Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Ünlülerin zorlu başarı hikayeleri

Şimdi okuyacağınız başarı öykülerinin ortak noktası kahramanlarının “yıldızlar ligine” çoktan yükselmiş olması oluşturuyor… Tabii bir de bu noktaya gelmek için her şeyi riske atmanın yanı sıra her türlü güçlüğe göğüs germelerini de gözden kaçırmamak gerekir…

ünlülerin başarı hikayeleri, gerçek başarı hikayeleri, başarı hikayeleri

Ünlülerin zorlu başarı hikayeleri

Şimdi okuyacağınız başarı öykülerinin ortak noktası kahramanlarının “yıldızlar ligine” çoktan yükselmiş olması oluşturuyor… Tabii bir de bu noktaya gelmek için her şeyi riske atmanın yanı sıra her türlü güçlüğe göğüs germelerini de gözden kaçırmamak gerekir…

25 Zorlu Başarı Hikayesi

Şans her zaman önemli bir etkendir ama asıl karşılığını milyon dolarlar şeklinde alabileceğiniz şey sıkı çalışmadır. Günümüzde yeni yeni ortaya çıkan endüstri destekli ergen yetenekleri unutun, bu yıldızlar şimdi oldukları yere gelmek için herşeyi riske attılar, bir çok zorluğa göğüs gerdiler ama sonunda başardılar. Ünlülerin zorlu başarı hikayelerine bir göz atalım…

Lady Gaga

“Ailemi terk ettim. Bulabildiğim en ucuz apartmanı kiraladım. Birileri beni dinlemeye başlayana kadar b*ktan başka bir şey yemedim.” Bu söz şuan Lady Gaga olarak tanıdığımız yıldızın hayatinin sanat okulunu bırakıp müzik kariyerinin pesine düştüğü bölümünü çok iyi özetliyor.

Amber Riley

Glee’den tanıdığımız yıldız American Idol tarafından geri çevrilmekten çok mutlu olduğunu açıkladı. “Eğer geri çevrilmeseydim ne kendimi zorlamaya çalışırdım ne de kapasitemin sınırlarına ulaşabilirdim” diyen yıldız diziyi bırakın Beyaz Saray’da bile şarkı söyledi. Her şeyin onun için iyi gittiğini söyleyebiliriz.

Simon Cowell

Simon Cowell denen adamın 29 yaşına kadar ailesiyle yaşadığını biliyor muydunuz? Bu ona bir engel olmamış olacak ki 2002’de kurduğu plak şirketi Syco Music bir kaç başarılı ‘transferle’ şuan olması gereken yerde – Columbia Records ve Sony BMG ‘nin bir parçası şuan.

Shia LeBeouf

Babası hiç bir düzenli işte çalışamayan bir Vietnam gazisi annesi ise bir sanatçı. Zaten bu ikilinin birlikteliği de pek uzun sürmemiş parasal sıkıntılardan dolayı yollarını ayırmışlar. Başarı hikayesine sarı sayfalardan bulduğu bir ilanı arayıp olmayan menajerinin taklidini yaparak, kendinden üçüncü tekil şahıs yoluyla bahseden LeBeouf şuan büyük bir yıldız.

Mark Wahlberg

Jennifer Aniston, Leonardo DiCaprio ve Alec Baldwin gibi oyuncularla aynı filmlerde gözükmeye başlamadan önce Mark sokakta hayatta kalma savaşı veriyordu. Hırsızlık yapan ve uyuşturucu satan oyuncu en dibi cinayete teşebbüsten 45 gün hapis yatınca gördü ama bunların hiçbiri onu yıldırmadı.

Harrison Ford

İlk filmi ‘Dead Heat on a Marry-Go-Round’ çekimlerinin hemen ardından stüdyo sorumlusunun “Sende ışık yok çocuk.. Sende yok.. Şimdi çık dışarı” sözleriyle karşılaşan Harrison Ford herhalde Indiana Jones olurken bunu pek kafaya takmamış.

Oprah Winfrey

Oprah bir televizyon kanalı tarafından televizyon için uygun olan ölçülerin üzerinde olduğu gerekçesiyle sunuculuk işinden atılmış. Bugün Oprah istese o kanalı satın alıp kendi oyun bahçesi yapabilir.

Marilyn Monroe

Seks sembolü olmadan önce Marilyn Monroe’ye bir modellik ajansı görevlisi şöyle demiş; “Sekreterlik öğrensen iyi olur yada git evlen.”

Elvis Presley

Şuan dünyada kendini tanımayan insanın olmadığını düşünsek de 1954’de Elvis Presley bir hiç kimseydi. Grand Ole Opry’deki ilk performansının ardından işten atılan Elvis’e mekanın menajeri kamyon sürmeye geri dönmesini tavsiye etmişti.

Hillary Scott

Hillary iki kere Amaerican Idol seçmelerine katıldı, ikisinde de geri çevrildi. “Jürilerin önüne hiç çıkamadım. Prodüksiyon asistanları ve stajyerlerinin önünde söyledim şarkımı ama olmadı.” diyen şarkıcı aldığı Grammy’lerle onu geri çevirenlere gününü göstermiştir herhalde.

Walt Disney

Disney adını duymadan çocuk olmuş olanımız var mı? Disney şuan milyon dolarlık yapımlar ve eğlence parklarıyla bir endüstri devi ama Walt Disney bile zor günlerden buraya geldi. Çizerlik yaptığı bir gazeteden yeteri kadar yaratıcı olmadığı ve hiç iyi fikirlerle gelmediği gerekçesiyle atılmıştı.

Nicole Scherzinger

Seksi yıldız Pussycat Dolls’a katılmadan önce danseden bir diş fırçasını canlandıracağı bir diş macunu reklamı seçmesinde reddedilmiş. Onu reddeden şahsı gönülden kutluyoruz.

Mark Zuckerberg

Okulu bırakan en milyoner insanlardan biri de Mark Zuckerberg. Harvard’da öğrencilerin birbirinin çekiciliğini karşılaştırdığı FaceMash sitesiyle başlayan macera dünyanın en büyük networkü olan Facebook’a kadar gitti.

Oliver Stone

Ünlü yönetmen Yale Üniversitesini bıraktı, kitabı yayıncılar tarafından reddedildi ve Vietnam’a İngilizce öğretmenliği yapmak iç’in atandı ve hatta Amerikan ordusuna alındı. Sonrada gitti ve birçok Oscar’lı savaş filmi yaptı.

Michael Jordan

Üniversitenin ilk senesinde basketbolu deneyen efsanevi oyuncu o zamanlar kısaydı ve takıma giremedi. Bir kaç senelik çok sıkı çalışmanın ve 10 santim daha uzamanın sonunda NBA yıldızı olma yoluna çoktan girmişti bile. Kariyerinin sonunda ise gelmiş geçmiş en iyi basketbol oyuncusu ünvanını taşıyor olacaktı.

Jerry Seinfield

Jerry bir komedi kulübünde sahneye ilk kez çıktı, dona kaldı ve yuhalandı. Sonraki akşam geri gitti bütün setini bitirdi ve seyirciyi kahkahaya boğdu. Sonrasında ise 200 milyon dolarlık anlaşmalarla kendi TV şovu Seinfield’ı yapmaya başladı.

Colbie Caillat

American Idol’a katılıp geri çevrilen sonrasında da Grammy alan yıldızlardan biri de Colbie. Zaten oda bu durumdan mutlu; “Hazır değildim, Utangaçtım, Heyecanlıydım. En iyisi değildim. Bu yüzden beni seçmedikleri için mutluyum”.

The Beatles

Tartışmasız dünyanın en başarılı müzik grubu olan the Beatles bile bir plak şirketi tarafından reddedilmişti. “Tarzınızı sevmedik ve gitar müziğinin pek de geleceği yok” diyen yapımcılar grubun sonraki başarısını gördükten sonra her gün kan ağlıyorlardır büyük ihtimalle.

J.K. Rowling

Bütün dünyanın okuduğu Harry Potter serisinin yazarı düzinelerce yayıncı kuruluş tarafından geri çevrildi. Şimdi hepsi çok üzülüyordur.

50 Cent

50 Cent’de hayata kaymaklı yerinden başlamayanlardan, daha 12 yaşında uyuşturucu satmaya başlayan ve 9 kurşunla vurulmasına rağmen hayatta kalan yıldızın geri dönüşü mükemmel oldu. Şuan o dünyanın en çok kazanan rapçilerinden bir tanesi.

Richard Branson

Şuan yaklaşık 4.2 milyar dolar serveti olan birinin 16 yaşında okuldan kötü akademik performansı ve disleksisi nedeniyle okuldan atıldığını kim tahmin edebilirdi ki? Daha gençlik yıllarında ‘Student’ adlı bir dergiyle iş hayatına giren Branson hiç arkasına bakmadan ilerledi ve Virgin imparatorluğunu kurdu.

Jim Carrey

Jim Carrey’de genç yaşta okulu bırakanlar kervanından. 16 yaşında okulu bırakıp komedi kariyerinin peşine düşen ünlü komedyen Living Colour’daki rolüyle parayı vurana dek çok yol kat etti.

 Katty Perry

Katty Perry bir gecede yıldız olmadı. 15 yaşında ilahi-rock yaptığı ilk albümüyle müzik piyasasına adım atan yıldız Hristiyan müzik piyasasında tutunamadı ve 2001’de plak şirketi ona çıkışı gösterdi. 17 yaşında Los Angeles’a taşınan yıldız iki plak şirketinden daha aynı tepkiyi aldı. Kendi şarkılarını kaydetmeye başlayan güzel şarkıcı ‘Yeni Kelly Clarkson’ olmayı reddetti ve her zaman ‘İlk Katty Perry’ olmaya çalıştı. Hikayeden çıkarılacak ders – Başkası değil kendiniz olun.

Steven Spielberg

Spielberg tam tamına üç kere bir film okulu tarafından reddedildi. Sonra girdiği başka bir okuldan da yönetmen olmak için ayrıldı. 30 sene ara verdiği okuluna ise geri dönüp diplomasını almayı unutmadı.

Jay-Z

Asil adi Shawn Carter olan unlu rapçi hayata adete bir sıfır yenik başlamış. Brooklyn’de sosyal konutlar da yaşamına başlayan yıldız, 11 yaşında uyuşturucu satmaya başlar. Bir sene sonra ise yüzüğünü çalan uyuşturucu bağımlısı kardeşini vurur. “Hayatım bitti sandım. Sonsuza dek hapishanede kalacağım dedim kendime” diyen rapçi ise şuan Hip-Hop dünyasının en çok kazananlarından biri.

Kaynak: www.milliyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Miyop nedir? Neden olur?

uzağı görememe, sağlık, miyop belirtileri, miyop, göz hastalıkları

Bazen uzaktan gelen arkadaşlarını tanıyamazsın. Bazen de göremediğin için arkadaşın sandığın birine selam verirsin. Sizde bu durumları yaşıyorsanız, miyopla tanışıyorsunuz demektir. Peki en yaygın göz hastalığı olarak bilinen miyop neden olur? İşte yanıtı…

Neden miyop oluruz?

Miyopluk ya da uzağı net görememe sorunu en yaygın göz bozukluklarından biridir.

Böyle bir göz bozukluğu teşhisi konmuş ise açıklamaların çoğu, sorunu genlere ve fazla okumaya bağlama yönünde oluyor. Ancak son araştırmalar bu varsayımların yanlış olduğunu gösteriyor.

Farklı çevresel faktörler de göz bozukluğuna neden olabilir. Bazı basit önlemler alarak çocuklarımızı bu sorundan kurtarmak mümkün olabilir.

Miyopluk oldukça yaygın; Avrupa ve ABD’de nüfusun yüzde 30-40’ı gözlük kullanıyor. Bazı Asya ülkelerinde ise yüzde 90’ı buluyor bu oran. Miyopluk kalıtsal ise, yani genler neden oluyorsa nasıl olur da böylesine bir dezavantajlı özellik binlerce yıl öncesinden bugüne kadar gelebilir?

Eskimoların durumu

Kanada’daki Eskimoların durumuyla ilgili gelişmeler, bu sorunun üstünü aslında 50 yıl önce çizmiş olmalıydı. Eski kuşak Eskimolarda neredeyse hiç miyopluk görülmezken bugünkü çocuklarda yüzde 10-25 arası gözlük kullanımı söz konusu. Uzmanlar miyopluğun genetik olması halinde böyle durumun asla mümkün olamayacağını belirtiyor. Zaman içinde Eskimoların eski yaşam tarzından vazgeçip daha Batılı bir tarza yönelmelerinin bu göz bozukluklarına neden olması daha muhtemel. Bazı uzmanlar genlerin kısmen belirleyici olabileceğini, ancak asıl nedenin çevresel faktörlerden kaynaklandığını, miyopluğun bir sanayi hastalığı olduğunu söylüyor.

Okumakla miyopluk arasındaki bağlantı ise önce güçlü bir olasılık olarak düşünülse de, konu üzerinde araştırmalar yoğunlaştıkça böyle bir bağlantının olmadığı görülmüştür.

Güneşin etkisi

Bugünlerde üzerinde durulan bir başka olasılık ise içeride geçirilen zaman ile miyopluk arasındaki ilişki. Avrupa, Avustralya ve Asya’da yapılan birçok araştırmada, açık havada daha çok zaman geçirenlerin miyop olma ihtimalinin kapalı ortamda zaman geçirenlerden çok daha düşük olduğu görüldü. Bunun nedeni kesin olarak bilinmese de güneş ışığının gözleri beslemesine dayandırılıyor.

Avustralya’da öğrenciler üzerinde yapılan bir deneyde de fiziksel olarak aktif olmanın etkisi ölçülmüş, ancak arada bağlantı kurulamamıştı. Fakat dışarıda gün ışığında geçirilen zamanın belirleyici olduğu sonucuna varıldı. Gün ışığına ne kadar çok maruz kalınıyorsa göz bozukluğu riski de o kadar azalıyordu.

Güneşin vücutta D vitamini üretimini tetiklediği ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve beyin fonksiyonlarında bu vitaminin etkili olduğu biliniyor. D vitamini göz sağlığında da etkili olabilir.

Başka bir açıklama ise güneşin doğrudan gözde dopamin salgılanmasını sağladığı yönünde. Miyopluk göz yuvarının aşırı büyümesi nedeniyle lensin görüntüyü retina üzerine odaklamada sorun yaşamasına neden oluyor. Dopaminin ise bu büyümeyi sınırlayarak gözü sağlıklı kıldığına inanılıyor.

Doğal ışık, yapay ışık

Başka bir açıklama ise doğal ışıkla yapay ışığın içerdiği renkler ve görüntüyü retina üzerinde farklı yerlerde odaklaştırması sorununu gündeme getiriyor. Bu uyuşmazlık gözdeki kontrol mekanizmasında karışıklığa yol açıyor olabilir. Yani göze en uygun noktada odaklanma sağlanmadığını ve bu durumu gidermesi için büyümesi gerektiği mesajını iletiyor olabilir. Avustralya’da bir üniversitede yapılan araştırmada daha çok kırmızı içeren yapay ışıkta yetiştirilen tavuklarda, mavi ve yeşil rengin daha yoğun olduğu ortamlara kıyasla miyopluk riskinin çok daha yüksek olduğu görüldü.

Bazı uzmanlar ise sorunu görme alanımızdaki eşya kalabalığına bağlıyor. Kapalı mekânlarda gözün farklı uzaklıktaki eşyalara odaklanmada uyum sorunu yaşayabileceği, dışarıda ise görüş mesafesinin daha geniş olması sayesinde bu sorunun ortadan kalktığı ve gözün gelişiminin daha sağlıklı olduğu dile getiriliyor.

Bu tartışmalar sadece akademik önem taşımıyor, tedaviye yönelik ipuçları da içeriyor. Örneğin miyop çocuklarda sorunun ilerlemesini engellemek, hatta hasarı geri çevirmek üzere mavi ışık yayan lambaların kullanılması tartışılıyor. Miyop tavuklarda kırmızı ışığın yol açtığı hasarın günde birkaç saat mavi ışıkta kalma yoluyla giderildiği görüldü.

Göz damlası

Miyopluk tedavilerinden biri de atropine adlı göz damlası üzerinde yoğunlaşıyor. Bu damlanın, miyopluğa neden olan göz yuvarının büyümesi sorununu yavaşlattığı biliniyor. Fakat damlanın bazı yan etkilerinin görülmesi üzerine bu denemelere ara verildi. Ancak daha önce kullanılan miktarın yüzde biri bile kullanıldığında damlanın etkili olduğu görülünce bu yan etkilerin de minimuma ineceği düşünülerek damla üzerinde çalışmalar yeniden başlatıldı.

Bugün için yapılacak en iyi şey ise gözlük ya da lens kullanmaya devam etmek ve çocukları dışarıda daha fazla zaman geçirmeye teşvik etmekten ibaret görünüyor.

Yazar: David Robson 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat, aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Instagram’da satış fenomeni olmak ister misiniz?

satış teknikleri, pazarlama stratejileri, Manşet, ınstagram işletme profili, ınstagram

Instagram, işletme hesabı kullananlara önemli avantajlar sağlıyor. Gönderilerin istatistiğini çıkararak, takipçilerin beğeni yapısı hakkında fikirler veriyor. Fakat doğru pazarlama stratejileri için bu bilgiler yeterli olmayabilir. İşte işletme hesabınızı daha efektif kullanmanız için 5 önemli ipucu…

Instagram’da satışları artıracak 5 önemli ipucu

Neuro-mar Danışmanlık Kurucusu Seda Genç, Instagram’ın pazarlama amaçlı efektif kullanılması hakkında çeşitli ipuçları verdi.

Instagram’da Paylaşılan Görseller Duygusal Etkileşimi Artırıyor

Nöropazarlama danışmanı Seda Genç, “Instagram’da kullanıcı motivasyonları; görsellik, popülerlik ve eğlence gibi üç unsur çerçevesinde şekilleniyor. Görsellik duygusal etkileşim yaratabilmek için oldukça önemli. Beynin görselleri metinlere göre 60.000 kat daha hızlı işlediğini biliyoruz. Bu bağlamda Instagram’da, özellikle yüzlerin kullanıldığı fotoğrafların daha fazla duygusal etkileşim yarattığını söyleyebiliriz.

Diğer yandan, Instagram’da bir paylaşım yaptığımızda ve paylaşımlarımız beğenildiğinde beynimizden mutluluk hormonu salınıyor ve beynimizin ödül merkezi harekete geçiyor. Bu da kullanıcıların kendilerini popüler ve tatmin olmuş hissetmelerini sağlıyor.”

Instagram İşletmelere Önemli Fırsatlar Sunuyor

Instagram’ın pazarlama açısından, perakendeciler ve girişimciler için de önemli fırsatlar sunduğunu belirten Seda Genç, “E-ticaretten farklı olarak Instagram, tüketicilerin aklında olmayan bir ürünü görüp satın almalarını sağlayabiliyor. E-ticarette çok sayıda ürün arasında kullanıcının aradığı ürünü bulması bilişsel yükü artırıyorken, Instagram bu karmaşayı azaltıyor.

Instagram’ın önemli bir özelliği olan “işletme hesapları” da bir avantaj olarak karşımıza çıkmakta. Hangi gönderiler daha çok beğeni almış, nasıl etkileşim yaratmış ve kullanıcıların demografik özellikleri gibi bazı önemli istatistikleri görebiliyoruz. Bu verileri içerik optimizasyonunda kullanıp, sonraki gönderileri iyileştirmek ve daha kaliteli, daha iyi etkileşim yaratabilecek içerikler sunabilmek mümkün.” sözlerini ifade etti.

Instagram’da Satışları Artırmak Mümkün

Seda Genç, Instagram’da satışları artırmanın 5 yolunu merak edenler için detaylarıyla açıkladı.

Güvenlik: Kullanıcılar Instagram’da alışveriş yapacağı hesapta öncelikle güvenlikle ilgili bazı ipuçları ararlar. Genelde referanslar bu güveni sağlar. Bir arkadaş ya da tanıdığın daha önce o hesaptan bir şey satın almış olması ya da ilgili hesabın ondan alışveriş yapanların yorumlarına, referanslarına yer vermesi kullanıcı açısından birer güven unsurudur. Diğer yandan kaliteli görsellerin kullanılması ve iletişim bilgilerinin net bir şekilde paylaşılması da bilişsel olarak kişiyi güvende hissettiriyor ve alışveriş yapması için ikna edici olabiliyor.

Farklılaşmak: Instagram’da sizin yaptığınız işe benzer işler yapan çok sayıda Instagram hesabı olabilir. Bu noktada şunu düşünmek gerekiyor; “Benim sayfamda kullanıcılar ne görmek istiyor? Benzer ürün satan hesaplardan farkım ne?, Neden beni takip etsin ve ürünlerimi satın alsın?”. İşte, Instagram’da başarılı olanlar özellikle bu soruların cevabını verebilenlerdir.

Etiketleri kullanmak: Kullanıcılar aradığı görsellere ya da hesaplara ulaşmak için belli etiketler üzerinden arama yapıyor. İlgili etiketleri kullanmıyorsanız, kullanıcının satın alma motivasyonu bulunsa dahi sizi bulamadığı için başka bir hesaba yönelebilir.

Oyunlaştırmak: Instagram genelde insanların eğlenme, keyifli vakit geçirme için kullandığı bir sosyal mecra. Kullanıcıların markalardan beklentileri de yönde. Bunu online satışlarda da göz ardı etmemek gerek. Yapılan kampanyalarda oyunlaştırmadan yararlanmak kullanıcıların satın alma motivasyonunu tetikleyebilir.

İstek yaratmak: Ürün ve hizmeti tek başına güzel bir görsel olarak sunmak yeterli değil. Aynı zamanda o ürünle ilgili bir istek yaratmak gerekiyor. “Bu ürünle insanların hangi sıkıntısına, nasıl çözüm buluyoruz?” sorusunun cevabını verdikten sonra bunu paylaşımlarda duygusal fayda olarak ön plana çıkarmak ürüne karşı bir istek yaratabilir.

Kaynak: www.thebrandage.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER22 saat önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND