Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Üniversiteli olmak klişeleri ve doğruları

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

üniversiteli olmaya dair klişeler, üniversiteli olmak, üniversitede uyum süreci

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

ÜNİVERSİTEDE KIZLAR TEKLİF EDİYORMUŞ

Üniversite sınavını kazandınız, belki istediğiniz bir bölüme girdiniz belki de gönülsüzce puanınızın tuttuğu okula yerleştiniz… Ne olursa olsun artık sizi yeni bir hayat bekliyor. Üniversiteli oldunuz! Yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni ortam. Daha özgür bir hayat umudu! Birçok öğrencinin bu yeni hayatla ilgili pek çok beklentisi var. Bir kısmı lisedeyken kurulan klişe hayaller…

Kampus çimenlerine uzanıp kızlı erkekli sohbetler, büyük amfilerde yüzlerce kişiyle ders dinlemek, üniversite festivallerine katılmak… Bir kısmı sadece hayal olarak kalma olasılığı yüksek klişeler. Mesela erkek öğrenciler arasında yaygın “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş” söylentisi. Hayalleriniz, beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşir bilinmez ama yeni bir döneme adım attınız. Biz de bu dönemde faydalı olabileceğini düşündüğümüz bilgileri derledik…

Lisede çok sıkı çalıştınız, şöyle veya böyle bir üniversite kazandınız. Yeni okul, belki yeni bir şehir, yeni arkadaşlar, yeni bir ortam…

İster düşlenilen okulu, bölümü kazanın, ister hoşunuza gitmeyen bir yere yerleşin, yine de sizi yepyeni bir hayat bekliyor. Her öğrenci daha lise sıralarındayken üniversite hayatı hakkında hayaller kurmaya başlar. Herkesin rüyası başkadır. Bazıları alabildiğine yeşil, geniş kampusleri düşünür, bazıları yüzlerce kişinin ders dinlediği amfileri, bazıları da sosyal hayatı, öğrenci kulüplerini. Hatta bazı öğrenciler arasında üniversitedeki kadın-erkek ilişkileri üzerine birçok geyik de dönmüştür lise yıllarında. Daha çok erkekler arasında elbette. Bunların arasında da en bilineni, – muhtemelen – birbirlerini çalışmak için gaza getirme amacıyla söylenen “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş!” söylemi… Manita konusu bizi aşar, ama genelde, bazı şanslı (gerçekçi?) öğrenciler üniversitede aradıklarını bulabilirken bazıları hayal kırıklığıyla karşılaşabilir. Mesela ders saatini çimenlere uzanarak beklemek isteyen bir öğrenci karşısında fabrika binası gibi tek bir binadan oluşan bir fakülte veya kocaman amfilerde ders dinlemek isterken lisedekine benzer karanlık bir sınıfla karşılaşabilir.

İlk günler ister öğrencilik ister iş hayatında olsun biraz gergin geçer. Gözler tanıdık birilerini arar. Programının öğrenilmesi, ders kayıtarının yapılması, danışmanın bulunması gerekir. Not ve derslere katılım sistemi liseden farklıdır, kaç ders almalıyım, kaçı seçmeli kaçı zorunlu, hazırlık okuyacak mıyım, devamlılık durumu ne, ders notlarını nasıl bulacağım, not sistemi nasıl işliyor, çan eğrisi nedir gibi birçok soru da üniversiteye başlayan öğrencilerin aklını kurcalar. İlk hafta ders olur mu, kayıtlar ne zaman biter derken bir yandan da sosyalleşme çabası başlar. Kimlerle arkadaş olunmalı, kimler aynı kafada… Asıl önemli soru ise sınıfta kim iyi not tutar? İlk derslerde süratle gözlem yapılır. Ön sıralarda oturup dersi dinleyenler belirlenir ve sonraki haftalarda not için bu kişilerin peşinden koşturulur…

Lise ortamındaki yakınlığı arıyorlar

Üniversiteye başlanan ilk gün, öğrenciler için hem zorlayıcı hem ürkütücü olabiliyor. Sonuçta, kimseyi tanımadıkları, yepyeni, belki de doğup büyüdükleri yerlerin çok uzağında bir ortama girmiş oluyorlar. Bu kez, ellerinden tutup ilk gün okula getiren ana baba da yok. (Aman olmasın zaten!) Böyle olunca da nereye gitsem, sınıfım nerede, arkadaşlarım nasıl çıkacaklar, dersler zor mu olacak, nasıl adapte olacağım, nasıl yeni dostluklar kuracağım, kendimi çevreme nasıl kanıtlayacağım tarzı sorular gençlerde panik, gerginlik, stres ve anksiyete duygularına sebep olabiliyor.

Uzman psikolog Selin Uçal, lise öğrencilerinin bir bölümünün, üniversite yıllarını, özgürlüğe açılan bir yol, sevdikleri, mutlu oldukları konular üzerine uzmanlaşıp yetişkinlik yaşamına açılan bir kapı olarak gördüklerini, aynı zamanda, profesyonel hayatlarına başlangıç olarak da hissettiklerini söylüyor: “Yeni hayatları ile birlikte, yeni bir ortam, dostluk ve arkadaşlıkların kurulacağı, farklı ve unutulmaz deneyimlerin yaşanacağı bir ortamın hayallerini kuruyorlar. Hatta bazı öğrenciler için üniversite, ‘hayat arkadaşlarını’ bulabilecekleri bir ortam olarak bile algılanabiliyor.” Ne yazık ki yalnız toz pembe hayaller kurmak, gerçeklerle çakıştığında yerini hayal kırıklıkları ve ümitsizliklere de bırakabiliyor. Özellikle, kişilerin hayallerindeki ortam ile karşılaştıkları ortam farklı çıktığında… Uçal, bunun nedeninin, öğrencilerin lise ortamındaki yakınlık, paylaşım ve sıcaklığı arayıp da bulamadıklarında, çok büyük üzüntü ve umutsuzluk yaşamaları olduğunu söylüyor. Sonuçta, üniversite ortamı, liseye göre daha bağımsız, bireysel ve profesyonel olabiliyor. Üniversitede kişi, bireysel gayret ve çabası ile bazı şeyleri çözüp, arkadaşlar edinebiliyor; başarılı olarak da kendini kanıtlayabiliyor.

Üniversitede umutsuzluk, hayal kırıklığı yaşamanın bir başka nedeni ise Türkiye’nin eğitim/sınav sisteminden kaynaklanıyor. Birçok genç, seneler boyunca canla başla çalışıp, istedikleri bölüme giremeyebiliyor, hayalini kurduğu bölümden alakasız, bambaşka bir alana zorunlu olarak yönelebiliyor. Sonuç olarak bu gençler, mutsuz bir şekilde öyle ya da böyle, üniversiteden mezun olup istemedikleri, beğenmedikleri bir meslek dalında çalışmaya başlıyorlar. Bu ruh durumları, zaman içinde fiziksel ve psikolojik hastalıklara bile sebep olabiliyor. Uçal, sınav stresini bir kez daha yaşamamak adına yapılan yanlış tercihin, gençlerin tüm geleceklerini negatif olarak etkileyebildiğini vurguluyor.

Üniversitenin ilk dönemlerinde sorun yaşayan diğer bir grup ise, farklı, küçük yerlerden, büyük şehirlere üniversite okumaya gelenler. Her ne kadar tek başına yaşamayı sabırsızlıkla beklemiş olsalar da, bazı gençler kendilerini yalnız ve mutsuz hissedebiliyorlar. Yeni arkadaşlıklar kurmakta, o şehirde yaşayanlara nazaran daha çok zorlanabiliyor, diğerleri tarafından dışlanabiliyorlar. Bir bölümü de, ilk kez evlerinden uzaklaştıkları için ev/aile özlemi çekebiliyor. Çoğu genç için, yeni sisteme alışmak, ortama adapte olmak son derece zorlayıcı olabiliyor.

Uyum sorununun nedenleri

Peki neden bazı gençler üniversite hayatına rahatça uyum sağlarken diğerleri zorlanır? Destek Psikolojik Hizmetler’den Uzman Psikolog Meltem Özcüler bu sorunu iki başlıkta değerlendiriyor:

* Üniversite ortamına dair sorunlar: Son yıllarda artan üniversite sayısı, kampus şartlarının zorluklarını da beraberinde getirebiliyor. Sosyal alanların azlığı, yetersiz eğitim araçları ve gereçleri, barınma sorunları, akademisyenlerin azlığı gibi sorunlar ilk günlerde hayal kırıklığı ve uyum sorunlarına neden olabiliyor.
* Gence dair sorunlar: Seçtiği üniversiteyi yeterince tanımaması, meslek seçiminde kararsız oluşu, aileden ilk defa uzaklaşması, yeni bir ortamda yaşama deneyiminin olmaması, liseden çok farklı arkadaş ve hoca ilişkilerini yürütmede çelişkiler yaşaması, ekonomik sorunlar, farklı bir kültüre uyum sağlamada zorlanma, alışkanlıkların değişmesi ve yeni yolların bulunmasında yaratıcı olamama gibi deneyimler ilk günler için hayatı zorlaştırabiliyor. Gencin sosyal becerilerinin yetersiz oluşu, ailesiyle bağımlı veya sorunlu bir ilişkinin olması bu bağımsızlaşma döneminde belirleyici etkenler olarak göze çarpıyor. Benzer bir şekilde, aşırı beklentiler de hazırlıksız yakalanmaya ve sorunları çözememeye yol açabiliyor.

Neler yapılabilir?

Gencin bu ortama uyum sağlaması için önceden bazı hazırlıkları yapılması gerektiğini belirten Özcüler ilk günlerden itibaren şu noktalara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor:
* Farklı bir şehre giden gencin şehir hakkında bilgi edinmesi, kalacağı yer, maddi zorunluluklar, okuyacağı bölüm ve genel olarak üniversite hayatı hakkında biraz araştırma yapması gerekiyor. İnternet üzerinden araştırma yapılabilir, aile ve arkadaşlarla konuşulabilir. Ailenin çocuğuyla kaygılarını ve korkularını konuşabilmesi ve çözüm yolları için destek olması önem taşıyor.
* Üniversite başladığı andan itibaren kampus hayatına katılmaya çalışmalı. Mümkün olduğu kadar üniversiteyi tanımak, imkanları görmek ve değerlendirmek, geleceğe dair planlar yapmak motivasyonu artırır. Kampus içindeki etkinliklere katılmak hem sosyalleşmeyi hem gencin kendini daha iyi tanımasını sağlar.
* Yeni hayatta birçok değişikliğe uyum sağlamak gerekecek. Gencin zihnen ve bedenen sağlıklı olması bu uyum sürecini kolaylaştırır. Bu yüzden mümkün olduğu kadar sağlıklı beslenmeye, uyumaya, eğlenmeye, dinlenmeye, hobilere ve spora zaman ayırmaya özen gösterilmeli.
* Stresle başa çıkmak için yeni yollar öğrenmek gerekebilir. Daha önceden hiç ilgilenilmese de artık zamanı daha iyi yönetmeye, dostluklar kurmaya ve problem çözme yollarını geliştirmeye özen gösterilebilir.
* Üniversite hayatı daha fazla hata yapmaya ve aynı zamanda daha fazla olgunlaşmaya giden bir yoldur. Yapılan hataları kabullenmek ve yeni yollar bulmak için gerekiyorsa gencin zihinsel ve davranışsal olarak değişmesi gerekebilir. Bu gerçeği kabul etmek bile üniversite yaşamını yıllarca anlatılan keyifli anlara, sağlam dostluklara ve başarılı bir meslek hayatına çevirmek için yararlı olabilir.

Üniversiteye girdiğinizde…
• Özellikle üniversitenin ilk günlerinde mümkün olduğunca çok kişi ile tanışmaya çalışın. Araştırmalar gösteriyor ki üniversitenin ilk (zor) günlerinde kurulan dostluklar çok daha kalıcı ve anlamlı oluyor.
• Oryantasyon haftasına kesinlikle katılın.
• Çevre ve ortamı olduğu gibi kabul edin, kavga ve tartışmalardan kaçının.
• Kafaya takılan, huzursuzluk yaratan konuları uzman/yetkili kişilere sorun.
• Gerektiği takdirde, üniversitenin rehberlik servisini kullanın.
• Daha ciddi sorunlar yaşanılıyorsa, uzman psikologlardan danışmanlık ve koçluk yardımı alın.
• Kendinizi iyi hissettiren şeyleri yapın, düşünün.
• Şayet farklı yerlerden geliyorsanız, yatılı kalacaksanız, bulunduğunuz yeri ‘ev ortamına’ çevirin.
• Sosyalleşmek adına, mümkün olduğunca, üniversitenin düzenlediği etkinliklere katılın.
• Aktiviteler yapın, öğrenci kulüplerine katılın.

Festivaller de fena gitmez hani
Üniversitede iyi arkadaşlıklar kurmak isteyen Ali Özcan sınav dolayısıyla az kitap okuduğunu ve arayı kapatmayı amaçladığını söylüyor: “Üniversitede yapacağım projelerin, katılacağım programların (etkinlikler, değişim programlar…) üniversiteden sonraki hayatta yararını göreceğimi umuyorum. Lisede buna benzer şeyler az yapılıyor. Kampusun güzel olması okunan bölümün zorluğunu bir nebze unutturabilir, hele derslerin yoğun olduğu günlerde… Muhabbet illa ki olmalı, yabancı dil, gerekiyorsa laboratuvar olmalı, hani festivaller de fena gitmez derim.”

Çimenlerde uzanmak her gencin hayali
Bu sene sınava giren Fatih Ok’un üniversiteye başladığında ilgi alanında bulunan okul klüplerine üye olup etkinliklere katılmayı umuyor. İstanbul’da bir üniversite kazanırsa, arkadaşlarıyla gezebildiği kadar gezmek istiyor. “Lise dediğin de ne? Üniversite deyince durmak lazım bir kere” diyen Ok: “Lisede kısmen hala kapalı kutuda gibisin. Üniversitede ailenden ayrı ve kendi başınasın. Yani hem yalnız mücadele edeceksin hem de özgürsün. Sosyal aktivitelere katılabileceğim, kendime zaman ayırabileceğim ve arkadaşlarımla eğlenebileceğim alanlar çok geniş olmalı. Üniversitenin her türlü olanağından özgürce yararlanabilmeliyim. Kapalı yüzme havuzu, spor salonu…” Çimenlerde uzanmanın her gencin hayali olduğunu ve bunu kesinlikle yapmak istediğini belirten Ok hayalini kurduğu üniversite festivallerine de özgürce katılmak istiyor.
Üniversitenin iş hayatındaki etkisinin de çok önemli olduğunu düşünen Ok, üniversitenin kendisine kazandırdığı değerleri iş hayatında kullanabilmenin önemini vurguluyor.

Üniversite, istediğini giyip okula gidebilmek demek
Boğaziçi Üniversitesi 1. sınıf öğrencisi Ilgın Kaya, lisenin son zamanlarında sınav stresinden kilo almış, saç dökmüş, sivilce çıkarmış birine bir kampusta 2-3 tur attırdığınızda aklına gelen ilk şeyin ne yazık ki eğitim olmadığını söylüyor: “Üniversite demek: İstediğini giyip okula gidebilmek, saçını sakalını kes diyen öğretmenlerden saklanmamak, sözlü notu versin diye hocaların ağzının içine bakmamak, 300 değil belki 30.000 gençle aynı havayı solumak demek. Çimlere basamamak yerine çimlere boylu boyunca uzanmak, saat 7’de dersaneye gitmek yerine geç saatlere kadar konserlerde şarkı söylemek demek. Hocaya türev-integral sorusu çözdürmek yerine, onunla kantinde oturup güncel sorunlardan tartışabilmek demek.” Üniversitenin sadece iyi bir imkanı sağlayıp bunun karşılığında öğrencinin en verimli 4-5 yılını çalmaması gerektiğini düşünen Kaya: “Eğer ben kaplumbağaların solunum sistemini ya da Alp Er Tunga’nın ölümünü merak etmiyorsam bana bunları okumama özgürlüğü de vermeli. Bana hayat boyu taşıyabileceğim bir ünvan, birden fazla yabancı dil, birçok sıkı dostluk, birçok hobi kazandırabilmeli” diyor. Diplomada yazan üniversitenin ve bölümün isminin çoğu zaman diğer özelliklerden etkili olduğunu düşünen Kaya, eğer size yol açan mezun abi ablalar kendilerini bir şekilde sektörde kabul ettirmişse işiniz çok kolaylaşıyor, çünkü bu da şu şu üniversiteden gelmiş diye marka değerini kapıveriyorusunuz diyor.

Notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak…
18 yaşındaki Tunahan E. Bilgin fotoğrafçılık eğitimi almak istiyor. Üniversite hayatından beklentileri ise daha özgür ve bolca koşuşturmacanın olduğu daha hızlı bir yaşam. “Arkadaşlarımla ayrı eve çıkıp kendi ayaklarımın üzerinde durmayı denemek, hem okuyup, hem de çalışmak istiyorum” diyen Bilgin lise ve üniversite arasındaki farklar arasında en başta üniforma giyme zorunluluğu olmadığını söylüyor: “Sabah uyandığında nasıl hissediyorsan ona göre giyinip gidebilirsin derslere. Üniversitede ülkenin çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler olacağı için daha farklı insanlarla, daha farklı hikayelerle karşılacağım. Vize ve final haftalarında arkadaşlarla sabaha kadar ders çalışmak, proje ve tezlerde bir ekip oluşturup kafa patlatmak ve tabii ki koridorda yürürken elinde ders notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak güzel olabilir.”

Üniversite hayatına dair (yalan) klişeler
Lisede, hatta üniversitenin ilk günlerinde hepimizin koyduğu hedefler olmuştur. Fakat bunların büyük bir çoğunluğu yapılmaz, lafta kalır. Üniversite hayatına dair en çok bilinen klişeler ise:
* Bütün derslere gireceğim.
* İlk sene çok çalışıp yan dal/çift anadal yapacağım.
* Sosyal etkinliklere katılacağım.
* Öğrenci klüplerine katılıp aktif olarak yer alacağım.
* Düzenli not tutacağım.
* Finallere birkaç hafta önceden çalışmaya başlayacağım.

Üniversiteli olmak demek…
* Derse girmeyip kantinde arkadaşlarla sohbet etmek
* Sınava çalışmak için sabahlayıp sınav saati geldiğinde hâlâ uyuyor olmak
* Ödevleri son dakika kantinde yapmak veya hiç yapmamak
* Derse gelmeyen arkadaşınız için yoklama kağıdına imza atmak
* Vizeden düşük alınca finalden şu kadar alsam geçerim diye hesaplar yapmak
* Kampusun çimenlerinde yayılmak
* Yüzlerce öğrenciyle birlikte ders almak demektir.

Yazar: Fulya Zorlu
Kaynak: www.habergazetesi.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Renklerin anlamları ve psikolojik etkileri

renklerin anlamları ve kullanım alanları, renklerin anlamı, renkler, renk

Farklı renklerin insan vücudunu ve zihnini etkilediğine dair iddiaları sıklıkla duyarsınız. Peki, bu iddiaları destekleyen bir bilimsel delil ya da veri var mıdır? İşte yanıtı…

Renklerin İnsan Vücudu ve Zihninde Farklı Etkileri

Renkler bir cisim tarafından yansıtılan, yayılan ya da geçirilen ışığın dalga boyunun, gözdeki ışığı algılayabilen yapılar tarafından algılanmasıyla görülür.

Renklerin insan vücudu ve zihninde farklı etkileri olduğunu çoğu zaman hissedebiliriz.

Peki, bu iddiayı destekleyen veri veya bilimsel bir araştırma var mı?

Leeds Üniversitesindeki bir grup araştırmacı renk deneyimi üzerine olan araştırmalarında, ışığın insan davranışı ve psikolojisi üzerindeki etkilerini anlamak için bir çalışma yaparlar.

Deneyim Tasarımı adını verdikleri bu sistemde bir oda herhangi bir dalga boyunda olan renkli bir ışıkla doldurulur.

Bu grup yaptığı son araştırmalarda renkli ışığın kalp atışı ve tansiyon üzerine küçük bir etkiye sahip olduğunu bulmuştur. Kırmızı ışığın az da olsa kalp atışını hızlandırdığını, mavi ışığın ise kalp hızını yavaşlattığını göstermiştir. 

Aynı üniversiteden Nicholas Ciccone tarafından yürütülen bir araştırma, renkli ışığın kişilerin psikolojisi üzerindeki etkisine dair kesin bir kanıt bulamamış olsa da buna benzer çalışmalar renklerin yaratıcılık, öğrencilerin sınıf içinde anlatılanları daha iyi öğrenebilmesi ve uyku kalitesini artırabilmek üzerine devam etmektedir.

Işık, özellikle renkler, bizleri normal bir görmenin de ötesine taşıyabilir.

Anlamları ve hayatımıza olan etkileri nelerdir?

Beyaz: Saflığı, temizliği ve sürekliliği, yani istikrarı simgeliyor. Kullanıldığı alanda konsantrasyon düzeyini arttırıyor. Aynı zamanda beraber kullanıldığı diğer renklerin etkilerini arttırıyor.

Siyah: Gücü, tutkuyu, esrarengizliği ve birçok ülkede yası simgeliyor. Işığı absorbe etmesinden dolayı dikkati dağıtabilecek etkenleri aza indiriyor.

Mavi: Sonsuzluk ve özgürlük simgesi olarak görülüyor. Konsantrasyon arttırıcı, zihinsel arınmaya ve dinlenmeye yardımcı, huzur verici… Güven ve sadakati de simgeliyor. Yapılan bazı araştırmalarda mavi odada çalışmanın verimi arttırdığı da kanıtlanmış. Ayrıca mavi renk sakinleştirici bir etkiye de sahip.

Yeşil: Doğanın ve huzurun rengidir. Psikolojik ve bedensel olarak kendimizi iyi hissetmemizi sağlar.

Kırmızı: Canlılığın, hareketin ve fiziksel gücün rengidir. Azim ve kararlılığı simgeliyor. Hareketi ve canlılığı çağrıştırdığı için mutfak, çocuk odaları ve topluma açık alanlarda tercih edilebilir.

Sarı: En parlak ve dikkat çekici renk olmakla birlikte neşeyi, zekâyı, inceliği ve pratikliği simgeliyor. Vurgulanması ve dikkat çekmesi istenen yerlerde kullanılabilir. Ayrıca alçakgönüllülüğü, bilgiyi ve bilgeliği de simgeliyor.

Mor: Asalet, lüks ve itibarın rengidir. Kendine güveni simgeler. Mor renk ayrıca zekâ, bilinç ve içgörü düzeyiyle paralellik taşır.

Pembe: Neşeyi ve rahatlığı simgeliyor.

Turuncu: Heyecan verici bir renktir. Canlılık, yaratıcılık ve iletişimin temsilcisidir. Aynı zamanda mutluluk vericidir. Dışa dönük, cana yakın, mutlu ve çocuksu bir algı yaratır.

Lacivert: Sonsuzluk, otorite ve verimliliği simgeliyor. Ciddi bir renktir ve emin olma hissi verir.

Kahverengi: Toprağın ve doğallığın rengidir. Kişide güvenlik duygusunu pekiştirir. Sosyal dengeyi ve toplum içinde rahatlığı sağlar.

Gri: Alçak gönüllülüğü ve dengeyi ifade eder.

Renklerin Reklamlarda ve Pazarlamada Kullanılması

Renklerin bilinçaltımıza olan etkilerini kullanan firmalar, bizlerin hangi ürünleri almamıza, hangi giysileri giymemize ve hangi yemekleri yediğimize kadar karar vermemizde etkili oluyorlar.

Beyaz: Çocuk ve sağlık ürünlerinde sıkça kullanılır. Gözün algıladığı en parlak renk olduğundan, işaretlerde, paketlerde ve satış noktalarında zıtlık oluşturarak dikkati çekmek için kullanılır.

Siyah: Esrarengiz, güçlü, prestijli, klasik ve şık bir renk olarak algılanır. Bazı markalar ürünlerinde siyahı bilinçli olarak o ürünün elit bir ürün olduğu ve ucuz bir ürün olmadığı algısı yaratmak için kullanırlar.

Mavi: Bilinçaltında sağlam ve kendinden emin bir duygu yarattığı için sosyal medya sitelerinin çoğunlukla bu rengi kullandığını görebiliriz.

Yeşil: Tazeliği ve şifayı çağrıştırdığı için organik ürünlerin pazarlanmasında bu renge rastlayabiliriz. Koyu yeşil ise para ve itibar rengidir. Bu yüzden bazı bankaların renklerinde bu rengi ve tonlarını görebiliriz.

Kırmızı: Kırmızı satışın rengidir. Bilinçaltını en fazla uyaran, seksi, hareketli, tutkulu ve dikkat çekici bir renktir. Özellikle dikkat çekmesi istenilen satış noktalarında ve iştah açtığı için gıda sektöründe çok sık kullanılır.

Sarı: Altının, zenginliğin ve lüksün sembolüdür. Kırmızıyla birlikte gıda sektöründe kullanılabilir.

Mor: Asalet, imparatorluk ve kraliyet rengi olduğu için şıklığı ve zenginliği hatırlatır. Duygulara hitap edici ürünlerde bu renk kullanılabilir.

Turuncu: Mutlu ve çocuksu bir algı yarattığından dolayı hedef kitlesi çocuklar ve gençlerin olduğu iş kollarında tercih edilebilir.

Lacivert: Polis ve pilot üniformalarında güvenilir, sağlam, emin izlenimini verir. Ayrıca banka ve finans sektörlerinde de tercih edilmektedir.

Kahverengi: Toprağın rengi olan kahverengi ev ve yemek sektörü için önemli bir renktir. Sağlıklı, doğal ve organik ürünleri çağrıştırır, bu yüzden bu sektörde tercih edilebilir.

Renklerle ilgili yapılan bir araştırmaya daha değinip yazımızı sonlandıralım.

Kansas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada sanat müzesindeki halının altına donatılan bir sistemle duvarın rengini beyaz ve kahverengi olarak değiştiriyorlar. Beyaz renk duvar arka planda olunca insanlar müzede yavaş hareket ediyorlar ve daha uzun süre kalıyorlar. Kahverengi duvar arka planda iken ise müzede hızlı hareket ediyorlar ve daha az süre kalıp, kısa sürede müzeyi terk ediyorlar.

Bu nedenle fast food restoranlarının hepsinin sandalyeleri ve masa rengi kahverengi iken, duvar boyaları ise kahverengi ile pembe ve şampanya renklerinin karışımından oluşur.

Bu restoranlar, gelen diğer müşterilere daha çabuk yer açılması için bizlerin bir an önce yemelerini ve orayı terk etmemizi isterler.

Aldığımız kararlarda başkalarının bizi istedikleri şekilde yönlendirmelerinden bir nebze de olsa kurtulabilmek için renkleri tanıyalım ve onların farkında olalım.

Unutmayalım ki manipüle edilmekten kurtulmamız, manipüle edildiğimizi anlamamızdan geçer.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Zihni çok çalıştırmak ömrü kısaltıyor

zihin, nöron, nöral faaliyetler, Manşet, insan beyni, daha uzun yaşamanın anahtarları, beyin, araştırmalar

Yıllardır yapılan araştırmalar, fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyordu. Peki, ya tam tersi doğruysa? Daha uzun yaşamanın sırrı daha az nöral faaliyetleri olan bir beyin olabilir mi? İşte yanıtı…

‘Aşırı’ Beyin Faaliyeti, Ömrün Daha Kısa Olmasıyla Bağlantılandı

Olağandışı ölçüde uzun yaşayan insanlardan ölüm sonrasında alınan beyin dokularının incelendiği ve bu insanlar ile 60’larında ve 70’lerinde ölen kişilerin arasında ne gibi farklar olduğuna dair ipuçlarının arandığı yeni bir çalışmaya göre; içerisinde çok fazla nöral faaliyet olmayıp daha sessiz olan bir beyin, daha uzun yaşamanın anahtarlarından biri olabilir.

“Kullanmazsan kaybedersin” görüşü, beyni yaşlanmaktan koruma konusunda baskın bir düşünce olmuştu. Yapılan geniş ölçekli araştırmalar da, insanlar yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyor.

Ancak Nature bülteninde yayınlanan bu çalışma, daha fazlasının her zaman daha iyi olmadığını öne sürüyor. Haddinden fazla faaliyet (en azından beyin hücreleri seviyesinde), zararlı olabilir.

Lieber Beyin Gelişimi Enstitüsü’nde sinirbilimci olan ve bu çalışmada yer almayan Michael McConnell şöyle söylüyor: “Bu yeni makalede insanı düpedüz şok eden ve kafa karıştıran şey … sizi algısal yönden normal halde tutan şeyin, beyin faaliyeti olduğunu düşünmeniz. Hayatınızın sonraki dönemlerinde beyninizi faal tutmak istediğinize yönelik böyle bir görüş mevcut”

“En beklenmedik şey ise … sinirsel faaliyeti sınırlandırmanın, sağlıklı yaşlanma bakımından iyi bir şey oluşu. Bu çok mantıksız.”

Harvard Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar, yaşları 60 ve 70’lerden başlayıp 100 veya daha ötesine uzanan asırlık insanlara kadar, değişik yaş gruplarındaki kişilerin, insan beyin bankalarına bağışladığı beyin dokularını analiz etmiş.

80’li yaşların ortalarından önce ölen insanların beyinlerinde, REST adı verilen ve beyin faaliyetini ateşlemekle ilişkili genleri bastıran bir proteninin; en yaşlı insanlarla kıyaslandığında, daha düşük seviyelerde bulunduğunu keşfetmişler. Daha önce ise REST’in, Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğu gösterilmiş.

Fakat araştırmacılar, REST’in insanları bir şekilde ölümden koruduğunu mu yoksa bunun sadece, ileri yaşlanmanın bir işareti mi olduğunu kesin olarak bilmiyorlarmış.

Yaşayan insanların beyinlerindeki REST’i ölçmek şu an mümkün olmadığından; bilim insanları, bunun yaşam süresinde bir rol oynayıp oynamadığını görmek amacıyla yuvarlak kurtlar ve fareler üzerinde deney yapmaya başlamışlar.

Araştırmacılar, REST’in kurtlarda bulunan versiyonundaki faaliyeti artırdıklarında, kurtların beyin faaliyeti azalmış ve daha uzun süre yaşamışlar. REST benzeri gen, çok uzun yaşam sürelerine sahip “ihtiyar” yuvarlak kurtlarda devre dışı bırakıldığı zaman ise bunun tersi meydana gelmiş; kurtların sinirsel faaliyeti artmış ve ömürleri önemli miktarda kısalmış.

Ayrıca, REST’ten yoksun olan farelerin, daha meşgul beyinlere sahip olması (nöbet benzeri faaliyet patlamaları da dahil) daha muhtemelmiş.

Calico Laboratuvarları’nda yaşlanma araştırması bölümünün başkan yardımcısı olan Cynthia Kenyon şöyle söylüyor: “Bence bu bir aşırı çalışma, kontrolden çıkmış uyarım durumu; beyin için iyi bir şey değil. Nöronların aktif olmasını, nerede ve ne zaman aktif olmalarını istersiniz; sadece genel yönden ateşleniyor olmalarını değil.” Kenyon, çalışmanın tasarımını beğeniyor fakat sinir sisteminin, ömür miktarı üzerinde etkisi olan pek çok dokudan sadece biri olduğunu düşünüyor.

Hücre seviyesindeki beyin faaliyetinde görülen bu farklılıkların, insanlardaki algı veya davranış farklılıklarına nasıl tercüme edilebileceği henüz belli değil.

Harvard Tıp Fakültesi’nde genetik ve sinirbilim profesörü olan ve çalışmaya liderlik eden Bruce Yankner, kendi laboratuvarının hali hazırda yeni bir çalışma hazırladığını ve bu çalışmada; ilaçlar ile REST’i hedef almanın, nörodejeneratif hastalıkları veya yaşlanmanın kendisini tedavi etmede yeni yollar sunup sunmayacağının araştırılacağını söylüyor.

Yankner’in söylediğine göre bu araştırma hattı, sinirsel ritimleri etkileyen meditasyon gibi alternatif müdahalelerin, erken bellek kaybı konusunda nasıl işe yarayacağını anlamaya çalışmak bakımından da ilginç olabilir.

“Bence bizim çalışmamızın anlattığı şey şu: Yaşlanmayla birlikte, bazı anormal ve zararlı sinirsel faaliyetler de oluyor ve bunlar hem beynin verimini azaltıyor, hem de kişinin veya hayvanın fizyolojisine zarar vererek; bunun sonucunda ömür süresini kısaltıyor.”

Bağış yapılan ve araştırmacıların üzerinde çalıştığı beyinler, çeşitli sebeplerle ölen insanlardan gelmiş. Bu durum, REST’teki farklılığın, ölüm olasılığıyla ilişkili olup olmadığını bilmeyi imkansız hale getiriyor.

Brandeis Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Angela Gutchess, insanlar yaşlandığında ve beyin tarayıcılarında test edildiklerinde; prefrontal kortekste (Harvard araştırmacılarının REST üzerinde çalışma yaptığı beyin bölgesi) pek çok değişim olduğunu söylüyor.

Kendisinin söylediğine göre bazı durumlarda, yapılan çalışmalar; genç insanlara kıyasla yaşlı yetişkinlerin, bir işi yaparken daha fazla beyin devresini faaliyete geçirdiklerini göstermiş. Fakat bu değişikliğin ne anlama geldiği belli değil: Bu faaliyete geçirme kalıpları, yaşlı insanlarda daha verimsiz olan bir beynin veya telafi girişimlerinin bir işareti olabilir.

‘CRUNCH’ adı verilen bir model, beyinde faaliyete geçirilen yer kalıplarında yaşlanmayla birlikte görülen değişimleri açıklamaya çalışıyor. Bu modele göre, insanlar gitgide daha zor işler yapmaya çalıştıklarında, beyinlerinde daha fazla bölge faaliyete geçiyor; ta ki, zihinsel kaynakların tükendiği bir çıkmaza ulaşana kadar. Yaşlı insanlardaki çıkmaz noktası daha yakın ve bu kişiler, gençlerde olduğu kadar fazla bölgeyi faaliyete geçiremiyorlar.

‘STAC’ adı verilen bir diğer model ise; yaşlı insanlarda, doğal bilişsel kaynaklardan oluşan temel iskelede doğal bir değişim gerçekleştiğini ve bu değişimlerin, insanlar zor işlerle karşılaştıklarında daha fazla sinirsel bölgeyi çalıştırıp çalıştıramayacaklarını ve bunları nasıl çalıştıracaklarını etkilediğini söylüyor.

Gutchess, bu yeni çalışmanın ilgi çekici olduğunu ve yaşlanan beyni gerçekten anlamak için; insan davranışından beyin görüntülemeye, bireysel hücrelerin çalışmasına kadar çok farklı ölçeklere odaklanan bilimsel laboratuvarların sunduğu gözlemler ile modeller arasındaki noktaları birleştirmenin gerekeceğini söylüyor.

“Farklı seviyelerdeki uzmanlık alanları arasında köprü kurmamız gerekiyor” diyor Gutchess.

Yazar: Carolyn Y. Johnson
Kaynak: www.popsci.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Bu davranışlar kişiliğimizi ele veriyor!

psikoloji, Manşet, kişilik özellikleri, kişilik, davranış

Günlük hayatta fark etmeden yaptığımız birçok şey kişiliğimiz hakkında ipucu veriyor. İşte günlük davranışlarımızın farklı kişilik özellikleri ile bağlantısını anlamamıza yardımcı olabilecek bir makale…

Kişiliğimizi açığa vuran gündelik davranışlar

Yapılan araştırmalar, baharatlı yemek sevmek, banyo yaparken şarkı söylemek gibi önemsiz görünen davranışların, insanın kişilik özelliği hakkında önemli verileri içerdiğini gösteriyor.

Psikolojide kişilik, nasıl bir hayat süreceğimize dair ipuçları sunduğu için önemli bir konudur. Örneğin özenli bir insansanız, fiziksel sağlığınızın iyi olması ve daha uyumlu ilişkiler içinde olma olasılığınız daha yüksektir; dışadönük insanlar daha mutludur; fazla sinirli insanlarda daha fazla ruh sağlığı sorunları ortaya çıkabilir; açık fikirli insanlar daha çok para kazanabilir; daha ‘uyumlu’ insanların daha çok arkadaşı olur.

Ancak kişilik özelliklerimiz sadece uzun vadeli başarılarımızda değil, gündelik küçük alışkanlık ve davranışlarımızda da kendisini gösterebilir. Personality and Individual Differences (Kişilik ve Bireysel Farklıklar) adlı dergide yayımlanan yeni bir araştırma, beş temel kişilik özelliğine özgü davranışları ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Ve sonuçlar oldukça şaşırtıcı.

Örneğin, dışadönük insanlar daha çok partilere giderken, sorumluluk özelliği ağır basan insanlarda işlerini geciktirme ihtimali daha azdır. Ama dışadönüklerin aynı zamanda sıcak su dolu küvette keyif yapmayı sevdiğini, ya da sorumlu insanların daha az kitap okuduğunu tahmin edemezdiniz herhalde.

Araştırmacılar, ABD’nin Oregon bölgesinden çoğunluğu beyaz ve yaş ortalaması 51 olan 800 kişiyle görüştü. Yapılan kişilik testinde, kişilik özellikleri ile ilgili 100 farklı sıfatın (çekingen, nazik, düzenli, rahat, zeki, sanatçı ruhlu vb.) kendilerini ne ölçüde doğru tanımladığı soruluyordu.

Daha sonra bu testin sonuçları, aynı kişilerle dört yıl önce yapılan ve son bir yılda 400 farklı aktiviteyi (kitap okumaktan banyoda şarkı söylemeye kadar) ne kadar yaptıklarına ilişkin yanıtlarıyla karşılaştırıldı.

Dışadönüklerin sıcak su dolu küvette yatmaktan tutun da, partiler planlama, barlarda içki içme, para kazanma yollarına dair tartışmalar yürütme, araba kullanırken telefonda konuşma, dekorasyon, bronzlaşmaya çalışma gibi etkinlikler için daha fazla zaman harcadığı görüldü.

Daha fazla sorumluluk duygusu olan insanların ise tersine, kitap okuma, küfretme ve kalem ucu çiğneme gibi kendi halinde yapılan bazı aktivitelerden kaçınmaları dikkat çekiyordu.

Yumuşak başlı ve uyumlu insanlar ise ütü yapma, çocuklarla oynama, bulaşık yıkama gibi işlerle daha fazla meşgul oluyor ve bunu muhtemelen başkalarını mutlu etme güdüsüyle yapıyor, evde sorun çıkmasındansa iş yapmayı tercih ediyorlardı. Daha şaşırtıcı olanı ise arabada ya da banyo yaparken daha fazla şarkı söylemeleriydi.

Psikolojide beş kişilik özelliği kategorisi:

dışadönüklük – içedönüklük

yumuşak başlılık/ uyumluluk – uyumsuzluk/ antagonizm

güvenilirlik/ sorumluluk – sorumsuzluk

duygusal dengelilik – nevrotiklik

deneyime açıklık – tutuculuk

Çabuk sinirlenen nörotik insanlar ise sakinleştirici ya da anti-depresan alma gibi ruh sağlığını iyileştirecek türden aktivitelere daha çok zaman ayırmıştı. Fakat aynı zamanda çabuk parlama, başkalarıyla alay etme gibi anti-sosyal davranışlarda bulunduklarını da (muhtemelen kendi duygularını kontrol edemedikleri için) kabul ediyorlardı.

Açık fikirli ve yeniye açık insanlar şiir okuma, operaya gitme, esrar içme, sanat eserleri üretme, kahvaltıda baharatlı yiyecekler yeme, ev içinde çıplak dolaşma gibi etkinliklerde bulunuyordu. Bunların bir spor takımını tutma ihtimali de azdı.

Araştırdığı çok sayıda ki aktiviteden dolayı bu araştırma oldukça etkileyici. Fakat aynı kişilik-davranış bağlantısının farklı kültürlerde de görülüp görülmeyeceği önemli. Aynı zamanda, bir kısmına önceki araştırmalarda yer verilmiş olsa da, hala bakılması gereken binlerce farklı gündelik davranış bulunuyor. Bunların da kişilik özelliklerine göre dağılımı incelenebilir.

Daha önceki bazı araştırmalarda, ‘Karanlık Üçlü’ olarak bilinen kişilik özellikleri Narsistlik, Makyavelcilik (amacına ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır) ve Psikopatlık üzerinde durulmuştu. Örneğin, psikopat özellikleri ağır basanlar yalnızca şiddet ve saldırganlık içeren davranışlara daha açık olmakla kalmadığı, aynı zamanda normalden çok daha uzun süreli göz temasında bulundukları, internette daha fazla troll faaliyetlerinde bulundukları görüldü.

Karanlık Üçlü kategorisinden herhangi birine giren insanların çoğu, sabah erken kalkmayı değil, gece geç yatmayı tercih ediyordu. Narsistler daha fazla ‘selfie’ çekip paylaşıyor, Makyavelci özellikleri ağır basan heteroseksüel kadınlar eşleriyle ilişkilerinde orgazm taklidine daha çok başvuruyordu.

Bu tür araştırmalarda, zararlı ve sağlıksız günlük davranışların farklı kişilik özellikleri ile bağlantısının kurulması, daha spesifik sağlık kampanyaları ve müdahaleleri olanaklı kılabilir.

Bu araştırmalar, kişilerin kendileri hakkında açık ve dürüst cevap vermelerine bağlıdır. Bu yolla insanlara gündelik davranışlarıyla ilgili sorular sorarak onlar fark etmeden kişiliklerini açığa vuracak sonuçlar çıkarılabilir.

Yazar:  Christian Jarrett 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND