Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Üniversiteli olmak klişeleri ve doğruları

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

üniversiteli olmaya dair klişeler, üniversiteli olmak, üniversitede uyum süreci

Lise bitti, üniversite kapılarını araladınız… Üniversiteli olmaya dair klişelerle kaydınızı yaptırdınız…. Peki ya sonra! İlk imtihanı klişelerin pek de doğru olmadığını kabul etmekle vereceksiniz. Ama bununla da bitmiyor. İşte üniversiteye uyum sürecine dair keyifli bir analiz….

ÜNİVERSİTEDE KIZLAR TEKLİF EDİYORMUŞ

Üniversite sınavını kazandınız, belki istediğiniz bir bölüme girdiniz belki de gönülsüzce puanınızın tuttuğu okula yerleştiniz… Ne olursa olsun artık sizi yeni bir hayat bekliyor. Üniversiteli oldunuz! Yeni okul, yeni arkadaşlar, yeni ortam. Daha özgür bir hayat umudu! Birçok öğrencinin bu yeni hayatla ilgili pek çok beklentisi var. Bir kısmı lisedeyken kurulan klişe hayaller…

Kampus çimenlerine uzanıp kızlı erkekli sohbetler, büyük amfilerde yüzlerce kişiyle ders dinlemek, üniversite festivallerine katılmak… Bir kısmı sadece hayal olarak kalma olasılığı yüksek klişeler. Mesela erkek öğrenciler arasında yaygın “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş” söylentisi. Hayalleriniz, beklentileriniz ne ölçüde gerçekleşir bilinmez ama yeni bir döneme adım attınız. Biz de bu dönemde faydalı olabileceğini düşündüğümüz bilgileri derledik…

Lisede çok sıkı çalıştınız, şöyle veya böyle bir üniversite kazandınız. Yeni okul, belki yeni bir şehir, yeni arkadaşlar, yeni bir ortam…

İster düşlenilen okulu, bölümü kazanın, ister hoşunuza gitmeyen bir yere yerleşin, yine de sizi yepyeni bir hayat bekliyor. Her öğrenci daha lise sıralarındayken üniversite hayatı hakkında hayaller kurmaya başlar. Herkesin rüyası başkadır. Bazıları alabildiğine yeşil, geniş kampusleri düşünür, bazıları yüzlerce kişinin ders dinlediği amfileri, bazıları da sosyal hayatı, öğrenci kulüplerini. Hatta bazı öğrenciler arasında üniversitedeki kadın-erkek ilişkileri üzerine birçok geyik de dönmüştür lise yıllarında. Daha çok erkekler arasında elbette. Bunların arasında da en bilineni, – muhtemelen – birbirlerini çalışmak için gaza getirme amacıyla söylenen “Üniversitede kızlar teklif ediyormuş!” söylemi… Manita konusu bizi aşar, ama genelde, bazı şanslı (gerçekçi?) öğrenciler üniversitede aradıklarını bulabilirken bazıları hayal kırıklığıyla karşılaşabilir. Mesela ders saatini çimenlere uzanarak beklemek isteyen bir öğrenci karşısında fabrika binası gibi tek bir binadan oluşan bir fakülte veya kocaman amfilerde ders dinlemek isterken lisedekine benzer karanlık bir sınıfla karşılaşabilir.

İlk günler ister öğrencilik ister iş hayatında olsun biraz gergin geçer. Gözler tanıdık birilerini arar. Programının öğrenilmesi, ders kayıtarının yapılması, danışmanın bulunması gerekir. Not ve derslere katılım sistemi liseden farklıdır, kaç ders almalıyım, kaçı seçmeli kaçı zorunlu, hazırlık okuyacak mıyım, devamlılık durumu ne, ders notlarını nasıl bulacağım, not sistemi nasıl işliyor, çan eğrisi nedir gibi birçok soru da üniversiteye başlayan öğrencilerin aklını kurcalar. İlk hafta ders olur mu, kayıtlar ne zaman biter derken bir yandan da sosyalleşme çabası başlar. Kimlerle arkadaş olunmalı, kimler aynı kafada… Asıl önemli soru ise sınıfta kim iyi not tutar? İlk derslerde süratle gözlem yapılır. Ön sıralarda oturup dersi dinleyenler belirlenir ve sonraki haftalarda not için bu kişilerin peşinden koşturulur…

Lise ortamındaki yakınlığı arıyorlar

Üniversiteye başlanan ilk gün, öğrenciler için hem zorlayıcı hem ürkütücü olabiliyor. Sonuçta, kimseyi tanımadıkları, yepyeni, belki de doğup büyüdükleri yerlerin çok uzağında bir ortama girmiş oluyorlar. Bu kez, ellerinden tutup ilk gün okula getiren ana baba da yok. (Aman olmasın zaten!) Böyle olunca da nereye gitsem, sınıfım nerede, arkadaşlarım nasıl çıkacaklar, dersler zor mu olacak, nasıl adapte olacağım, nasıl yeni dostluklar kuracağım, kendimi çevreme nasıl kanıtlayacağım tarzı sorular gençlerde panik, gerginlik, stres ve anksiyete duygularına sebep olabiliyor.

Uzman psikolog Selin Uçal, lise öğrencilerinin bir bölümünün, üniversite yıllarını, özgürlüğe açılan bir yol, sevdikleri, mutlu oldukları konular üzerine uzmanlaşıp yetişkinlik yaşamına açılan bir kapı olarak gördüklerini, aynı zamanda, profesyonel hayatlarına başlangıç olarak da hissettiklerini söylüyor: “Yeni hayatları ile birlikte, yeni bir ortam, dostluk ve arkadaşlıkların kurulacağı, farklı ve unutulmaz deneyimlerin yaşanacağı bir ortamın hayallerini kuruyorlar. Hatta bazı öğrenciler için üniversite, ‘hayat arkadaşlarını’ bulabilecekleri bir ortam olarak bile algılanabiliyor.” Ne yazık ki yalnız toz pembe hayaller kurmak, gerçeklerle çakıştığında yerini hayal kırıklıkları ve ümitsizliklere de bırakabiliyor. Özellikle, kişilerin hayallerindeki ortam ile karşılaştıkları ortam farklı çıktığında… Uçal, bunun nedeninin, öğrencilerin lise ortamındaki yakınlık, paylaşım ve sıcaklığı arayıp da bulamadıklarında, çok büyük üzüntü ve umutsuzluk yaşamaları olduğunu söylüyor. Sonuçta, üniversite ortamı, liseye göre daha bağımsız, bireysel ve profesyonel olabiliyor. Üniversitede kişi, bireysel gayret ve çabası ile bazı şeyleri çözüp, arkadaşlar edinebiliyor; başarılı olarak da kendini kanıtlayabiliyor.

Üniversitede umutsuzluk, hayal kırıklığı yaşamanın bir başka nedeni ise Türkiye’nin eğitim/sınav sisteminden kaynaklanıyor. Birçok genç, seneler boyunca canla başla çalışıp, istedikleri bölüme giremeyebiliyor, hayalini kurduğu bölümden alakasız, bambaşka bir alana zorunlu olarak yönelebiliyor. Sonuç olarak bu gençler, mutsuz bir şekilde öyle ya da böyle, üniversiteden mezun olup istemedikleri, beğenmedikleri bir meslek dalında çalışmaya başlıyorlar. Bu ruh durumları, zaman içinde fiziksel ve psikolojik hastalıklara bile sebep olabiliyor. Uçal, sınav stresini bir kez daha yaşamamak adına yapılan yanlış tercihin, gençlerin tüm geleceklerini negatif olarak etkileyebildiğini vurguluyor.

Üniversitenin ilk dönemlerinde sorun yaşayan diğer bir grup ise, farklı, küçük yerlerden, büyük şehirlere üniversite okumaya gelenler. Her ne kadar tek başına yaşamayı sabırsızlıkla beklemiş olsalar da, bazı gençler kendilerini yalnız ve mutsuz hissedebiliyorlar. Yeni arkadaşlıklar kurmakta, o şehirde yaşayanlara nazaran daha çok zorlanabiliyor, diğerleri tarafından dışlanabiliyorlar. Bir bölümü de, ilk kez evlerinden uzaklaştıkları için ev/aile özlemi çekebiliyor. Çoğu genç için, yeni sisteme alışmak, ortama adapte olmak son derece zorlayıcı olabiliyor.

Uyum sorununun nedenleri

Peki neden bazı gençler üniversite hayatına rahatça uyum sağlarken diğerleri zorlanır? Destek Psikolojik Hizmetler’den Uzman Psikolog Meltem Özcüler bu sorunu iki başlıkta değerlendiriyor:

* Üniversite ortamına dair sorunlar: Son yıllarda artan üniversite sayısı, kampus şartlarının zorluklarını da beraberinde getirebiliyor. Sosyal alanların azlığı, yetersiz eğitim araçları ve gereçleri, barınma sorunları, akademisyenlerin azlığı gibi sorunlar ilk günlerde hayal kırıklığı ve uyum sorunlarına neden olabiliyor.
* Gence dair sorunlar: Seçtiği üniversiteyi yeterince tanımaması, meslek seçiminde kararsız oluşu, aileden ilk defa uzaklaşması, yeni bir ortamda yaşama deneyiminin olmaması, liseden çok farklı arkadaş ve hoca ilişkilerini yürütmede çelişkiler yaşaması, ekonomik sorunlar, farklı bir kültüre uyum sağlamada zorlanma, alışkanlıkların değişmesi ve yeni yolların bulunmasında yaratıcı olamama gibi deneyimler ilk günler için hayatı zorlaştırabiliyor. Gencin sosyal becerilerinin yetersiz oluşu, ailesiyle bağımlı veya sorunlu bir ilişkinin olması bu bağımsızlaşma döneminde belirleyici etkenler olarak göze çarpıyor. Benzer bir şekilde, aşırı beklentiler de hazırlıksız yakalanmaya ve sorunları çözememeye yol açabiliyor.

Neler yapılabilir?

Gencin bu ortama uyum sağlaması için önceden bazı hazırlıkları yapılması gerektiğini belirten Özcüler ilk günlerden itibaren şu noktalara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor:
* Farklı bir şehre giden gencin şehir hakkında bilgi edinmesi, kalacağı yer, maddi zorunluluklar, okuyacağı bölüm ve genel olarak üniversite hayatı hakkında biraz araştırma yapması gerekiyor. İnternet üzerinden araştırma yapılabilir, aile ve arkadaşlarla konuşulabilir. Ailenin çocuğuyla kaygılarını ve korkularını konuşabilmesi ve çözüm yolları için destek olması önem taşıyor.
* Üniversite başladığı andan itibaren kampus hayatına katılmaya çalışmalı. Mümkün olduğu kadar üniversiteyi tanımak, imkanları görmek ve değerlendirmek, geleceğe dair planlar yapmak motivasyonu artırır. Kampus içindeki etkinliklere katılmak hem sosyalleşmeyi hem gencin kendini daha iyi tanımasını sağlar.
* Yeni hayatta birçok değişikliğe uyum sağlamak gerekecek. Gencin zihnen ve bedenen sağlıklı olması bu uyum sürecini kolaylaştırır. Bu yüzden mümkün olduğu kadar sağlıklı beslenmeye, uyumaya, eğlenmeye, dinlenmeye, hobilere ve spora zaman ayırmaya özen gösterilmeli.
* Stresle başa çıkmak için yeni yollar öğrenmek gerekebilir. Daha önceden hiç ilgilenilmese de artık zamanı daha iyi yönetmeye, dostluklar kurmaya ve problem çözme yollarını geliştirmeye özen gösterilebilir.
* Üniversite hayatı daha fazla hata yapmaya ve aynı zamanda daha fazla olgunlaşmaya giden bir yoldur. Yapılan hataları kabullenmek ve yeni yollar bulmak için gerekiyorsa gencin zihinsel ve davranışsal olarak değişmesi gerekebilir. Bu gerçeği kabul etmek bile üniversite yaşamını yıllarca anlatılan keyifli anlara, sağlam dostluklara ve başarılı bir meslek hayatına çevirmek için yararlı olabilir.

Üniversiteye girdiğinizde…
• Özellikle üniversitenin ilk günlerinde mümkün olduğunca çok kişi ile tanışmaya çalışın. Araştırmalar gösteriyor ki üniversitenin ilk (zor) günlerinde kurulan dostluklar çok daha kalıcı ve anlamlı oluyor.
• Oryantasyon haftasına kesinlikle katılın.
• Çevre ve ortamı olduğu gibi kabul edin, kavga ve tartışmalardan kaçının.
• Kafaya takılan, huzursuzluk yaratan konuları uzman/yetkili kişilere sorun.
• Gerektiği takdirde, üniversitenin rehberlik servisini kullanın.
• Daha ciddi sorunlar yaşanılıyorsa, uzman psikologlardan danışmanlık ve koçluk yardımı alın.
• Kendinizi iyi hissettiren şeyleri yapın, düşünün.
• Şayet farklı yerlerden geliyorsanız, yatılı kalacaksanız, bulunduğunuz yeri ‘ev ortamına’ çevirin.
• Sosyalleşmek adına, mümkün olduğunca, üniversitenin düzenlediği etkinliklere katılın.
• Aktiviteler yapın, öğrenci kulüplerine katılın.

Festivaller de fena gitmez hani
Üniversitede iyi arkadaşlıklar kurmak isteyen Ali Özcan sınav dolayısıyla az kitap okuduğunu ve arayı kapatmayı amaçladığını söylüyor: “Üniversitede yapacağım projelerin, katılacağım programların (etkinlikler, değişim programlar…) üniversiteden sonraki hayatta yararını göreceğimi umuyorum. Lisede buna benzer şeyler az yapılıyor. Kampusun güzel olması okunan bölümün zorluğunu bir nebze unutturabilir, hele derslerin yoğun olduğu günlerde… Muhabbet illa ki olmalı, yabancı dil, gerekiyorsa laboratuvar olmalı, hani festivaller de fena gitmez derim.”

Çimenlerde uzanmak her gencin hayali
Bu sene sınava giren Fatih Ok’un üniversiteye başladığında ilgi alanında bulunan okul klüplerine üye olup etkinliklere katılmayı umuyor. İstanbul’da bir üniversite kazanırsa, arkadaşlarıyla gezebildiği kadar gezmek istiyor. “Lise dediğin de ne? Üniversite deyince durmak lazım bir kere” diyen Ok: “Lisede kısmen hala kapalı kutuda gibisin. Üniversitede ailenden ayrı ve kendi başınasın. Yani hem yalnız mücadele edeceksin hem de özgürsün. Sosyal aktivitelere katılabileceğim, kendime zaman ayırabileceğim ve arkadaşlarımla eğlenebileceğim alanlar çok geniş olmalı. Üniversitenin her türlü olanağından özgürce yararlanabilmeliyim. Kapalı yüzme havuzu, spor salonu…” Çimenlerde uzanmanın her gencin hayali olduğunu ve bunu kesinlikle yapmak istediğini belirten Ok hayalini kurduğu üniversite festivallerine de özgürce katılmak istiyor.
Üniversitenin iş hayatındaki etkisinin de çok önemli olduğunu düşünen Ok, üniversitenin kendisine kazandırdığı değerleri iş hayatında kullanabilmenin önemini vurguluyor.

Üniversite, istediğini giyip okula gidebilmek demek
Boğaziçi Üniversitesi 1. sınıf öğrencisi Ilgın Kaya, lisenin son zamanlarında sınav stresinden kilo almış, saç dökmüş, sivilce çıkarmış birine bir kampusta 2-3 tur attırdığınızda aklına gelen ilk şeyin ne yazık ki eğitim olmadığını söylüyor: “Üniversite demek: İstediğini giyip okula gidebilmek, saçını sakalını kes diyen öğretmenlerden saklanmamak, sözlü notu versin diye hocaların ağzının içine bakmamak, 300 değil belki 30.000 gençle aynı havayı solumak demek. Çimlere basamamak yerine çimlere boylu boyunca uzanmak, saat 7’de dersaneye gitmek yerine geç saatlere kadar konserlerde şarkı söylemek demek. Hocaya türev-integral sorusu çözdürmek yerine, onunla kantinde oturup güncel sorunlardan tartışabilmek demek.” Üniversitenin sadece iyi bir imkanı sağlayıp bunun karşılığında öğrencinin en verimli 4-5 yılını çalmaması gerektiğini düşünen Kaya: “Eğer ben kaplumbağaların solunum sistemini ya da Alp Er Tunga’nın ölümünü merak etmiyorsam bana bunları okumama özgürlüğü de vermeli. Bana hayat boyu taşıyabileceğim bir ünvan, birden fazla yabancı dil, birçok sıkı dostluk, birçok hobi kazandırabilmeli” diyor. Diplomada yazan üniversitenin ve bölümün isminin çoğu zaman diğer özelliklerden etkili olduğunu düşünen Kaya, eğer size yol açan mezun abi ablalar kendilerini bir şekilde sektörde kabul ettirmişse işiniz çok kolaylaşıyor, çünkü bu da şu şu üniversiteden gelmiş diye marka değerini kapıveriyorusunuz diyor.

Notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak…
18 yaşındaki Tunahan E. Bilgin fotoğrafçılık eğitimi almak istiyor. Üniversite hayatından beklentileri ise daha özgür ve bolca koşuşturmacanın olduğu daha hızlı bir yaşam. “Arkadaşlarımla ayrı eve çıkıp kendi ayaklarımın üzerinde durmayı denemek, hem okuyup, hem de çalışmak istiyorum” diyen Bilgin lise ve üniversite arasındaki farklar arasında en başta üniforma giyme zorunluluğu olmadığını söylüyor: “Sabah uyandığında nasıl hissediyorsan ona göre giyinip gidebilirsin derslere. Üniversitede ülkenin çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler olacağı için daha farklı insanlarla, daha farklı hikayelerle karşılacağım. Vize ve final haftalarında arkadaşlarla sabaha kadar ders çalışmak, proje ve tezlerde bir ekip oluşturup kafa patlatmak ve tabii ki koridorda yürürken elinde ders notlarını taşıyan bir kızla çarpışmak güzel olabilir.”

Üniversite hayatına dair (yalan) klişeler
Lisede, hatta üniversitenin ilk günlerinde hepimizin koyduğu hedefler olmuştur. Fakat bunların büyük bir çoğunluğu yapılmaz, lafta kalır. Üniversite hayatına dair en çok bilinen klişeler ise:
* Bütün derslere gireceğim.
* İlk sene çok çalışıp yan dal/çift anadal yapacağım.
* Sosyal etkinliklere katılacağım.
* Öğrenci klüplerine katılıp aktif olarak yer alacağım.
* Düzenli not tutacağım.
* Finallere birkaç hafta önceden çalışmaya başlayacağım.

Üniversiteli olmak demek…
* Derse girmeyip kantinde arkadaşlarla sohbet etmek
* Sınava çalışmak için sabahlayıp sınav saati geldiğinde hâlâ uyuyor olmak
* Ödevleri son dakika kantinde yapmak veya hiç yapmamak
* Derse gelmeyen arkadaşınız için yoklama kağıdına imza atmak
* Vizeden düşük alınca finalden şu kadar alsam geçerim diye hesaplar yapmak
* Kampusun çimenlerinde yayılmak
* Yüzlerce öğrenciyle birlikte ders almak demektir.

Yazar: Fulya Zorlu
Kaynak: www.habergazetesi.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Siz hiç reddedildiniz mi?

yakın ilişkiler, reddedilmek, psikoloji, Manşet

Reddedilmek hepimizin zaman zaman karşılaştığı, kabul edilmesi zor bir durumdur. Peki, reddedilmekle nasıl başa çıkabiliriz? Bu durum psikolojimizi nasıl etkiler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Reddedilme Hassasiyeti: Evrimin Bir Armağanı Mı, Yoksa Bir Lanet Mi?

Hepimiz sosyal ilişkiler kuruyoruz ve hayatlarımızı bu sosyal ilişkiler çevresinde şekillendiriyoruz. Bir yere, birilerine ait olmak istiyor ve yakın ilişkiler kurmaya çabalıyoruz. Hayatımıza anlam katan bu ilişkiler maalesef bazen bize zarar da verebiliyor. Bu yazımızda da fark edilmesi bazen çok zor olan ve uzun vadede hem bize hem de ilişkilerimize zarar verebilen “reddedilme hassasiyeti” olgusundan bahsedeceğiz.

Reddedilme hassasiyeti evrimsel süreçte kazandığımız psikolojik bir mekanizma ve bir sosyal grubun üyesi olmayı sürdürebilmemiz açısından büyük öneme sahip1. Örnek vermek gerekirse, kalabalık bir masada siz konuştuğunuz sırada bir arkadaşınızın gözlerini devirdiğini kolayca fark etmeniz ya da insanların sahte ve gerçek gülüşlerini ayırt edebilmeniz bu mekanizmanın bir sonucu. Bu mekanizma sayesinde sosyal gruplarda onaylanıp onaylanmadığımızı veya davranışlarımızın toplum içinde kabul görüp görmediğini gözlemleyebiliyor ve buna göre hareket ederek dışlanmaya karşı önlemler alabiliyoruz. Bu aslında sağlıklı ve sosyal yaşam için gerekli bir mekanizma olsa da bazı kişilerde fazla güçlü bir şekilde işleyip bu kişilere zarar vermeye başlıyor.

Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren kişiler, partnerlerinin davranışlarının sebebini etraflıca düşünmek yerine hemen “partnerim beni sevmiyor” veya “partnerim benimle olmak istemiyor” gibi varsayımlarda bulunma eğilimi gösteriyorlar2. Bu konu üzerine yapılan bir araştırma kapsamında romantik ilişkisi olmayan bir grup üniversite öğrencisinden reddedilme hassasiyetine dair bir anket doldurmaları isteniyor. Aylar sonra, bu öğrencilerden romantik bir ilişkiye başlamış olanlardan birkaç anket daha doldurmaları isteniyor. Bu anketler ilişkilerde yaşanabilecek bazı olumsuzluklar ilgili. Örneğin; partnerin soğuk ve mesafeli davranması, bir hata durumunda hoşgörüsüz davranması ya da birlikte eskisinden daha az zaman geçirmek gibi durumlar üzerine katılımcıların tepkilerini ve düşüncelerini ölçüyor. Araştırma sonuçları gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas kişiler, partnerlerinin davranışlarıyla kendilerini kasten incitmeye çalıştıklarını düşünme eğiliminde oluyorlar.

Romantik bir ilişki içerisindeki kişiler, partnerlerinin düşüncesizliklerini direkt olarak sevgi veya bağlılık eksikliği gibi daha derin sorunlara bağladıkları takdirde, çatışma şiddetleniyor ve daha büyük bir sorun haline geliyor3. Çiftlerin tartışmaları sırasında alınan ses kayıtları üzerine yapılan bir araştırma gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas olan kişiler tartışma sırasında seslerini yükseltme, sorumluluk kabul etmeme, partnerlerini aşağılama gibi davranışlara eğilim gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler partnerleri tarafından daha kıskanç ve saldırgan olarak değerlendiriliyorlar. Ayrıca partnerleri bu kişilerin kendilerine yeterince destek olmadığını düşünüyor2. Tüm bunlar zamanla ilişki memnuniyetine zarar verip çifti ayrılık noktasına götürebiliyor.

Bir başka araştırma gösteriyor ki; reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, reddedildikleri zaman kendilerini reddeden kişilerle veya gruplarla bir ilişki kurabilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için büyük miktarlarda para harcayabiliyorlar4. Cömertlik belirli bir seviyeye kadar olumlu bir özellik gibi görünse de, bu kişiler bazen kendi ekonomik güçlerinin ötesinde harcamalar yapabiliyorlar. Kişilerin cömertlik seviyeleri arasındaki büyük farklar da zamanla ilişkideki eşitlik ve adalet hissine zarar vererek ilişki memnuniyetini düşürebiliyor.

Reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, ilişki memnuniyetsizliğine kıyasla daha ciddi ve kalıcı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. 2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre reddedilme hassasiyeti yüksek olan ergenlik dönemindeki kızlar romantik partnerleri tarafından reddedilmemek uğruna aslında yapmak istemedikleri şeyler yaparak istismara ve travmalara maruz kalabiliyorlar5. Başka bir araştırma ise, geçmişte yaşadıkları bir reddedilme tecrübesini hatırlayan ve reddedilme hassasiyeti yüksek olan üniversite öğrencilerinin kendine zarar verme düşüncesiyle daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığını gösteriyor6.

Peki reddedilme hassasiyetiyle nasıl başa çıkılabilir? Araştırmalara göre, reddedilme hassasiyetiyle mücadele etmenin en etkili yolu “öz farkındalık” sahibi olmak; bir diğer deyişle, kendi duygusal ve davranışsal tepkilerimizi gözlemleyip kontrol edebilmek7. Potansiyel bir reddedilme işareti yakaladığımızda, dikkatimiz sadece bu şüpheyi besleyecek işaretlere odaklanabiliyor ve reddedileceğimiz şüphesi güçlendiğinde çevremize öfkeyle tepki verebiliyoruz. Fakat böyle hızlı tepkiler vermek yerine, içinde bulunduğumuz durumu etraflıca düşündüğümüz takdirde yıkıcı davranışları törpüleyebiliyoruz. Reddedilme hassasiyetinizin yüksek olduğundan şüpheleniyorsanız siz de bundan sonra kendinizi daha iyi gözlemleyerek olumsuz sonuçları minimuma indirebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Ayrıca şunu unutmamak gerekiyor: Her şey her zaman bizimle ilgili değil ve bazen hepimiz öfkemizi veya mutsuzluğumuzu başkalarına yansıtabiliyoruz.

Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha Fazla İş İçin Güne Erken Başlanmalı mı?

Manşet, işe başlama, güne başlama

Daha çok iş yapmak ve rakiplerin önüne geçmek için güne erken başlamak bir yöntem olarak düşünülebiliyor. Bu ne kadar doğru bir düşünce?

Kimler güne çok erken başlıyor?

Başta bazı aktörler ve Silikon Vadisi genel müdürleri olmak üzere bazı insanlar güne çok erken başlıyor. Daha fazla iş yapabilmek için bu iyi bir yöntem mi?

İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Hollywood yıldızı Mark Wahlberg her sabah 02.30’da kalktığını, akşamları ise 19.30’da yattığını açıkladı.

Güne bu kadar erken başlayan sadece Wahlberg değil. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un 03.45’te kalktığı söylenirdi; Disney CEO’su Bob Iger ise her sabah 4.25’te egzersize başlarmış.

Profesyonellerin kullandığı LinkedIn gibi sosyal medya platformlarında dikkat çeken yaygın inanca göre, başarılı olmak istiyorsanız erken kalkmanız gerekir.

Öyleyse herkesin bunu denemesi mi gerekir? Bu durumda daha verimli mi oluruz? Belki. Ama bunun da bir bedeli var. Ayrıca sabahın köründe kalkıp ne kadar “verimli” olduğumuz konusunda insanları etkileme arzusunun etkisini de görmek gerekir.

Yeterince uyumak önemli

02.30 gibi erken bir saatte kalkmak uzun bir gün ve az uyku olarak anlaşılabilir. Ama Wahlberg erken yatarak her gece 7 saatlik uykusunu garantiye alıyor.

Verimli olmak için yeterince uyumak çok önemli. Uykusuzluk hem sağlığı hem de kişinin bilişsel becerilerini olumsuz etkiler.

Washington Üniversitesi’nden Christopher Barnes ile Michigan Üniverstiesi’nden Gretchen Spreitzer bu konu üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaptı. Şirketler çalışanlarının yeterince uyumasını sağlamalı mı gibi soruları incelediler.

Spreitzer’e göre, aktör Wahlberg gün içinde uyanık olduğu saatleri değiştirip güne daha erken başlayarak daha verimli olabilir.

“Bunun bazı avantajları var” diyor Spreitzer. “Bir disiplininiz oluyor ve kendinize daha fazla zaman ayırabiliyorsunuz. Aileniz ve arkadaşlarınız uyanmadan önce kendi yapacaklarınızı yapıyorsunuz.”

Ancak akşam çok erken saatte yatmak kişinin sosyal ilişkilerini geliştirmesine engel olabilir. Sosyal ilişkiler ise ruh sağlığı için gereklidir.

Erkenci misiniz akşamcı mı?

Peki, sabah güne çok erken başlamak herkesin yapısına uygun mudur?

İnsanın uyku düzenini belirleyen vücut saatidir. Bu saat düzenli aralıklarla vücudumuzda uyku ve uyanıklık zamanlarını tetikler. Çoğu insan her gün aynı saatte uyuyup uyanma eğilimi gösterir. Sürekli yaşadığımız ülkeden farklı bir zaman dilimine geçtiğimizde yaşadığımız jet lag ile vücudumuzun şoka uğraması bundandır.

Bu vücut saatine dayanarak araştırmacılar insanları iki ana gruba ayırıyor: Erkenciler (erken kalkıp erken yatanlar) ve akşamcılar (geç kalkıp geç yatanlar).

Barnes insanlar arasında farklıklar olduğunu, ama genel olarak çocuklukta erkenci, ilk gençlik döneminde akşamcı, yaşımız ilerledikçe yeniden erkenci rutine geri döndüğümüzü söylüyor.

Barnes, Wahlberg gibi doğal yoldan “süper erkenci” olan insanların çok nadir olduğuna inanıyor.

“Psikolojik ve davranışsal olarak kişi için en doğru olan şey doğal vücut saatine uyum gösterip yatıp kalkma zamanını ona göre belirlemektir.”

Bunu gözetmeyip aşırıya kaçanlar farklı bir motivasyonla hareket ediyor demektir.

Başkalarını etkileme ihtiyacı mı?

Peki neden pek çok kişi sabah ne kadar erken kalktıklarıyla övünür? Bunun nedeni erken kalkmanın verimlilikle ilişkilendirilmesi olabilir. Ayrıca toplumda genellikle erken kalkanları kayırma gibi bir eğilim söz konusudur.

2014’te yapılan bir araştırmada, 120 yetişkin çalışanın müdürleri tarafından nasıl bir performans değerlendirmesine tabi tutulduğuna bakılmış ve işe geç başlayanları daha az duyarlı görüp daha düşük puan verdikleri görülmüştü. Ayrıca kendisi erkenci olan müdürler, akşamcı olanlara kıyasla onları daha negatif değerlendiriyordu.

“Çalışma düzeni değerlendirilirken bir önyargı görüyoruz. Erken güne erken başlamışsanız daha olumlu görülüyorsunuz.”

Ancak önemli olan başkalarını etkilemek değil, vücudu dinleyip ne zaman yatıp kalkacağına ona göre karar vermektir. Güne erken başlamak gerçekten de verim artırıcı olabilir. Ama bunu yaparken şunu sormak gerekir: Bunu gerçekten daha fazla iş başarmak için mi yapıyorum, yoksa kendimi ve başkalarını buna inandırmaya mı?

Nedeni ne olursa olsun, önemli olan sağlıktır. Barnes’ın araştırmaları, vücut saatinin uyku istediği bir zamanda zorla uyanık kalmaya çalışmanın, doğru olmayan davranışlarda bulunma riskini artırdığını gösteriyor.

“Enerjinizin azaldığı, kendinizi iyi hissetmediğiniz zamanlarda başınıza kötü şeyler gelir” diyor Barnes.

Yazar: Bryan Lufkin
Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Canınız şiddetle bir yemeği mi çekiyor?

sağlık, Manşet, çikolata, beslenme, besin

İnsanın canı bir şey çekiyorsa vücudun ihtiyaç duyduğu bir besine dair sinyal verdiği düşünülür. Peki, bunun doğruluk derecesi nedir? www.bbc.com sitesinde yayınlanan makaleye göre bu hissin birçok nedeni olabileceği ve çoğunun psikolojik olduğu ortaya koyuluyor.

Canımız bir yiyeceği çekiyorsa bu ne anlama gelir?

Acıktığımızda karnımızı doyurma güdüsünü giderdiğimiz için ne yediğimiz pek önemli değildir. Ama canımız özellikle bir yiyecek çekiyorsa onu yiyinceye dek takıntı halinde bir arzuya dönüşür.

Çoğumuz yaşamışızdır bu hissi. Arzu duyulan yiyecek genellikle yüksek kalori içerir. Bu hissin kilo alma veya yüksek vücut kitle indeksi ile ilişkilendirilmesi bundandır.

İnsanın canı bir şey çekiyorsa vücudun ihtiyaç duyduğu bir besine dair sinyal verdiği düşüncesi oldukça yaygın. Ama bunun doğruluk derecesi nedir?

Yapılan araştırmalar, bu hissin birçok nedeni olabileceğini ve çoğunun psikolojik olduğunu ortaya koyuyor.

1900’lerin başlarında Rus bilim adamı İvan Pavlov, köpeklerin yemek zamanı ile ilgili belli uyarıcılara tepki olarak yemek beklediğini ortaya koymuştu. Pavlov deneylerinde köpeklere zil sesine tepki olarak salya salgılamayı öğretmişti.

Kültürel koşullanma

Pennington Biyomedikal Araştırma Merkezi’nden besin ve metabolizma konusunda araştırma yapan doçent John Apolzan’a göre, yiyecek arzusu esas olarak bu koşullanma tepkisiyle açıklanabilir.

“Televizyonda sevdiğiniz bir programı izlerken sürekli mısır patlağı yiyorsanız, o programı izlerken mısır patlağı yeme arzunuz artacaktır” diyor Apolzan.

Bir şey yeme arzusunu tetikleyen şey kendi vücudumuzdan ziyade dış etkenlerdir.

Batıda canımızın en çok çektiği şeylerden birinin çikolata olması, bu arzunun kaynağında herhangi bir besin eksikliğinin yatmadığının göstergesi sayılabilir. Zira çikolata böyle bir besin maddesi bakımından zengin değildir.

Çikolatanın ortak bir arzu nesnesi olması, bol miktarda feniletilamin maddesi içermesine bağlanıyor. Bu madde beynin, mutluluk hormonu olarak bilinen dopamin ve seretonin kimyasallarını salgılamasını tetikliyor.

Ancak çikolata kadar arzulanmayan süt ürünleri gibi yiyeceklerde de bu molekül bol miktarda bulunuyor.

Çikolata yediğimizde feniletilamin maddesini parçalayan bir enzim salgılandığı için beyne fazla miktarda ulaşmıyor.

Kadınlar arasında çikolata yeme isteği erkeklerden iki kat daha fazla. Araştırmalar, çikolatanın özellikle adet dönemi öncesi ve sonrasında Batıda en fazla arzulanan yiyecek olduğunu gösteriyor. Kan kaybı demir gibi bazı mineral eksikliklerine yol açsa da bilim insanları çikolatanın kırmızı et veya koyu yeşil yapraklı sebzeler kadar demir eksikliğini gidermeyeceğini söylüyor.

Ayrıca çikolata yeme arzusunun ortaya çıkmasında hormonlar etkili olsaydı menopoz sonrasında bu arzunun artması gerekirdi. Ama menopoz sonrasında çikolata arzusunun azaldığını gösteren küçük çaplı bir araştırmadan söz ediliyor.

Çikolata arzusunun Batı toplumuna özgü olması bunun kaynağında kültürel nedenlerin olabileceğini gösteriyor. Bir araştırmada, ABD dışında doğmuş bir kadının çikolata yeme arzusunu daha az hissettiğini ve bu arzu ile adet (periyod) arasında bir bağlantı kurmasının çok daha küçük bir ihtimal olduğunu gösteriyor.

Haklı gerekçe bulma ihtiyacı

Araştırmacılar, kadınların çikolatayı regl ile ilişkilendirmesinin, “tabu” olan yiyecekleri bu dönemlerde yemelerinin daha kabul görür olmasına bağlıyor. Batı kültüründe “zayıf” kadın vücudunun ideal görülmesi, çikolata yeme arzusunun haklı gerekçelere dayandırılması algısı yaratıyor.

Başka bir araştırmada ise belli bir yiyeceğe duyulan güçlü arzunun o yiyeceği yeme isteği ile o yiyeceğin tüketimini sınırlama isteği arasındaki çatışmadan kaynaklandığı ifade ediliyor. Özellikle kadınlar bu nedenle o yiyeceği yemekten sakınıyor, bu ise onu yeme arzusunu daha da kamçılıyor.

Uzmanlar bunun negatif duygulara yol açtığını, kişinin bu yiyecekleri tüketmesi halinde kendilerini kötü hissettiğini ifade ediyor. Negatif ruh hali ise daha fazla yemeye yol açıyor.

Araştırmalar çikolata yeme arzusunun Batı’ya özgü olduğunu, Doğu kültürlerinde fazla yaygın olmadığını gösteriyor.

Ayrıca yiyecekler için duyulan arzuyu ifade eden kelimeler tüm dillerin sadece üçte ikisinde mevcut ve bunların çoğu yiyeceklerden ziyade uyuşturucu için kullanılıyor.

Bu kelimelerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda da fikir birliği bulunmuyor. Bu durum bazı farklı his veya durumların da yiyecek arzusu olarak nitelendirilmesine neden olabiliyor.

Mikroplar bizi nasıl manipüle ediyor?

Bağırsaklarımızda trilyonlarca bakterinin olduğu ve bunların da yeme tarzımızı ve yiyecek arzumuzu etkileyebildiği ifade ediliyor.

Arizona Eyalet Üniversitesi’nde psikoloji doçenti olan Athena Aktipis’e göre, mikroplar bizi vücudumuzun ihtiyaç duyduğu besinleri değil de kendi ihtiyaçları olan besinleri tüketmeye yöneltebileceğine dair bulgular olduğu söylüyor.

Bağırsaktaki farklı mikroplar, daha az veya fazla asitli ortamlar gibi farklı ortamları tercih edebiliyor. Yediğimiz yiyecekler bağırsaklarımızdaki ekosistemi etkiliyor ve bu mikroplar kendileri için daha avantajlı bir ortam yaratmak üzere bizi kendi ihtiyaçlarına uygun beslenmeye yöneltebiliyor.

Bunu vagus siniri üzerinden bağırsaklardan beyne sinyal göndererek yapıyorlar. İhtiyaçları olan yiyecekleri tükettiğimizde, mutluluk hormonu olarak bilinen dopamin ve serotonin hormonlarının salgılanmasını sağlayarak kendimizi daha mutlu hissetmemize, böylece bu yiyecekleri daha fazla tüketmemize neden olabiliyorlar.

Bu henüz deneylerle gözlemlenmiş olmamakla birlikte, bilim insanları mikropların bu tür davranış biçimleri geliştirdiğini biliyor.

Aktipis, karmaşık karbonhidratlar ve lif bakımından zengin yiyecekler içeren sağlıklı bir diyetin bağırsaklardaki mikrop çeşitlerini artırarak sağlıklı bir ortam yarattığını, böylece sağlıklı yiyecekleri yeme arzusunun artacağını söylüyor.

Yiyecek arzusu nasıl giderilir?

Reklamlar ve sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar yiyecek arzusunu tetikleyecek sinyallerle dolu olduğu için bu arzuyu gidermek çok kolay değil.

Bol şeker içeren, sağlıksız yiyeceklerle ilgili reklam bombardımanı beyni etkiliyor ve yeme arzusunu güçlendiriyor.

Bu tür uyarıcıları azaltmanın pratik bir yöntemi olmadığı için araştırmacılar bilişsel stratejiler yoluyla bu sorunu gidermeye çalışıyor.

Bazı araştırmalar, yiyecek arzusunun neden kaynaklandığını anlamaya ve bunun hakkında yargılayıcı düşüncelerden kaçınmaya dayalı farkındalık tekniklerinin işe yarayabileceğini gösteriyor.

Yiyecek arzusundan kurtulmanın en etkin yolunun, bu yiyeceklerin diyetimizden çıkarılması olduğunu gösteren araştırmalar var. Belli bir süre bir yiyeceği daha az yediğimizde ona duyduğumuz arzunun da azaldığı görülüyor.

Bunun nedeni, o yiyeceği az yediğimizde onunla ilgili hafızamızın zamanla silikleşmeye başlaması olabilir.

Ancak uzmanlar bu konuda daha fazla araştırma ihtiyacına dikkat çekiyor. Şimdilik dayanak alacağımız gerçek, diyetimiz ne kadar sağlıklı ise yiyecek arzusunu sağlıklı yiyeceklere yöneltmenin daha kolay olduğudur.

Yazar: Jessica Brown
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND