Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Tatmin olmayan ruh, sürekli öğrenme hastalığı

Gökhan Akçura ile çalışma tarzını, “Ivır Zıvır Tarih” dizisi kitaplarının oluşumunu, aşka bakışını ve yeni projelerini konuştuk…

TATMİN OLMAYAN RUH, SÜREKLİ ÖĞRENME HASTALIĞI

Türkiye’de bu alanda sınırlı sayıdaki yazarlardan biri Gökhan Akçura… Çok geniş bir çizgide, kendisinin dağınık bizim ise zengin diye tanımladığımız bir kariyer öyküsü var. Sürekli hayatta yeni bilgiler içinde dolaşmak, çok farklı alanlarda gezerek bu birikimleri okurlarıyla paylaşmak onun işi…

Gökhan Akçura ile çalışma tarzını, “Ivır Zıvır Tarih” dizisi kitaplarının oluşumunu, aşka bakışını ve yeni projelerini konuştuk…

Reklam ve senaryo yazarlığı, yayıncılık, editörlük, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda dramaturg, serbest araştırmacı, yazar, radyo program yapımcılığı… Neden bu kadar çeşitlilik diye sormak istiyoruz?

Bazı insanlar derinlemesine araştırmayı ve sınırlı konular çevresinde daha minimal tatmin alarak yaşamayı seçerler. Bazıları da sürekli yeni şeylerle uğraşmayı tercih ederler. Ben, işte bu türden bir tatminsiz ruha sahibim. Bu duruma daha farklı bir bakış açısıyla, çok meraklı olmak gibi olumlu bir noktadan da bakabilirsiniz.

Tatmin olmayan ruh, her şeye burnunu sokma ve sürekli öğrenme hastalığı…
Türkiye’de tek bir mesleğe saplanıp kalmanın insan kişiliğini yok edici yanları olduğunu düşünüyorum. Tek alanda kalırsanız bir süre sonra kendi kendinizi tüketmeye başlıyorsunuz ve başka insanlara tabi oluyorsunuz. İş dünyasında benim gördüğüm olgu budur. İnsanlar işlerinin esiri oluyorlar. Ben hiçbir zaman işimin esiri olmak istemedim. Bu yüzden her zaman, dört beş işi elimde tutarak, kendimi geliştirmek şansını elimde tuttum. Böylece istediğim an kaçmak, işimi bırakmak, her şeyi terk etmek şansına sahip olmak istedim.

Özetle, bu dağınıklığımın ruhsal ve parasal nedenlerden kaynaklandığını söyleyebilirim.

Yaratıcılığın da etkisi yok mu?

Ben hiçbir zaman gerçek anlamda bir yaratıcı olmadım. Olmayı da istemedim. “Seçseydim olabilir miydim?” Zannetmiyorum… Belki o yüzden hep araştırmayı seçtim. Gerçek bir yaratıcı yazar olmak için genetik, doğuştan gelen özelliklere sahip olmak gerektiğine inanıyorum. Fakat bugün Türkiye’de yazar diye geçinenlerin yüzde doksanında bu özelliklerin olmadığını açık sözlülükle belirtmek isterim. Bugün, benim işimle ilgili bir değerlendirme yapmak gerekirse, esas olarak yaratıcı olmadığımı ve özünde iyi bir toplayıcı olduğumu söylemem doğru olacaktır.

Peki bu (dağınıklığın) zenginliğin ortak paydası var mı?

Merak ve sürekli öğrenme açlığı. Belki bu, dünyanın çok renkliliği ve çok katmanlılığını sürekli tatmak istememden geliyor.

Burada bir parantez de açmak lazım. İnsanların iş yaşamlarına körü körüne bağlılığı, ve bunun yarattığı tek boyutluluk beni hep rahatsız etmiştir.

Dünyanın bu inanılmaz çeşitliliği içinde, yaşadıkları okyanusda yüzmekten kaçınmalarnı anlayamıyorum. Kendi dünyalarının dışındaki bilgilere, zenginliklere açık değiller; birkaç konuya sıkışıp, hayatlarını bunların etrafında geçirmeye kendilerini mahkum etmiş durumdalar.

“Ben bir araştırmacı ve toplayıcıyım” diyorsunuz. Bize bu tarza yönelmeniz ve çalışma tarzınızdan bahseder misiniz?

Aslında çalışma tarzıma geçmeden önce, benim araştırmacı ve toplayıcı yanımın çocukluk yıllarımdan başlayan, gençliğimde gelişen ve aldığım eğitim ile şekillenen bir durumun sonucu olduğunu söylemek doğru olur. Çocukluğumda ve gençliğimde eline ne geçerse okuyan tiplerdendim. Yararlı yararsız her tür bilgiyi kafama sıkıştırırdım (hâlâ öyleyim ya…) İlkokulda öğretmenin beni ayaklı ansiklopedi gibi kullandığını hatırlıyorum. Evimizde ise dergi ve gazete eksik olmazdı. Orta halli bir aileydik, ama benim okuma tutkumu ellerinden geldiği kadar desteklerlerdi. İlkokuldayken semtin Çocuk ve Halk Kütüphanelerini keşfetmiştim. Okuldan çıkar, kütüphaneye kapanırdım. Bu okuma tutkum gençliğimde de sürmüştür.

Dramaturg olmamın ise önemli bir yeri var. Bilineceği gibi dramaturgi bir yönüyle, tiyatro eserlerinin konularını ayrıntılarıyla incelemektir. Oyunlar da tahmin edilebileceği gibi, birbirinden değişik bir çok konuyu çıkış noktası alabilir. Araştırmacılığımı oyunlara uyguladıkça, metinlerin daha net ortaya çıktığını gördüm hep.

Çalışma yöntemime gelince… Hem var, hem yok. Dediğim gibi aklımda ve bilgisayarımda bir çok konular var. Uzun bir liste bu. Hemen yeni maddeler katılmaya da açık. Onlarca yıldır kütüphanelerde çalışarak biriktirilmiş bibliyografik künyeler ve notlar var bunlarla ilgili. Sahaflardan, eskicilerden alınmış ve sürekli alınan eski dergiler, kitaplar, broşürler var. Bir konu etrafında malzeme birikmeye başlayınca, yakın dönem yazı gündemine kendini aldırır. Ona bir dosya açarım. Kupürler, kesilmiş ya da fotokopisi alınmış eski makaleler, yazılar buraya girer. Efemera türünden her türlü ilgili malzeme de ardından dosyaya eklenir. Kitap arkalarında ilgilendiğim konulara yönelik yaptığım kişisel dizinler, konu açısından elden geçirilir. O ne yazmış, bu ne söylemiş diye kütüphanem altüst edilir. Bütün bunlar da çok düzenli, çok sistematik olmaz aslında. En sonunda yazma noktası gelince, oflaya puflaya bilgisayar karşısına geçilir, bütün bilgiler ekrana dökülür. Kesilir, biçilir, yeniden yazılır ve son haline getirilir. Yazarken çok altı çizili sonuçlara ulaşmaya, yazdıklarımın arasından ana fikir çıkarmaya uğraşmam.

Önceden vardığım bir düşünceyi kanıtlamak için yazı yazmaya oturmam. Hatta tersine malzemenin kendi düşüncesini, biçimini ve üslubunu bulmasını, yaratmasını amaçlarım. Bu bir seçim. Çünkü bu denli yeni ve malzemesi az alanlarda, ancak ilk bilgilerin, biraz da ham haliyle aktarılabileceğine inanıyorum.
Proje bazlı çalışmalarda ise, önce bana iş gelir. Ardından araştırmaya başlarım, bilgi ve belgeleri toplarım, sonrasında da kitap oluşur.

Ben çalışmalarımda araştırma düzeyinde kalmayı tercih ediyorum. Kitaplarımda kullandığım alıntıları mutlaka tırnak içinde vermeye önemle özen gösteriyorum. Piyasada bu türden araştırma yapan insanlar bilgileri belli kaynaklardan alıp, onları aynen harmanlayıp kendi yazısıymış gibi sunuyorlar. Ben bu tarz çalışmalara tepkiliyim. Araştırıyorum, topluyorum ve bunları okuyucularımla paylaşıyorum.

“Ivır Zıvır Tarihi” dizisi nasıl gelişti…

Yirmi yıl kadar öncesi. Çeşitli dergilerin yanı sıra Cumhuriyet gazetesinin pazar ekine de ilginç ve meraklı konular hakkında deneme tadında incelemeler yazıyordum. Plajlar, yılbaşı, çingeneler gibi konulardı bunlar. İlgilendiğim ve yazmak istediğim konuları editörlere bir liste halinde sunuyor, seçilen konu etrafında hızla araştırma yapıyordum. Yıllardır biriktirdiğim kartlar, notlar, kitaplar işe yaramaya başlıyordu. İlgi alanlarım hep farklı, araştırılmamış konulara yönelik oldu. Kendime farklı, diğer yazarların ilgilenmediği bir kanal açmak istiyordum. Böylece istediğim dergi ve gazetelerde yazabilecek; benim konularımı benden başkası pek yazmadığı için de aranır olacaktım.

Reklam yazarlığı, senaryo yazarlığı, müzikal yazarlığı, araştırmacı yazarlık… Hangi alanda iş varsa, yazarlık etiketlerimin ona yarayacak olanını çıkarıp işe koyuluyordum. Çeşitli dergilere makaleler kaleme alıyor, Turgut Özakmanla birlikte Devekuşu Kabare için oyun yazıyor ve TV için belgeseller hazırlıyordum.

Topladığım kitap, dergi gibi yayınlar arasına, efemera dediğimiz her tür bilgi içeren basılı malzemelerin katılması seksenli yılların ortalarında Grafikerler Meslek Kuruluşunun açtığı bir sergiyle başlar. Güncel ürünlerin yer aldığı bu serginin girişindeki iki panoda Türkiye Reklam Tarihinden örnekler adıyla eski gazete ilanları yer alıyordu. Birinin altında Eli Acıman, diğerinin altında ise Beysun Gökçin arşivi yazıyordu. İkisi de çok kolay bulanabilecek eski gazetelerdi alt tarafı. Türkiyenin reklam arşivi bundan ibaretse, ben çok daha iyisini toplarım diye düşündüm galiba. Sahaflardan, eskicilerden habire eski gazeteler, dergiler, broşürler almaya başladım. Zaten binbir konu hakkında yazıyordum. Her aldığım malzeme ya bir yazıya konu oluyor, ya da bir diğerinin yazılması için vesile yaratıyordu. Toplanan malzemenin görsel değeri de önem kazanmaya başladı. Toplamaya devam ettim. Üsküdar bit pazarından aldığım bir büyük sandık dolusu malzemeyi, ancak kamyonetle taşıyabildiğimi hatırlıyorum.

İlk sergim Foks Kozmetik şirketi için hazırladığım, Kadın Olmak Fevkalade Bir Şey (Türk Basınında Kozmetik İlanları) başlıklı sergiydi (1988). Bunu Reklamcılar Derneği adına gerçekleştirdiğim Geçmişe Bir Bakış sergisi izledi. Sergi başlangıcından l950li yıllara kadar reklam tarihimizden geniş bir kesit içeriyordu (1990).

Çalışmalarımdan etkilenen Bu yazılardan etkilenen BAYER, kendilerine bir proje hazırlamamı istedi. Onlara aspirinin Türkiye’deki tanıtım tarihini topladım ve bunun sonucunda ortaya ayrıntılı bir kitap çıktı.

1998 yılında ise bu kez bir ambalaj fuarına paralel olarak Türkiyede Ambalaj Tasarımına Tarihsel Bakış sergisini gerçekleştirdim. Tüm bu çalışmalar, konu etrafında araştırmalar yapmama neden oluyor, bunların sonuçlarını da çeşitli yazılarda kullanıyordum. Bazı şirketler için kurumlar ve ürünleri hakkında kitap, broşür düzeyinde çalışmalar da yaptım. Kurum tarihleri, multivizyonlar çalışma alanlarım içine girmişti. Hilmi Yavuzun kültür danışmanı olduğu dönemde İstanbul Belediyesi için iki projeyi yürüttüm: Muhsin Ertuğrul 100 Yaşında etkinlikleri (1991- 1992) ve Bedia Muvahhitin 70. Sanat Yılı etkinlikleri. Bu çalışmalar beraberinde iki de kitap getirdi: (Doğumunun Yüzüncü Yılına Armağan) “Muhsin Ertuğrul ve Bir Cumhuriyet Sanatçısı: Bedia Muvahhit.”

Aynı dönemde (1991) yazılarımı Ivır Zıvır Tarihi adı altında toplanmış ve Cep Yayınlarından yayınlanmıştı. Bugünkü Ivır Zıvır Tarihi dizisinin temeli olan bu kitapta yer alan makaleleri, konularla ilgili ciltlerde yeniden yayınlıyorum. Kitaplar ardarda gelmeye başladı: Boğaziçi Yazıları, Haliç, Bisiklet Kitabı, Aspirin. Türkiye Tanıtım Serüveni , Aile Boyu Sinema , Engin Cezzar Kitabı, Kadınlarla Meşgul Olan Genç Kalır ve diğerleri…

“Ivır Zıvır Tarihi”nin kökenleri herhalde benim İstanbul Ansiklopedisi’ni keşfetmeme dayanır. Zaten öncülüm olarak görebileceğim, aynı merak dozunu taşıyan sınırlı yazardan biri de Reşat Ekrem Koçu’dur. Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde İstanbul teması etrafında inanılmaz ayrıntılara yönelmiştir. Bir sokağın adından başlayıp, bir kahvede ilginç bir mani okuyucuna kadar aklınıza gelmeyecek binlerce ayrıntıya girmiştir.

Ben hayatın dikkat etmediğimiz ince ayrıntılarına değinilebileceğini ilk defa İstanbul Ansiklopedisi’ni keşfedince farkettim. Bu pratik olarak da çok işime yaradı. Çünkü bir oyundaki yan bir karakteri incelerken, onun derinliğine ulaşabilmek için bu türden ayrıntı bilgiler gerekliydi ve kütüphanemde bu tür bilgileri taşıyan yazarların sayısı gitgide artmaya başladı. Bir süre sonra Refik Halit Karay’ı, Sermet Muhtar Alus, Refi Cevat Ulunay’ı keşfettim ve kitaplaşmış bilgilerin az olduğunu görmeye başladım. Giderek eski dergiler, broşürler, belgeler ve resimleri toplamaya başladım. Bu toplama işi bir süre sonra beni bunlar hakkında yazmaya yöneltti.

Giderek benim merak duyduğum konular ve o konuların karşı tarafta uyandırdığı ilgiler birbiriyle paslaşmaya başladı. Böylece, şirket tarihlerine kadar uzanan özel çalışmalara girmem işimin profesyonel boyutunu geliştirmiş oldu. Bir taraftan sürekli yazma isteğimi de dergilerde yazarak sürdürdüm. Önce dergilerde yazdım sonra kitap çalışmalarım geldi.

Aşk Kitabı’nız, aşka dair bilgilerini artırmak isteyenlere, birçok yazarın tarihte yayınlanmış kılavuz kitaplarda yer alan görüşlerinden derlediğiniz bir çalışma… Peki Gökhan Akçura “Aşk”a dair neler söylemek ister bize?

Ben bütün hayatın bir illüzyon olduğunu düşünürüm. Aslında insanın yaşamı diğer canlılardan farklı değil. Doğuyor, yiyor, içiyor, sevişiyor ve hayat başladığı gibi bitiyor. İnsanı farklı kılan düşünebilme yetisi. İnsan bu düşünebilme yetisiyle herşeyi anlamlandırmaya çalışıyor. Hayata yüklediği anlamın karşılığını da çoğu zaman gerçekte bulamıyor. Yok çünkü.
Nedir bunlar?

Ölümsüzlükten başlıyor, yarın kalma isteğinden devam ediyor. Yaşama anlam katma arzumuz bütün boyutlarıyla her alanda karşımıza çıkıyor. Beraberliklerimize de çok güçlü bir kavramın eşlik etmesini istiyoruz. Aşk elbette bunun adı. Hayatımız boyunca aşkla ilgili binlerce şey okumuşuzdur. Bunların hiçbirinin gerçekte olmadığını düşünüyorum.

Aşk ise en büyük illüzyonlarımızdan biridir. Hiç kimsenin yazılan biçimde aşka ulaşabileceğine inanmıyorum. Mutluluklar vardır. Küçük mutluluklar, büyük mutluluklar… Sevgiler vardır. Küçük sevgiler, büyük sevgiler… Aşk da beraberliklerimize çok büyük bir anlam verme çabamızdan başka bir şey değil!

Gökhan Akçura’nın tarzında mizahın yeri nedir?

Hayat lüzumsuz derecede köşeli ve asık suratlı bakılarak yorumlanıyor. Her şeyin lüzumsuz derecede ciddiye alındığını, lüzumsuz derecede yüceltildiğini ve belli kalıplar içinde görüldüğünü düşünüyorum.
Bir çalışmayı yapılandırırken konuyu ciddi bir biçimde işlemenin yanı sıra aslında çok da ciddiye alınmayacak bir açıdan sunabilmenin yollarını ararım. Bunu da başardığımı söyleyebilirim. Tek yönlü bir bakışı kabul etmediğiniz zaman işin içine mizah zaten giriyor. Ayrıca, her şeyin bir komik yanı olduğuna inanırım.

Araştırmak, toplamak ve yazmak dışında müzik ile aranız nasıl?

Yıllar önce bir gün Turgut Özakman, Yücel Ertem ve ben bir içki sofrasında sohbet ederken bugüne kadar yapmadığımız bir diyaloğu yaşamıştık. Bir soru sormuştuk birbirimize. “Hayatta tek bir şey kalsaydı seni hayata bağlayan, bu ne olurdu?” Turgut Özakman sigara, Yücel Erten tiyatro dedi bense müzik dedim. Ama müzik benim hayatımda bu cevabı verinceye kadar hiçbir zaman yeterince güçlü değildi. Bu cevap ile bende müziğe karşı bir farkındalık gelişti ve müziğe olan ilgimi artırmaya başladım. 1980’lerden başlayarak çok iyi bir müzik dinleyicisi haline geldim. Açık Radyo kurulduğunda da arkadaşım olan Pozitif şirketinin sahipleri bana bu radyoda bir program yapma teklifi getirdiklerinde önce şaşırmakla birlikte sonra kabul ettim. En çok rock müziği sevdiğim için radyo programımı bu konseptte oluşturmaya karar verdim. Açık Radyo’nun açıldığı ilk günden başlayarak, sekiz yıldır her Pazartesi “Arzın Merkezine Seyehat” isimli bir program yapıyorum. Bu program da benim sürekli yeni bir şey öğrenmemle ilgili. Müzik tarihinde benim bilmediğim ayrıntıları ve kişileri bulup oralara adeta dalıyorum ya da bildiğim kişilerin yeni albümlerini bulup onları araştırıyorum.

Ben, her burnumu soktuğum alanda inanılmaz derecede lüzümsuz bir tüketiciyim. Binlerce CD ve plak toplamaya başladım. Ben, habis bir şekilde toplarım ve bunun önünü alamam. Aynı şey müzik alanında da oldu. Şu anda benim servetimin (!) yarısı kitaplar yarısı da CD’lerdir.

Yeni projeleriniz…

2003 yılının sonuna kadar çıkacak iki kitabım var. Biri “Aile Boyu Sinema”nın genişletilmiş yeni baskısı. Diğeri de her yılbaşı yayınlayacağımız “Yılbaşı Kitabı”nın ikinci baskısı olacak. 2004 yılı için planladıklarımız : Yine “Ivır Zıvır Tarihi” dizisi olarak bir teması olmayan makalelerimi kapsayacak “Zaman Makinası” kitabı var. Onun ardından tüm portre çalışmalarımı bir araya getiren “İnsanlar Alemi”, bir de “Kedi Kitabı” gibi “Köpek Kitabı” planlıyorum.

Yazar: Gökhan Akçura

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND