Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Süper bir sıfırdan zirveye öyküsü!

Sebahattin Yaman’ınkisi, tam bir sıfırdan başlayıp yükselme hikayesi. Ordu’nun Yemeni Köyü’nde dünyaya geldi. Ticarete erken başladı. Lisede okurken üniversite hazırlık kitabı ve fotoğraf, üniversitedeyken yazarkasa, yüksek lisans yaparken de çağrı cihazı sattı. Mezun olduktan sonra cep telefonu işine girdi.Bugün, Samsung’un Türkiye distribütörlüğünü yapan Telpa’nın sahibi.

sıfırdan zirveye iş adamları, sıfırdan zirveye başarı hikayesi, sebahattin yaman

Sebahattin Yaman’ınkisi, tam bir sıfırdan başlayıp yükselme hikayesi. Ordu’nun Yemeni Köyü’nde dünyaya geldi. Ticarete erken başladı. Lisede okurken üniversite hazırlık kitabı ve fotoğraf, üniversitedeyken yazarkasa, yüksek lisans yaparken de çağrı cihazı sattı. Mezun olduktan sonra cep telefonu işine girdi.

Bugün, Samsung’un Türkiye distribütörlüğünü yapan Telpa’nın sahibi. 1994’te kurduğu Telpa’nın 2006 cirosu 276.5 milyon dolar. Türkiye, Samsung’un dünyadaki en başarılı ikinci ülkesi. İşte bu yüzden Telpa’nın iş modeli, kitap halinde Samsung’un tüm dünyadaki distribütörlerine dağıtılıyor. Farklı ülkelerden distribütörler İstanbul’a gelerek Telpa’yı inceliyor.

Sebahattin Yaman 1965’te, Ordu Mesudiye ilçesinin Yemeni köyünde doğdu. Ortaokulu Samsun Ladik Öğretmen Lisesi’nin orta kısmında, liseyi Balıkesir Savaştepe Öğretmen Lisesi’nde parasız yatılı olarak okudu. Liseden sonra öğretmenliğin ona göre olmadığını düşünüp, Bursa Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü’ne girdi. Aslında ilgisini çeken konu işletmeydi, ancak köyden kurtulmanın yolu, elinde bir meslekle mezun olacağı bir bölüme girmekti.

Yaman, ileride satışta başarılı olacağının sinyallerini daha lisedeyken vermeye başlamıştı. Okulda üniversiteye hazırlık kitapları bulmak zorlaştığında bu kitapları satmaya, ödül alan öğrenciler ’keşke bir fotoğraf çektirebilseydik’ dediklerinde fotoğrafçılıktan para kazanmaya başladı. Üniversitede okurken, Bursa’da bir yazarkasa firmasında satışçı olarak çalıştı. Yaptığı satışlarla Bursa’yı bu markanın satışlarında birinci sıraya yerleştirince, öğrenci olmasına rağmen satış müdürü yapıldı. Mezun olduktan sonra bir dönem MSD İlaç’ta, yine satışçı olarak çalıştı. Ardından hep istediği alanda eğitim almak için, İstanbul Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansına başladı. Aynı dönemde, geçimini sağlamanın yolunu, Ericsson’un çağrı cihazlarını satmakta buldu. Şirketi falan da yoktu, bir firmadan alıp müşterilerine teslim ediyor, parayı tahsil ettikten sonra firmadan fatura kestiriyordu. Zaman içinde yüksek sayıda satış yapmaya başladı. Stratejik hareket ediyordu. Hangi şirketlerin çağrı cihazına ihtiyaç duyacağını belirliyor, bu teknolojinin sağlayacağı faydaları giderek birebir anlatıyordu.

Bu sırada Turkas Petrol, Krom Çelik AŞ gibi bazı şirketlerden, Ericsson’a teşekkür mesajları gitmeye başladı. “Bize gelen bayiniz ihtiyaçlarımızı çok iyi analiz etmiş, ürünü kullanınca da iyi performans elde ettik” diyen bu notlardan sonra durum Ericsson’un ilgisini çekti. Yaman’a ulaşıp hikayesini dinlediklerinde, büyük şaşkınlık yaşayacaklardı:

BAYİ ARARKEN EŞYASIZ BİR ÖĞRENCİ EVİ BULDULAR


“O zaman yıl 1992. Ericsson o satışları yapan bayiyi aramaya başladı ama aslında öyle bir bayi yok, ben bir firmadan alım satım yapan bir öğrenciyim. Şirketim, çek karnem, vergi levham, kısacası ticaret yapabilecek hiçbir şeyim yok. Bana, ’ne yaptığınızı bize anlatın, size destek olmak istiyoruz’ dediler. Onları evime davet etmiştim. Evimde de 3 tane sandalye, bir masa, bir de masanın üstünde telefonum vardı. 5 kişi geldiler. O kadar çok sandalye olmadığı için ikisini yer yatağının üzerine oturttum mecburen. Gördükleri onları çok şaşırttı. Onlara kendi işimi kurma hayallerimden de bahsettim. Bana bir şirket kurmamı, destek sağlayacaklarını söylediler. Bir hafta geçti, kimse aramadı. Kendi kendime tabii normaldir diye düşündüm. Sonra kargo şirketinden aradılar. Koca bir paket. İçinden 50 tane çağrı cihazı çıktı. O zaman oturup ağlamıştım. Sonuçta ben köy koşullarında yetiştim, zor koşullarda okudum, bana böyle bir güven ve destek sunulması beni çok etkilemişti. Sattıkça ödersin dediler. Ben de cihazları hızla satıp hemen havalesini yaptım.”

Yaman’ın yüksek lisansının bittiği dönem, Türkiye’nin cep telefonuyla tanıştığı dönemin hemen öncesine denk geldi. Şubat 1994’te Türkiye’de cepten ilk alo dendiğinde, o da Ericsson’un aracılığıyla KVK’yla çalışmaya başladı. Onun farkı, satmak üzere aldığı telefonları krediyle, yani parasını sattıktan sonra ödemek koşuluyla alabilmesiydi. 1994-99 arasında Turkcell ve Ericsson tarafından defalarca yılın en başarılı bayii seçildi. 1999’da Panasonic’in pazar payını yüzde 1’den yüzde 8’e çıkardı. Yaman, Windows2000 Mag ve Netsoft’u alarak bilgisayar sektörüne girdi.

EN KÖTÜ ÜÇÜNCÜ ÜLKEDEN EN İYİ İKİNCİ ÜLKEYE


2001 kriziyle beraber sektörde radikal değişim süreci başladı. O tarihe kadar operatörler, kendi hatlarını taşıyan telefonları indirimli verirken, kriz döneminde bu uygulama ortadan kalktı. Bu durum, toptancıları yeni arayışlara yöneltti. Aynı yıl bir arkadaşıyla birlikte Mobiltel’i kurarak, Motorola’nın distribütörü oldu. Bu ortaklık, 2002’nin sonuna kadar devam etti. O dönemde yani 2003’ün başlarında Samsung için Türkiye, en başarısız olduğu üçüncü ülkeydi. Yaman bunu bir fırsat olarak gördü, Türkiye’deki dört Samsung distribütörünün beşincisi o oldu. Samsung’un Türkiye’de yüzde 1.2 olan pazar payını, 2004’te 6.1’e çıkardı. Bu oran her yıl iki katı büyüdü, 2006’da yüzde 19,2’yle Samsung’un dünyadaki en iyi distribütörü seçildi. Pazar payı Haziran 2007’de yüzde 35.2’ye ulaşınca Türkiye, Kore’den sonra Samsung’un dünyadaki en başarılı 2’nci ülkesi oldu. Şimdi Telpa’nın iş modeli, kitap halinde Samsung’un tüm dünyadaki distribütörlerine dağıtılıyor. Ayrıca farklı ülkelerden distribütörler ekipler halinde İstanbul’a gelerek incelemeler yapıyor. 250 çalışanı olan Telpa’nın 2006 cirosu 276.5 milyon dolar. Capital’in listesine göre Türkiye’nin 192. en büyük şirketi. İstanbul Nisan 2007 vergilendirme dönemi kurumlar vergisi rekortmenleri listesinde 98’inci sırada.

Nasıl iyi satışçı olunur

Arkadaşlarım her zaman benim insanların neye ihtiyaç duyabileceklerini hissetme yeteneğim olduğunu söylerlerdi. Empati yeteneği demek doğru olur buna herhalde. Bence iyi bir satıcı uzun süre ayakta kalan satıcıdır. Karşı tarafın ihtiyaçlarını iyi analiz etmeniz, ona göre çözüm üretmeniz lazım. Müşterilerinizin sizi her zaman gelebilecekleri bir danışman gibi görmeleri gerek. En temel şey güven. Hatalar varsa açık açık söyleyin. Baştan kaybedersiniz ama uzun dönemde kazanırsınız.

Eşim reklam almaya geldi gönlünü verdi

Sebahattin Yaman’ın baba mesleği çiftçilik. İki ablası hemşire. Ondan küçük bir erkek, bir de kız kardeşi var. Erkek kardeşi Alaaddin Yaman, 1997’de, yüksek yargı hakimliğini bırakarak Telpa’ya geçmiş. Şu anda Finans Müdürü. Kız kardeşi Necla Yaman Telpa’da Büyük Şirketler Teknoloji Lideri olarak çalışıyor. Sebahattin Yaman aile yaşantısını, “Hala köye gidiyorum. Annem babam yazları orada kalıyorlar. Arıları var babamın, onlara bakıyorlar. 16 aylık bir kızım var, adı Aylin. Eşim Habertürk’te çalışıyordu. Reklam almaya gelmişti, gönlünü verdi gitti” diye anlatıyor.

En fazla satış yaptığı için 10 otomobil kazandı, sonra çekilişten 3 otomobil daha kazandı

1994-99 arasında Ericsson ve Turkcell’den, en yüksek satışları yapan bayi olduğum için, birçok ödül kazandım. En büyük ödül hep otomobil olurdu ve hep ben alırdım. Böyle 10 otomobil kazandım. Sonra bir grup arkadaş itiraz ettiler, bütün ödülleri Sebahattin alıyor, çekilişle yapalım dediler. Ama ödüller yine bana çıkmaya başladı. Bu şekilde de 2 araba aldım. Yılbaşında İGS Avcılar’dan bir gömlek almıştım. Bir form verip doldurmamı istediler, yaptım. Şubat ya da Mart ayıydı, beni aradılar araba kazandınız, dediler. Ben de, bütün sektör bana takılıyor ya, peki peki anladık dedim kapattım telefonu. Bir daha aradılar, baktım ciddi gibi. Numarayı test etmek için aradım, gerçekten de İGS çıktı. O günden sonra sektörde adım şanslı adama çıktı.

Yazar: Gaye Güzelay
Kaynak: www.kelimelerbuyulu.blogspot.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND