Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Üniversiteli olmak klişeleri ve doğruları

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

ÜNİVERSİTEDE KIZLAR TEKLİF EDİYORMUŞ

Üniversite sınavını kazandınız, belki istediğiniz bir bölüme girdiniz belki de gönülsüzce puanınızın tuttuğu okula yerleştiniz… Ne olursa olsun artık sizi yeni bir hayat bekliyor. Üniversiteli oldunuz! Yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni ortam. Daha özgür bir hayat umudu! Birçok öğrencinin bu yeni hayatla ilgili pek çok beklentisi var. Bir kısmı lisedeyken kurulan klişe hayaller…

Kampus çimenlerine uzanıp kızlı erkekli sohbetler, büyük amfilerde yüzlerce kişiyle ders dinlemek, üniversite festivallerine katılmak… Bir kısmı sadece hayal olarak kalma olasılığı yüksek klişeler. Mesela erkek öğrenciler arasında yaygın “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş” söylentisi. Hayalleriniz, beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşir bilinmez ama yeni bir döneme adım attınız. Biz de bu dönemde faydalı olabileceğini düşündüğümüz bilgileri derledik…

Lisede çok sıkı çalıştınız, şöyle veya böyle bir üniversite kazandınız. Yeni okul, belki yeni bir şehir, yeni arkadaşlar, yeni bir ortam…

İster düşlenilen okulu, bölümü kazanın, ister hoşunuza gitmeyen bir yere yerleşin, yine de sizi yepyeni bir hayat bekliyor. Her öğrenci daha lise sıralarındayken üniversite hayatı hakkında hayaller kurmaya başlar. Herkesin rüyası başkadır. Bazıları alabildiğine yeşil, geniş kampusleri düşünür, bazıları yüzlerce kişinin ders dinlediği amfileri, bazıları da sosyal hayatı, öğrenci kulüplerini. Hatta bazı öğrenciler arasında üniversitedeki kadın-erkek ilişkileri üzerine birçok geyik de dönmüştür lise yıllarında. Daha çok erkekler arasında elbette. Bunların arasında da en bilineni, – muhtemelen – birbirlerini çalışmak için gaza getirme amacıyla söylenen “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş!” söylemi… Manita konusu bizi aşar, ama genelde, bazı şanslı (gerçekçi?) öğrenciler üniversitede aradıklarını bulabilirken bazıları hayal kırıklığıyla karşılaşabilir. Mesela ders saatini çimenlere uzanarak beklemek isteyen bir öğrenci karşısında fabrika binası gibi tek bir binadan oluşan bir fakülte veya kocaman amfilerde ders dinlemek isterken lisedekine benzer karanlık bir sınıfla karşılaşabilir.

İlk günler ister öğrencilik ister iş hayatında olsun biraz gergin geçer. Gözler tanıdık birilerini arar. Programının öğrenilmesi, ders kayıtarının yapılması, danışmanın bulunması gerekir. Not ve derslere katılım sistemi liseden farklıdır, kaç ders almalıyım, kaçı seçmeli kaçı zorunlu, hazırlık okuyacak mıyım, devamlılık durumu ne, ders notlarını nasıl bulacağım, not sistemi nasıl işliyor, çan eğrisi nedir gibi birçok soru da üniversiteye başlayan öğrencilerin aklını kurcalar. İlk hafta ders olur mu, kayıtlar ne zaman biter derken bir yandan da sosyalleşme çabası başlar. Kimlerle arkadaş olunmalı, kimler aynı kafada… Asıl önemli soru ise sınıfta kim iyi not tutar? İlk derslerde süratle gözlem yapılır. Ön sıralarda oturup dersi dinleyenler belirlenir ve sonraki haftalarda not için bu kişilerin peşinden koşturulur…

Lise ortamındaki yakınlığı arıyorlar

Üniversiteye başlanan ilk gün, öğrenciler için hem zorlayıcı hem ürkütücü olabiliyor. Sonuçta, kimseyi tanımadıkları, yepyeni, belki de doğup büyüdükleri yerlerin çok uzağında bir ortama girmiş oluyorlar. Bu kez, ellerinden tutup ilk gün okula getiren ana baba da yok. (Aman olmasın zaten!) Böyle olunca da nereye gitsem, sınıfım nerede, arkadaşlarım nasıl çıkacaklar, dersler zor mu olacak, nasıl adapte olacağım, nasıl yeni dostluklar kuracağım, kendimi çevreme nasıl kanıtlayacağım tarzı sorular gençlerde panik, gerginlik, stres ve anksiyete duygularına sebep olabiliyor.

Uzman psikolog Selin Uçal, lise öğrencilerinin bir bölümünün, üniversite yıllarını, özgürlüğe açılan bir yol, sevdikleri, mutlu oldukları konular üzerine uzmanlaşıp yetişkinlik yaşamına açılan bir kapı olarak gördüklerini, aynı zamanda, profesyonel hayatlarına başlangıç olarak da hissettiklerini söylüyor: “Yeni hayatları ile birlikte, yeni bir ortam, dostluk ve arkadaşlıkların kurulacağı, farklı ve unutulmaz deneyimlerin yaşanacağı bir ortamın hayallerini kuruyorlar. Hatta bazı öğrenciler için üniversite, ‘hayat arkadaşlarını’ bulabilecekleri bir ortam olarak bile algılanabiliyor.” Ne yazık ki yalnız toz pembe hayaller kurmak, gerçeklerle çakıştığında yerini hayal kırıklıkları ve ümitsizliklere de bırakabiliyor. Özellikle, kişilerin hayallerindeki ortam ile karşılaştıkları ortam farklı çıktığında… Uçal, bunun nedeninin, öğrencilerin lise ortamındaki yakınlık, paylaşım ve sıcaklığı arayıp da bulamadıklarında, çok büyük üzüntü ve umutsuzluk yaşamaları olduğunu söylüyor. Sonuçta, üniversite ortamı, liseye göre daha bağımsız, bireysel ve profesyonel olabiliyor. Üniversitede kişi, bireysel gayret ve çabası ile bazı şeyleri çözüp, arkadaşlar edinebiliyor; başarılı olarak da kendini kanıtlayabiliyor.

Üniversitede umutsuzluk, hayal kırıklığı yaşamanın bir başka nedeni ise Türkiye’nin eğitim/sınav sisteminden kaynaklanıyor. Birçok genç, seneler boyunca canla başla çalışıp, istedikleri bölüme giremeyebiliyor, hayalini kurduğu bölümden alakasız, bambaşka bir alana zorunlu olarak yönelebiliyor. Sonuç olarak bu gençler, mutsuz bir şekilde öyle ya da böyle, üniversiteden mezun olup istemedikleri, beğenmedikleri bir meslek dalında çalışmaya başlıyorlar. Bu ruh durumları, zaman içinde fiziksel ve psikolojik hastalıklara bile sebep olabiliyor. Uçal, sınav stresini bir kez daha yaşamamak adına yapılan yanlış tercihin, gençlerin tüm geleceklerini negatif olarak etkileyebildiğini vurguluyor.

Üniversitenin ilk dönemlerinde sorun yaşayan diğer bir grup ise, farklı, küçük yerlerden, büyük şehirlere üniversite okumaya gelenler. Her ne kadar tek başına yaşamayı sabırsızlıkla beklemiş olsalar da, bazı gençler kendilerini yalnız ve mutsuz hissedebiliyorlar. Yeni arkadaşlıklar kurmakta, o şehirde yaşayanlara nazaran daha çok zorlanabiliyor, diğerleri tarafından dışlanabiliyorlar. Bir bölümü de, ilk kez evlerinden uzaklaştıkları için ev/aile özlemi çekebiliyor. Çoğu genç için, yeni sisteme alışmak, ortama adapte olmak son derece zorlayıcı olabiliyor.

Uyum sorununun nedenleri

Peki neden bazı gençler üniversite hayatına rahatça uyum sağlarken diğerleri zorlanır? Destek Psikolojik Hizmetler’den Uzman Psikolog Meltem Özcüler bu sorunu iki başlıkta değerlendiriyor:

* Üniversite ortamına dair sorunlar: Son yıllarda artan üniversite sayısı, kampus şartlarının zorluklarını da beraberinde getirebiliyor. Sosyal alanların azlığı, yetersiz eğitim araçları ve gereçleri, barınma sorunları, akademisyenlerin azlığı gibi sorunlar ilk günlerde hayal kırıklığı ve uyum sorunlarına neden olabiliyor.
* Gence dair sorunlar: Seçtiği üniversiteyi yeterince tanımaması, meslek seçiminde kararsız oluşu, aileden ilk defa uzaklaşması, yeni bir ortamda yaşama deneyiminin olmaması, liseden çok farklı arkadaş ve hoca ilişkilerini yürütmede çelişkiler yaşaması, ekonomik sorunlar, farklı bir kültüre uyum sağlamada zorlanma, alışkanlıkların değişmesi ve yeni yolların bulunmasında yaratıcı olamama gibi deneyimler ilk günler için hayatı zorlaştırabiliyor. Gencin sosyal becerilerinin yetersiz oluşu, ailesiyle bağımlı veya sorunlu bir ilişkinin olması bu bağımsızlaşma döneminde belirleyici etkenler olarak göze çarpıyor. Benzer bir şekilde, aşırı beklentiler de hazırlıksız yakalanmaya ve sorunları çözememeye yol açabiliyor.

Neler yapılabilir?

Gencin bu ortama uyum sağlaması için önceden bazı hazırlıkları yapılması gerektiğini belirten Özcüler ilk günlerden itibaren şu noktalara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor:
* Farklı bir şehre giden gencin şehir hakkında bilgi edinmesi, kalacağı yer, maddi zorunluluklar, okuyacağı bölüm ve genel olarak üniversite hayatı hakkında biraz araştırma yapması gerekiyor. İnternet üzerinden araştırma yapılabilir, aile ve arkadaşlarla konuşulabilir. Ailenin çocuğuyla kaygılarını ve korkularını konuşabilmesi ve çözüm yolları için destek olması önem taşıyor.
* Üniversite başladığı andan itibaren kampus hayatına katılmaya çalışmalı. Mümkün olduğu kadar üniversiteyi tanımak, imkanları görmek ve değerlendirmek, geleceğe dair planlar yapmak motivasyonu artırır. Kampus içindeki etkinliklere katılmak hem sosyalleşmeyi hem gencin kendini daha iyi tanımasını sağlar.
* Yeni hayatta birçok değişikliğe uyum sağlamak gerekecek. Gencin zihnen ve bedenen sağlıklı olması bu uyum sürecini kolaylaştırır. Bu yüzden mümkün olduğu kadar sağlıklı beslenmeye, uyumaya, eğlenmeye, dinlenmeye, hobilere ve spora zaman ayırmaya özen gösterilmeli.
* Stresle başa çıkmak için yeni yollar öğrenmek gerekebilir. Daha önceden hiç ilgilenilmese de artık zamanı daha iyi yönetmeye, dostluklar kurmaya ve problem çözme yollarını geliştirmeye özen gösterilebilir.
* Üniversite hayatı daha fazla hata yapmaya ve aynı zamanda daha fazla olgunlaşmaya giden bir yoldur. Yapılan hataları kabullenmek ve yeni yollar bulmak için gerekiyorsa gencin zihinsel ve davranışsal olarak değişmesi gerekebilir. Bu gerçeği kabul etmek bile üniversite yaşamını yıllarca anlatılan keyifli anlara, sağlam dostluklara ve başarılı bir meslek hayatına çevirmek için yararlı olabilir.

Üniversiteye girdiğinizde…
• Özellikle üniversitenin ilk günlerinde mümkün olduğunca çok kişi ile tanışmaya çalışın. Araştırmalar gösteriyor ki üniversitenin ilk (zor) günlerinde kurulan dostluklar çok daha kalıcı ve anlamlı oluyor.
• Oryantasyon haftasına kesinlikle katılın.
• Çevre ve ortamı olduğu gibi kabul edin, kavga ve tartışmalardan kaçının.
• Kafaya takılan, huzursuzluk yaratan konuları uzman/yetkili kişilere sorun.
• Gerektiği takdirde, üniversitenin rehberlik servisini kullanın.
• Daha ciddi sorunlar yaşanılıyorsa, uzman psikologlardan danışmanlık ve koçluk yardımı alın.
• Kendinizi iyi hissettiren şeyleri yapın, düşünün.
• Şayet farklı yerlerden geliyorsanız, yatılı kalacaksanız, bulunduğunuz yeri ‘ev ortamına’ çevirin.
• Sosyalleşmek adına, mümkün olduğunca, üniversitenin düzenlediği etkinliklere katılın.
• Aktiviteler yapın, öğrenci kulüplerine katılın.

Festivaller de fena gitmez hani
Üniversitede iyi arkadaşlıklar kurmak isteyen Ali Özcan sınav dolayısıyla az kitap okuduğunu ve arayı kapatmayı amaçladığını söylüyor: “Üniversitede yapacağım projelerin, katılacağım programların (etkinlikler, değişim programlar…) üniversiteden sonraki hayatta yararını göreceğimi umuyorum. Lisede buna benzer şeyler az yapılıyor. Kampusun güzel olması okunan bölümün zorluğunu bir nebze unutturabilir, hele derslerin yoğun olduğu günlerde… Muhabbet illa ki olmalı, yabancı dil, gerekiyorsa laboratuvar olmalı, hani festivaller de fena gitmez derim.”

Çimenlerde uzanmak her gencin hayali
Bu sene sınava giren Fatih Ok’un üniversiteye başladığında ilgi alanında bulunan okul klüplerine üye olup etkinliklere katılmayı umuyor. İstanbul’da bir üniversite kazanırsa, arkadaşlarıyla gezebildiği kadar gezmek istiyor. “Lise dediğin de ne? Üniversite deyince durmak lazım bir kere” diyen Ok: “Lisede kısmen hala kapalı kutuda gibisin. Üniversitede ailenden ayrı ve kendi başınasın. Yani hem yalnız mücadele edeceksin hem de özgürsün. Sosyal aktivitelere katılabileceğim, kendime zaman ayırabileceğim ve arkadaşlarımla eğlenebileceğim alanlar çok geniş olmalı. Üniversitenin her türlü olanağından özgürce yararlanabilmeliyim. Kapalı yüzme havuzu, spor salonu…” Çimenlerde uzanmanın her gencin hayali olduğunu ve bunu kesinlikle yapmak istediğini belirten Ok hayalini kurduğu üniversite festivallerine de özgürce katılmak istiyor.
Üniversitenin iş hayatındaki etkisinin de çok önemli olduğunu düşünen Ok, üniversitenin kendisine kazandırdığı değerleri iş hayatında kullanabilmenin önemini vurguluyor.

Üniversite, istediğini giyip okula gidebilmek demek
Boğaziçi Üniversitesi 1. sınıf öğrencisi Ilgın Kaya, lisenin son zamanlarında sınav stresinden kilo almış, saç dökmüş, sivilce çıkarmış birine bir kampusta 2-3 tur attırdığınızda aklına gelen ilk şeyin ne yazık ki eğitim olmadığını söylüyor: “Üniversite demek: İstediğini giyip okula gidebilmek, saçını sakalını kes diyen öğretmenlerden saklanmamak, sözlü notu versin diye hocaların ağzının içine bakmamak, 300 değil belki 30.000 gençle aynı havayı solumak demek. Çimlere basamamak yerine çimlere boylu boyunca uzanmak, saat 7’de dersaneye gitmek yerine geç saatlere kadar konserlerde şarkı söylemek demek. Hocaya türev-integral sorusu çözdürmek yerine, onunla kantinde oturup güncel sorunlardan tartışabilmek demek.” Üniversitenin sadece iyi bir imkanı sağlayıp bunun karşılığında öğrencinin en verimli 4-5 yılını çalmaması gerektiğini düşünen Kaya: “Eğer ben kaplumbağaların solunum sistemini ya da Alp Er Tunga’nın ölümünü merak etmiyorsam bana bunları okumama özgürlüğü de vermeli. Bana hayat boyu taşıyabileceğim bir ünvan, birden fazla yabancı dil, birçok sıkı dostluk, birçok hobi kazandırabilmeli” diyor. Diplomada yazan üniversitenin ve bölümün isminin çoğu zaman diğer özelliklerden etkili olduğunu düşünen Kaya, eğer size yol açan mezun abi ablalar kendilerini bir şekilde sektörde kabul ettirmişse işiniz çok kolaylaşıyor, çünkü bu da şu şu üniversiteden gelmiş diye marka değerini kapıveriyorusunuz diyor.

Notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak…
18 yaşındaki Tunahan E. Bilgin fotoğrafçılık eğitimi almak istiyor. Üniversite hayatından beklentileri ise daha özgür ve bolca koşuşturmacanın olduğu daha hızlı bir yaşam. “Arkadaşlarımla ayrı eve çıkıp kendi ayaklarımın üzerinde durmayı denemek, hem okuyup, hem de çalışmak istiyorum” diyen Bilgin lise ve üniversite arasındaki farklar arasında en başta üniforma giyme zorunluluğu olmadığını söylüyor: “Sabah uyandığında nasıl hissediyorsan ona göre giyinip gidebilirsin derslere. Üniversitede ülkenin çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler olacağı için daha farklı insanlarla, daha farklı hikayelerle karşılacağım. Vize ve final haftalarında arkadaşlarla sabaha kadar ders çalışmak, proje ve tezlerde bir ekip oluşturup kafa patlatmak ve tabii ki koridorda yürürken elinde ders notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak güzel olabilir.”

Üniversite hayatına dair (yalan) klişeler
Lisede, hatta üniversitenin ilk günlerinde hepimizin koyduğu hedefler olmuştur. Fakat bunların büyük bir çoğunluğu yapılmaz, lafta kalır. Üniversite hayatına dair en çok bilinen klişeler ise:
* Bütün derslere gireceğim.
* İlk sene çok çalışıp yan dal/çift anadal yapacağım.
* Sosyal etkinliklere katılacağım.
* Öğrenci klüplerine katılıp aktif olarak yer alacağım.
* Düzenli not tutacağım.
* Finallere birkaç hafta önceden çalışmaya başlayacağım.

Üniversiteli olmak demek…
* Derse girmeyip kantinde arkadaşlarla sohbet etmek
* Sınava çalışmak için sabahlayıp sınav saati geldiğinde hâlâ uyuyor olmak
* Ödevleri son dakika kantinde yapmak veya hiç yapmamak
* Derse gelmeyen arkadaşınız için yoklama kağıdına imza atmak
* Vizeden düşük alınca finalden şu kadar alsam geçerim diye hesaplar yapmak
* Kampusun çimenlerinde yayılmak
* Yüzlerce öğrenciyle birlikte ders almak demektir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND