Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Tembellik bir hastalık mı?

Yaşam kalitesini olumsuz etkileyen tembellik bir hastalık mı? Tembellik ve tükenmişlik sendromu arasından nasıl bir ilişki var? Duygusal değişimler tembelliği nasıl etkiliyor?

tükenmişlik sendromu, tembellik ve tükenmişlik sendromu, tembellik, kişisel gelişim

AKILLARA ZARAR KIŞ MEVSiMi – TEMBELLiK VE TÜKENMiŞLiK SENDROMU

 

Tembellik ve tükenmiş sendromları yaşam kalitesini düşürüyor. Tembelliğe göre daha çok klinik etkiler gösteren tükenmişlik sendromu kişiyi, hastaneye bile düşürebiliyor.

İ.Ü. İstanbul Tıp  Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı  Öğretim Üyesi ve  Humanite Psikiyatri Direktörü Prof. Dr. Sedat Özkan tembellik ve tükenmişlik  sendromlarını anlattı.

 Tembellik bir  hastalık mı? 
Tembellik bir hastalık değil, bir kişilik yada durumdur. Tembellik sadece hareketsizlik değil aynı zamanda üretime yönelik motivasyonsuzluktur. Bazı kişilik bozukluklarının ve ciddi psikiyatrik hastalıkların belirtileri arasında motivasyon eksikliği var. Bazılarının kişiliği böyledir. 

Tembelliği işaret eden  belirtiler neler?
Tembelliğin belirtileri; hatalar yapma, bazı şeyleri erteleme, işe geç gelme, izinsiz olarak ya da hastalık nedeniyle işe gelmeme, işi bırakma eğilimi, ilişkilerde bozulma, hizmet verilen kişilere karşı alaycı tavır sergileme ve başka şeylerle vakit geçirmedir. 

Duygusal değişimler  tembelliği nasıl etkiliyor? 
Yas ve ayrılık durumunda kişinin motivasyonu düşer. Kişi, travmaları atlatıncaya kadar konsantrasyonunu yitirebilir. 

 Zeka ve tembellik   arasında ilişki var mı?
Pek çok bilimsel icadın mucidinin tembel ve zeki kişiler olduğu söylenir. Ama icatların insanları tembelleştirdiği kesin.

 Tembelliğe neden olan hastalıklar mevcut mu?
Tembellik obeziteye, obezite fiziksel sorunlara yol açar. Bu, kısır döngü haline gelir ve insanın hayatını zorlaştırır. Tersine, fiziksel yetersizlikler kişiyi daha motivasyonel kılabilir. Sol kolun olmaması, sağ kolun güçlenmesine sebep olur. Tembel insanlara ruhlarını beslemeyi öğretmeliyiz. Ruh merakla, öğrenmeyle sevgiyle, araştırmayla beslenir. 

 Tükenmişlik sendromuyla tembellik arasında ilişki var mı ?
Hayır yok. Tam tersi tükenmişlik sendromu; işlerine son derece bağımlı, kendi ihtiyaçlarını görmezden gelen, mükemmeliyetçi, kendini aşırı derecede zorlayan, baskı altına sokan kişilerde görülür. Ayrıca pedagog, doktor, yönetici gibi insan ilişkileri yoğun ortamlarda çalışanlarda daha sık rastlanır. Tükenmişlik sendromu bir direnme ve çabanın sonuç vermediği algıdır.

 Tükenmişlik sendromuna yakalananların ne tür   şikayetleri oluyor? 
Duygusal bitkinlik, kronik sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, bilişsel becerilerde güçlükler yaşama, hayal kırıklığı, çökkün duygu durum, anksiyete, huzursuzluk, sabırsızlık, benlik saygısında düşme, değersizlik, eleştiriye aşırı duyarlılık, karar vermekte yetersizlik, boşluk ve anlamsızlık hissi, ümitsizlik ortaya çıkar. Tükenmişlik; özellikle birey iyi bir performans gösterdiği halde bu çabasının karşılığında uygun bir ödül alamadığı veya takdir edilmediğinde görülür.

TÜKENMiŞLiK SENDROMU EVRELERi

Şevk ve coşku evresi: Hastalığın bu evresinde umut ve ve enerji çok yüksektir. Kişi, gerçekçi olmayan mesleki beklentiler içine girer. Uykusuzluğa ve gergin çalışma ortamlarına karşı üstün bir uyum sağlama çabasındadır.
Durağanlaşma evresi:  Kişinin istek ve umutları azalmaya başlar. Karşılaştığı zorluklardan daha önce rahatsız olmazken bunlar gözüne batmaya başlar. İşinden başka bir şey yapmadığını düşünmeye başlar.
Engellenme evresi: Kişi; insanları, sistemi, olumsuz çalışma koşullarını değiştirmenin ne kadar zor olduğunu anlar. Üç yoldan birini seçmek zorunda kalır. Bu yollar, adaptif savunma ve başa çıkma stratejilerini harekete geçirme, maladaptif savunmalar ve başa çıkma stratejileriyle tükenmişliği ilerletme, durumdan kendini çekme veya kaçınma.
Umursamazlık evresi: Bu evrede duygusal kopmalar yaşanır. Kişi kendini kısırlaştırılmış hisseder ve bir şey üretemez.

Kaynak: www.milliyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Zamanınızı doğru kullanabiliyor musunuz?

zaman yönetimi, temel aksoy, Manşet, hayatın dengesi, denge

Gün içinde nelere vakit ayırabiliyorsunuz? Nelere ayıramıyorsunuz? Sosyal, ekonomik ve biyolojik zamanlamanızı doğru yönetebiliyor musunuz? Cevabınız olumsuzsa, bu makale tam size göre… İşte Temel Aksoy’un ‘’Sizin Hayatınız Ne Kadar Dengeli?’’ başlıklı yazısı…

Sizin Hayatınız Ne Kadar Dengeli?

Son günlerde sevdiklerinize yeterli ve kaliteli zaman ayırdınız mı? Son dönemde arkadaşlarınızla birlikte güzel zaman geçirebildiniz mi?  Yeterince uyuyup, iyi besleniyor musunuz? Spor yapabiliyor musunuz? Son zamanlarda hiç tanımadığınız insanlara katkı sağlayacak herhangi bir şey yaptınız mı?

Eğer bütün bu sorulara “evet” cevabı veriyorsanız, gerçekten hayatını dengelemeyi başaran az sayıda insandan birisiniz demektir.

Cep telefonları hayatımıza girmeden önce Cuma günü işten çıkan bir çalışana ulaşmak isteyenler, ona en erken Pazartesi sabahı ulaşabilirlerdi. O yıllarda çalışanlar, “eve iş getirmedikleri” takdirde, iş eve gelmezdi. O zamanlar iş ve özel hayat birbirlerine değmeyen iki dünyaydı. Terazinin iki kefesini dengelemek gibi, herkes bu iki dünyayı dengelemekten bahsederdi.

Bugün artık birbirinden ayrı iki dünya kalmadı. Hepimiz işle özel hayatın iç içe geçtiği tek bir hayat yaşıyoruz. Kiminin hayatında çok iş var, kimininkinde daha az. Herkesin kendine göre bir “karışımı” var. Bazıların karışımı koyu, bazılarınınki açık.  Akıllı telefonların elimizden düşmediği bir dünyada iş-özel hayat dengesi kurmak zor.

Kadınlar için çok daha zor. Toplumsal roller, kadını ev ve çocuklardan sorumlu tutar. Erkekler için başarı, sadece iyi bir iş sahibi olmak demektir ama kadınlar için başarı, hem iyi bir aile hayatına hem de iyi bir iş hayatına sahip olmak demektir. Erkekler için bile zor olan iş-özel hayat karışımının kıvamını tutturmak, kadınlar için çok daha zordur. İşin içine çocuklar da girince bu zorluğun derecesi katlanarak artar.

İş-özel hayat dengesini kurmak için işbirlikleri yapmak gerekir. Türkiye’de çocuk sahibi olan anne babalar, anneanne ve babaanneler başta olmak üzere aileden büyüklerinden destek alırlar. Aile büyüklerinden ya da bakıcılardan alınan destekler,  çalışan insanların dengeli bir hayat yaşamalarını kolaylaştırır. İşbirliği yapmasını bilmek, dengeli bir hayat yaşamayı kolaylaştırır.

Bazı işler insanın özel hayatını neredeyse yok edecek kadar talepkardır. Kendi işini kurup gece gündüz çalışmak zorunda olan girişimciler, bilgisayar programcıları, hizmet sektörlerinde çalışanlar,  doktorlar, şantiyelerde çalışan mühendisler, uzun yol şoförleri… Ne kadar dengeli bir hayat arzu ederlerse etsinler bu arzularını gerçekleştirmezler.

Her insan,  kendine yaptığı başarı tanımına göre, şu ya da bu şekilde bir  “denge” kurar. Bazıları Pazar günü birkaç saat ailesiyle birlikte olmaktan tatmin olurken, bazıları için dengeli bir hayat, iş sonrası her akşam evde eşi ve çocuklarıyla uzun saatler kaliteli zaman geçirmektir. Bazıları, işlerini bahane ederek evden uzaklaşmayı tercih ederken, bazıları evlerinde zaman geçirmekten mutlu olurlar. İş hayatı-özel hayat dengesi, mutlak bir kavram değildir; herkesin kendine göre bir denge anlayışı vardır.

Ama nasıl tanımlarsa tanımlasın, insanın dengeli bir hayat yaşaması için  emekli olmayı beklemesi de yazıktır. İnsan eğer bir denge kuracaksa, bu dengeyi ununu eleyip eleğini astıktan sonra değil, henüz vakit varken kurmalıdır. İnsanın emekli olduğunda, çocuklar evden gittikten sonra, hiç arkadaşı kalmamışken, hiç hobisi olmamışken, kendine zaman ayırmaya başlamasının hiç bir anlamı yoktur.

Dengeli bir hayat yaşamak, insanın sadece sevdiklerine, hobilerine ve tatile zaman ayırması değildir. Kendine yeteri kadar boş zaman ayıran ama maalesef bedensel, ruhsal ve sosyal olarak hiç dengede olmayan insanlar vardır. Denge; insanın düşünsel, duygusal, sosyal ve manevi alanlarda bir uyum elde edebilmesidir.

Herkes dengeli bir hayat yaşamak istediğini söylese de, dengeli bir hayat yaşamak gerçekten zordur. Çaba ister ve bu çabayı insanın kendisinden başka gösterecek kimse yoktur.

Bir iş sahibi olmak ya da bir işte çalışmak ama aynı zamanda kendini geliştirmek, aile ve arkadaşlarla kaliteli zaman geçirmek, iyi uyumak, iyi beslenmek, spor yapmak, dinlenmek, tek başına kalacak zaman bulabilmek, hobilerle uğraşmak, toplum için faydalı işler yapmak… Bunların hepsini hakkıyla yapmak hiç de kolay değil.

Bugün çoğunluk şu ya da bu şekilde bu listedekilerden birkaçını hakkıyla yapamadığından yakınır. Hayat o kadar hızlı ve o kadar çok boyutlu ki, bütün bunların hepsine yetişmek için gerçekten yüksek düzeyde bir farkındalık, ne istediğini bilmek, seçici olmak ve zamanı etkin kullanma konusunda kararlı olmak gerekir.

Dengeli ve iyi bir hayat, işimize, kendimize, ailemize, arkadaşlarımıza hatta hiç tanımadığımız insanlara zaman ayırdığımız, bütün bu alanlarda başarılı ilişkiler yaşadığımız bir hayattır.

Bu dengeyi kurmak elbette çok zor ama hepimizin hedefi böyle bir dengeye ulaşmak olmalıdır. Hayat ancak bunu başardığımızda yaşamaya değer olur.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Özgüven hayatımızı nasıl etkiler?

yakın ilişkiler, özgüven ve ilişkiler, özgüven hayatımızı nasıl etkiler?, özgüven, Manşet

Özgüven nedir? Özgüvende dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Romantik ilişkilerimizi nasıl etkiler? İşte tüm bunlara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Özgüven ve İlişkiler

Özgüven sahibi olup olmamak hayatımızdaki birçok alanı etkileyebiliyor. Çocukluğumuzdan yetişkinliğimize kadar olan süreçte özgüvenimizde yaşadığımız dalgalanmalar; kararlarımızı, seçimlerimizi ve bu doğrultuda davranışlarımızı belirleyebiliyor. Yüksek özgüvene sahip olan biri, kendisini olduğu gibi kabul ediyor ve kendisine saygı duyuyor. Peki hayatımızı bu derece etkileyen özgüven, romantik ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?

Özgüvenin ilişkilere etkisi üzerine yürütülen araştırmaların cevaplamaya çalıştığı 2 temel soru var. Birincisi, yüksek özgüvene sahip olmak mı daha iyi bir ilişki getiriyor, yoksa kurulan iyi bir ilişki mi özgüvenin artmasını sağlıyor1? Farklı ülkelerden ve yaşlardan katılımcılarla yapılan bir araştırmada, hem yüksek özgüvenin daha iyi bir ilişki getirdiği hem de kurulan iyi bir ilişkinin özgüveni arttırdığı bulunuyor. Özgüvenin, romantik ilişkileri arkadaşlık ve ebeveyn-çocuk ilişkilerinden daha çok etkilediği bulunuyor2. Gençlerle yapılan ve üç yıl süren bir başka araştırmada ise insanların özgüvenlerinin ilişki durumları ve ilişkilerinin kaliteleri ile olan bağlantısı inceleniyor3. Özgüven ölçümü insanların kendi değerlendirmeleriyle yapılıyor ve sonuçlar yine özgüvenin romantik ilişkilerin başlamasını, ilerleyişini veya sona ermesini etkilediğine işaret ediyor.

Peki yeni bir ilişkiye başlamak ve ilişkinin süresi özgüvenimizi nasıl etkiliyor? Yukarıda bahsettiğimiz araştırmada bulunan sonuçlara göre birinci senenin sonunda hala ilişkilerine devam eden çiftlerin özgüvenlerinde bir artış olduğu bulunuyor. Fakat ilişkinin ikinci veya üçüncü senesinde bu durum ortadan kalkıyor. Yani birinci yıldan sonra, ilişki ilerledikçe geçen zamanın kişilerin özgüvenleri üzerinde bir etkisi olmuyor3. Diğer yandan, daha kısa süren ilişkilerde, birinci senelerini doldurmadan ayrılan çiftlerin özgüvenlerinde bir artış görünmüyor. Hatta ayrılıktan sonraki ikinci senenin sonunda kurdukları yeni bir ilişkiye dahi öncekinden daha az bir özgüvenle başladıkları görülüyor3. Bu sonuçları göz önüne aldığımızda özgüvenli olup olmamanın ve ilişkilerimizin birbirlerine etkisinin bir döngü içinde olduğunu fark ediyoruz. Örneğin; kendimiz hakkında olumlu hislere sahip olmamız, genel olarak ilişkilerimizde daha rahat bir şekilde insanlarla yakınlık kurabilme ihtimalimizi artırıyor. Yakın ilişkiler kurabildikçe de kendimizi daha iyi hissediyoruz. Ne yazık ki, bu döngünün tam tersinin gerçekleşmesi de mümkün. Kendimiz hakkında olumsuz hislere sahip olmamız diğer insanlara daha soğuk davranmamıza ve ilişkilerimizin bizi memnun etmemesine yol açabiliyor. Durum böyle olunca da kendimizi daha az değerli görüyor ve kendimize karşı daha acımasız davranabiliyoruz.

Aynı araştırmanın devamında özgüvenin kişilerin ilişki memnuniyetlerini ve ilişkilerinin kalitesini tahmin edebilmemizi sağladığı da bulunuyor4. Başka bir araştırma, düşük özgüvene sahip olan insanların romantik ilişkilerinden yüksek özgüveni olanlara göre daha az memnuniyet duyduklarını göstererek bu araştırmayı destekliyor5. Tatmin olmadığımız, memnuniyet seviyemizin düşük olduğu bir ilişkiyi devam ettirme ihtimalimiz de haliyle azalıyor. Özgüven ile ilişkiler arasında çift taraflı bir etki olduğundan bahsetmiştik. Her ne kadar ilişkilerin genel olarak geçtiği aşamalar belliyse de bazı ilişkilerde durum daha karışık bir halde olabiliyor. Örneğin bir dargın bir barışık yaşanan ilişkiler. Bu dalgalanmalar ilişkideki memnuniyeti ve ilişki kalitesini azaltmanın yanı sıra özgüvenimizi de negatif yönde etkiliyor3.

Özgüvenli olup olmamamıza göre hayata bakış açımız değişebiliyor. Yüksek özgüvenli kişiler olumlu olaylara odaklanırken daha düşük bir özgüvene sahip kişiler negatif olaylara yoğunlaşmaya daha meyilli olabiliyorlar3. Mesela ilişkideki geçiş aşamalarına kolaylıkla ayak uyduran ve bir problem olduğunda çözülebilir olduğunu düşünüp çözüm üretmeye çalışan taraf genellikle daha yüksek özgüvene sahip olan taraf oluyor. Yüksek özgüvene sahip insanların başarılı olma konusunda da diğer insanlara kıyasla daha az endişeleri oluyor. İlişki kurma ve sürdürme konusunda da başarısız olmak gibi bir çekinceleri daha az oluyor. Bu kişilerin kendilerine olan güvenleri ilişkinin iyiliği için rahatça hareket edebilmelerine olanak sağlıyor. Gösterilen bu davranışlar partnerin de mutluluğunu olumlu yönde etkiliyor6.

Diğer yandan düşük özgüvene sahip olan kişiler, ilişkide onları tatmin eden şeyler aramaya ve partnerlerinin davranışlarını olumsuz olarak yorumlamaya daha eğilimli oluyorlar. Bu duruma kişilerin kendileri hakkında olumsuz bir algıya sahip olmalarının yanı sıra, partnerlerinin de kendilerini o şekilde gördüklerini düşünmeleri sebep oluyor. Bu kişilerin kendilerini değersiz hissetmeleri gördükleri sevgiyi de küçümsemelerine yol açabiliyor. Partnerlerine hayal kırıklığı yaşatma korkusu, ilişkinin geleceğine dair herhangi bir tehdit algılamaları kendilerini geri çekmeleri ve partnerleriyle aralarına mesafe koymalarıyla sonuçlanabiliyor6. Yani her iki tarafın da partnerinden aynı değeri görüyor olduğu bir senaryoda düşük özgüvene sahip kişiler reddedilmeye karşı hassasiyetlerinden dolayı rahatsız edici/yıkıcı davranışları daha çok gösterebiliyorlar5. Peki düşük özgüvene sahip partnerinizi onu sevdiğinize nasıl inandırabilirsiniz? Özgüveni düşük partnerinizin şüphelerini kırıp kalbini kazanmanın yolu, yorumlarınızda onun sizin için ne ifade ettiğine odaklanmaktan geçiyor çünkü bu karaktere sahip insanlar, duydukları yorum daha somut durumlarla ilgiliyse, bu yorumu ciddiye almamaya daha meyilli oluyorlar. Örneğin, “Saçların çok güzel olmuş.” ya da “Kıyafetin çok yakışmış.” gibi yorumlar onlara sizin sevginizi ve beğeninizi aktarmaya yeterli olmuyor. Hatta “Çok zekisin.” veya “Çok çekicisin.” gibi cümleler bile ters tepebiliyor. Ama eğer onun sizin için önemini veya ona neden aşık olduğunuzu daha anlamlı cümleler kurarak açıklarsanız, “İyi ki varsın ve varlığın beni çok mutlu ediyor.” gibi, hem ilişkiye olan güvenleri hem de ilişki memnuniyetleri belirgin ölçüde artıyor5.

Özgüven ve ilişkilenme arasındaki ilişkiye değindik. Peki ya ilişki bittiğinde? “Hüzünlü Sona Nasıl Geliyoruz?- Ayrılık Süreci” yazımızda ayrılığın aşamalarından bahsetmiştik. Sizce bu durumdan özgüvenimiz nasıl etkileniyordur? Yukarıda bahsettiğimiz araştırmaya geri döndüğümüzde, ayrılık yaşayan katılımcıların bu durumu bir başarısızlık olarak gördüklerini ve ayrılığın özgüvenlerinde kayba yol açtığını görüyoruz. Uzun süren bir ilişkinin bitmesiyle partnerlerin özgüvenlerinde güçlü bir düşüş meydana geliyor çünkü zaman geçtikçe ilişkiyle ilgili hayaller ve ilişkiye olan inanç daha da derinleşiyor3. Aynı zamanda düşük özgüvene sahip insanların daha kısa sürme ihtimali olan ilişkilere başladığı görülüyor ve ilişki bittiğinde zaten düşük olan özgüvenleri daha da azalıyor7. Fakat bu bulguları ayrılık yaşadıktan sonra özgüvenimizin sıfırlanacağı ya da düşük özgüvenli insanları mutsuz ilişkilerin beklediği şeklinde yorumlamak doğru değil. Çünkü araştırmada bulunan bir başka bulgu, özgüvendeki düşüşün geçici olduğunu ve kişinin özgüven seviyesinin bir yıl sonra eski haline döndüğünü gösteriyor.

Tüm bu araştırmalara baktığımızda, özgüvenin özellikle romantik ilişkilerimizdeki rolünün ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz. Peki özgüvenli olmak doğuştan gelen bir lütuf mu yoksa sonradan edinilebilir mi? Bu konuda yazmaya devam edeceğiz, siz de bizi okumaya devam edin!

Yazan: Elif Topatan
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Birbirinden ilginç 7 psikolojik rahatsızlık

takıntı, sendrom, psikolojik sendromlar, nadir görülen psikolojik hastalıklar, Manşet

Sendrom , birbirleriyle ilişkisiz gibi görünen, ancak bir araya geldiklerinde tek bir olgu olarak kendilerini gösteren bulgular bütünü olarak tanımlanıyor. www.matematiksel.org toplumda pek fazla bilinmeyen fakat milyonlarca kişiyi etkisi altına alan sendromları incelemiş. Bu birbirinden ilginç ve bir o kadar da garip hastalıkları duyunca çok şaşıracaksınız…

Takıntılar ve İlginç Psikolojik Sendromlar

Birçok kişinin küçük takıntıları vardır. Ne var ki kimi zaman bu takıntılar birer psikolojik rahatsızlık bo­yutuna ulaşabilir. Literatüre geçen kimi rahatsızlıklar var ki, ilk kez duy­duğunuzda şaşırmaktan kendinizi ala­mıyorsunuz. Bu yazıda onlardan bir kaçından kısaca bahsedelim…

Capgras Sendromu

Capgras Sendromu, hastanın genel­likle kendisine yakın olan kişilerin ya da nesnelerin, onlara tıpatıp benzeyen ikizleriyle değiştiril­dikleri sanısına dayanıyor. Kişinin kendisini karmaşık bir komplonun içinde hissediyor bu durumda. Sıklıkla şizofre­ni de bu hastalığa eşlik ediyor.

Bu psikotik bozukluk, ilk kez Fransız psi­kiyatrları Capgras ve Reboul Lachaux tarafından 1923’te detaylı bir şekilde tanımlanmıştı. Bu iki psikiyatrist, mira­sına konabilmek ve mülkünü elinden alabilmek amacıyla önce kocasının ve sonra kızının yerini alan sahtekârlar­dan söz eden bir kadının vakasını kayda geçirmişlerdi. Bu sap­lantılı fikir, o günden sonra “Capgras Sendromu” olarak anılmaya başladı.

Sanrısal yanlış tanımlama sendromlarının bir diğer örneğiyse Fregoli Sen-dromu adını taşıyor. Hastalık adını İtalyan oyuncu Leopoldo Fregoli’den alıyor.

Leopoldo Fregoli, kılık değiştirmek ve sahnede binbir surata bürünmek konusundaki dehasıyla ün­lüydü. Aktörün adının bir hastalığa verilmesinin ne­deni, günün birinde bir kadının, sürek­li birileri tarafından takip edildiğini ve takipçilerinin hepsinin de aslında kılık değiştirmiş olarak çevresinde dolaşan Fregoli olduğunu iddia etmesi.

Yabancı El Sendromu

Düşünün ki sağ elinizle sol eliniz birbirinden farklı hareket ediyor, bir elinizle gömleğinizin düğme­lerini iliklemeye çalışıyorsunuz ama öteki eliniz sizin iliklediklerinizi çözüyor. İşte bilim insanları bu duruma “alien hand syndrome” yani yabancı el sendromu adını veriyorlar.

Beynin vücudumuzu kontrol eden işlevleri sağ ve sol loblara bölünmüş durumda. Her iki yarıkürede farklı gö­revlerin yapılması için kontrol merkez­leri bulunuyor. Her iki bölüm birbiriy­le bağlantılı olduğu olduğu için, bu özellikler bir yardımlaşma içinde birbi­rini bütünlüyor. Bu iki bölümü biraraya getiren ve karşılıklı iletişimde olma­sını sağlayan bölümeyse corpus collosum adı veriliyor.

Aradaki bağlantı za­yıflayınca farklı özellikler de birbirinden kopuyor. Hatta bazen ellerden biri tamamen kontrolden çıkıyor. İradeyle hükmedilemez hale geliyor.

Bu hastalık üzerine bilinen ilk araş­tırmalar yaklaşık yüz yıl önce başlamış-tı. Almanya’da bir kadın, gece uyurken sol eli tarafından boğul­maya çalışıldığını söyleyerek Nörolog Kurt Goldstein’a başvurdu. Kadın elin kendisini öldürmeye çalıştığını ve şey­tanlar tarafından yönetildiğini düşünü­yordu. 1950’li yıllarda yaptığı çalışmalarla Ro­ger Spray bu bölgenin beynin iki ya­rım küresi arasındaki bağlantıyı sağla­dığını kanıtladı.

Münchausen Sendromu

Bu hastalığa adını veren kişi, Karl Fredrich von Münchausen 18. yüzyıl­da yaşamış palavracı olması ile tanınmış bir Alman Baronu.

Rivayete göre Baron Münchausen, Osmanlı- Rus savaşından dönüşte ar­kadaşlarına kahramanlıklarıyla ilgili hikayeler anlatmaya baş­lamıştı. Hikayelerin sonunda yalan olduğu orta­ya çıkınca, yalan hastalık öyküleri anla­tanları tanımlayan sendroma onun ismi veril­di.

Doktorların çoğu meslek hayatında yapay bozukluk olgusuyla karşılaşıyor. Bununla birlikte Münchausen Sendromu yapay bozuklukların en uç tipi.

Bu rahatsızlık ilk kez 1951’de has­tane hastane dolaşıp hastalık öyküleri uyduran ve kendilerine gereksiz yere cerrahi girişimler uygulanmasına razı bir grup hastayı belirtmek için Richard Asher tarafından kullanılmış.

Bu kişiler hastaneye sıklıkla tıbbi bir müdaha­leye gereksinimi olduğunu anlatan uy­durma bir öykü ile geliyor. Hastalığın ilginç yanı kişilerin kendilerine hastay­mış gibi görünmelerine neden olacak zararlar vermekten kaçınmamaları.

Te­daviye başlandığında hasta, sonuç alınamadan hastaneden ayrılması ve aynı tabloyu yineleyerek tekrar tekrar has­taneye başvurması görülen diğer özel­likler. Bu hastalar en zeki gözlemcileri bile aldatabilecek psikiyatrik sorunları olan kişiler olarak tanımlanıyor.

Patlayan Kafa Sendromu

Beyinde uyku sırasında oluşan algı yanılmalarına parasomni adı veriliyor. Uyurgezerlik, uykuyla uyanıklık ara­sında hayaller görmek en bilinen pa­rasomniler arasında. Patlayan Kafa adı verilen sendrom da bu kategoride değerlendiriliyor.

Kişi uykusu sırasın­da kendisini uyandıracak denli güçlü bir patlama işitiyor. Sesin türü ya da şiddeti kişiden kişiye değişse de, asıl önemli özelliği böyle bir sesin gerçek­te var olmaması. Bu ses yalnızca kişi­nin kendi zihninde “patlıyor”.

Doktor­lar uykunun birinci ya da ikinci saa­tinde, bazen de uyanmaya yakın du­yulan bu sesin fiziksel olarak bir zara­rı olmadığını söylüyorlar. Nedeni çok kesin olmasa da, duyulan seslerin kaynağının aslında beyindeki sinir yollarının bir karışıklık yaşaması ve yanlışlıkla beyne uyarı iletmesi olarak düşünülüyor.

Saç Koparma Hastalığı: Trikotilomani

İnsanların gövdesindeki kıl­ları, kaşlarını kirpiklerini, özellikle de saçlarını koparmaları ve bunu sürekli tekrar etmelerine trikotilomani adı ve­riliyor. Öyle ki bireyler başlarında kellik oluşuncaya kadar saçlarını koparabiliyor. Bunun engellenmesi durumundaysa büyük gerilimler yaşayabili­yorlar.

Tersi durumda yani saçlarını koparırken büyük keyif aldıkları, hatta rahatlama yaşadıkları görülebiliyor. Kişile­rin büyük çoğunluğu saçlarını koparır­ken acı duymadıklarını tam tersine ke­yif aldıklarını belirtiyor.

Bu sendrom li­teratürde dürtü kontrol bozukluğu olarak ele alınıyor. Dürtü kontrol bozuklukları, kendi­ne ve başkalarına zarar verici şeyler yapmak için duyulan dürtü veya isteğe karşı koymada ve kontrol etmede ye­tersizlik olarak tanımlanabilir. Kişi ba­zen davranışı yapmadan önce artan gerginlik duygusunu hisseder ve sonra gerginlikten kurtulma ve iç rahatlama­sı duygularını hissedebilir.

Trikotilo­mani’nin bir dürtü kontrol bozukluğu tanımlamasına uyan özellikleri, saçları yolmak için duyulan dürtüye karşı ye­tersizlik, saç yolmadan önce artan ger­ginlik ve sonraki iç rahatlığını hisset­meyi kapsıyor.

Yabancı Aksan Sendromu

Hastalar beyinlerindeki konuşma bölgesinin ha­sar görmesinin ardından, normal ko­nuşma aksanlarını kaybeder ve farklı bir aksanla konuşmaya başlar. Sözgeli­mi İstanbullu birinin Kayseri ya da Ka­radeniz ağzıyla konuşmaya başlaması buna örnek olarak gösterilebilir.

Kesin bir tedavisi olmasa da, bu durumun ne­deni beynimizdeki hecelerin vurguları­nı istediğimiz gibi yapabilmemizi sağla­yan bölümün zarar görmesinden kay­naklandığı düşünülüyor.

Triskaidekafobi: 13’ten korkma hastalığı

13 sayısı özellikle Batı uygarlıklarında uğursuz kabul edilir ve birçok kişi batıl inanç olarak bu sayıdan kaçınmak ister. Bununla birlikte bunu çok daha ileri düzeyde takıntıya dönüştürenler, hastalık dere­cesinde rahatsız olabiliyor. Bunun benzeri tetrafobi, yani 4’ten korkma rahatsızlığı da Çin, Japonya, Kore gibi Uzakdoğu ülkelerinde görülüyor. Ne­deni ise ölüm ve dört sözcüklerinin söylenişinin birbirinin aynısı olması.

***

Bunlar bir kaç örnek. daha adını bile duymadığımız onlarcası var…

Aklımız, sahip olduğumuz en değerli hazinemiz. Dünyayı algılayışımızı, nasıl bir insan olduğumuzu aklımız belirliyor. Aklımıza dikkat edelim…

Yazar: Sibel Çağlar
Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER12 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER12 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER12 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND