Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Uçurumun eşiğinden döndü, zirveye çıktı…

Ferit Şahenk boşu boşuna “New Age” patron kuşağının en ışıltılı ismi olarak gösterilmiyor. 2001 krizinde hem de kurucusunu yitirdiği günlerde uçurumun eşiğine gelen dev grubu o dört yılda yıldızlar kadar yükseğe taşıdı.

ferit şahenk, dipten dönüş hikayeleri, başarı hikayesi

Sırat”ı geçen genç

Ferit Şahenk boşu boşuna “New Age” patron kuşağının en ışıltılı ismi olarak gösterilmiyor. 2001 krizinde hem de kurucusunu yitirdiği günlerde uçurumun eşiğine gelen dev grubu o dört yılda yıldızlar kadar yükseğe taşıdı.

Niğdeli deyince aklıma bir Konfüçyüs gelir, bir de bonzai.
Konfüçyüs gelir; çünkü onun binlerce yıllık öğütleri, özdeyişleri bugün bile ahlakın, erdemin, iyi insan olmanın rehberidir. Bonzai gelir; çünkü Japonlar”ın sabır ve ölümsüzlük simgesi olan o minyatür ağaç, babadan oğla emanet edilen aile değeridir. Ailenin ruhunun sindiği canlı mirastır. Niğdeliler de öyledir. Hem de küreselleşmenin toplumsal dayanışmadan geçtim, çekirdek ailenin dikişlerini bile patlattığı günümüzde. Toprağa sevda, ana babaya sınırsız sevgi ve saygı, aileyi her şeyin üstünde tutma, dostluğu Karun”un hazinelerine değişmeme.

İşte Niğdeliler”in genlerine işlemiş, kuşaktan kuşağa geçen özellikleri. Bütün bunları nereden mi biliyorum? Kendimden efendim. 60 yıla yaklaşan yaşamında bir kez bile Niğde”yi görmemiş ben Niğdeli”den. (Bu arada bir ayıbımı ya da utancımı itiraf etmiş oluyorum.) Neredeyse yarım yüzyıl önce yitirdiğim babam, ardında tek vasiyet bıraktı:

“Gitmesen de görmesen de baba ocağınla bağını sakın koparma.”

Bağ? Nüfus kütüğü. O nedenle Akhisar”da doğan ben, yaşamımın büyük bölümünü İzmir”de geçirmeme, son 10 yıldır da İstanbul”u mesken tutmama rağmen, kütüğümü Niğde”de tuttum. Her işlemde onca bürokratik güçlüğe rağmen. (Not: Eşimin ve iki oğlumun nüfusları da elbette Niğde”de. Ben yaşadıkça da öyle kalacak.) Herhalde o da öyle yaptı. O? Konuya girelim artık…

1989”da Torbalı”da Opel fabrikasının açılış töreninde sevgili dostum Ali Nail Kubalı, “Hemşehrim, gel seni biriyle tanıştırayım” dedi.

(Ali Bey”in babası Prof. Hüseyin Nail Kubalı, Türkiye”nin yetiştirdiği en önemli anayasa hukukçularındandı. Soyadları, Niğde”nin Kuba Mahallesi”nden geliyor. Ben de oradanım. Daha doğrusu babam da. Ne yazık ki semtimizin yüzlerce yıllık adı bir süre önce değiştirildi. Şimdi “Sıralı Mahallesi” deniyor. Vatandaşlık numarası uygulamasından sonra yenilediğim kimlik kartımla öğrendim.)

Kubalı koluma girip beni saçını hayli yitirmiş bir gencin yanına götürdü. “Tanıştırayım” dedi, “Ferit Şahenk. Hemşehrimiz. Niğdeli.” Ve ekledi: “Benim yakın akrabam. Kimbilir, belki senin de uzak akraban çıkabilir.”

ABD”DE ÜNİVERSİTE

Ferit Şahenk, o tanışma faslının yapıldığı tarihte 25 yaşındaydı. “Yorgun görünüyorsunuz” dedim. “Doğru” diye yanıtladı,

“Varşova”dan geliyorum. Hiç uyumadan.” Kubalı araya girdi: “İş seyahati sanma. Fenerbahçe”ye futbolcu bakmaya gitti!”

Kahkahaları patlattık ve yarım saat kadar süren sohbetin ardından yeniden görüşme dileğiyle ayrıldık. Ferit Şahenk o dönemde iş hayatında yeniydi. Yurtdışında sıkı eğitimini parlak derecelerle tamamlamış (Liseyi İsviçre”de okumuş, ardından ABD”de Boston Üniversitesi”nin pazarlama ve insan kaynakları bölümünden diploma almış, yüksek öğrenim sonrası eğitimi Harvard Üniversitesi”nin Owner/President yönetici programıyla tamamlamıştı. Bunlara bir de 1988 başında Manufacturers Hannover”da bankacılık eğitimi ya da stajını eklemişti), döner dönmez Doğuş Grubu”nun kıyısından köşesinden sorumluluk üstlenmeye başlamıştı.

10 yıl kadar sonra Sırat Köprüsü”nde akrobasi yapmak zorunda kalacağını aklının ucundan geçiremezdi. Hatta, kıldan ince kılıçtan keskin o köprüyü tek ayağının üstünde sekerek bir uçtan diğerine geçmeye zorlanacağını.
Öyle ya; Türkiye”nin en sağlam, en güçlü holdinglerinin birinin veliahtı gösteriliyordu.

Ama Sırat”ı bir kez geçtikten sonra kendisini cennette bulacaktı. Elbette onu da bilemezdi o zamanlar.

AYRIMCILIK YAŞAMADI

Ayhan Şahenk biricik oğlunu bir an önce pişirmek istiyordu. Sevecen ama işte ayrımcılık tanımayan bir politika belirledi. Söz Ferit Şahenk”in: “Ayhan Bey”in beni ve kızkardeşimi (Filiz Şahenk) hiçbir zaman ”İşin ileride sahibi olacaklar” diye şımartmadı. Yanında oturtup yetiştiren bir baba değildi; tersine, yanından belli etmeden ama sistemli, hesaplı olarak uzaklaştırarak, bana kendi ayaklarım üstünde durup bir şirket yönetme, insanları tanıma ve kendimi insanlara tanıtma imkanı verdi.” Doğuş”ta kıyısından köşesinden sorumluluk üstlenmesi, bazı şirketlerin yönetim kurullarında başladı. Onu holding icra kurulu üyeliği izledi. Onu da otomotiv ve gıda grupları başkanlığı. 1994”te ilk kez gerçek anlamda patronluğu tattı.

1994 Nisan”ındaki ekonomik krizin ertesinde Ayhan Şahenk ona “İddiasız bir finans kuruluşumuz var; Tasarruf ve Kredi Bankası. Seni onun genel müdürü yapıyorum, haydi göster kendini” dedi.

Yaz sonuna doğru projelerini bitirip kolları sıvadı. Önce adını değiştirdi: Garanti Yatırım Bankası. Bu onun bankacılık sektöründe -stajı saymazsak- ilk sınavı olacak ve aldığı dersler ileride çok işine yarayacaktı. 1994 krizini yarasız-beresiz atlatan Doğuş, 2001 krizinde temellerinden sarsıldı. Çünkü, şirketlerinin tümü krizden en çok etkilenen sektörlerde faaliyet gösteriyordu: Bankacılıktan otomotive, market zincirinden turizme kadar. Hele bankacılık, hele Ayhan Şahenk”in sadece bir yıl önce oğluna teslim ettiği bankalar… Sektörün hemen tüm aktörleri gibi onlar da dibe vurmuşlardı. Çünkü 2001 krizi her şeyden önce finans kriziydi.

Ve o günlerde, Doğuş Grubu”nun her şeyi Ayhan Şahenk canıyla uğraşıyordu. Kan kanseriydi. Nisan”da son nefesini verdi.

7 sektörde 60 şirket ve 18 bini aşkın çalışanın kaderi artık 37 yaşındaki Ferit Şahenk”in omuzlarındaydı. O kabus günlerinde iki bastona dayanarak güç toplamaya çalıştı: İlki ailesi. “Karşılıksız sevgi veriyor” dediği annesi Deniz Şahenk. Sınırsız sevgi, saygı, güven ve kader birliğiyle bağlı olduğu kızkardeşi Filiz Şahenk. Gönül tahtında oturan eşi Diana Şahenk. Gökkubbenin çöktüğü 2001”de 3 yaşında olan kızı Defne. İkinci dayanak iş arkadaşları oldu. Zaten baştan beri sevgi ve güven bağlarıyla örülmüştü ilişkileri. Ama kriz turnosol kağıdı işlevini gördü. Ferit Şahenk o çok zor günlerdeki dayanışmayı,

“İnsani özelliklerini kaybetmemiş, zor zamanlarında şirketinin yanında olan, işini ve patronunu seven ekibe sahip olduğum için kendimi dünyanın en mutlu insanı görüyorum” diye anlatacaktı.

Genç Şahenk, kriz dalgalarında gemiyi batırmamak için önce hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir karar aldı: Üç bankayı tek çatı altında topladı. Garanti Bankası, yaşı yüzyılın çok üstünde Osmanlı Bankası ve Körfezbank. Üstelik yeni Garanti”ye 250 milyon dolar taze para koydu. Sonra kara bulutlar dağılmaya başlar başlamaz, yabancı ortaklığa açık olduğunu ilan etti. Kapısını İtalyanlar”ın Intesa”sı çaldı.

Yüzde 40”ına 800 milyon dolar teklif ettiler. Bu da Garanti”nin piyasa değerinin 2 milyar dolar olduğu anlamına geliyordu.
Ancak bir yıldan fazla süren görüşmeler 2004”de kesildi. Bu, Garanti için de, Ferit Şahenk için de prestij kaybı demekti, piyasanın güvenine dinamit demekti. O günlerdeki öfke dolu ama aynı zamanda meydan okuma olan demeçlerini unutmak mümkün mü: “Fırsatı kimin kaçırdığını zaman gösterecek. Dişimi sıkar sabredersem, yüzde 50 fazlasına satarım. Satılık tabelasını kaldırdık, bundan böyle ilk 10”dan olmayanla konuşmayız. Artık ortaklarımızı biz seçeceğiz.”

Doğuş Grubu”na moral veren ama piyasanın pek inanmadığı bu demeçlerin, “Suya sıkılan kurşunlar” olmadığını görmek için bir yıl yetti de arttı bile: Garanti”nin sermayesinin 25.5”ini 1.8 milyar dolardan fazla bir fiyata Ferit Şahenk”in “En büyük hayalim bir gün o şirketle ortaklık yapmaktı” dediği
General Electric satın aldı. Bu, bankanın piyasa değerinin 6 milyar doların üstüne çıktığı anlamına geliyordu. Sadece bir yılda 3 kattan fazla değerlenmişti. Ve Ferit Şahenk, Sırat Köprüsü”ndeki zorlu sınavı geçtiğinde 41 yaşındaydı.

GÜNDE 8 KUTU KOLA

Artık günde 8 kutu buzlu kolasını daha bir keyifle yudumluyor. Haksız sayılmaz; babası Ayhan Şahenk hayata gözlerini yumarken 3.6 milyar dolarlık servetiyle Forbes”in “Dünyanın en zenginleri” listesinde 162”nci sırasında yer alıyordu. O ise 4.7 milyar dolarla 111”inci sıraya yükseldi. Üstelik değerlendirmeye General Electric”le ortaklığın getirileri henüz yansımadı. Ayhan Şahenk dünyaya veda ederken, Doğuş Grubu”nun cirosu 3 milyar dolardı. O ikiye katladı.

Eh, Şampiyonlar Ligi”ni bir yana bırakırsak -annesi, eşi, kızı ve kız kardeşinden sonra beşinci aşkı- Fenerbahçe de iyi gidiyor. Daha ne olsun? Onca başarıya rağmen alçakgönüllülüğünü koruyan, General Electric”le ortaklığın müjdesini personeline gönderdiği elektronik mesajla paylaşan ve o müjdeyi “Doğuş Grubu”nu bugünlere siz taşıdınız, yarınlara da birlikte yürüyeceğiz. Bugün artık geleceğe daha güvenle bakma, gözümüzü daha da yukarılara dikme zamanıdır” cümlesiyle noktalayan Ferit Şahenk, hiç kuşkusuz genç patronlar kuşağının en parlak ismi. En yeteneklisi. En cesuru. En alçakgönüllüsü. “Ben de ben”den en uzağı. Balık burcundan olan (Özellikleri: İhtirassız. Balıklar kadar gruba bağlı ama yine onlar kadar grup içinde tek başına. Çok duygusal. Evlilik ya da miras dışında zengin olma şansı yok. Hoşgörülü. Şakacı. Zayıflara karşı sonsuz yardım etme duygusuna sahip. Deniz mavisi rengine düşkün…), New Age müzikten hoşlanan (Hani şu meditasyon yapılabilen, ruha hitap eden müzik türü), mutluluğu evinde ve sayıları sınırlı dostları arasında arayan Ferit Şahenk”e bir sürprizle noktalayayım.

“Çok özlediğini” söylediği, -aynı duygularla neredeyse yarım yüzyıldır yaşadığım için iyi bilirim- babası Ayhan Faik Şahenk”le ilgili özel bir anımla. İzmir”in en büyük grubu Yaşar Holding”in patronu Selçuk Yaşar, 1994”te bana bir öneride bulunmuştu: “Tütünbank ekseninde Ege”nin ekonomik panoramasını yazar mısın?”. 17 Eylül 1924”te Atatürk”ün de imzasını taşıyan Bakanlar Kurulu kararıyla kurulan Akhisar Tütüncüler Bankası”nı satın alalı 6-7 yıl olmuştu. Adından Akhisar”ı çıkarmıştı. İkinci operasyonda da kısaltma modasına uyup “Tütünbank” yapacaktı, daha sonra rahmetli Sakıp Sabancı”nın “Niye kendi soyadını vermiyorsun” önerisine uyup “Yaşarbank”. Önce adını sonra da ruhunu yitiren banka şimdi TMSF”nin mezarlığında gözden ırak bir köşede yatıyor.

Neyse… O kitap için yaptığım araştırmalar sırasında, Akhisar Tütüncüler Bankası”nın en kıdemli elemanı, ofis-boy olarak başlayıp genel müdürlüğe yükselmiş Jozef Özel (SABAH yazarı, değerli arkadaşım Soli Özel”in babası) bir anısını anlatmıştı: “1952”de İzmir”de Latif Sepil ve Servet Şatır adlı iki müteahhidin kurduğu bir şirket faaliyet gösteriyordu. Özellikle DSİ”nin ihalelerine giriyorlardı. Küçük ama dürüst, aldığı işi hakkıyla yapan firmaydı. İki ortak son olarak Nazilli içme suyu tesisatı ihalesini kazanmışlardı, ancak DSİ bir şart koşmuştu: ”500 bin liralık teminat mektubu getireceksiniz.” Az-buz para değildi. İki ortak tüm bankaların kapısını çalmışlar ama hepsinden elleri boş dönmüşlerdi. Son olarak ve zerrece umut beslemeden bize başvurdular. Birkaç gün sonra ummadıkları bir yanıt verdik: ”Gelin, işi bitirelim.”

Görüşme sırasında akla gelmeyen bir pürüz çıktı: Teminat mektubu tutarı, bankanın limitlerini aşıyordu. Çözüm? Bakanlar Kurulu kanalıyla Merkez Bankası”nın özel izini. Samet Ağaoğlu ve Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu gibi Demokrat Parti”nin ağır toplarının başını çektiği heyet başkente koştu, hemen o akşam Bakanlar Kurulu”nun olağanüstü toplanmasını sağlayıp özel izin çıkarttılar. Ankara”dan müjdenin telefonla iletilmesinin ertesi günü Latif Sepil ve Servet Şatır”ı çağırıp teminat mektubunu verdik. İki ortağın gözleri yaşardı: ”Bize hiçbir bankanın yanaşmadığı bir imkan tanıdınız. İşimizi, şirketimizi, geleceğimizi kurtardınız. Ama bu kadar güvendiğiniz bizlerin daha işyerimizi bile görmediniz. Nazilli”deki şantiyemizi ziyaret ederseniz, bize şeref verirsiniz.”

“Nazilli”ye gittik. Şantiyeye vardık. Kapıda bizi bir görevli karşıladı. Tek tek hepimizin elini sıktı. Sonra da kendini tanıttı: Ben şantiye sorumlusu Ayhan Şahenk.”

Gerisini de yazdığım kitaptan aktarayım: “Bu araştırmayı hazırlarken Ayhan Şahenk”le temasa geçtim. Olayı anlattım, ”Doğru mu” dedim. ”Harfi harfine” dedi ve şaşkınlığını gizleyemeden sordu: ”Hayatımın o dönemini çok az insan bilir. Nasıl öğrendiniz?” Ve bana o dönemden kalma bir fotoğrafını gönderdi.” Fotoğrafta genç Ayhan Bey, İzmir”den Nazilli”ye yaptığı yolculukların birinde tren penceresinde gülerek el sallıyordu. Ayhan Şahenk”in 17 Haziran 1966”da, işte o şantiyelerdeki alınterinin birikimi 9 bin liraylakurduğu Doğuş İnşaat”tan bugün Türkiye”nin 3 büyük grubundan biri doğdu. “Hepimiz bir ağacın parçalarıyız. Bazıları ağacın gölgesini kendi gölgeleri sanıyorlar” diyen Ferit Şahenk”in yaptıkları yapacaklarının yanında hiç kalacak. Göreceksiniz. Yeter ki baba mirası “Bonzai”ye sevgisinde, şefkatinde eksilme olmasın. Bir Niğdeli için mümkün mü? Asla! Asla!

Yazar: Erdal Şafak
Kaynak: www.sabah.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Siz hiç reddedildiniz mi?

yakın ilişkiler, reddedilmek, psikoloji, Manşet

Reddedilmek hepimizin zaman zaman karşılaştığı, kabul edilmesi zor bir durumdur. Peki, reddedilmekle nasıl başa çıkabiliriz? Bu durum psikolojimizi nasıl etkiler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Reddedilme Hassasiyeti: Evrimin Bir Armağanı Mı, Yoksa Bir Lanet Mi?

Hepimiz sosyal ilişkiler kuruyoruz ve hayatlarımızı bu sosyal ilişkiler çevresinde şekillendiriyoruz. Bir yere, birilerine ait olmak istiyor ve yakın ilişkiler kurmaya çabalıyoruz. Hayatımıza anlam katan bu ilişkiler maalesef bazen bize zarar da verebiliyor. Bu yazımızda da fark edilmesi bazen çok zor olan ve uzun vadede hem bize hem de ilişkilerimize zarar verebilen “reddedilme hassasiyeti” olgusundan bahsedeceğiz.

Reddedilme hassasiyeti evrimsel süreçte kazandığımız psikolojik bir mekanizma ve bir sosyal grubun üyesi olmayı sürdürebilmemiz açısından büyük öneme sahip1. Örnek vermek gerekirse, kalabalık bir masada siz konuştuğunuz sırada bir arkadaşınızın gözlerini devirdiğini kolayca fark etmeniz ya da insanların sahte ve gerçek gülüşlerini ayırt edebilmeniz bu mekanizmanın bir sonucu. Bu mekanizma sayesinde sosyal gruplarda onaylanıp onaylanmadığımızı veya davranışlarımızın toplum içinde kabul görüp görmediğini gözlemleyebiliyor ve buna göre hareket ederek dışlanmaya karşı önlemler alabiliyoruz. Bu aslında sağlıklı ve sosyal yaşam için gerekli bir mekanizma olsa da bazı kişilerde fazla güçlü bir şekilde işleyip bu kişilere zarar vermeye başlıyor.

Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren kişiler, partnerlerinin davranışlarının sebebini etraflıca düşünmek yerine hemen “partnerim beni sevmiyor” veya “partnerim benimle olmak istemiyor” gibi varsayımlarda bulunma eğilimi gösteriyorlar2. Bu konu üzerine yapılan bir araştırma kapsamında romantik ilişkisi olmayan bir grup üniversite öğrencisinden reddedilme hassasiyetine dair bir anket doldurmaları isteniyor. Aylar sonra, bu öğrencilerden romantik bir ilişkiye başlamış olanlardan birkaç anket daha doldurmaları isteniyor. Bu anketler ilişkilerde yaşanabilecek bazı olumsuzluklar ilgili. Örneğin; partnerin soğuk ve mesafeli davranması, bir hata durumunda hoşgörüsüz davranması ya da birlikte eskisinden daha az zaman geçirmek gibi durumlar üzerine katılımcıların tepkilerini ve düşüncelerini ölçüyor. Araştırma sonuçları gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas kişiler, partnerlerinin davranışlarıyla kendilerini kasten incitmeye çalıştıklarını düşünme eğiliminde oluyorlar.

Romantik bir ilişki içerisindeki kişiler, partnerlerinin düşüncesizliklerini direkt olarak sevgi veya bağlılık eksikliği gibi daha derin sorunlara bağladıkları takdirde, çatışma şiddetleniyor ve daha büyük bir sorun haline geliyor3. Çiftlerin tartışmaları sırasında alınan ses kayıtları üzerine yapılan bir araştırma gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas olan kişiler tartışma sırasında seslerini yükseltme, sorumluluk kabul etmeme, partnerlerini aşağılama gibi davranışlara eğilim gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler partnerleri tarafından daha kıskanç ve saldırgan olarak değerlendiriliyorlar. Ayrıca partnerleri bu kişilerin kendilerine yeterince destek olmadığını düşünüyor2. Tüm bunlar zamanla ilişki memnuniyetine zarar verip çifti ayrılık noktasına götürebiliyor.

Bir başka araştırma gösteriyor ki; reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, reddedildikleri zaman kendilerini reddeden kişilerle veya gruplarla bir ilişki kurabilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için büyük miktarlarda para harcayabiliyorlar4. Cömertlik belirli bir seviyeye kadar olumlu bir özellik gibi görünse de, bu kişiler bazen kendi ekonomik güçlerinin ötesinde harcamalar yapabiliyorlar. Kişilerin cömertlik seviyeleri arasındaki büyük farklar da zamanla ilişkideki eşitlik ve adalet hissine zarar vererek ilişki memnuniyetini düşürebiliyor.

Reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, ilişki memnuniyetsizliğine kıyasla daha ciddi ve kalıcı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. 2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre reddedilme hassasiyeti yüksek olan ergenlik dönemindeki kızlar romantik partnerleri tarafından reddedilmemek uğruna aslında yapmak istemedikleri şeyler yaparak istismara ve travmalara maruz kalabiliyorlar5. Başka bir araştırma ise, geçmişte yaşadıkları bir reddedilme tecrübesini hatırlayan ve reddedilme hassasiyeti yüksek olan üniversite öğrencilerinin kendine zarar verme düşüncesiyle daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığını gösteriyor6.

Peki reddedilme hassasiyetiyle nasıl başa çıkılabilir? Araştırmalara göre, reddedilme hassasiyetiyle mücadele etmenin en etkili yolu “öz farkındalık” sahibi olmak; bir diğer deyişle, kendi duygusal ve davranışsal tepkilerimizi gözlemleyip kontrol edebilmek7. Potansiyel bir reddedilme işareti yakaladığımızda, dikkatimiz sadece bu şüpheyi besleyecek işaretlere odaklanabiliyor ve reddedileceğimiz şüphesi güçlendiğinde çevremize öfkeyle tepki verebiliyoruz. Fakat böyle hızlı tepkiler vermek yerine, içinde bulunduğumuz durumu etraflıca düşündüğümüz takdirde yıkıcı davranışları törpüleyebiliyoruz. Reddedilme hassasiyetinizin yüksek olduğundan şüpheleniyorsanız siz de bundan sonra kendinizi daha iyi gözlemleyerek olumsuz sonuçları minimuma indirebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Ayrıca şunu unutmamak gerekiyor: Her şey her zaman bizimle ilgili değil ve bazen hepimiz öfkemizi veya mutsuzluğumuzu başkalarına yansıtabiliyoruz.

Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha Fazla İş İçin Güne Erken Başlanmalı mı?

Manşet, işe başlama, güne başlama

Daha çok iş yapmak ve rakiplerin önüne geçmek için güne erken başlamak bir yöntem olarak düşünülebiliyor. Bu ne kadar doğru bir düşünce?

Kimler güne çok erken başlıyor?

Başta bazı aktörler ve Silikon Vadisi genel müdürleri olmak üzere bazı insanlar güne çok erken başlıyor. Daha fazla iş yapabilmek için bu iyi bir yöntem mi?

İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Hollywood yıldızı Mark Wahlberg her sabah 02.30’da kalktığını, akşamları ise 19.30’da yattığını açıkladı.

Güne bu kadar erken başlayan sadece Wahlberg değil. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un 03.45’te kalktığı söylenirdi; Disney CEO’su Bob Iger ise her sabah 4.25’te egzersize başlarmış.

Profesyonellerin kullandığı LinkedIn gibi sosyal medya platformlarında dikkat çeken yaygın inanca göre, başarılı olmak istiyorsanız erken kalkmanız gerekir.

Öyleyse herkesin bunu denemesi mi gerekir? Bu durumda daha verimli mi oluruz? Belki. Ama bunun da bir bedeli var. Ayrıca sabahın köründe kalkıp ne kadar “verimli” olduğumuz konusunda insanları etkileme arzusunun etkisini de görmek gerekir.

Yeterince uyumak önemli

02.30 gibi erken bir saatte kalkmak uzun bir gün ve az uyku olarak anlaşılabilir. Ama Wahlberg erken yatarak her gece 7 saatlik uykusunu garantiye alıyor.

Verimli olmak için yeterince uyumak çok önemli. Uykusuzluk hem sağlığı hem de kişinin bilişsel becerilerini olumsuz etkiler.

Washington Üniversitesi’nden Christopher Barnes ile Michigan Üniverstiesi’nden Gretchen Spreitzer bu konu üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaptı. Şirketler çalışanlarının yeterince uyumasını sağlamalı mı gibi soruları incelediler.

Spreitzer’e göre, aktör Wahlberg gün içinde uyanık olduğu saatleri değiştirip güne daha erken başlayarak daha verimli olabilir.

“Bunun bazı avantajları var” diyor Spreitzer. “Bir disiplininiz oluyor ve kendinize daha fazla zaman ayırabiliyorsunuz. Aileniz ve arkadaşlarınız uyanmadan önce kendi yapacaklarınızı yapıyorsunuz.”

Ancak akşam çok erken saatte yatmak kişinin sosyal ilişkilerini geliştirmesine engel olabilir. Sosyal ilişkiler ise ruh sağlığı için gereklidir.

Erkenci misiniz akşamcı mı?

Peki, sabah güne çok erken başlamak herkesin yapısına uygun mudur?

İnsanın uyku düzenini belirleyen vücut saatidir. Bu saat düzenli aralıklarla vücudumuzda uyku ve uyanıklık zamanlarını tetikler. Çoğu insan her gün aynı saatte uyuyup uyanma eğilimi gösterir. Sürekli yaşadığımız ülkeden farklı bir zaman dilimine geçtiğimizde yaşadığımız jet lag ile vücudumuzun şoka uğraması bundandır.

Bu vücut saatine dayanarak araştırmacılar insanları iki ana gruba ayırıyor: Erkenciler (erken kalkıp erken yatanlar) ve akşamcılar (geç kalkıp geç yatanlar).

Barnes insanlar arasında farklıklar olduğunu, ama genel olarak çocuklukta erkenci, ilk gençlik döneminde akşamcı, yaşımız ilerledikçe yeniden erkenci rutine geri döndüğümüzü söylüyor.

Barnes, Wahlberg gibi doğal yoldan “süper erkenci” olan insanların çok nadir olduğuna inanıyor.

“Psikolojik ve davranışsal olarak kişi için en doğru olan şey doğal vücut saatine uyum gösterip yatıp kalkma zamanını ona göre belirlemektir.”

Bunu gözetmeyip aşırıya kaçanlar farklı bir motivasyonla hareket ediyor demektir.

Başkalarını etkileme ihtiyacı mı?

Peki neden pek çok kişi sabah ne kadar erken kalktıklarıyla övünür? Bunun nedeni erken kalkmanın verimlilikle ilişkilendirilmesi olabilir. Ayrıca toplumda genellikle erken kalkanları kayırma gibi bir eğilim söz konusudur.

2014’te yapılan bir araştırmada, 120 yetişkin çalışanın müdürleri tarafından nasıl bir performans değerlendirmesine tabi tutulduğuna bakılmış ve işe geç başlayanları daha az duyarlı görüp daha düşük puan verdikleri görülmüştü. Ayrıca kendisi erkenci olan müdürler, akşamcı olanlara kıyasla onları daha negatif değerlendiriyordu.

“Çalışma düzeni değerlendirilirken bir önyargı görüyoruz. Erken güne erken başlamışsanız daha olumlu görülüyorsunuz.”

Ancak önemli olan başkalarını etkilemek değil, vücudu dinleyip ne zaman yatıp kalkacağına ona göre karar vermektir. Güne erken başlamak gerçekten de verim artırıcı olabilir. Ama bunu yaparken şunu sormak gerekir: Bunu gerçekten daha fazla iş başarmak için mi yapıyorum, yoksa kendimi ve başkalarını buna inandırmaya mı?

Nedeni ne olursa olsun, önemli olan sağlıktır. Barnes’ın araştırmaları, vücut saatinin uyku istediği bir zamanda zorla uyanık kalmaya çalışmanın, doğru olmayan davranışlarda bulunma riskini artırdığını gösteriyor.

“Enerjinizin azaldığı, kendinizi iyi hissetmediğiniz zamanlarda başınıza kötü şeyler gelir” diyor Barnes.

Yazar: Bryan Lufkin
Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Canınız şiddetle bir yemeği mi çekiyor?

sağlık, Manşet, çikolata, beslenme, besin

İnsanın canı bir şey çekiyorsa vücudun ihtiyaç duyduğu bir besine dair sinyal verdiği düşünülür. Peki, bunun doğruluk derecesi nedir? www.bbc.com sitesinde yayınlanan makaleye göre bu hissin birçok nedeni olabileceği ve çoğunun psikolojik olduğu ortaya koyuluyor.

Canımız bir yiyeceği çekiyorsa bu ne anlama gelir?

Acıktığımızda karnımızı doyurma güdüsünü giderdiğimiz için ne yediğimiz pek önemli değildir. Ama canımız özellikle bir yiyecek çekiyorsa onu yiyinceye dek takıntı halinde bir arzuya dönüşür.

Çoğumuz yaşamışızdır bu hissi. Arzu duyulan yiyecek genellikle yüksek kalori içerir. Bu hissin kilo alma veya yüksek vücut kitle indeksi ile ilişkilendirilmesi bundandır.

İnsanın canı bir şey çekiyorsa vücudun ihtiyaç duyduğu bir besine dair sinyal verdiği düşüncesi oldukça yaygın. Ama bunun doğruluk derecesi nedir?

Yapılan araştırmalar, bu hissin birçok nedeni olabileceğini ve çoğunun psikolojik olduğunu ortaya koyuyor.

1900’lerin başlarında Rus bilim adamı İvan Pavlov, köpeklerin yemek zamanı ile ilgili belli uyarıcılara tepki olarak yemek beklediğini ortaya koymuştu. Pavlov deneylerinde köpeklere zil sesine tepki olarak salya salgılamayı öğretmişti.

Kültürel koşullanma

Pennington Biyomedikal Araştırma Merkezi’nden besin ve metabolizma konusunda araştırma yapan doçent John Apolzan’a göre, yiyecek arzusu esas olarak bu koşullanma tepkisiyle açıklanabilir.

“Televizyonda sevdiğiniz bir programı izlerken sürekli mısır patlağı yiyorsanız, o programı izlerken mısır patlağı yeme arzunuz artacaktır” diyor Apolzan.

Bir şey yeme arzusunu tetikleyen şey kendi vücudumuzdan ziyade dış etkenlerdir.

Batıda canımızın en çok çektiği şeylerden birinin çikolata olması, bu arzunun kaynağında herhangi bir besin eksikliğinin yatmadığının göstergesi sayılabilir. Zira çikolata böyle bir besin maddesi bakımından zengin değildir.

Çikolatanın ortak bir arzu nesnesi olması, bol miktarda feniletilamin maddesi içermesine bağlanıyor. Bu madde beynin, mutluluk hormonu olarak bilinen dopamin ve seretonin kimyasallarını salgılamasını tetikliyor.

Ancak çikolata kadar arzulanmayan süt ürünleri gibi yiyeceklerde de bu molekül bol miktarda bulunuyor.

Çikolata yediğimizde feniletilamin maddesini parçalayan bir enzim salgılandığı için beyne fazla miktarda ulaşmıyor.

Kadınlar arasında çikolata yeme isteği erkeklerden iki kat daha fazla. Araştırmalar, çikolatanın özellikle adet dönemi öncesi ve sonrasında Batıda en fazla arzulanan yiyecek olduğunu gösteriyor. Kan kaybı demir gibi bazı mineral eksikliklerine yol açsa da bilim insanları çikolatanın kırmızı et veya koyu yeşil yapraklı sebzeler kadar demir eksikliğini gidermeyeceğini söylüyor.

Ayrıca çikolata yeme arzusunun ortaya çıkmasında hormonlar etkili olsaydı menopoz sonrasında bu arzunun artması gerekirdi. Ama menopoz sonrasında çikolata arzusunun azaldığını gösteren küçük çaplı bir araştırmadan söz ediliyor.

Çikolata arzusunun Batı toplumuna özgü olması bunun kaynağında kültürel nedenlerin olabileceğini gösteriyor. Bir araştırmada, ABD dışında doğmuş bir kadının çikolata yeme arzusunu daha az hissettiğini ve bu arzu ile adet (periyod) arasında bir bağlantı kurmasının çok daha küçük bir ihtimal olduğunu gösteriyor.

Haklı gerekçe bulma ihtiyacı

Araştırmacılar, kadınların çikolatayı regl ile ilişkilendirmesinin, “tabu” olan yiyecekleri bu dönemlerde yemelerinin daha kabul görür olmasına bağlıyor. Batı kültüründe “zayıf” kadın vücudunun ideal görülmesi, çikolata yeme arzusunun haklı gerekçelere dayandırılması algısı yaratıyor.

Başka bir araştırmada ise belli bir yiyeceğe duyulan güçlü arzunun o yiyeceği yeme isteği ile o yiyeceğin tüketimini sınırlama isteği arasındaki çatışmadan kaynaklandığı ifade ediliyor. Özellikle kadınlar bu nedenle o yiyeceği yemekten sakınıyor, bu ise onu yeme arzusunu daha da kamçılıyor.

Uzmanlar bunun negatif duygulara yol açtığını, kişinin bu yiyecekleri tüketmesi halinde kendilerini kötü hissettiğini ifade ediyor. Negatif ruh hali ise daha fazla yemeye yol açıyor.

Araştırmalar çikolata yeme arzusunun Batı’ya özgü olduğunu, Doğu kültürlerinde fazla yaygın olmadığını gösteriyor.

Ayrıca yiyecekler için duyulan arzuyu ifade eden kelimeler tüm dillerin sadece üçte ikisinde mevcut ve bunların çoğu yiyeceklerden ziyade uyuşturucu için kullanılıyor.

Bu kelimelerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda da fikir birliği bulunmuyor. Bu durum bazı farklı his veya durumların da yiyecek arzusu olarak nitelendirilmesine neden olabiliyor.

Mikroplar bizi nasıl manipüle ediyor?

Bağırsaklarımızda trilyonlarca bakterinin olduğu ve bunların da yeme tarzımızı ve yiyecek arzumuzu etkileyebildiği ifade ediliyor.

Arizona Eyalet Üniversitesi’nde psikoloji doçenti olan Athena Aktipis’e göre, mikroplar bizi vücudumuzun ihtiyaç duyduğu besinleri değil de kendi ihtiyaçları olan besinleri tüketmeye yöneltebileceğine dair bulgular olduğu söylüyor.

Bağırsaktaki farklı mikroplar, daha az veya fazla asitli ortamlar gibi farklı ortamları tercih edebiliyor. Yediğimiz yiyecekler bağırsaklarımızdaki ekosistemi etkiliyor ve bu mikroplar kendileri için daha avantajlı bir ortam yaratmak üzere bizi kendi ihtiyaçlarına uygun beslenmeye yöneltebiliyor.

Bunu vagus siniri üzerinden bağırsaklardan beyne sinyal göndererek yapıyorlar. İhtiyaçları olan yiyecekleri tükettiğimizde, mutluluk hormonu olarak bilinen dopamin ve serotonin hormonlarının salgılanmasını sağlayarak kendimizi daha mutlu hissetmemize, böylece bu yiyecekleri daha fazla tüketmemize neden olabiliyorlar.

Bu henüz deneylerle gözlemlenmiş olmamakla birlikte, bilim insanları mikropların bu tür davranış biçimleri geliştirdiğini biliyor.

Aktipis, karmaşık karbonhidratlar ve lif bakımından zengin yiyecekler içeren sağlıklı bir diyetin bağırsaklardaki mikrop çeşitlerini artırarak sağlıklı bir ortam yarattığını, böylece sağlıklı yiyecekleri yeme arzusunun artacağını söylüyor.

Yiyecek arzusu nasıl giderilir?

Reklamlar ve sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar yiyecek arzusunu tetikleyecek sinyallerle dolu olduğu için bu arzuyu gidermek çok kolay değil.

Bol şeker içeren, sağlıksız yiyeceklerle ilgili reklam bombardımanı beyni etkiliyor ve yeme arzusunu güçlendiriyor.

Bu tür uyarıcıları azaltmanın pratik bir yöntemi olmadığı için araştırmacılar bilişsel stratejiler yoluyla bu sorunu gidermeye çalışıyor.

Bazı araştırmalar, yiyecek arzusunun neden kaynaklandığını anlamaya ve bunun hakkında yargılayıcı düşüncelerden kaçınmaya dayalı farkındalık tekniklerinin işe yarayabileceğini gösteriyor.

Yiyecek arzusundan kurtulmanın en etkin yolunun, bu yiyeceklerin diyetimizden çıkarılması olduğunu gösteren araştırmalar var. Belli bir süre bir yiyeceği daha az yediğimizde ona duyduğumuz arzunun da azaldığı görülüyor.

Bunun nedeni, o yiyeceği az yediğimizde onunla ilgili hafızamızın zamanla silikleşmeye başlaması olabilir.

Ancak uzmanlar bu konuda daha fazla araştırma ihtiyacına dikkat çekiyor. Şimdilik dayanak alacağımız gerçek, diyetimiz ne kadar sağlıklı ise yiyecek arzusunu sağlıklı yiyeceklere yöneltmenin daha kolay olduğudur.

Yazar: Jessica Brown
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND