Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Sürüngen beynimiz hayatımızı yönetiyor

İnsan, aldığı kararlarının küçük bir kısmını düşünerek alsa da çoğunu, hiç düşünmeden, kendine göre bazı yöntemler ve kısa yollar kullanarak alır. Çünkü, insanı yöneten ilkel yani sürüngen beynimizdir. Sürüngen beynimiz bencil, yeri geldiğinde saldırgan, kendini korumaya yönelik, açgözlü ve kuşkucu bir yapıya sahip.

İnsan, aldığı kararlarının küçük bir kısmını düşünerek alsa da çoğunu, hiç düşünmeden, kendine göre bazı yöntemler ve kısa yollar kullanarak alır. Çünkü, insanı yöneten ilkel yani sürüngen beynimizdir. Sürüngen beynimiz bencil, yeri geldiğinde saldırgan, kendini korumaya yönelik, açgözlü ve kuşkucu bir yapıya sahip.

İnsanı Yöneten İlkel Beyindir

İnsan beyninin nasıl çalıştığını anlamak, iletişimcilerin bilmesi gereken en önemli konudur.

İnsan, aldığı kararlarının küçük bir kısmını düşünerek alsa da çoğunu, hiç düşünmeden, kendine göre bazı yöntemler ve kısa yollar kullanarak alır. Siyasetçilerin, mal ve hizmet satanların  ve genel olarak iletişimcilerin insan zihninin nasıl çalıştığını bilmeden başarılı olmaları mümkün değil.

Hepimiz sağ beyin ve sol beyin arasındaki farkı biliyoruz. Beynimizin sağ tarafı yaratıcılık, sanat ve “resmin bütününü görme” konusunda uzmanken; sol tarafı mantık ve ayrıntılara hakimiyet konusunda uzman.

Ayrıca beynimiz, yukarıdan aşağıya üç katmandan oluşuyor. Bu katmanları bilim insanları, “insan beyni-yeni beyin”, “maymun beyni-orta beyin” ve “sürüngen beyni-ilkel beyin” olarak isimlendiriyorlar.

Üst beyin, mantık yürüttüğümüz, kıyaslama yaptığımız, rasyonel kararlar  aldığımız beynimiz. Duygu ve mantığı, “üst beyinde” birleştiriyoruz. Sol beyin ayrıntıları çözümlerken, sağ beyin olayların bütünü görerek “anlam” çıkarıyor.

Orta beyin, bizim ilişki kurma, ait olma, ilgi toplama, ilgi gösterme gibi sosyal ve duygusal davranışlarımızı yöneten beynimiz.

İlkel beyin (en eski beyin) ise, bizim tehlikelerden korunmak, kendimizi savunmak, üremek, yemek yemek gibi en ilkel ihtiyaçlarımızı yöneten beynimiz. Bilim insanları, bilinçaltımızın gerçek patronunun ilkel beynimiz olduğunu söylüyorlar.

Biz kararlarımızı ne kadar, verilere dayanarak, kıyaslama yaparak yani üst beynimizi kullanıp “akılcı” aldığımızı zannetsek de bu tam anlamıyla doğru değil. Aslında kararlarımızı alırken, ilkel yani en eski beynimizin etkisiyle alıyoruz. Hayatımızın her alanında, ilkel beynimiz çok baskın bir role sahip.

Araştırmalar, bir ürünü ya da hizmeti değerlendirirken, sadece mantığımızı kullanmadığmızı, hayatımızdaki çoğu alanda yaptığımız gibi, satın alma kararlarını da, ilkel beynimizin etkisiyle aldığımızı kanıtlıyor.

Solunum, kalp, damar ve sinir fonksiyonları gibi vücudun hayati faaliyetlerini; tehlikelerden sakınmayı, canımızı yakacak durumlardan uzaklaşmayı; üreme faaliyetlerini, zevk almayı… ilkel beynimiz yönetiyor. İlkel beynimiz (sürüngen beynimiz), karmaşık mesajlarla, toplumsal, kültürel ve etik ayrıntılarla vakit kaybetmiyor. O, hayatta kalmaya ve sahibinin çıkarını korumaya programlanmış beynimiz.

Sürüngen beynimiz bencil, yeri geldiğinde saldırgan, kendini korumaya yönelik, açgözlü ve kuşkucu bir yapıya sahip.

İlkel beynimiz, beynimizin on binlerce yıldır hiç değişmemiş, hiç evrim geçirmemiş kısmı. İnsanın her gün gelişen teknolojiye, değişen dünyaya rağmen, hala en ilkel güdülerine göre karar alması bu yüzden.

İnsanın dünyadaki varlığı, milyonlarca yıl öncesine dayanıyor. Sözcükler hayatımızda yaklaşık 40.000 yıldır, yazı ise yaklaşık 5.000 yıldır var. Yani kelimelerin tarihi, beynin evrimiyle karşılaştırıldığında, neredeyse “dün” denecek kadar yeni.

Bir siyasi liderin ya da bir markanın, insanların sadece üst beyinlerine yani mantıklarına hitap ederek onları etkilemesi bilimsel olarak mümkün değil. İnsan, önce ilkel beyninin süzgecinden geçen sonra da hem mantığını hem de duygularını tatmin eden çözümler arıyor. Bu nedenle konu ne olursa olsun, insanı ikna etmenin yolu, onun ilkel beyinlerine hitap etmekten geçiyor. İnsanın ilkel beyninin dilini konuşmayan iletişim, boşuna yapılmış iletişimdir.

 HYPERLINK “http://premierespeakers.com/patrick_renvoise/bio” Patric Renvoise ilkel beyni etkilemek için altı anahtar olduğunu söyler:

1. İlkel beyin benmerkezcidir; yalnızca hayati konularla ilgilenir. Kendisine yarar sağlamayacak şeylerle ilgilenmez. Gelen mesaj kendi çıkarıyla ilgili değilse, onun ilgisini çekmez.

Pazarlamada da, siyasette de, korkunun, eğlencenin, zevkin, keyfin, çıkar ve fırsat sunmanın çok geçerli ikna araçları olması, ilkel beynin bu yapısıyla ilgilidir.

2. İlkel beyin zıtlıklara duyarlıdır: İlkel beyin karar verirken bir standart arar. Bu nedenle ilkel beyin,  zıtlıklar ve karşıtlıklardan anlar. Önce-sonra, riskli-güvenli, hızlı-yavaş, pahalı-ucuz gibi zıtlıklar, ilkel beynin karar vermesini kolaylaştırır. Tarafsız ifadeler, genellemeler, bilimsel açıklamalar, saptamalar, önermeler… ilkel  beyin için bir anlam ifade etmez.

Beynimizin bu özelliği, siyasetçiler, pazarlamacılar ve iletişimciler için son derece yol göstericidir. Kendi farkını rekabete kıyasla anlatamayan  ürünlerin, tekliflerin, markaların, siyasetçilerin başarılı olamaması beynin bu yapısından dolayıdır. (Farklılaşma)

3. İlkel beyin somut veriye ihtiyaç duyar:  Mantık ve mantığın ham maddesi olan sözcükler, üst beyin için değerlidir. Oysa ilkel beyin, kelimeleri işleme yeteneğine sahip olmadığı için soyut, karmaşık mesajları çözemez. Somut olmayan mesajları, ilkel beyin anlamaz.

İletişimcilerin yaptıkları en büyük hatalardan biri, hitap ettikleri kitlenin, kendileri gibi gelişmiş bir üst beyne sahip olduğu yanılgısına kapılmaktır. Oysa dünyanın her yerinde insanların çoğunluğu, üst beyinlerini çok az kullanırlar; kararlarının çoğunu, hiç düşünmeden ilkel beyinleriyle alırlar. O yüzden de soyutlama yapmak, pek az insanın kullandığı bir beceridir. Geniş kitleler soyuttan değil, somuttan anlarlar. Teorik açıklamalar, genel ifadeler yerine, öykülerin etkili olması bu nedenledir.

4. İlkel beyin her konuda başlangıç ve sona hassastır. İlkel beyin sürecin tamamında uyanık kalmaz; kendi enerjisini korumak üzerine programlıdır. Dikkati çok çabuk dağılır. Bu nedenle yapılan bütün iletişimlerde, en önemli bilginin başta verilmesi ve vurucu mesajın sonda tekrar edilmesi gerekir. İlkel beyin, enerjisini korumak amacıyla kendini sürekli dinlenmeye aldığı için, konunun başıyla sonu arasındaki süreyi, dikkati kapalı olarak geçirir.

İletişim yapan herkesin, insan beyninin bu özelliğini bilmesi gerekir. Ne dediğini baştan söylemeyen ve en sonunda mesajı net olarak tekrar etmeyen iletişimin etkisi çok zayıftır. Maalesef, çoğu iletişimci sanatsal kaygılarla, bu çok önemli gerçeği göz ardı eder ve yaptığı iletişimin etkisini neredeyse yok eder.

5. İlkel beyin görseldir. Yazıyı okuyup anlama yeteneği, insanlık tarihinde çok yeni bir olgudur. Üstelik okumak-düşünmek-anlamak-değerlendirmek-karar almak, çok uzun ve zahmetli bir süreçtir. İnsanların çoğu, bu kadar zahmete katlanmaz. Oysa bir görüntüyü, bir resmi algılayıp karar almak herkes için, çok kolay ve hızlıdır.

İnsanın gözüyle gördüğüne tepki vermesi, insanlık kadar eskidir. İlkel beyin, bir tehlikeyi ya da fırsatı anında fark eder ve ona göre davranır. Üst beynin gördüğünü anlaması için daha uzun bir süreye ihtiyaç vardır.

İnsan, aldığı kararlarının çoğunu ilkel beyniyle alır. Üst beyin ise daha sonra, ilkel beynin aldığı kararı gerekçelendirir, anlamlandırır, dile döker. Pazar araştırmalarının da siyasi araştırmaların da zorluğu, insan beyninin bu özelliğinden kaynaklanır. İnsan kendisinin bile tam olarak farkında olmadığı nedenlerle karar alır ama kendisine sorulan her soruya mantıklı bir cevap vermek ister. Bu nedenle araştırmalar, çoğu zaman gerçekle örtüşmeyen “yapay bulgular” içerir. Bu sorunu ancak, insan beyninin bu özelliğini bilen deneyimli araştırmacılar çözümleyebilirler.

6. İlkel beyin duygusaldır: Nörolojik araştırmalara göre duygular, beyinde elektro kimyasal tepkiler oluşturur, bu da insanın bilgileri işlemesini ve saklamasını belirler. İnsanın bir konuyu hafızasına alması ve onu hiç unutmaması, o anı yaşarken ne kadar duygulandığına göre belirlenir. Eğer insan hiç bir duygu yaşamamışsa, yaşadığı anı hatırlaması mümkün değildir. Tersine çok yoğun bir duygu yaşamışsa o anı hiç unutmaz. İnsanın sevgilisi ya da eşiyle ilk öpüşmesini unutmaması ya da çok korktuğu (deprem gibi) bir olayı hiç unutmaması bundan ötürüdür.

Bu nedenle, hangi konuda iletişim yapılırsa yapılsın, eğer iletişim insanın duygularına hitap etmiyorsa, duygusal bir deneyim yaratmıyorsa o iletişimin etkisi yoktur. Etkili olması için iletişimin,  mutlaka sevinç, hüzün, şaşkınlık, korku, tiksinme ya da kızgınlık gibi duygulara hitap etmesi şarttır.  Bu nedenle sadece mantığa yani üst beyine hitap eden bir iletişim, iletişim değildir. Böyle bir iletişim, bilimsel bir metin olabilir ama onun da hedef kitlesi, zaten sadece üst beyinlerini kullanan sınırlı sayıda insanlardır.

Kendimizi doğru ifade etmek, insanları etkileyip ikna etmek, her ne iş yaparsak yapalım, işimizin ayrılmaz bir parçasıdır. Kendimizi dinletip, insanları ikna etmenin yolu da, onların ilkel beyinlerine hitap etmesini bilmektir. Doğruyu söylemek yetmez. Kendimizi anlatabilmek için ve insanları ikna etmek için, onların ilkel beyninin nasıl çalıştığını bilmek ve bu işleyişe uygun iletişim yapmak gerekir.

İnsan beyni tehlikeden korunmak, acıdan uzak durmak, kendini güvende hissetmek, beslenmek, zevk almak üzerine programlanmıştır ve en az enerji harcayarak karar almaya göre yapılanmıştır.

İlkel beyin zıtlıklar üzerine kurulu, farkı net bir şekilde anlaşılır, başı sonu belli, duyguları harekete geçiren  ve  görsel olarak iyi ifade edilmiş, somut mesajlara daha hızlı ve etkin cevap verir.

İlkel beyni anlamak, insanı anlamaktır. İnsanlarla ve insanlar için çalışan herkes, eğer başarmak istiyorsa, ilkel beynin nasıl çalıştığını anlamak zorundadır.

İnsanın ilkel beynini anlayan iletişimciler, en iyi iletişimcilerdir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND