşme

Milgram Deneyi’nde katılımcılara bir öğrenme deneyinin parçası oldukları bilgisi verilir. Deneydeki diğer bir katılımcı sorulan soruyu bilemediğinde doktor önlüklü bir çalışmacının verdiği komutla artan düzeyde elektrik şoku vermekle görevlendirilirler. Katılımcıların bilmediği konu ise diğer katılımcının aslında çalışmacı ekibinden olduğu ve elektrik şoku almadığıdır. Sonuçta katılımcıların yüzde 97’si diğer katılımcının deneyin durdurulmasını net biçimde istediği hatta yalvardığı halde komutla elektrik vermeye devam etmiş, yüzde 60’ı da ölümcül olduğu belirtilen dozlara kadar elektrik vermişlerdir. Deney sırasında pek çok katılımcının belirgin stres bulguları göstermesine karşın komutlara uyduğu gözlenmiştir.

Stanford Tutukevi Deneyi’nde ise katılımcılara kura ile gardiyan ve tutuklu rolleri verilmiş ve inşa edilen küçük bir tutukevine yerleştirilmişlerdir. Gardiyan rolü alan katılımcılar herhangi bir denetime tabi tutulmamışlardır. 14 gün sürmesi planlanan deney gardiyan rolü alan katılımcıların giderek artan biçimde sadistik eğilimler göstermesi nedeniyle tamamlanamamış ve altıncı günde sonlanmıştır.

Sonuç olarak hepimizin içinde şiddet potansiyelinin olduğunu ve bunu yönetmeye çalıştığımızı, otorite figürünün komutu altında gönülsüz de olsa şiddetin bir parçası olabileceğimizi, otorite figürü ortada olmadığında ise yetki verildiğinde zamanla şiddet üretebileceğimizi çıkarsayabiliriz.

IŞİD YÜZLERCE SURİYELİ ASKERİ BÖYLE ÖLDÜRDÜ

Peki kim bu IŞİD militanları?

IŞİD militanları arasında pek çok Türkiye vatandaşı olduğunu duymaktayız. Peki kim bu insanlar? Aslında bu soru ABD’li gazeteci James Foley’in başının kesilerek öldürüldüğü videoyu seslendiren militanın İngiliz aksanı ile konuştuğunun anlaşılmasından beri İngiltere’nin de gündeminde.

Öncelikle ABD ve Avrupa’dan da IŞİD’e pek çok militan katıldığının bilinmesine karşın bu kişilerin sosyodemografik yapılarının henüz sistematik biçimde incelenmediğini belirtmek gerekir. Yine de IŞİD bünyesinde savaşırken öldüğü bilinen ilk ABD vatandaşı olan Douglas McAuthur McCain’in öyküsüne (1) bakmak bize fikir verebilir. McCain 1981 yılında Illinois’de doğmuş. Lisede basketbol takımındaymış ve adeta takımın maskotuymuş, arkadaşları tarafından neşeli ve sıcakkanlı olarak bilinirmiş, Simpsonlar’ı izlemeyi severmiş ve Chicago Bulls taraftarıymış. Gelecek hayalleri arasında basketbolcu ya da rap’çi olmak varmış… Fakat ikisi de olmamış. Olamayacağını anlamasıyla da işler ters gitmeye başlamış. 2000 yılında daha sonraları kabaracak olan sabıka kaydı oluşmaya başlamış ve 2004 yılında İslam’ı seçmiş. Hollanda ordusunda da görev yapmış olan Yılmaz isimli bir Türkiye kökenli genç adamın öyküsü de IŞİD militanlarının hepsinin doğuştan cani olmadığını gösteriyor gibi.

Müslüman ülkelerde veya Müslüman olmayan ülkelerde Müslüman olmak

Önce çok ilgi çekici bir çalışmaya göz atalım. Fransız vatandaşlarının altıda biri IŞİD’i desteklemekte ve bu oran Gazze’dekinden bile daha yüksek. Fransız vatandaşlarından sadece göçmen ve Müslüman olanların IŞİD’i desteklediklerini varsayacak olursak Fransa ve Gazze’deki Müslümanlar arasında IŞİD’i destekleme açısından muazzam bir fark olabilir. Evet, Müslüman ülkelerde radikal İslamcı gruplarla ilgili endişeler giderek artmakta fakat bu durumda gurbette yaşayan Müslümanlarda bu durumun tam tersi olduğunu düşünebiliriz.

Gurbette yaşayan Müslümanlar nasıl bu noktaya geldiler?

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini duymuşsunuzdur. Genellikle tabanında temel fizyolojik gereksinimler, yukarı doğru çıktıkça saygınlık gibi diğer gereksinimlerden oluşan bir üçgenle temsil edilir. Peki saygınlık gereksinimi gerçekten fizyolojik gereksinimlerin hiyerarşik olarak altında mıdır her zaman? Hayır, bazen saygınlık gereksinimi diğer hepsinden önemli olabiliyor.

Müslüman coğrafyada baskın kültürel özellik kolektivizmdir (toplumculuk). Daha çok Batı kültüründe egemen olan bireycilik kişisel başarıyı olumlarken, kolektivist kültürler bireylerden başarıdan önce topluma uyumlu olmalarını beklerler. Böylece kolektivist kültürlerdeki bireylerde bu uyumluluğun bozulma riski ile ilişkili olan utanç duygusu çok baskın (“el âlem ne der”), özsaygı daha düşüktür. Bu kültürlerde tevazu sürekli olumlanır. Peki bu kültürlerde bireyler özgüven gereksinimini nasıl karşılayacaklar? Kolektivist kültürlerde genellikle olan bireyin grupla özdeşim kurması ve bu gereksinimini sosyal özsaygı üzerinden karşılamalarıdır. Yani bizimki gibi kültürlerde “Ben zekiyim” denmesi utanç kaynağıdır ama “Türk Milleti zekidir” denilmesi ile gururlanılabilir.

Kolektivist kültürlerde özsaygı ait olunan grup üzerinden karşılanıyorken gurbetteki Müslümanlar yerleştikleri memleketlerin hakir görülen kesimleri olunca bu gereksinimlerini karşılamakta zorlandılar. Artık Türkçe’yi unutmuş bazı son kuşak Türkiyeli göçmenlerin bize de garip gelebilen faşizan sözlemlerini buradan okumak yararlı olabilir.

Birçok kişi onlara kahraman gözüyle bakıyor

Bu tür kitleleri kutsal bir amaç kolaylıkla harekete geçirebilir. Zaten kültürel olarak ait olduğu gruba bağlılıkları yüksektir ve kutsal bir amaç eksikliğini derinden hissettikleri özsaygı için derman olabilir. Tanımadığı insanların kafasını kesmeyi kim kutsar ki diye soranları Foley’in öldürüldüğü videoların altındaki yorumları okumaya davet ederim. Bu militanlara kahraman gözüyle bakan pek çok insan bulunmakta.

Karşılanmamış özsaygı gereksinimi kolektivist bir kültür kökenli göçmenler için daha baskın bir gereksinim olmakla birlikte sadece bu gruba özgü değildir. Dezavantajlı etnik gruplar da bu gereksinimlerini karşılayamamaktadırlar. McCain hedeflerini gerçekleştiremeyince hayatı rayından çıkmıştır. Barack Obama da sokakta yürürken kilitlenen otomobil seslerini duyduğunda kendini damgalanmış hissettiğini resmi bir şekilde bildirmiştir. Dezavantajlı etnik gruplara ait bireyler dışlanmış ve damgalanmış hissedebilirler ve bu durum özsaygılarının oldukça düşmesine neden olabilir.

Bu konudaki bir diğer hipotez ise psikolog Arie Kruglanski’nin “Bilişsel Açıklık Gereksinimi”dir. Kruglanski’ye göre insanların neyin doğru ve neyin yanlış olduğu ve ne yapmaları gerektiği konusunda emin olmaya gereksinimleri vardır. Gelin görün ki Kohlberg’in de üzerine kuram inşa ettiği üzere ahlaki yargılama görecedir. Örneğin hırsızlık yapmak kötü olabilir ama ölmek üzere olan eşi için ilaç çalmak kötü olmayabilir. Kendilerine bazı doğrular öğretilen ama hayat pratiklerinde o doğruları uygulama şansı bulamayan, suça karışan dezavantajlı gruplarda bu belirsizliğin daha yakıcı olduğunu varsayabiliriz. Bu durumda onlara basit ve sabit değerleri sunan bir ahlaki sistem iyi gelebilir. “Ben kötü biri miyim?” sorusuna evet yanıtı vermek için delil oluşturabilecek kadar suça sürüklenmiş bir gencin “Hayır, Müslümanlar iyidir, kâfirler kötüdür” yanıtından hoşlanması gayet anlaşılabilir. Kruglanski’ye göre artık bu hayatlar siyah ve beyaz olmak üzere ikiye bölünmüştür; iyiler mutlak iyi, kötüler her türlü cezayı hak edecek kadar mutlak kötüdürler ve arası yoktur.

IŞİD’in Sünni öfkesinin bir sonucu olduğunun resmi ağızlardan ifadesi de bu denklemde pek de hayırlı bir yere denk gelmeyecektir ne yazık ki.

Günümüzün başıbozukları

Yazının başında belirttiğim gibi hepimiz içimizdeki şiddet eğilimini bir şekilde yönetmeye çalışıyoruz. Bazıları var ki şiddet eğilimini yönetmekte epeyce zorlanıyorlar: Psikopatlar. Psikopat kişilik yapısına sahip kişiler şiddet eğilimini bastırmakta zorlandıklarından başları sıklıkla belaya girer ya da başkalarının başını belaya sokarlar. Bu kişilerin sıklıkla başvurdukları bir yöntem de şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Böylece hem namus saikiyle sevgilisini döven bir kişinin kadınlara tacizde bulunması da biraz olsun anlaşılmış olur. Şiddetin meşrulaştırılabileceği toplumsal olaylar ise bu tip kişileri mıknatıs gibi çeker.

Önceleri -en azından ülkemizde- bu tip kişilerin de konumlanabileceği bir toplumsal rol vardı: Mahalle kabadayılığı. Mahalle kabadayıları çekinilen kişiler olsalar da mahallenin namusu ve güvenliği adına meşrulaştırılmış şiddet uygularlar ve mahalleliden saygı da görürlerdi. Kent yaşamında ölen mahalle kültürü ve atomize olan toplumsal yapı içerisinde bu toplumsal rol de kayboldu ve eskiden mahalle kabadayısı olacak olan bireyler toplumla iyiden iyiye uyumsuz davranışlara düşüp cezaevi nüfusunu artırmaktan başka bir rol edinemez oldular.

İşte bu türde insanların meşrulaştırılan, olumlanan hatta kutsanan bir şiddet davranışı bulmaları kendilerine çok cazip gelmiş olabilir. Osmanlı ordusunda “başıbozuk” denilen piyade birlikleri korkusuzca savaşmaları kadar disiplinsiz davranışları ile de nam salmışlardı. Günümüzün psikopatları da toplumsal olaylarda vatan-millet şiarı ile etrafı terörize etseler, askerliği kutsasalar da askere gittiklerinde son derece disiplinsiz ve saldırgan tutumları ile defalarca disiplin cezası ardından zaman zaman sağlık raporu ile askerliklerini tamamlayamayabiliyorlar. Başıbozuklar Osmanlı’nın psikopatları olabilirler mi bilmiyorum ama tarih içinde psikopatlardan birlik oluşturulmuş olabileceği fikri çok da mantıksız gelmiyor doğrusu. Acaba günümüzde IŞİD’in gözünü kırpmadan kafa kesen militanlarının ne kadarı psikopat? Elimizde bilimsel veri olmamasına karşın üzerinde düşünülmesi gereken bir soru gibi görünüyor.

Özetle

Elimizde somut bilimsel veriler birikene kadar, IŞİD militanlarının kısmen Batı dünyasında tutunamamış ve özsaygı ihtiyacı karşılanamamış başlıca göçmen ve dezavantajlı etnik gruplardan ve tüm coğrafyalarda içindeki şiddet eğilimini yönetemediği için meşrulaştırmaya yönelen bireylerden oluştuğunu düşünmek makul görünüyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND