Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Türkiye malezya gibi bir din devletine dönüşür mü?

Türkiyede son seçim sonuçlarıyla beraber gizliden gizliye konuşulan şeyi, Ayşe Arman sordu, dünyaca ünlü sosyolog Şerif Mardin yanıtladı. Türkiye gittikçe dincileşiyor mu, askeri darbe olur mu? Arman’ın keşke sorsaydı dediğimiz soru ise şu:”bu ülkede yaşayıp da hem imam aklının hem de asker mantığının hayatı çözmeyeceğini, ikisinin de eski kafa olduğunu, bilimin en iyi araç olduğunu düşünenler ne yapmalı?”. Başından söyleyelim Mardin, Türkiye’nin geleceği için çok da parlak bir tablo çizmiyor.

Türkiye ne Malezya olur diyebilirim Ne de olmaz

Karşımdaki insanın 80 yaşında olduğuna inanabilmem mümkün değil. Ne ruhen ne de fiziken. Son derece diri, dinamik, canlı, yakışıklı ve hocaların hocası.

Türkiye’nin en çok konuşulan sosyologlarından Profesör Şerif Mardin, Türkiye’nin geleceği için çok da parlak bir tablo çizmiyor.

Belli ki yılların deneyimini yedeğine almış, tıkır tıkır çalışan bir beyin var. Müthiş bir bilgi birikimi ve analitik bir zeka birleşince Şerif Mardin efsanesi oluyor. Doğu’dan Batı’dan herkesin yetkinliğini kabul ettiği bir isim o. “Bu memleket nasıl kurtulur”u konuştuk, o da Meşrutiyet’ten başladı, o yıllardan bu yıllara olan biteni anlattı. Amaaaa… Özel hayatına, ailesine dair sorduğum soruları yanıtlamadı. Son olarak, çok güzel gözleri var. Buz mavisi…

Bu toplum, buralara nerelerden, nasıl geldi?

– Bugünün tarihi kökleri var… İttihat ve Terakki zamanında, “Halka Doğru” adında bir dergi çıkıyordu. Bu dergide Yusuf Akçura’nın fikirleri ön plandaydı.

Neydi o fikirler?

– “Yönetici sınıfı olarak, halkın ihtiyaçlarını, ne istediğini, nasıl mutlu olacağını bilmiyoruz. Ve bu yüzden halka ulaşamadık. Ulaşmamız lazım…” Ne var ki, bu hareket, sadece pozitif sonuçlar yaratmadı. Önce Rusya’da çıkardığı problemleri anlatayım, çünkü bu halk hareketi aslen oradan bize gelme. Rusya’da bu işi yapmak isteyenler, “Halka doğru gitmek istiyorsak, önce onu tanımamız gerekiyor. Acaba halkımız nasıl bir halktır?” deyip köylere yerleştiler. Ve çok büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Neden?

– Çünkü o halk, onların kafalarında yarattıkları halk değildi de, ondan. Meğer kendi kafalarında canlandırdıkları halk, bambaşka bir şeymiş. Gelenekleri ve gündelik hayat alışkanlıkları onlarınkinden çok farklıymış.

Bizde de aynı sonuca mı ulaşıldı?

– Evet. Gerçi Yusuf Akçura, bu hareketi başlattığı zaman, bu durumun farkındaydı. Zaten Rusya’nın Bolşevik İhtilali’nde bir takım halkı zorlayıcı tedbirler almasının nedeni de bu hayal kırıklığıydı. O yüzden bizde de, Halka Doğru, hakiki bir ideal olmakla birlikte, zorlayıcı bazı tedbirlerle ortaya çıktı…

Ne gibi tedbirler?

– Mesela parlamentoya Cumhuriyet Halk Fırkası dışında kimsenin girememesi. 1923 seçimi böyle bir seçimdir. Ama aynı zamanda, eğitim ve gelir seviyesinin yükseltilmesi gibi halk için pozitif şeyler yapmaya çalıştılar. Bütün bunları yaparken de, devlette halka uzanacak kolların olması lazımdı. Türkiye’de eksik olan, o kolların kısalığıydı. Yapamadılar. Halkın içine kadar giremediler…

AK Parti bunu mu başardı?

– Evet. Halka değebiliyor, sarıp sarmalayabiliyor. Hem de en alt katmanına kadar…

Halka gidebilen başka parti yok muydu?

– Halka uzanan kollar kısa kalınca, yeni bir yol bulundu: Siyasi partiler. Devleti oraya kadar götüremezsiniz, fakat siyasetçi kendi menfaatleri açısından halkla çok daha sıcak bir ilişki kurar. İşte Demokrat Parti de onlardan biriydi. Başarısının sebebi, halka inebilmesiydi. Demokrat Parti’den itibaren Halk Partisi dışındaki bütün partiler, ki onlara muhafazakar partiler deniyor, bu yolu izlediler. Ve başarı kaydettiler. Siyasi partilerin getirdiği bu kolaylığı iyi değerlendirmek lazım. Olayın aslı şudur: Mahalli bir teşkilatın, mahalli çıkarlar doğrultusunda görüşler öne sürmesi, dolayısıyla mahalli menfaatlerin halka çok daha kolay anlatılabilmesi. Yani Ankara’dan birilerinin, “Ben problemlerinizi çözeceğim” demesi bir yol, ama uzak bir yol. Oysa, siyasetçinin bizzat oraya gidip, “Bakın, buradaki problemleri biliyorum ve bunları halledeceğim” demesi çok daha etkili bir şey. Bu ikinci yolun tek dezavantajı, kısmen milli menfaatleri ihmal etmesi. Birinci yolun sorunu ise, mahalli menfaatleri göz ardı etmesi…

AKP’nin başarısının altında yatan bu muydu?

– Nedenlerden biriydi. Bir de şu var tabii, yine devletin göremediği şeylerden biri. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda Anadolu’da çok teşkilatçı bir dini kurum yayılmıştı: Nakşibendilik. Nakşibendilik, yalnız bir dini inanç değil, aynı zamanda insanlara yön vermeye çalışan bir kuruluştu. Türkiye’de bilinmeyen bir şey, Nakşibendilerin 18. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılda teşkilatçı olmaya başladıkları. Mahalli teşkilatçı. Devletle rekabet halinde. Kemalistlerin göremedikleri şeylerden bir tanesi, Nakşibendilerin kurdukları teşkilatın ne kadar güçlü olduğu. Bunu anlayamadılar. Anlayamadıkları için de, bu gücün zaman zaman ne kadar ekstrem şekiller aldığını göremediler, Şeyh Said isyanı gibi… Devlet, CHP dışındaki siyasi partilerin, milli menfaatleri boşlayıp mahalli ve muhafazakar değerlere önem vermesini hazmedemedi. Darbelerin yapılmasında bu düşüncenin payı vardır. Devletin yüksek menfaatlerini korumak amacıyla, siyasi partilerin altını temizlemek. Ne var ki, dünya şartlarındaki gelişmeler, eskiden kendi kovuklarında oturan insanların, birden bire ortaya çıkmasına sebep oldu. Telefon, internet, gazete, yani teknolojik gelişme ve iletişim araçları mahalli olanın, kendini milli olarak görmesine yol açtı. Ve sonunda, mahalli milli oldu…

Bunda bir yanlış var mı?

– Hayır yok. Doğal bir gelişmenin bir sonucu bu.

Peki bu noktadan sonra ne var?

– Türkiye tarihinin zıtlıklar üzerine kurulmuş olduğu söyleniyor. Yalnızca bu zıtlıklar meselesi üzerinde durulursa, hal çaresi yok, çözülebilmesi mümkün değil. Genel fotoğrafın anlaşılması, üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Bir siyasi parti, yani AK Parti, cumhuriyetin kuruluşunda ve sonrasında yapılamayan neyi yapmıştır da, başarılı olmuştur? AK Parti’nin başarısının en büyük nedeni, mahalli menfaatleri ortaya çıkarması…

İyi güzel de, bizim menfaatlerimiz ne olacak?

– Sizin menfaatlerinizin engellenmemesi için, insanların bu meselenin iki yüzünü de görebilmesi gerekiyor. Hem mahalli hem milli yüzünü. O zaman ne yapılacak? Bunun her iki yüzünü de hangi parti gözetiyor ona bakılacak. Türkiye’de muhafazakár partiler bunu yeni yeni idrak ettiler. Son 20 yıl içinde anladılar ki, bu işi, yalnız mahalli menfaatleri güderek yapmak mümkün değil. Çünkü aynı zamanda Türkiye’de laiklik taraftarları var. Onlar başka türlü düşünüyor, amaçları başka.

Sanki biz azınlıkmışız, onlar çoğunlukmuş gibi konuşuyorsunuz…

– Rakam açısından bakınca öyle…

O zaman bu ülkeyi kuranlar azınlık.

– Sayılar açısından azınlık-çoğunluk başka bir şey, moral açısından azınlık- çoğunluk başka bir şey. Bu ikisinin birbiriyle uzlaşması lazım. Cumhuriyet Halk Partisi, kendisini Türkiye’nin ahlaki değerlerini taşıyan parti olarak görüyor. Ama AK Parti de diyor ki, “Ben de senden farklı değilim. Ben de buna tarafım. Senin gibi ben de milli menfaatleri düşünüyorum.” Biz de Türkiye’de “AK Parti, samimi mi değil mi, takiye yapıyor mu yapmıyor mu, gerçekten milli menfaatleri düşünebilir mi, düşünemez mi”yi tartışıyoruz. İçinden çıkamadığımız da bu. Cumhurbaşkanı meselesi bile bunun etrafında dönüyor. Bazıları “Düşünemez” diyor. Bazıları da “Bu riski alın, düşünebilir” diyor.

Yani hayatımız değişmeyebilir ve denge bozulmayabilir, öyle mi?

– Evet ama bunun önceden kestirilebilmesi mümkün değil…

Yani bir gün Malezya olur muyuz, olmaz mıyız? “Olmayız” deyip, içimizi rahatlatır mısınız lütfen…

– Rahatlatamam. Çünkü olmayız diye bir söz veremem. Kimse veremez. Öyle dinamikler var ki dünyada, öyle tuhaf iç yapılanmalar, her şey olabilir. Endonezya’da 1960’larda kimse İslam’dan fazla bahsetmiyordu. Ama bugün Endonezya’da İslam, çok önemli bir siyasi güç olmaya başladı. Niçin ve nasıl böyle olduğunu da, Avrupa’da her gün kaleme alınan 100 bin makale anlamaya çalışıyor. Terörizm dendiğinde ne yazık ki din ve terör birlikte algılanıyor. Sadece nasıl geliştiği değil, nasıl bir arka bulduğu, sırtını nerelere dayadığı ve nasıl meşrulaştığı araştırılıyor…

Türkiye’de bu konuda bir araştırma var mı?

– Maalesef yok. Çünkü Türkiye’de din nasıl olsa ikincildir diye düşünülüyor. Yani insanların dinin etrafında teşkilatlanması üçüncü seviyede düşünmemiz gereken bir şeymiş gibi. Halbuki ortaya çıktı ki, dinin etrafında teşkilatlanma diye bir şey var. Hem de çok güçlü bir şey. Bunun niçin ve nasıl böyle olduğunu bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de korkuyoruz. Ama dediğim gibi, Avrupa’da binlerce makale bunu araştırıyor. Biz ise Türkiye’de daha bu işin çok başlangıcındayız.

O zaman önümüzde parlak bir manzara yok…

– Bence yok. Ben tabii bir kürsünün arkasından söylüyorum bunları, bir öğretim üyesi olarak. Bir olguyu anlamaya çalışıyorum. Ama tabii bundan ürken insanlar var. Uzun vadede ben de söyleyemiyorum ürkütücü müdür, değil midir…

Peki Batı, nasıl algılıyor?

– Batı’da bu meselenin çözümü yüzyıllarca sürmüş. İngiltere’de mesela, insan haklarının yerleşmesi için epey bir süre gerekmiş. Devlet ve din ilişkilerini ayırmışlar sonunda, ama bu tam 300 sene almış. Bizim dezavantajımıza gelince, her şeyi 70 yılın içine sığdırmaya çalışıyoruz. Fransa’da Fransız ihtilali oldu, İngiltere’de İngiliz kralının kafası kesildi. Kolay olmadı ama sonunda 300 senelik bir gelişme sürecinin sonunda din ve devlet işleri ayrıldı. Batı bize bakıp şöyle diyor: “O oooooo, daha çok işleri var ama bu riski almaları lazım. Biz aldık, iyi sonuçlandı.” Ama bizim bu riski 70 yıllık bir maziyle almamızın getirdiği bir tehlike de var…

Bir süre önce hiç böyle şeylerle uğraşmıyorduk…

– Yooo yanılıyorsunuz, derinlerde bu çatışma hep sürüyordu. Türkiye Cumhuriyeti, elitist bir devlet. Azınlıktaki elit bir grubun, memleketi modernleştirmek için “Şunları şunları yapmak lazım” diye iyi niyetle düşündüğü bir ülke. O zamanlar devletin kolları uzanmadığı için, taşra, kendi kovuğunda yaşıyordu. Ama 1960’tan sonra insanlar, yavaş yavaş o kovuklardan çıkmaya başladı. Bu gerçekle yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Kovuklarından çıkan insanların memleketinde ne yapılır? Onlarla nasıl baş edilir?

E o zaman, bu memleketin kime ait olduğu da tartışma konusu olur…

– E işte böyle nur topu bir problemimiz var. Meşhur bir siyaset bilimcisi var Chantal Mouffe. Onun söylediği şu: “Demokrasi diye bir şey yoktur, demokrasi uğrunda çaba vermek vardır.” Katılıyorum. Türkiye’de artık demokrasinin sert çizgilerle portresi çizilen bir şey olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü demokrasi her gün yeniden inşa edilen bir şeydir. Ve insan haklarına tecavüz varsa, insanların teyakkuzda olması gerekir. Kendimi yeteri derece poltikaya girmemiş biri olarak görüyorum, biraz da suçluluk duyuyorum, çünkü politika yoluyla memleketin gidişine etki yapmaya çalışmak iyi, ahlaki bir şey.

Ama kafası çalışan sizin gibi bir sürü kişi politikadan özellikle uzak duruyor. Meydan başkalarına kalıyor…

– Evet öyle. İşte o yüzden ben de kendimi suçlu hissediyorum.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND