Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Vahşetin bir sınırı var mı?

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar?

kişisel gelişim

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar?

IŞİD militanları nasıl bu kadar acımasız olabiliyor

IŞİD’in kafa kesme görüntülerini izlemek bile yeterince dehşet vericiyken, bu militanlar böylesine vahşice eylemleri nasıl gerçekleştiriyorlar? Belki daha da önemlisi kimdir bunlar?

Sıradan insanın içinde hiç şiddet ve yıkıcılık potansiyeli var mıdır? Olmaz olur mu, vardır ama olağan koşullarda bu duyguyu yönetmeyi başarırız. Hayatları boyunca birisini dövmeye kalkışmamış ve de muhtemelen kalkışmayacak pek çok erkek boks maçı izler, dövüş filmi seyreder. Saldırganlık göstermek yerine saldırganlığı meşru biçimde icra eden Muhammed Ali ve Bruce Lee bu sayede idol olmuşlardır. Bu yüzden korku ve aksiyon filmleri seyredilir, cinayet romanları okunur.

Peki, olağan olmayan koşullarda bu şiddet potansiyeli neye dönüşebilir? Bu soru özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası bilim dünyasının epeyce kafasını kurcalamıştır. Sıradan insanlar; çiftçiler, anneler, hekimler nasıl olur da toplama kamplarındaki devasa yıkıcılığın bir parçası olabilmişlerdir? “Okuyucu” (The Reader) filminde Kate Winslet’in canlandırdığı baş karakterin hikayesi de bu soruya işaret etmektedir. Bu konuda iki kült psikoloji deneyi bize ışık tutacak gibi görünüyor.

45 YAŞINDAKİ ROCK ŞARKICISI ANNE, İKİ ÇOCUĞUNU BIRAKIP CİHATÇI OLDU

Boyun eğerek ve denetilmeyerek canileşme

Milgram Deneyi’nde katılımcılara bir öğrenme deneyinin parçası oldukları bilgisi verilir. Deneydeki diğer bir katılımcı sorulan soruyu bilemediğinde doktor önlüklü bir çalışmacının verdiği komutla artan düzeyde elektrik şoku vermekle görevlendirilirler. Katılımcıların bilmediği konu ise diğer katılımcının aslında çalışmacı ekibinden olduğu ve elektrik şoku almadığıdır. Sonuçta katılımcıların yüzde 97’si diğer katılımcının deneyin durdurulmasını net biçimde istediği hatta yalvardığı halde komutla elektrik vermeye devam etmiş, yüzde 60’ı da ölümcül olduğu belirtilen dozlara kadar elektrik vermişlerdir. Deney sırasında pek çok katılımcının belirgin stres bulguları göstermesine karşın komutlara uyduğu gözlenmiştir.

Stanford Tutukevi Deneyi’nde ise katılımcılara kura ile gardiyan ve tutuklu rolleri verilmiş ve inşa edilen küçük bir tutukevine yerleştirilmişlerdir. Gardiyan rolü alan katılımcılar herhangi bir denetime tabi tutulmamışlardır. 14 gün sürmesi planlanan deney gardiyan rolü alan katılımcıların giderek artan biçimde sadistik eğilimler göstermesi nedeniyle tamamlanamamış ve altıncı günde sonlanmıştır.

Sonuç olarak hepimizin içinde şiddet potansiyelinin olduğunu ve bunu yönetmeye çalıştığımızı, otorite figürünün komutu altında gönülsüz de olsa şiddetin bir parçası olabileceğimizi, otorite figürü ortada olmadığında ise yetki verildiğinde zamanla şiddet üretebileceğimizi çıkarsayabiliriz.

IŞİD YÜZLERCE SURİYELİ ASKERİ BÖYLE ÖLDÜRDÜ

Peki kim bu IŞİD militanları?

IŞİD militanları arasında pek çok Türkiye vatandaşı olduğunu duymaktayız. Peki kim bu insanlar? Aslında bu soru ABD’li gazeteci James Foley’in başının kesilerek öldürüldüğü videoyu seslendiren militanın İngiliz aksanı ile konuştuğunun anlaşılmasından beri İngiltere’nin de gündeminde.

Öncelikle ABD ve Avrupa’dan da IŞİD’e pek çok militan katıldığının bilinmesine karşın bu kişilerin sosyodemografik yapılarının henüz sistematik biçimde incelenmediğini belirtmek gerekir. Yine de IŞİD bünyesinde savaşırken öldüğü bilinen ilk ABD vatandaşı olan Douglas McAuthur McCain’in öyküsüne (1) bakmak bize fikir verebilir. McCain 1981 yılında Illinois’de doğmuş. Lisede basketbol takımındaymış ve adeta takımın maskotuymuş, arkadaşları tarafından neşeli ve sıcakkanlı olarak bilinirmiş, Simpsonlar’ı izlemeyi severmiş ve Chicago Bulls taraftarıymış. Gelecek hayalleri arasında basketbolcu ya da rap’çi olmak varmış… Fakat ikisi de olmamış. Olamayacağını anlamasıyla da işler ters gitmeye başlamış. 2000 yılında daha sonraları kabaracak olan sabıka kaydı oluşmaya başlamış ve 2004 yılında İslam’ı seçmiş. Hollanda ordusunda da görev yapmış olan Yılmaz isimli bir Türkiye kökenli genç adamın öyküsü de IŞİD militanlarının hepsinin doğuştan cani olmadığını gösteriyor gibi.

Müslüman ülkelerde veya Müslüman olmayan ülkelerde Müslüman olmak

Önce çok ilgi çekici bir çalışmaya göz atalım. Fransız vatandaşlarının altıda biri IŞİD’i desteklemekte ve bu oran Gazze’dekinden bile daha yüksek. Fransız vatandaşlarından sadece göçmen ve Müslüman olanların IŞİD’i desteklediklerini varsayacak olursak Fransa ve Gazze’deki Müslümanlar arasında IŞİD’i destekleme açısından muazzam bir fark olabilir. Evet, Müslüman ülkelerde radikal İslamcı gruplarla ilgili endişeler giderek artmakta fakat bu durumda gurbette yaşayan Müslümanlarda bu durumun tam tersi olduğunu düşünebiliriz.

Gurbette yaşayan Müslümanlar nasıl bu noktaya geldiler?

Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini duymuşsunuzdur. Genellikle tabanında temel fizyolojik gereksinimler, yukarı doğru çıktıkça saygınlık gibi diğer gereksinimlerden oluşan bir üçgenle temsil edilir. Peki saygınlık gereksinimi gerçekten fizyolojik gereksinimlerin hiyerarşik olarak altında mıdır her zaman? Hayır, bazen saygınlık gereksinimi diğer hepsinden önemli olabiliyor.

Müslüman coğrafyada baskın kültürel özellik kolektivizmdir (toplumculuk). Daha çok Batı kültüründe egemen olan bireycilik kişisel başarıyı olumlarken, kolektivist kültürler bireylerden başarıdan önce topluma uyumlu olmalarını beklerler. Böylece kolektivist kültürlerdeki bireylerde bu uyumluluğun bozulma riski ile ilişkili olan utanç duygusu çok baskın (“el âlem ne der”), özsaygı daha düşüktür. Bu kültürlerde tevazu sürekli olumlanır. Peki bu kültürlerde bireyler özgüven gereksinimini nasıl karşılayacaklar? Kolektivist kültürlerde genellikle olan bireyin grupla özdeşim kurması ve bu gereksinimini sosyal özsaygı üzerinden karşılamalarıdır. Yani bizimki gibi kültürlerde “Ben zekiyim” denmesi utanç kaynağıdır ama “Türk Milleti zekidir” denilmesi ile gururlanılabilir.

Kolektivist kültürlerde özsaygı ait olunan grup üzerinden karşılanıyorken gurbetteki Müslümanlar yerleştikleri memleketlerin hakir görülen kesimleri olunca bu gereksinimlerini karşılamakta zorlandılar. Artık Türkçe’yi unutmuş bazı son kuşak Türkiyeli göçmenlerin bize de garip gelebilen faşizan sözlemlerini buradan okumak yararlı olabilir.

Birçok kişi onlara kahraman gözüyle bakıyor

Bu tür kitleleri kutsal bir amaç kolaylıkla harekete geçirebilir. Zaten kültürel olarak ait olduğu gruba bağlılıkları yüksektir ve kutsal bir amaç eksikliğini derinden hissettikleri özsaygı için derman olabilir. Tanımadığı insanların kafasını kesmeyi kim kutsar ki diye soranları Foley’in öldürüldüğü videoların altındaki yorumları okumaya davet ederim. Bu militanlara kahraman gözüyle bakan pek çok insan bulunmakta.

Karşılanmamış özsaygı gereksinimi kolektivist bir kültür kökenli göçmenler için daha baskın bir gereksinim olmakla birlikte sadece bu gruba özgü değildir. Dezavantajlı etnik gruplar da bu gereksinimlerini karşılayamamaktadırlar. McCain hedeflerini gerçekleştiremeyince hayatı rayından çıkmıştır. Barack Obama da sokakta yürürken kilitlenen otomobil seslerini duyduğunda kendini damgalanmış hissettiğini resmi bir şekilde bildirmiştir. Dezavantajlı etnik gruplara ait bireyler dışlanmış ve damgalanmış hissedebilirler ve bu durum özsaygılarının oldukça düşmesine neden olabilir.

Bu konudaki bir diğer hipotez ise psikolog Arie Kruglanski’nin “Bilişsel Açıklık Gereksinimi”dir. Kruglanski’ye göre insanların neyin doğru ve neyin yanlış olduğu ve ne yapmaları gerektiği konusunda emin olmaya gereksinimleri vardır. Gelin görün ki Kohlberg’in de üzerine kuram inşa ettiği üzere ahlaki yargılama görecedir. Örneğin hırsızlık yapmak kötü olabilir ama ölmek üzere olan eşi için ilaç çalmak kötü olmayabilir. Kendilerine bazı doğrular öğretilen ama hayat pratiklerinde o doğruları uygulama şansı bulamayan, suça karışan dezavantajlı gruplarda bu belirsizliğin daha yakıcı olduğunu varsayabiliriz. Bu durumda onlara basit ve sabit değerleri sunan bir ahlaki sistem iyi gelebilir. “Ben kötü biri miyim?” sorusuna evet yanıtı vermek için delil oluşturabilecek kadar suça sürüklenmiş bir gencin “Hayır, Müslümanlar iyidir, kâfirler kötüdür” yanıtından hoşlanması gayet anlaşılabilir. Kruglanski’ye göre artık bu hayatlar siyah ve beyaz olmak üzere ikiye bölünmüştür; iyiler mutlak iyi, kötüler her türlü cezayı hak edecek kadar mutlak kötüdürler ve arası yoktur.

IŞİD’in Sünni öfkesinin bir sonucu olduğunun resmi ağızlardan ifadesi de bu denklemde pek de hayırlı bir yere denk gelmeyecektir ne yazık ki.

Günümüzün başıbozukları

Yazının başında belirttiğim gibi hepimiz içimizdeki şiddet eğilimini bir şekilde yönetmeye çalışıyoruz. Bazıları var ki şiddet eğilimini yönetmekte epeyce zorlanıyorlar: Psikopatlar. Psikopat kişilik yapısına sahip kişiler şiddet eğilimini bastırmakta zorlandıklarından başları sıklıkla belaya girer ya da başkalarının başını belaya sokarlar. Bu kişilerin sıklıkla başvurdukları bir yöntem de şiddetin meşrulaştırılmasıdır. Böylece hem namus saikiyle sevgilisini döven bir kişinin kadınlara tacizde bulunması da biraz olsun anlaşılmış olur. Şiddetin meşrulaştırılabileceği toplumsal olaylar ise bu tip kişileri mıknatıs gibi çeker.

Önceleri -en azından ülkemizde- bu tip kişilerin de konumlanabileceği bir toplumsal rol vardı: Mahalle kabadayılığı. Mahalle kabadayıları çekinilen kişiler olsalar da mahallenin namusu ve güvenliği adına meşrulaştırılmış şiddet uygularlar ve mahalleliden saygı da görürlerdi. Kent yaşamında ölen mahalle kültürü ve atomize olan toplumsal yapı içerisinde bu toplumsal rol de kayboldu ve eskiden mahalle kabadayısı olacak olan bireyler toplumla iyiden iyiye uyumsuz davranışlara düşüp cezaevi nüfusunu artırmaktan başka bir rol edinemez oldular.

İşte bu türde insanların meşrulaştırılan, olumlanan hatta kutsanan bir şiddet davranışı bulmaları kendilerine çok cazip gelmiş olabilir. Osmanlı ordusunda “başıbozuk” denilen piyade birlikleri korkusuzca savaşmaları kadar disiplinsiz davranışları ile de nam salmışlardı. Günümüzün psikopatları da toplumsal olaylarda vatan-millet şiarı ile etrafı terörize etseler, askerliği kutsasalar da askere gittiklerinde son derece disiplinsiz ve saldırgan tutumları ile defalarca disiplin cezası ardından zaman zaman sağlık raporu ile askerliklerini tamamlayamayabiliyorlar. Başıbozuklar Osmanlı’nın psikopatları olabilirler mi bilmiyorum ama tarih içinde psikopatlardan birlik oluşturulmuş olabileceği fikri çok da mantıksız gelmiyor doğrusu. Acaba günümüzde IŞİD’in gözünü kırpmadan kafa kesen militanlarının ne kadarı psikopat? Elimizde bilimsel veri olmamasına karşın üzerinde düşünülmesi gereken bir soru gibi görünüyor.

Özetle

Elimizde somut bilimsel veriler birikene kadar, IŞİD militanlarının kısmen Batı dünyasında tutunamamış ve özsaygı ihtiyacı karşılanamamış başlıca göçmen ve dezavantajlı etnik gruplardan ve tüm coğrafyalarda içindeki şiddet eğilimini yönetemediği için meşrulaştırmaya yönelen bireylerden oluştuğunu düşünmek makul görünüyor.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Sosyal dışlanma insan gelişimini nasıl etkiler?

yakın ilişkiler, sosyal dışlanma, psikoloji

Akademisyen Dr. Gizem Sürenkök, bir grup öğrenciyle beraber “Yakın İlişkiler” araştırma projesini başlattı. Proje kapsamında, insan ilişkileriyle ilgili yaygın sorunlara bilimin yeni cevapları aktarılıyor. İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden bir yazı. Dışlanmanın psikolojisi nasıl çalışır? 

Sosyal Dışlanma Nedir ve Bireyleri Nasıl Etkiler?

Şimdi gözlerinizi kapayın ve bir ev partisine katıldığınızı düşünün. Siz etrafınızdaki insanlarla iletişim kurmaya çalıştıkça karşınızdaki kişilerin sizi konuşmalarına dahil etmediklerini, sizinle hiç ilişki kurmadıklarını, yani başka bir deyişle sizi yok saydıklarını hayal edin. Böyle bir durum karşısında nasıl hissederdiniz? Sosyal dışlanma olarak tanımlanan bu durumu birçok kişinin hayatında bir kez de olsa yaşadığını tahmin edebilirsiniz. Sosyal dışlanma, fiziksel bir şiddet içermemesine rağmen somut bir şekilde acı verici bir durumdur çünkü yok sayılmak kişinin özgüvenini azaltır, kendisini daha az ait hissetmesine sebep olur, daha az kontrole sahip olduğunu düşündürür ve kişinin varoluşunu daha az anlamlı ve değerli bulmasına yol açar1.

Dışlanmanın üzerimizdeki etkisi dış faktörlerden (nerede, ne şekilde, kimler tarafından dışlandığımızdan) neredeyse bağımsız olarak oldukça olumsuz ve şiddetlidir2. Öyle ki çok sevdiğimiz insanlar tarafından dışlanmak kadar küçümsediğimiz, hoşlanmadığımız insanlar tarafından reddedilmek de bizi incitir. Bilinçli olarak dışlandığımızda da, bizi dışlayan insanlar farkında olmadan bunu yapsalar da canımız yanar3.

Peki dışlanma bizi neden bu kadar olumsuz etkiler? Evrimsel olarak baktığımızda, özellikle ilkel zamanlarda grup üyeliğinin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. İlkel zamanlarda bir gruba ait olmak, o grup sayesinde kişinin ihtiyaçlarının karşılanacağını garanti ederdi. İnsanların yiyeceğe, barınağa, hatta potansiyel partnerlere o grup sayesinde erişimleri olurdu. Ama eğer o grup kişiyi bir noktada dışlamaya karar verirse, o zaman tam anlamıyla ortada kalan bireyin sığınacağı bir grup olmadığı için vahşi doğada hayatta kalabilmesi çok daha zor olurdu. Bu sebeple de dışlanmayı hızla tespit etmek ve buna tepki vermek hayatta kalabilmek adına çok önemli bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyacı gideren mekanizmaya sosyal (ya da duygusal) acı ismini veriyoruz3. Yapılan deneylerde, dışlanan katılımcıların beyin görüntülerinde sosyal acının etkinleştirdiği bölgelerin fiziksel acının etkinleştirdiği bölgelerle aynı olduğu görülmüştür. (Duygusal Acı, Fiziksel Acıyla Aynı Olabilir Mi?) Hatta öyle ki fiziksel acıya iyi gelen parasetamol cinsi ağrı kesicilerin dışlanmaya karşı hissedilen duygusal acıya da iyi geldiği kanıtlanmıştır4. Bu duygusal acı hissi dışlanmanın kaynağından bağımsız olarak insanın durup ne olduğunu anlamak için anlık bir tepki vermesini sağlar. Duygu değişimlerinin ve dışlanmanın tetiklediği bu anlık tepkiler, insanı dışlanmaya odaklanması ve üzerine düşünmesi için uyarır.

Dışlanma esnasında insanların davranışlarını en çok tehdit altındaki psikolojik ihtiyaçları yönlendirir. Ancak, dışlanmaya uzun sürelerle maruz kalmak insanın çevresine yabancılaşmasına, çaresiz hissetmesine ve hatta depresyona sebep olabilir5,6. Sosyal dışlanma durumu o kadar şiddetli bir iz bırakır ki fiziksel acıdan farklı olarak, eskiden tecrübe edilmiş bir dışlanma anı üzerine düşünmek bile o anda hissedilmiş acının tekrar tecrübe edilmesine sebep olabilir7.

Dışlanan insanların bu durum karşısında olumsuz hissettiklerini tahmin etmek güç değil. Ama bu duruma tepki olarak gösterilen davranışlara baktığımızda daha da ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Eğer birey gruba tekrar dahil edilmeyi mümkün görüyorsa; birey buna yönelik davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Bu tekrar dahil olma ihtimali bireyin kendisini tekrar hayatının kontrolünü eline almış hissettirecektir. Buna bağlı olarak da dışlanan bireylerin dahil edilme şanslarını arttıracak davranışlar sergilediği, çevrelerindeki sosyal bilgilere daha fazla dikkat ettiği ve daha iyi hatırladığı, hatta sosyal ve duygusal çelişkileri daha iyi anlayabildikleri bulunmuştur8. Tekrar ilişki kurma, hatta ortamdaki yeni ilişki olasılıklarına daha sıcak bakma da gözlemlenen davranışlar arasındadır9.

Ancak tam tersi bir durum söz konusu ise ve birey tekrar dahil edilmeyi mümkün görmüyorsa, kontrolün kendisinde olduğunu hissetmek için herkese karşı agresif ve zararlı davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Kontrol hissi bireyin çaresiz hissetmemesi için gereklidir ve dışlanmaya ek olarak çaresiz hissettirilen bireylerin sadece dışlanan bireylere oranla beş kat daha agresif davranışlar sergiledikleri bulunmuştur10. Hatta, bireyler dışlanacaklarını ön gördüklerinde de daha fazla saldırgan davranırlar. Daha ekstrem durumlarda ise bireyler toplum içerisinde tamamen görünmez hissettikleri için, olumlu ya da olumsuz bir şekilde fark edilmeyi ana hedefleri haline getirirler. Bu bilgiler ışığında, bireylerin öncelikle dışlandıkları gruba tekrar dahil olmaya çalıştıklarını; agresif davranışlara ise bir son çözüm olarak başvurdukları sonucuna ulaşabiliriz. Amerika’da son yıllarda giderek artan silahlı saldırıların bir bölümünün uzun yıllar boyunca dışlanmaya maruz kalmış, toplum içerisinde kendisini görünmez hisseden bireyler tarafından gerçekleştirildiği bilinen bir gerçek11.

Laboratuvar ortamında beş dakika kadar süren ve çok da büyük bir anlam ifade etmeyen sosyal bağlamlarda hissedilen dışlanma bile istikrarlı bir şekilde aynı güçlü olumsuz hislerin tecrübe edilmesine sebep olmak için yeterlidir. Gerçek hayatta bireylerin dahil olmayı önemsedikleri gruplar tarafından dışlanmalarının bireyler üzerinde ne kadar çarpıcı etkiler yaratabileceğini buna bakarak dahi söyleyebiliriz. Dışlanma karşısında hissedilen acının tekrar tekrar hatırlanabilir ve hissedilebilir oluşu bir kez dışlanan bireylerin kendilerini algısal bir kısır döngüye kaptırarak çok daha kötü hissetmelerine ve kendi kendilerini durum gerçekte öyle olmasa dahi dışlanmış gibi algılamalarına yol açabilir5.

Dışlanma ve yok sayılma vuku bulduğu sosyal ortamdan bağımsız olarak insana zarar veren olgulardır. Bu sosyal etkileşimin hangi tarafında bulunuyor olursak olalım bu bilgiyi aklımızın bir köşesinde bulundurmak, hem kendimizi koruyabilmemizi hem de başka insanları anlayabilmemizi oldukça kolaylaştıracaktır.

Yazan: Orhun Ogün Yücel & Gizem Sürenkök

Düzenleyen: Gizem Sürenkök

Kaynaklar

[1] Williams, K. D., & Nida, S. A. (2011). Ostracism: Consequences and coping. Current Directions in Psychological Science20, 71-75.

[2] Gonsalkorale, K., & Williams, K.D. (2007). The KKK won’t let me play: Ostracism even by a despised outgroup hurts. European Journal of Social Psychology, 37, 1176–1185.

[3] Eisenberger, N.I.,Lieberman,M.D.,& Williams,K.D. (2003).Does rejection hurt? An fMRI study of social exclusion. Science, 302, 290–292.

[4] DeWall, C. N., MacDonald, G., Webster, G. D., Masten, C. L., Baumeister, R. F., Powell, C., … & Eisenberger, N. I. (2010). Acetaminophen reduces social pain: Behavioral and neural evidence. Psychological Science21(7), 931-937.

[5] Cacioppo, J. T., & Hawkley, L. C. (2005). People Thinking About People: The Vicious Cycle of Being a Social Outcast in One’s Own Mind. In K. D. Williams, J. P. Forgas & W. von Hippel (Eds.), The social outcast: Ostracism, social exclusion, rejection, and bullying. (pp. 91-108). New York, NY US: Psychology Press.

[6] Allen, A.B., & Badcock, P.B. (2003). The social risk hypothesis of depression: Evolutionary, psychosocial, and neurobiological perspectives. Psychological Bulletin, 129, 887–913.

[7] Chen, Z.,Williams, K.D., Fitness, J., & Newton, N. (2008). When hurt won’t heal: Exploring the capacity to relive social and physical pain. Psychological Science, 19, 789–795.

[8] Williams, K.D. (2009). Ostracism: A temporal need-threat model. In M. Zanna (Ed.), Advances in Experimental Social Psychology. (41, pp. 279–314). New York, NY: Academic Press.

[9] Maner, J.K., DeWall, C., Baumeister, R.F., & Schaller, M. (2007). Does social exclusion motivate interpersonal reconnection? Resolving the ‘‘porcupine problem.’’ Journal of Personality and Social Psychology, 92, 42–55.

[10] Wesselmann, E.D., Butler, F.A., Williams, K.D., & Pickett, C.L. (2010). Adding injury to Insult: Unexpected rejection leads to more aggressive responses. Aggressive Behavior, 35, 1–6.

[11] Williams, K. D. (2007). Ostracism. Annual Review of Psychology, 58, 425–452.

Okumaya devam et

MAKALE

Zenginler daha cimri ve az güvenilir mi?

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet

Para insanı değiştirir mi? Bu konuda bir çok araştırma yapıldı. Belkide en ilginci Monopoli oyunu ile yapılanıdır. İşte zenginlik, cimrilik ve güven üzerine yapılan araştırmalar.

Para insanı nasıl değiştiriyor?

Zenginlerin daha cimri ve az güvenilir olduğunu gösteren araştırmalar ne kadar doğru?

Mutlaka herkesin başına gelmiştir. Arkadaşlarınızla bir yere yemeğe ya da içmeye gidersiniz; sıra hesap ödemeye geldiğinde, grupta maddi durumu en iyi olan kişinin eli cüzdanına en son gitmiştir. Her zaman böyle cimri oldukları için mi zengin oldular yoksa zenginlik mi onları cimri yapıyor diye merak edersiniz.

Bu birçok bakımdan ele alınabilecek karmaşık bir sorun. 1993’te yapılan bir araştırmada, ekonomi okuyan öğrencilerin diğer bölümdekilere kıyasla yardım kuruluşlarına daha az yardım ettiği, dayanışma gerektiren oyunlarda pek dayanışmadığı görülmüştü.

Öğrenciler öğrenimlerinin başında ve sonunda değerlendirildiğinde, diğer bölümdekilerin mezuniyete doğru daha cömert oldukları, ekonomi öğrencilerinde ise eğitimin başında ne ise sonunda da aynı eli sıkı hallerini korudukları tespit edildi. Bunlar tabii ki ortalamalar; çok yardımsever ekonomi öğrencileri de var.

Gelir düzeyi yüksek olanların olağanüstü fedakâr davranışlarda bulunabileceğini gösteren araştırmalardan biri ABD’de yapılmış. Farklı eyaletlerde, tanımadıkları insanlara kendi böbreklerini bağışlayan kişilere bakılmış. Refah düzeyi yüksek bölgelerde daha fazla bağış yapıldığı görülmüş.

Hata kabul etmemek

Fakat California Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırmada ise “Titanik’te olsaydım kurtarma botlarına binmeyi hak eden ilk kişilerden biri ben olmalıydım” ifadesine zenginlerin daha fazla onay verdiği görüldü. Zenginlerde ayrıca hatasını kabul etmeme ve her konuda iyi olduğunu düşünme eğiliminin daha güçlü olduğu tespit edildi.

Başka bir araştırmada ise farklı gelir düzeylerinden oluşan bir gruptakilere 10 dolar verilmiş ve bunun ne kadarını yardım kuruluşlarına bağışlayacaklarına bakılmıştı. Gelir düzeyi daha düşük olanların daha fazla bağış yaptığı görüldü.

Ancak bu insanlar bu deneye katılmadan önce zengin olmuşlardı. Belki da onları böyle davranmaya iten zenginlikleri değildi de, bu davranışları sayesinde zengin olmuşlardı.

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet
“Para insanı değiştirir” konusunda en ilginç araştırma Monopoli oyunu ile yapılıyor.

Benmerkezci düşünmek

Peki gerçekte değil de Monopoli oyununda sonradan oyun gereği zengin olanların davranışı değişiyor muydu? Bu durumda çoğunun daha gürültücü olmaya, masadaki krakerden daha fazla pay almaya başladığı görüldü. Nasıl başardıkları sorulduğunda ise ne kadar çaba gösterdikleri ve akıllı karar aldıklarından söz ediyorlardı. Belki de geçici bile olsa para sahibi olmak insanı daha benmerkezci yapıyordu.

San Francisco’da yapılan başka bir deneyde ise zebra geçidinde yolcuların geçmesi için pahalı araç sahiplerinin mi yoksa yoksul araçların mı daha fazla durduğuna bakıldı. Ucuz araçların tümünün durduğu, pahalı araçların ise sadece yarısının durduğu görüldü.

Hollanda’da 9 bin kişiyle ve yılda dört kez yapılan başka bir araştırmada, sosyoekonomik statüsü yüksek olan kişilerin daha bağımsız davrandığı ve başkalarıyla daha az iletişime geçtiği tespit edildi. Mali güvene dayalı oyunlarda ise zengin oyuncuların rakiplerine ihaneti yoksullardan daha fazla değildi.

Yardım kuruluşlarına bağış

Peki yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar konusunda durum neydi? Klasik araştırmalar, en yoksullar ile en zenginlerin orta kesimlere oranla çok daha fazla bağış yaptığını gösteriyor.

ABD’de yardım kuruluşlarına yapılan ortalama bağış oranı gelirin yüzde 2,3’ü düzeyinde seyrediyor. Geliri 300 bin doları aşkın yüzde 2’lik kesimde ise bu oran yüzde 4,4’ü buluyor.

Boston’da yapılan bu araştırma, zenginlerin ortalama insanlardan ne daha çok ne de daha az cömert ve yardımsever olduğunu gösteriyor. Sadece üst dilimdeki zenginler, muhtemelen güçleri yettiği için, daha fazla bağışta bulunabiliyor.

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bu defa ödevler ailelere

aile ödev

Okul yaşamında genellikle çocukların en çok şikayet ettiği şeylerin başında gelir ödevler. Peki, ödevler gerçekten önemli midir ve verilmeli midir? Bu konuda çok fazla tartışma yaşanırken biz bu yazımızda farklı bir konuya değiniyoruz; ailelere verilebilecek ödevlere…

Bugüne kadar birçok öğretmen anne ve babalara şu soruyu sormuştur, “Çocuğunuzu seviyor musunuz?” Eminim hiç kimse cevabı verirken tereddüt etmiyordur. Hemen arkasından bir soru daha soralım ailelere, “Çocuklarınızın sağlıklı gelişmesi için neler yapıyorsunuz?” Bu soruya anne babaların cevapları değişse de ortak noktalarda buluşuluyor.

İşte bu yazıda anne ve babalara verebileceğimiz bazı ödevlere değineceğim.

Eğer çocuklarımızı seviyorsak ve onların iyi bir şekilde gelişmelerini istiyorsak, onlara oyun oynamaları için daha fazla zaman ve fırsat vermeliyiz. Bu nedenle önereceğim ödevler genellikle oyun odaklı olacak.

Oyuna daha fazla vakit ayırmalıyız…

Çocuğunuzla konuşmanın, oynamanın ve öğrenmenin çok etkili bir yolunu anlatacağım. Çocuğunuz ile birlikteyken kaliteli zaman geçirmenin ilişkinize nasıl yansıdığını da göreceksiniz. Sadece lise düzeyinde değil artık ilkokul düzeyinde bile çocukların test çözmeleri ve akademik olarak yüksek notlar almaları aileler için önemli hale gelmiş durumda. Anaokulunda bile teneffüsler kısıtlanıyor, çocuklar kendi başlarına oyun oynayamıyor. Bu çağda özellikle çocukların yüksek akademik başarısı için çabalamanın mantıklı olduğunu düşünüp, çocukların oyun oynamadan da başarılı olabileceklerini düşünüyorsak yanılıyoruz çünkü hangi çağda olursak olalım, insanların yapabildiği ancak makinelerin veya robotların yapamayacağı bir şey var “ yaratıcılık ve takım çalışması”. Bu beceriler ise oyun aracılığı ile gelişiyor.

Çocuklar İle Kaliteli Zaman Geçirmek İçin Ailelere 10 Öneri

1. Çocuklar Kitap Okumuyor, Ebeveynler Okuyor mu?

Kitap Okumayı Teşvik Etmek

Evde kitap okumayı destekleyin ve bunu bir aile alışkanlığına dönüştürün. Çocuklar kitap okumayı bir görev olarak algılamamalıdır, kitap okumak için istekli olmak çok önemlidir. Kitap okumak sadece çocukların yapması gereken bir durum olarak görülmemeli, hangi yaştan olursa olsun herkesin okuyor olması çocukların bu konuda istekli olmalarını sağlayacaktır.  Çocuklarımıza kitap okumayı sevdirmemiz, iyi kitapları onların hayatlarının bir parçası haline getirmelerini sağlamamız onlara bırakacağımız en büyük miraslardan olmalı. Özellikle çocukların yaş ve gelişim düzeylerine göre kitap okumayı eğlenceli hale getirmek gerekir. Yaratıcı okuma etkinlikleri ile kitaplar sadece okunup bırakılmayacak, okuyucu için bir yaşam alanına dönüşüp; canlandırmalar, materyal, aksesuar, nesne veya kuklalar ile kitaptaki olay ve kişiler yeniden ele alınıp, bir bölümünü resimlemek, kahramanı çizmek, bir olayı resmetmek, kitaba kapak çizmek, kitap ile ilgili kolaj çalışması yapmak gibi sanat faaliyetleri sayesinde kitap farklı bir göz ile elden geçirilmiş olacaktır.

2. Sanal İlişkilerimiz Gerçeğin Yerini Alamaz!

Yüz yüze iletişim kurmak yerine akıllı telefonlar ve sosyal medya ile yetişen bu nesil ile ilgili birçok araştırma yapılıyor ve en özet şekli ile söyleyecek olursak bu sanal ortamdaki kalabalık arkadaş listesi sizi ve çocuğunuzu yalnızlıktan kurtarmıyor, bir diğer nokta da bu durum insanları sanıldığı gibi mutlu etmiyor. Telefonu elinizden bırakıp, bilgisayarı kapatarak başlayabilirsiniz. İçinde ekran olmayan herhangi bir şey yapmak, birlikte bir arada bulunmak aslında ne kadar keyifli bunu yeniden hatırlamak gerekiyor. Ne yaparsanız yapın inanın daha sağlıklı vakit geçirmiş olacaksınız, bunun yanında sevdiğiniz insanlar ile birlikte bir şeyler yapmak da sizi mutlu edecektir. Birkaç önerim olacak; ailece sohbet edebilirsiniz, tabu, monopoly, cranium, jenga, koridor, mangala, satranç gibi oyunları oynayabilirsiniz.

3. Hareket Etmek İçin Doğayla Buluşun

Seksenli yıllarda sokaklarımızda olan serbest oyunun şimdilerde nesli tükenmekte, son yıllarda yapılan araştırmalar çocukların serbest ve yapılandırılmamış oyun zamanlarının istikrarlı bir şekilde azaldığını söylüyor. Evde yeteri kadar hareket edemeyen çocukların fiziksel gelişimleri ve hareket etme istekleri onları hiperaktif olarak ele almamıza yol açabiliyor. Hareket etmek giderek artan çocuk obezitesine, hiperaktivite gibi birçok soruna karşı mücadelede önemli yer tutmaktadır. DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) olan çocuklar açık hava aktivitelerinden sonra dikkatlerini daha iyi odaklayabilmektedirler. Bu nedenle çocukların özellikle doğada bulunmaları, açık alanda serbest oyun oynamaları önemlidir. Açık havada vakit geçiren çocuklar; hayal güçlerini, yaratıcılık ve keşfetme becerilerini daha fazla kullanıyorlar. Birçok araştırma gösteriyor ki ister bahçede çalışmak ister çukur kazmak ya da çamurla oynamak gibi toprakla temasta bulunmak olsun bu vb. faaliyetler çocuğun duygu durumunu olumlu etkilemekte, stres ve kaygılarını azaltmaktadır. Açık hava aktiviteleri iç mekan aktivitelerine kıyasla çocuk gelişiminin her alanını daha olumlu etkilemektedir. Samsun açık alan anlamında çok zengin bir coğrafyada yer alıyor. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Ailece doğada vakit geçirmek çocuklarınız için yapacağınız en eğlenceli faaliyetlerden olacaktır. Doğa sadece çocuklarınız için değil sizin için de rahatlatıcı bir etkiye sahip olacaktır.

4. Yazıyor Yazıyor!

Bu şekilde birinin bağırdığını artık duymuyoruz, belki hatırlayanımız da azdır. Eski bir filmde bu sahneyi bulmak kolay. Eskiden gazete en önemli haber alma aracıydı. Halen önemini korusa da dijital gazetelere dönüşüyor. Çocukların okuma alışkanlığını geliştirmek için gazete okunması önemli bir araç olabilir.

Sizlere önereceğim bu aktivite evde kendi gazetemizi hazırlamamız olacak. Bunu yaparken eski gazete ve dergileri kullanabiliriz. Konu olarak çocuğunuzun veya sizin merak ettiğiniz durumları, okulda işlenen bir konuyu veya belirli günlerden birini belirleyebilirsiniz. Örneğin; çocuk hakları, hayvan sevgisi, engelliler, doğa, deprem, uzay, sanat, meslekler ile ilgili olabilir.  Belirlediğiniz konu ile ilgili resimler ve yazılar bularak kendi gazetenizi yapabilirsiniz, ekleme yapmak isterseniz kendi yazınızı da yazabilir veya resminizi de çizebilirsiniz. Ne de olsa editörü sizsiniz. Hazırladığınız gazeteyi ailece okuyarak sohbet edebilirsiniz, çocuğunuzun hazırladığı gazeteyi sınıfında sunmasını teşvik edebilirsiniz.

5. Şifre Çözücü

Bilimin ve iletişimin en temel iki öğesi matematik ve dil. İkisi arasında bir benzerlik var. İkisi de şifreli bir dil, harfler ve rakamlar, belli bir kural ile bir araya gelerek anlamlı bir bütün oluşturuyorlar. Aslında hepsi örüntüsel ve ilişkisel bir bağ kuruyor ve bu bağın anlamını çözmek de bilimin en temel uğraşılarından oluyor. Gelin hep birlikte çocuklarımız ile bu kadar temel bir beceriyi destekleyecek oyunlar oynayalım. Harfler ile ilgili olarak kendi aranızda belirleyeceğiniz kurallar ile birbirinize notlar yazabilirsiniz. Şifre oluştururken önce kolay şifreler belirleyebilirsiniz, ilerledikçe daha zor şifreler oluşturabilirsiniz. Örneğin; sesli harfleri şu şekilde yer değiştirerek kullanarak başlayabilirsiniz, A = E, I = İ, O = Ö, U = Ü yerine kullanılarak kelime ve cümle kurulacak, “Sanı Savıyörüm”,“San Düyerli Bır Çöcüksün”, gibi olabilir. Biraz daha zorlaştıralım. Şimdi şifremiz de sessiz harfleri de kullanalım, B = D, C = Ç,  F = H, G = Ğ, K = L, M = N, P = R, S = Ş, T = V, Y = Z ve son kalan harfimiz J’yi de olduğu gibi kullanacağız, “Şamı Şazızöpün” , “Şam Büzepki Dıp Cöçülşüm” bu iki cümle de aynı aslında şifreyi çözmüşsünüzdür. Çocuğunuz ile bu oyunu oynarken kripto denilen gizli iletişimin veya ülkelerin istihbarat birimlerinin buna benzer bir uygulama ile iletişim kurduklarını söyleyerek onların merakını uyandırabilirsiniz. İlk çağlardan beri insanlar bu yöntemi birçok alanda kullanmaktadır, günümüzde de oyun dili ya da programlama dili denilen kodlama çalışmalarında da benzer bir algoritmik dizilim söz konusu. Bu oyunu rakamlar ve sayılar ile de yapabilirsiniz.

6. Birkaç Deney Yapalım!

Çocukların deney yapmaları, fiziksel olayların nasıl olduğunu anlamaları için somut ve açıklayıcı oluyor. Deney yapmak çocukların merak duygusunu perçinlerken, yeni sorular sormasını da sağlayacaktır. Öğrenmenin temelinde yer alan merak ve soru sorma becerisi gelişen çocukların akademik olarak da gelişmeleri desteklenmiş olacaktır. Şimdi evde yapabileceğiniz iki basit deneyi anlatalım, daha fazlası için araştırma yapmak da sizin ödeviniz olsun.

Yanmaz Balon

Malzemeler: 2 balon, bir mum, kibrit, su.

Deney: İlk balonu havayla doldurun ve yanan bir mumun üzerinde tutun. Burada amaç, alevin balonu patlatacağını çocuklara göstermek. Sonra ikinci balonu suyla doldurun, mumu yakın ve bir kez daha balonu üzerinde tutun. Bu kez balonun alevin sıcaklığına dayanabileceğini göreceksiniz.

Açıklaması: Balonun içindeki su, mum tarafından dışarı verilen sıcaklığı emer. Böylece balonun kendi malzemesi yanmaz ve sonra da patlamaz.

      Yüzen Yumurta

Malzemeler: 2 yumurta, 2 bardak su, biraz tuz.

Deney: Bir bardak saf suyun içine bir adet yumurtayı dikkatle yerleştirin. Eğer yumurta bozuk değilse, bardağın dibine düşmesi gerekiyor. Ardından ikinci bardağın içine biraz sıcak su doldurun ve içinde 4-5 yemek kaşığı tuz eritin. Eğer su soğuyana kadar beklerseniz deney daha iyi olacaktır. Şimdi ikinci yumurtayı bardağın içine bırakın. Yumurta, suyun dibine düşmek yerine suyun yüzeyinde yüzecektir.

Açıklama: Buradaki anahtar, hem suyu hem de yumurtayı oluşturan moleküllerin yoğunluğudur. Bir yumurtanın ortalama yoğunluğu, saf sudan çok daha fazladır. Bu yüzden aşağı doğru çekilir. Tuzlu suyun yoğunluğu ise yumurtanınkinden daha yüksektir ve bu yüzden ikinci yumurta dibe düşemez.

7. Nefes Almak Yaşamaktır!

Özellikle 7 ile 10 yaş arasındaki çocuklarımız için nefes alma egzersizleri çok önemli, akciğer ve diyaframlarının gelişmesi için üfleme ve pipet ile bir şey çekmek çok yararlı. Bunu oyunlaştırarak yapmak hem çocuklarımız için geliştirici olacaktır, hem de bizim için eğlenceli bir aktivite olacaktır. Birkaç oyun önerim olacak, sizler buna benzer oyunları artırabilir farklı oyunlar üretebilirsiniz.

5×5 lik kağıt parçalarını pipetlerle bir masadan bir masaya çekerek taşıyın,

Bir karton parçasına ip ile yollar çizerek o yoldan bir pinpon topunu üfleyerek ilerletin,

Balon ile plastik bardak taşıyın,

Kağıt havlu rulolarının üstüne pinpon topu konularak belli bir mesafeden üfleyerek düşürmeye çalışın.

Masanın üstüne plastik veya kağıt bardakları ters bir şekilde bırakarak pipetler ile üfleyerek masanın diğer ucuna götürmeye çalışın.

8. Müzikli Balonlar

İstediğiniz kadar balon ve asetat kalemi ile oynayabileceğiniz bir oyun. İstediğiniz kadar balonu şişirin. Balon şişirme konusunda çocuğunuzdan da yardım alabilirsiniz. Balonların üzerine konuşmak istediğiniz konuya uygun kelimeler yazabilirsiniz. Benim vereceğim örnek değerler üzerine olacak. Balonların üzerine sorumluluk, saygı, sevgi, adil olmak, hoşgörü, yardımlaşma, paylaşma, dürüstlük gibi değerler yazabilirsiniz. Hareketli bir müzik de kullanabilirsiniz. Müzik başladığında tüm balonları havaya atıp yere düşmemesini sağlayacaksınız, müzik durduğunda herkes bir balonu alarak üstünde yazan değeri okuyup, onunla ilgili bir cümle kuracak, ya da bir durum anlatacak. Bunu birkaç değer üzerine konuşana kadar devam ettirebilirsiniz. Bu oyunu Matematik, Türkçe veya İngilizce dersleri için de kullanılabilirsiniz.

9. Tangram

Tangram, 7 geometrik parçayı kullanarak çeşitli şekiller yapmaya dayalı bir oyundur. Tangram, bütün aile bireylerinin birlikte oynayabileceği eğlenceli bir oyundur. Bu oyun, için el becerileri gerekmez. Sadece sabır, zaman ve her şeyden önemlisi hayal gücü yeterlidir.

Tangramı oluşturan yedi parça ile insan ve hayvan figürleri, geometrik şekiller yapabilirsiniz. Tangramın en önemli kuralı, yedi parçanın her figürde kullanılması ve parçaların üst üste gelmemesidir.

10. Q – bitz Oynayalım

Altı yüzeyinde farklı şekiller olan küplerin bir araya getirilerek, istenen şekillerin oluşturulmaya çalışıldığı eğlenceli bir oyundur. Q-bitz akıl yürütme becerilerini destekleyen, farklı düşünme becerilerini geliştiren bir oyun olarak zeka oyunları arasında sayılır. Hem çocuğunuzun oynayabileceği hem de ailece oynayabileceğiniz bu eğlenceli oyunla kaliteli vakit geçireceğinizi düşünüyorum.

Yazar: Gazi Aydeniz

Okumaya devam et
Advertisement

TREND