Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Toplumlar da hastalanabilir!

SADECE İNSANLAR DEĞİL TOPLUMLARIN DA HASTALIKLI dönemleri vardır. Alev Alatlı, bu dönemleri anlatıyor…

TOPLUMLAR DA HASTALANABİLİR!

Alev Alatlı
Zaman / Yorum

Yaygın alışkanlık, akıl sağlığını bireyler bağlamında düşünmektir. Çoğu psikoloğa ya da psikiyatriste göre bir toplumun akıl sağlığı o toplumdaki “hasta” insanların sayısıyla ölçülür. Popüler kültürün “hasta” olabileceği keyfiyeti üzerinde hemen hiç durulmaz.

Ama “toplumsal patoloji” diye bir kavram vardır ve toplumlar da hastalanabilirler. Toplumların hastalanmaları, normal işlevlerini göremez hale gelmelerinden anlaşılır.

Toplumların “normal işlevler”i, kendilerini oluşturan bireylerin akıl sağlıklarını idame ettirecekleri düzenlemeleri yapmaktır.

Bireyin akıl sağlığı çoğunlukla sanıldığı gibi göreli bir durum değildir. Kimine göre sağlıksız olan kimine göre sağlıklıdır diye bir hüküm de olamaz. “Şartlı hümanizma” derler; her problemde olduğu gibi, insan hayatında da doğrular ve yanlışlar; doğru çözümler ve yanlış çözümler vardır.

“Akıl sağlığı” dediğimiz durum, bireyin fıtratının nitelikleri ve kanunları doğrultusunda buluğa ermesi, yaşamını reşit bir insan olarak devam ettirmesi halidir. Fıtratının nitelikleri ve kanunları doğrultusunda gelişmesine izin verilmeyen birey hastalanır.

Bu bağlamda, bireyin meselesi topluma uyum sağlamak değil, kendisine uyum sağlayacak toplumu yaratmaktır. Mesele, toplumun insan fıtratına uygun düzenlemeleri yapmasıdır. Eğer bir toplum bunu başaramıyorsa, hastalanmış demektir.

Meseleleri geçiştirmek defosu

“Haklı kılan mutabakat” bireyin belli olaylar karşısındaki tutumunu başkaları da öyle yapıyor şeklinde rasyonalize etmesi halidir. Ne ki, bireyin düşünce ve duygularının çoğunluk tarafından paylaşılıyor olmaları, onların doğru ve haklı oldukları anlamına gelmez.

Nasıl ki, milyonların günah işliyor olmaları, bireyin kendi günahını sevaba çevirmez, milyonların hastalanmış olmaları da bireyin sağlıklı olduğuna delâlet etmez.

Şöyle düşünelim: Eğer filânca bir şahıs, on beş yıl boyunca her ay maaşını bir bitirime kaptırıyor da tepki göstermiyorsa; tersine, o bitirime bir de üstelik sofra kurmak için konu komşudan borç alıyorsa; üstüne üstlük hatırı sorulduğunda “iyi diyelim iyi olsun” şeklinde akla uygun düşmeyen bir tavır geliştirmişse, en iyi ihtimalle o şahsın akıl sağlığından şüphe edilir.

Bir ülkede bu davranışları sergileyenler çoğunluktaysa, o zaman da toplumun akıl sağlığından cidden şüphe etmek gerekir. Bireylerin olaylar karşısında kendilerini aciz hissettikleri ve bu duruma başkalarının da aciz oldukları için tahammül ettikleri durumda toplum adamakıllı hastalanmış demektir.

“Kültürel defo” diye bir şey vardır. Kültürel defo, bireyin içinde yaşadığı toplumdan aldığı defodur.

Türkiye’nin popüler kültüründeki defonun, “meseleleri geçiştirmek” defosu olduğu tezini savunuyorum. “Meseleleri geçiştirmek” şeklindeki kültürel defomuzun, başkalarının kendisini görmemesini isteyen bir çocuğun kendi gözlerini kapatmasına benzetiyorum.

Biraz daha açalım: Ülkemizde okuma yazma oranı yüzde seksenlerin üstündedir. Yurt sathına yayılmış beş bin radyo, iki bin televizyon istasyonu, bir o kadar da gazete, dergi var. Kitap var. Türk film sektörü de küçümsenebilir boyutlarda değil. Seçimlere tek bir TRT, tek bir gazete ile giriyor değiliz, iletişim özgürlüğü hiç olmadığı kadar var.

Öte yandan, büyüklerimizin dehşetle hatırladığı İkinci Dünya Savaşı yılları da dahil olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en bunalımlı günlerini yaşıyoruz. Otuz milyon Türk vatandaşı yoksulluk sınırının altında, borçlanma faizleri, tüm vergi gelirlerinin yüzde yüz otuzu.

Duyun–u Umumiye bilançosuna dönüşmüş bir devlet bütçesi, çökmüş ve hemen hepsi yabancı bankaların eline geçmiş bir bankacılık sistemi, üretim düşüşü, dokuz buçuk milyon işsizle karşı karşıyayız. Her dört üniversite mezunundan üçü işsiz, her yedi yüz gençten sadece birisi meslek sahibi. “21. yüzyıl Türklerin yüzyılı olacak” diyerek geldiğimiz bu noktada, birbiri ardına gelen ekonomik krizlerle boğuşuyoruz.

Genel dengeleri hâlâ kurabilmiş değiliz. Uzun vadeli bir kalkınma vizyonumuz yok. Vizyon olmadığı için strateji de saptanmış değil. Ve bir büyük suçlama:

“Mayıs 2000’de ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’ adı altında uygulanan ekonomik program gereği, IMF ve Dünya Bankası’ndan gelen krediler, kamu kesiminin ve bankacılık sisteminin açıklarını karşılamakta kullanılmış, iç piyasalardan borçlanma gereğini azaltarak faiz oranları düşürülmeye çalışılmıştır.

Bu yaklaşımın da ekonomide dengeleri sağlamak yönünde kuramsal bir temeli yoktur. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, dış borcu gereksiz ve tehlikeli şekilde artıran bir borç erteleme operasyonundan ibarettir. Daha sonra IMF’ye verilen niyet mektupları ile yapısal reformlarla bezenen program da istikrar önlemleri konusunda ciddi yanlışlıklar içermektedir.

IMF dövizleri ile Hazine’ye ve bankalara kredileri artırıp, bunun sonucunda piyasada artan emisyonu döviz satarak emme stratejisi kurulurken iktisat kuralının iki temel denklemi unutulmuştur. Yeni dış borç alarak iç borçlanma yükünü ya da gereğini azaltmak ancak gelen dış kaynakların reel ekonomiye emdirilmesi ile mümkündür. Bu ise dış açığın büyümesi demektir ve bunu gerçekleştirecek piyasa mekanizması da ya enflasyonun hızlanması ya da nominal kurun devalüasyonu ile gerçekleşir.

Ancak bu transfer mekanizması işler ise reel faiz hadlerinin aşağıya çekilmesi ya da kamu borç yükünün azaltılabilmesi mümkün olabilir… Türkiye bu duruma, artık hükümet mi, IMF mi, Derviş mi, muhalefet mi, kim sahiplenirse sahiplensin, bu program uygulanamadığı için değil, tam tersine uy–gu–lan–dı–ğı için düştü. Dayatılan istikrar programlarında ve yapısal düzenlemeler alanında maliyeti çok yüksek ciddi hatalar yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir.”

İddianın arkasında TC Merkez Bankası müstafi başkanı Bülent Gültekin ile Nobel ödüllü Joe Stiglitz ikilisi var. Stiglitz, henüz 26 yaşındayken M.I.T. profesörü olmuş, “40 yaşının altında en iyi eseri veren” iktisatçılara verilen ünlü John Bates Clark Madalyası sahibi.

Ayrıca Nobel ödülü almış. Dünya Bankası’nın icracı başkan yardımcısı ve baş ekonomisti. 1993’te Clinton’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi üyesi, “söylemesi gerekeni değil, düşündüğünü söyleyen” bir adam olarak biliniyor. IMF’nin hemen her ülkeye ve Güneydoğu Asya Kaplanları’na dayattığı hezimetle sonuçlanan politikalarının baş muhalifi.

Bülent Gültekin, Amerika’da The Wharton School, University of Chicago, University of North Carolina, Fransa’da Fontainaableau’da INSEAD, Japonya’da Namura School of Management, Singapur’da Singapure Management University’nin paylaşamadıkları bir öğretim üyesi. ABD’nin North Carolina eyaletinde “University of North Carolina Chapel Hill’de ders veriyor.

Ayrıca, Nursultan Nazarbaev’in, Kerimov’un, Rusya Federasyonu Özelleştirme İdaresi’nin, Ukrayna Özelleştirme İdaresi’nin, Beyaz Rusya Özelleştirme İdaresi’nin, Endonezya Maliye Bakanlığı’nın, Malezya Devlet Bakanlığı’nın, U.S. Aid teşkilatının, Birleşmiş Milletler’in, Dünya Bankası’nın, IFC’nin Avrupa Kalkınma Bankası’nın, OECD’nin danışmanı.

Korkunun ecele faydası

“Rasyonel otorite” diye öğretmen–öğrenci ilişkisi anlatılır. Öğretmenin, öğrencinin üzerindeki otoritesi, öğrenci öğretmenine yetiştiğinde kendiliğinden kalkacak olduğu için “akılcı” otoritedir. Aklı selim sahibi toplumlar, korkuya değil, akılcı otoriteye itibar eden toplumlardır.

Şimdi bir soru: “İçinde bulunduğumuz ezici koşullar, bu ikilinin dediklerini dinlemeyi, uyarılarını ve önerilerini ciddiye almayı gerektirmez mi?” Siyasilerden geçtim, az önce saydığım medya bereketinde bu adamların beyinleri, bilgileri, tecrübeleri didiklenmez mi? Derviş ve ekibi televizyonda, radyoda, yazılı basında bu ikili ile karşılıklı konuşmaya ikna edilmez mi? Hayır edilmez; çünkü bu toplum kültürel bir defo ile malûldür; gözlerini kapatma, meseleleri geçiştirme defosu.

Temel’in mezar taşının üzerindeki yazıyı hatırlıyorum: “İyisin dediniz, iyisin dediniz, peçi bu ne?” Hayır, “iyi demekle iyi olmaz” ve korkunun ecele faydası yoktur.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND