Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

“türk ve mutlu” olmak mümkün mü?

Türkiye’nin siyasi-toplumsal havzasında mutlu olmak ve kendini iyi hissetmek mümkün mü? Aksiyon dergisi bu haftaki sayısında mutluluk dosyasını kapak yaptı. İşte Türk ve mutlu olmak üzerine, daha doğrusu “hem Türk hem de mutlu olmanın zorluğu” üzerin ilginç bir makale…

Mutsuzluğun resmi bu mudur?

Türkiye’nin siyasi-toplumsal havzasında mutlu olmak ve kendini iyi hissetmek mümkün mü? Hep mutluluk hayalleri kurduk, belki de biraz sorunlarımıza, mutsuzluğumuzun sebeplerine eğilebilir, neleri kaybettiğimizin envanterini çıkarıp kalanlarla mutlu olabiliriz…

Kendini işe gidemeyecek kadar kötü hissettiği, “Hastayım, gelemiyorum!” dediği günden bu yana beş yıl geçmişti. Ne kadar dibe vurduğunu kestirememişti bile. Bunca yılını gündelik hayatın zorunluluklarına göre yaşamış, ‘kapana kısılmış’ duygusundan hiç kurtulamamıştı. Ender ‘mutlu’ olduğu anlardan birinde, mutsuzluğun, kişiliğinin tamamlayıcı parçasına dönüştüğünü ve mutsuzlukları farklı şekillerde tezahür eden çevre ile kuşatıldığını fark etti. Meğer mutsuzluk deryasında yüzmekteydi… O kim mi? Ben, sen, o, yan koltukta oturan ‘suratsız’ adam, biraz ileride bağıran kadın, villasındaki yalnız ihtiyar, kent varoşunda yaşayan işsiz genç, bulunduğu sokakta, kurumda, mahallede, ülkede ‘öteki’lenen her kimse…

Herkese göre ve her an değişebilen ‘izafi’ bir duygu halini tasvir etmek zor olduğu gibi kötü olanı anlatıp ‘şükürsüzlüğe’ düşme, ya da öyle algılanması tehlikesi de var. Bir tarafta her an patlak veren skandallar, televizyon ekranlarını kaplayan ‘biz çıldırmış olmalıyız’ dedirten görüntüler, bir tarafta bizi sokaklara döken futbol başarıları, Davos’taki siyasi manevra, yeniden yakalanan bir başarı hali… Uzun yıllar bu sarkaç halinde hayat süren bir milletten ve bireyden söz ediyoruz. Mutsuzluk meselesini tartışmanın zorluğu, ne kadar ‘mutsuz ya da mutlu’ olduğumuzu ve bunun nasıl bir sosyal yapı oluşturduğunu kestiremeyişimizden kaynaklanıyor belki de. Birkaç yıldır ‘Avrupa mutsuzluk endeksi’ çalışmalarında Türk toplumu ilk sıralarda yer alıyor. Eurofound’un 2007 Eylül-2008 Şubat arasında 35 bin kişi ile yüz yüze mülakat yoluyla yaptığı araştırmada olduğu gibi. Türkler, Avrupa’nın en mutsuz ikinci halkı. Hayattan aldığı tatmin derecesine göre ikinci, akıl sağlığı yerindeliğinde en geride. Bu çalışmayı eksik, hatalı bulmak ya da ‘Batı’nın bize oynadığı yeni bir oyun’ deyip yırtıp atmak mümkün. “Onlar kendi intiharlarına baksın” demek de… Ama görünen köy kılavuz istemiyor, ‘biz niye böyle olduk’ meselesi kapanmıyor.

Sosyolog Nilüfer Narlı, 10 milyonu aşan yoksul nüfusu hatırlatarak, “Eğer yoksulluk paylaşılsaydı, bu kadar mutsuz olmayabilirdik.” diyor. Eski bir MİT müsteşarının da dediği gibi; bizi bu televole havaları, görgüsüzce harcamalar mahvetmişti. Narlı’ya kulak verelim: “Esas mutsuzluk ‘yokluk’ duygusundan kaynaklanıyor. Beklentilerle elde edilecekler arasındaki orantının, mutsuzluğu belirlediğini hesap edersek, kişilerin basın yayın yoluyla farklı hayatları fark etmesi ve insanları ‘rahat para harcayabiliyor’ görmesi yokluk duygusunu arttırıyor. Mutsuzluk, sadece bu yoksulluktan kaynaklanmıyor. ‘Göreceli yoksulluk’ dediğimiz başkalarının hayatlarının değerlendirilmesi söz konusu.” Narlı’ya göre, mutsuzluğa yol açan diğer etken hızla şehirleşen toplumda bireylerin birbiriyle çelişen değer yargıları taşıyor olması: “Yani bir sosyal kesimde bir hareket ‘kötü, yanlış, ayıp’ görülürken başka sosyal katmanda o gözle bakılmıyor, bu da insanda normsuzluk duygusu oluşturuyor.”

Her geçen yıl artan boşanma oranlarını dikkate aldığında, geleneksel dayanışma kültürünün temelini oluşturan ailenin de eskisi gibi ‘dingin bir liman’ olmadığını düşünüyor ünlü sosyolog. Ve bu önemli bir tehlike: “Kriz anında sığındığı yer olan aile ve akrabalar arasındaki dayanışma ‘network’u zayıflıyor ve birey sosyal destek ihtiyacını karşılayamıyor. Eğer ailede ve işte bu sosyal destek varsa kişi tükenmişliğe doğru gitmiyor.” Gittiği çok farklı ülkelerle karşılaştırdığında, rahatlıkla Türkiye’deki insanların kaşlarının çatık, yüzlerinin kasvetli olduğunu söyleyebileceğini ifade eden Narlı yine de ümitli: “Yüzlerinde biraz kasvet var; ama o insanla konuştuğunuzda, gönlü alındığında gülümsüyor. Yani kasvet ruhlarına işlememiş.”

BAŞKALARININ HAYATINDAN SANA NE!

“Hayır biz mutsuz değiliz.” diyen yok. Sadece herkesin kendine göre sebepleri var. Orta sınıfın mutsuzluğunu inceleyen Prof. Dr. Yankı Yazgan ‘başkalarının hayatı’ meselesine dikkat çekiyor. Kişi, kendisine yakın, daha dün aynı sosyal ve ekonomik çevrede olduğu insanların, varlık ve statü değişimine bakarak mutsuz olabiliyor. Yani, ‘hiç tanımadığı birinin jeep’i değil de ‘amcaoğlunun ikinci el Pejo’su mutsuz ediyor onu. Kendimizi yanı başımızda duran; fakat maddi yönden daha yukarıda olanla kıyaslıyoruz: “Çoktan alıştığımız zenginliğimiz, ‘bir fazla’sının yanında sönük kalarak bizi mutsuz etmeye yeter.” diyor Yazgan. ‘Başkalarının hayatına fazlasıyla dikizlenmiş’ bir toplumun mutsuz olması kaçınılmazdır bu yüzden.

Meselenin tarihsel bir boyutu olduğu inkâr edilemez. Yani tam da bir medeniyet inşa etmiş iken gerisin geriye dönmek… Tarih çalışmaları ile tanıdığımız Orhan Koloğlu, bugünkü hâlimizi, ‘yüzyılı aşkın zamandır Batı karşısında yenik düşme psikolojisi’ne bağlıyor. “Osmanlı, zamanında Avrupa’nın hayranlığını kazanmış bir yapıya sahip oluyor. Sonra bunu kaybediyor ve geri kalıyor. Bütün doğu ülkeleri de öyle. Tanzimat, bir çıkış girişimi ve çok hızlı bir değişme süreci başlatır. Gülhane Hattı Hümayunu’nda Mustafa Reşit Paşa, ‘5-10 senede hem yeni kurumlar hem yeni kurallar alarak aşacağız.’ diyor. Dese ki ‘10 nesil sonra aşacağız’, kimse inanmayacak. Halbuki yüzyıllar alacak bir şeydir bu. Ondan sonra gelen bütün yöneticilerimiz ve aydınlarımız aynı aceleci tavrı takınmıştır. Biz ‘değişelim’ derken, Batı dünyası da hızla değişiyor. Yetişemediğimiz zaman bunalım oluyor. Toplumda, siyaset, ekonomi, kültür… hiçbir şey yerine oturmuyor. Başaramıyorsunuz ve mutsuz oluyorsunuz.” Koloğlu, tarihçi gözüyle baktığında Türk toplumunun uzun süre bu bunalımı yaşayacağını söylüyor: “Bütün toplumun geleceğini, beyinsel gelişimini hedefleyecek gündelik politikadan uzak bir yapı gerekiyor. “ 367 siyasal hukuk kriziyle, rogar çukuruna düşüp ölen çocuğun hikâyesi örtüşüyor bu yüzden; bir oturmamışlık hali tedirginlik kaynağı. Geçmişin kanatlandırıcı hatıraları ve geleceğin makul ümitlerine ihtiyacımız var.

UYGARLIK HAMLESİ YAPAMIYORUZ!

‘Türk Psikolojisi’ kitabının yazarı Doç. Dr. Erol Göka, Türklerin hâlihazırdaki marazi psikolojisi ile ‘savaşçı bir millet’ olması arasında bağlantı kuruyor: “Savaşçı zihnin temel özelliği, fanatizme yatkın olması ve sorunları muarızını düşmanlaştırma ve düşmanı yok etme yoluyla çözmeye çalışmasıdır. Burada küçücük münakaşaların nasıl yumruk yumruğa kavgalara, çocukların sokak kavgalarının nasıl aile savaşlarına dönüştüğünü, insan ilişkilerinde sorun çıktığında çözüm yolu olarak ‘dersini vermek’, ‘haddini bildirmek’, ‘façasını almak’, ‘dünyayı zindan etmek’ gibi yöntemlerin benimsendiğini uzun anlatmaya ne hacet…” Göka’ya göre, Türk toplumu ideolojik, etnik cemaatler halinde yaşamakta; ancak büyük bir başarı ve güçlenme durumunda birlik sağlanabilmektedir: “Güçlü olduğumuz dönemlerde, toplumsal segmentlerin (parçalar, bölünmeler) üstünü örtebilecek, sosyopatiyi entegre edebilecek bir değerler sistemi oluşturabiliyoruz. Ama zayıfladığımızda sosyopati her yerde kol gezmeye başlıyor. Her yerden çeteler çıktıkça, toplum giderek içine kapanıyor. Toplumumuz kendine özgü bir modernleşme çabası içinde; ama önceki değerler sistemini de büyük oranda yitirmiş durumdayız.” Burada sözü geçen sosyopatinin; psikopatlıktan seri katilliğe kadar uzanan bir rahatsızlık türü olduğunu da hatırlatalım. Göka, bir şeye daha dikkat çekiyor: “Savaşçı zihnimizin bu saydıklarımız dışında en büyük zararı, biz Türkleri uygarlık hamlemizden alıkoyması.” Sahi geçen yüzyıllar inşa ettiğimiz medeniyet, o ahşap evler, fotoğraflarına bakıldığında iyi bir ustadan çıkmış tablo hissi veren şehirler ve içindekiler nerede şimdi?

“Aslında mutsuzum; ama soranlara ‘Allah’a şükür, iyiyim’ diyorum.” sözü bir siyaset bilimciye ait. ‘Mutsuzum, kötüyüm, berbatım, tükendim’ demek üzereyken bile şükrederiz değil mi; hem İslam’a uymaz hem de, ‘kötülük ifadeye taşınırsa çoğalır, dile gelirse başa gelir’ diye. Biz de memnuniyetsizlik ve kötünün ifadesi dile gelirken yumuşuyor bu yüzden. Hiç de dindar olmayan modern hayatın bilindik yüzlerinden bir arkadaşınız her akşam dua okuduğunu ve huzur bulduğunu söylediğinde şaşırmıyorsunuz artık. Acılarımızı hafifleten inanç, gelenek ve dayanışma kültürümüze dair önemli parantezi biraz açarak işlerin yolunda gidip gitmediğine bakabiliriz.

Önemli bir görüş şu ki; bugünkü şehirleşme de eğer İslam’ın öğretileri ve ona sahiplenen gruplar olmasa ve büyükşehirlere yığılan insanlar teskin etmese bugün İstanbul’un büyük bir yangın yerine dönmesi ihtimal dışı değildi. Gelenek ve din her şeye rağmen mutlu olmayı sağlayan ya da mutsuzluğumuzu telafi eden en önemli unsur. İlahiyat kökenli siyaset bilimci Doç. Dr. Bilal Sambur’a göre, manevi bir durum olan mutluluk, insana özgü ve ayrıcalıklı bir tecrübedir: “Sözde mutluluğu çok istememize rağmen, insanın manevi bir varlık olduğunu çok ihmal ettik. Ancak bu manevi özel hal, hazır ve elde edilmesi kolay olan bir nimet değildir. Ruh ve düşünce dünyamızın ince bir şekilde işlenmesi, olgunlaşması, gelişmesi ve farklılaşması için çaba göstermeli ve çalışmalıyız. Mutluluk, uğrunda çalışılması gereken, fedakârlıklarda bulunulması gereken yüksek bir manevi haldir.” ‘Mutlu azınlık’ tabirinin, geniş toplum kesimlerini mutsuz etme pahasına elde eden kesimlerin mutluluğunu ifade ettiğini de hatırlatıyor Sambur. Bireysel olarak mutlu olma fikrinin bizden uzaklaştırılması vardır ki, mutsuzluğumuzu derinleştiren önemli bir etkendir: “Etnisite, mezhep, sınıf ya da din gibi kolektif aidiyetleri, mutlu saymanın ölçüsü haline getiren ve birey olduğumuzu bize unutturan kolektivizm, hayatımızın her alanını kaplamış bulunmaktadır.” Bireyin ‘kendi’ olmasını engelleyen ve mutsuz kılan bir devlet sistemi vardır Sambur’a göre: “Bürokratik devlet, Kürtleri beğenmemekte, Alevileri tanımamakta, dindarlardan hoşlanmamakta, dinî kılık-kıyafet giyenleri hor görmekte, kısacası kendi sınırlarının dışında olan hiç kimseden hoşlanmamaktadır. Devletin, duygu, düşünce ve inanç dünyamız dahil her yerde bulunması, bireyin kendi olmasını ve kendini doğal olarak gerçekleştirmesini imkânsızlaştırmaktadır. Sonuç olarak devlet, hepimizi mutsuz hâle getirmiştir.”

Mutsuzluk bahsi açıldığında, herkes televizyon özellikle de ‘ana haber’ meselesini açıyor. Restorandan saçları çekilerek kaçırılan kızın görüntülerini yüz kere tekrarlayıp reyting devşiren, sonra da ‘ahlak dersi” veren anchormanı, mutsuz olma pahasına izlemeye devam eden, o müthiş kurnazlığını görmeyip zirveye taşıyan A, AB ve C grubu seyircisi bizleriz ayrıca. Mutsuzluğun ilk önce muhakemeyi tahrip ettiğini, öfkeli seyircinin kullanışlı bir mecraya dönüştüğü, mutsuz, öfkeli ve yılgın kitlelerin kısa vadeli siyasi mühendislikler için bulunmaz bir zemin sunduğu biliniyor olmalı. Yani haber bültenleri sadece bizi mutsuz etmiyor, mutsuz nisanlar üzerinden kamuoyu mühendisliği operasyonuna hizmet ediyor.

Nazım Hikmet’in meşhur “Sen mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin” cümlesinin geçtiği şiiri, Küba’daki komünist rejim altında yaşayan ‘mutlu’ insanları betimler. Kollektif ideolojilerin mutluluktan çok mutsuzluk getirdiğini tarih bize öğretti; ancak konunun bir ‘bakış açısı’ olduğu da bir gerçek. Tıpkı, yıllardır Almanya’nın sert akademik hayatında varlık mücadelesi veren ve mutsuz bir halde yaşayan Sibel’e, bunu nasıl aştığını sorduğumda verdiği cevapta olduğu gibi: “Beni mutlu etmiyorsa taşıdığım disiplinin ve düşüncenin ne olduğu beni ilgilendirmemeye başladı.” Bir yerde bir şeyleri değiştiremiyorsan bakış açını değiştirmek gerekiyor belki. “Güzel gören, güzel düşünür…” misali.

“Mutsuzluk, ahlaksızlıktır” diyen Prof. Dr. Ahmet İnam, mutsuzluğu neredeyse entelektüel bir tavır ve erdemmiş gibi gösterenleri ağır bir dille eleştirmişti geçen yıllarda. Mutluysan üretebilir, hayatı paylaşabilirsin, tasarladığın projelerin altında ezilmezsin İnam’a göre. Mutsuzluk ‘kutlu bir isyan’ ve ‘entelektüel bir tavır’ değil, mutlu olmak da ‘aptallık’ değildir, dolayısıyla mutlu olmaktan da, mutlu görünmekten de korkmamak gerekir.

Bu bir temenni değil sadece. Mutluluk ve mutsuzluk arasındaki ince çizgi, mutsuzluğun yönetilebilir ve zaten yönetilmesi gereken bir olgu olduğunu gösteriyor. Umarız mutsuzluk tasvirleri kendi gerçekliğimizi gösterdiği kadar meselenin kavranmasına da hizmet eder. Mutluluğun resmini çizmek mi? O da size kalmış artık.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND