Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Stres ayrımcılık yapıyor!

Stresin etkilerine yönelik çalışmalarda dikkat çeken hususlardan biri stresin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilerinin olması. Strese maruz kalan kadın ve erkeklerin bu baskıya verdikleri tepki oldukça farklı…

kişisel gelişim

Stresin etkilerine yönelik çalışmalarda dikkat çeken hususlardan biri stresin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilerinin olması. Strese maruz kalan kadın ve erkeklerin bu baskıya verdikleri tepki oldukça farklı…

Stres kadınları ve erkekleri farklı etkiliyor

Kadınlar stresli olduklarında erkeklere göre daha fazla olumsuz duygularla dolu oluyorlar

Kalp damar hastalıklarının daha çok bir erkek sorunu olduğu kanısının yanlış olduğu, her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Kalp krizi ve inme kadınlarda da bir numaralı ölüm nedeni olmasına rağmen, zamanında teşhis ve etkin tedavide, erkeklere nazaran dezavantajlı durumdalar.

Önceki hafta kalp krizi teşhisinin, kadınların erkeklere göre daha sık atlandığına değinmiştim. Bu durum eskiye göre bir ölçüde düzeldiyse de fark kapanmış değil. Aynur Hanım’ın durumu buna bir örnek.

Birkaç haftadır halsiz olmasına, merdiven çıktığında nefes darlığı çekmesine rağmen ‘geçer’ deyip dokora gitmemiş. Ama derin bir bitkinlik ve bulantı hissiyle uyandığı bir gün, gittiği acil servisten virüs enfeksiyonu teşhisi konulup ilaç verilerek evine gönderilmiş. Ertesi gün başka bir hastaneye gitmiş. Yine reçete ile eve yollanmış. 3 gün sonra bayılmış. Götürüldüğü hastanede çekilen EKG, bir süre önce kalp krizi geçirdiğini göstermiş.

Kadınlarda kalp krizi teşhisinin erkeklere göre daha geç konmasının bir çok nedeni var. Hâlâ bir çok insanın kalp sorunun daha çok erkeklerde görüldüğünü düşünmesi, kadınların şikâyetlerini ciddiye alıp doktora gitmemeleri, doktorların yakınmalarını hafife alması nedenlerden bazıları. Önemli başka bir sebep de kalp krizi geçiren kadınlardaki belirtilerin erkeklerdekinden farklı olması.

Kalp krizi belirtileri erkeklerden farklı

Bir araştırmada daha sonra kalp krizi teşhisi konan her 100 kadından sadece 30unda hastalığın kendini tipik göğüs ağrısı şikâyetiyle gösterdiği ortaya çıktı, çoğunda başka şikâyetler vardı.

Kalp krizi deyince gözümüzün önüne eliyle göğsünü tutan, yüzünden ağrı çektiği belli olan bir adam resmi gelir. Bu tablo erkekler için çoğu zaman doğru olsa da kadınlar için her zaman geçerli değildir. Bu konuda yapılan bir çok araştırma, kadınlarda kalp krizinde en önde gelen belirtinin göğüs ağrısı olmadığını düşündürüyor. Kadınlarda farklı şikâyetler ön plana çıkabiliyor; derin bir bitkinlik ve halsizlik durumu, kendini kötü hissetme, nefes darlığı, hazımsızlık, bulantı hissi, uykusuzluk, endişe ve tedirginlik halinin kalp krizinde ilk belirti olması ender değil.

Baypasın ve stentin yararı daha az!

1998de yayınlanan bir araştırmada kalp hastalıklarının kadınlarda daha çok can kaybına yol açtığı ortaya çıktı. Krizden sonraki 2 hafta içinde (kesikli çizgi) 100 erkekten 93ü, 100 kadından 83ü hayatta kaldığı görüldü.

Altı ayın sonunda durum daha da kötü. Günümüzde rakamlar bu kadar düşük olmasa da fark kapanmış değil.

Kalp krizi geçiren kadınlara teşhis konulup tedaviye başlanması gecikince, iyileşmeleri de erkeklerdeki kadar iyi olmuyor. 20 yıl öncesine göre bugün kadınların durumu daha iyi olsa da erkeklerle aralarında olan farkın kapandığı söylenemez. Tedavinin etkinliği de kadınlarda daha az. Stent takıldıktan ve baypas ameliyatı yapıldıktan sonra iyileşme oranları, erkeklerde daha yüksek.

ABD’de 23 merkezde yapılan 50 bin baypas ameliyatını bu gözle inceleyen araştırmacılar, ameliyat sonrası ölümlerin kadınlarda daha sık rastlandığını gördüler. Her 19 kadından biri hastaneden çıkamadan hayatını kaybederken, sadece 34 erkekten birinin öldüğünü saptadılar.

İşin daha ilginç yanı, ölüm oranları arasındaki bu farkın orta yaşlarda çok daha belirgin olmasıydı. 50 yaş altındaki hastalarda, kadınların baypas ameliyatı sonrası ölümleri erkeklerden 3 kat fazlaydı. Stent takılan hastalarda yapılan araştırmalar da benzer sonuçlar ortaya koydu.
Bu büyük farkın neden olduğu tam olarak bilinmyor. Kadınların damarlarının daha ince olması; tedaviye başlandığında hastalığın kadınlarda daha ileri durumda olması, birçok araştırmanın erkekler üzerinde yapıldığı için kadınların özelliklerinin iyi bilinmemesi gibi nedenler sayılıyor.

Kadın kalbini yeterince tanımıyoruz

20’nci yüzyılın sonlarına kadar kalp krizi ve benzeri durumların daha çok erkeklerde görülen bir hastalık olduğu düşünülürdü. Sebep olarak kadınlarda daha az risk faktörü olduğu ileri sürülürdü.

1990’lardan sonra yapılan bilimsel çalaışmalar bu 2 görüşün de yanlış olduğunu ortaya koydu. Hatta bazı açılardan tam tersinin doğru olduğu gösterildi. Örneğin diyabeti olan bir kadının kalp krizi geçirme riski, aynı durumdaki bir erkeğin 2 katı daha fazla. Kadınlarda çok sık rastlanan fazla kiloluluk ve şişmanlık, kalp sağlığı için erkeklerdekinden daha tehlikeli.

Kadınlarda rastlanan ama erkeklerde olmayan veya az olan risk faktörleri var. Hamileyken yüksek tansiyonla seyreden tıbbi adı ‘preeklampsi’ hastalığı, yıllar sonra kadının kalp damar hastası olma riskini yükseltiyor. Benzer bir risk artışı, hamileliği sırasında diyabeti ortaya çıkan kadında da görülüyor.

Bağışıklık sisteminde ortaya çıkan sorunlarla kendini gösteren birçok ‘romatizmal’ hastalık, kadınlarda daha sık görülüyor. ‘Lupus’, ‘romatoid artrit’ gibi hastalıklarda, vücutta genel bir yangı hali olduğu için damar sertliğinin yarattığı sorunlara daha sık rastlanıyor. Kadın kalbinin özelliklerini yeni yeni tanımaya başlıyoruz.

Kadınlar stresli olduklarında erkeklere göre daha fazla olumsuz duygularla dolu oluyorlar. Sükunet, kendilerini kontrol altında tutma ve olumlu duygularını korumaları ise erkekler göre daha az. Bu duygusal farkların yanı sıra kalbin kanlanması bozuluyor ve pıhtı oluşumu kolaylaşıyor.

Stres kalplerini yoruyor

Stresin kalp hastalıklarının oluşumunda ve ilerlemesinde rol oynadığını biliyoruz. Son yıllarda bulunan bazı bilimsel ipuçları, günlük streslerin kadınları erkeklerden farklı etkilediğini düşündürüyor.

İki ay önce yayınlanan bir çalışmada, 300 kalp hastasında stres yaratacak 3 test yapıldı. Bir matematik problemini çözmeleri, bir şeklin tersini çizmeleri ve kızgınlık hissi uyandıran bir anılarını hatırlamaları istendi. Zihinde stress yarattığı bilinen bu uygulamalar sırasında, deneklerin duygu dünyasının ve kalp damar sisteminin nasıl etkilediğini anlamak için de bir dizitıbbi ve psikolojik test yapıldı.

Stresin kadının duygu dünyasını erkeğinkinden daha çok etkilediği gözlendi. Olumsuz duygularda artış, olumlularda azalış kadınlarda daha yoğundu. Aynı zamanda, kadınlarda kalbin kanlanmasının erkeklere göre daha sık bozulduğu, damarlarda pıhtı oluşmunun kolaylaştığı saptandı.
Bilim insanları, bu konuda kesin konuşabilmek için daha çok araştırmaya gerek olduğunu, ama kadınların kalp hastalığında erkeklere göre kötü durumda olmasının stresten daha çok etkilenmeleriyle ilişkili olabileceğini söylüyor.

İlk belirti inme olabilir

Damarsertliği, kalbi besleyen damarları daraltarak kalp krizine, kalp yetersizliğine ve ölüme yol açar. Damar sertliğinin yarattığı veya zemin hazırladığı bir başka sorun da beyindeki damarların tıkanması sonucu oluşan inmedir. Bu açıdan kadınlar, erkeklerden daha şanssız. Hollanda’da yapılan bir araştırmada, yaşı 55’in üstünde olan 8 bin 500 sağlıklı insan 20 yıl süreyle izlendi. Bu süre içinde çalışmaya katılan yaklaşık 3 bin kişide, bir çeşit kalp damar hastalığı ortaya çıktı. Bu araştırmada, erkeklerde kalp damar hastalığının kendini ilk olarak daha çok kalp krizi veya benzer bir tabloyla gösterdiği saptandı. Kadınlarda ise kalp damar hastalığının ilk belirtisinin sıklıkla inme  ya da kalp yetersizliği  olduğu görüldü.
Bu sonuçlar ülkemiz için çok önemli. İnme oluşumunda ve kalp yetersizliğinin gelişmesinde çok güçlü bir etken olan yüksek tansiyon Türkiye’deki kadınlarda sık rastlanan bir sorun. Şişmanlığın ve diyabetin de çok yaygın olduğu düşünülecek olursa, kadınlarımızın ne büyük bir tehdit altında olduğu anlaşılır.

Göğüs ağrısı var ancak anjiyo normal gözüküyor

Kalp krizini akla getiren göğüs ağrısıyla hastaneye gelen bazı kadınlarda anjiyo yapılınca kalbi besleyen damarlarda bir darlık bulunmaz. Daha doğrusu gözle görülen damar sisteminde bir sorun yoktur. Bu durumdaki her 3 kadından 1’inde daha ayrıntılı incelemeler yapılırsa gözle görünmeyecek kadar olan ince damarlarda sorun olduğu saptanır.
Kalp kasının içindeki kılcal damarların duvarlarının esnekliği kaybolmuştur. Normalde olması gerektiği gibi gevşeyip genişleyemez hatta kolayca büzüşürler. Bu damarların duvarlarında damar sertliğine ait belirtiler bulunabilir.
Uzmanlar daha çok kadınlarda görülen bu hastalığın ileri yaşlarda daha ciddi kalp sorunlarına yol açabildiğini söylüyor. Nasıl oluştuğu tam olarak bilinmese de, kalp damar hastalıklarının bilinen risk faktörlerinin ve menapozdan sonra görülen östrojen hormonunu azalmasının kılcal damarların sağlığını bozduğu belirtiliyor.

Kırık kalpler

Dört dörtlük bir kalp krizi tablosuyla acile gelen, kadınların küçük bir bölümünde yapılan anjiyoda damarların açık ama kalbin kriz geçirenlerde olduğu gibi yaralandığı ortaya çıkar.  Çoğu zaman sorun kırık kalp sendromu denilen hastalıktır. Yoğun bir duygusal travmadan sonra ortaya çıkan, daha çok kadınlarda görülen bu durum bir süre sonra kendiliğinden düzelir.

Kadınlarda hiç damar sertliği olmasa da kalp krizine yol açan başka bir sorun da tıpta “diseksiyon” denilen durumdur. Kalbi besleyen bir damarın duvarındaki katmanların ayrışmasıyla tıkanmaya yol açan bu ender hastalık daha çok genç kadınlarda ve lohusalıkta daha sık görülür.

Son söz: Kalp damar sorunlarında kadın erkek farkı hakkındaki bilgilerimizin hemen hepsi batı kaynaklı. Ülkemizdeki eşitsizliğin, kadınların karşı karşıya kaldıkları haksızlıkların, adaletsizliklerin, sözel ve fiziksel şiddetin ve her gün yaşadıkları stresin bu farkı daha da arttırdığını düşünmek yanlış olmasa gerekir. 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çocukların ev ödevlerine yardım etmeli mi?

Manşet, ebeveyn, çocuk yetiştirme, araştırma

Anne babalar çocuklarının eğitimine ne kadar dahil olmalı? Ev ödevlerine yardım etmeli mi? Etmemeli mi? İşte ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştıran, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmanın detayları…

Çocuklarınızın Ödevlerine Yardım Etmeyin!

Günümüzde çocuk yetiştirmenin en temel “zorunluluklarından” biri de, ebeveynlerin çocuklarının eğitimine aktif bir şekilde dahil olması gerekliliği: Öğretmenlerle toplantılar yapmak, okuldaki gönüllü işlere katılmak, ödevlere yardımcı olmak ve çok az sayıda çalışan ebeveynin zaman bulabildiği yüzlerce başka şey yapmak… Bu zorunluluklar içimize öylesine işlemiş ki, çok az ebeveyn bu kadar çabaya değip değmediğini sorgular.

Bu Ocak ayına kadar birçok araştırmacı için de bu böyleydi. Teksas Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Keith Robinson ve Duke Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Angel L. Harris, ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştırdıkları, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmada, durumun pek de öyle olmadığı sonucuna vardılar. Araştırmacılar, Amerikalı ebeveynler üzerine yapılmış yaklaşık 30 yıl değerindeki uzun vadeli bütün araştırmaları taradı. Çocukların ödevlerine yardım etmekten üniversite planları üzerine konuşmaya ve okullarında gönüllü olarak çalışmaya kadar çocukların akademik hayatına müdahil olmanın 63 farklı yolunu araştırdılar. Bu araştırma, ebeveynleri daha çok müdahil olan çocukların zamanla daha fazla gelişme gösterip göstermediklerini bulmayı amaçlıyordu. Araştırmacılar bunu, çocukların okuma ve matematikteki sınav sonuçlarını içeren akademik performanslarına dayanarak ölçtüler.

Buldukları şey şaşırtıcıydı. Ölçülebilen ebeveyn müdahalesinin – ebeveynin ait olduğu etnik köken, kültür, sosyal sınıf ya da eğitim düzeyi ne olursa olsun – çocuklara akademik olarak çok az faydası olduğu hatta onları gerilettiğini gördüler.

Kızınızın ödevini her gece gözden geçiriyor musunuz? Robinson ve Harris’in Bozuk Pusula: Çocukların Eğitiminde Veli Müdahalesi isimli çalışmada yayımlanan verilerine göre bunu yapmanız kızınızın testlerden daha yüksek not almasını sağlamayacak. Üstelik çocuklar ortaokul çağına geldiklerinde, ebeveynlerin ödevlere yardım ediyor olması sınav sonuçlarını aşağıya çekebiliyor. Robinson’a göre bunun nedeni, velilerin, çocukların okulda öğrendikleri şeyleri çoktan unutmuş olmaları ya da aslında bunları asla tam olarak anlayamamış olmaları.

Benzer şekilde velileri sürekli öğretmenlerle ve okul müdürleriyle görüşen çocuklar, velileri okulda pek görünmeyen akranlarından akademik olarak daha hızlı gelişmiyorlardı. Diğer yararsız veli müdahalelerininse şunlar olduğu ortaya çıktı: Bir çocuğun sınıfını gözlemlemek, bir ergenin lisede alacağı dersleri seçmesinde yardımcı olmak, kötü not yüzünden çocuğu cezalandırmak ya da ödevini ne zaman yapacağı konusunda katı kurallar koymak gibi disiplinle ilgili önlemler. Robinson, bu tarz bir müdahalelerin heveslendirmekten çok kaygı yaratacağını düşünüyor. “Onlara, ‘Okulda daha fazla gönüllü olmamı ister misin? Okuldaki sosyal aktivitelere katılayım mı? Ödevlerine yardım etmem sana yardımcı oluyor mu?’ diye sorun” diyor Robinson. “Neler yapmaları gerektiği konusunda velileri ve okulları bilgilendirmeyi akıl ediyoruz ama çocukları genellikle bu konuşmanın dışında bırakıyoruz.”

Okullara velilerin de dahil olmasının bir dogma haline gelmesinin nedenlerinden biri de devletin bunu aktif bir şekilde teşvik etmesidir. Okullarda veli komitelerinin (Okul-Aile Birliği) kurulmasının talep edilmesinin sebebi, daha aktif anne ve babaların orta sınıf ile yoksul öğrenciler arasındaki performans farkının kapatılmasına katkıda bulunmasını sağlamaktır. Ancak bu yeni araştırmaya kadar hiç kimse, veliler ve okullar arasındaki ilişkinin, çocukların başarısını geliştirdiği varsayımını test etmedi. 

Robinson ve Harris bu varsayımı büyük ölçüde çürütürken, küçük çocuklara yüksek sesle kitap okumak (ebeveynlerin yarısından azı bunu günlük olarak yapıyordu) ve ergenlerle üniversite planları hakkında konuşmak gibi küçücük alışkanlıkların fark yaratabileceğini gördüler. Ancak bu müdahaleler, okullarda ya da öğretmenlerin yanında değil, evde hayata geçiriliyordu.

Dahası, ebeveynleri eğitimlerini önemsemediği için yoksul öğrencilerin okulda başarısız olduğuna dair yaygın inanışın da yanlış olduğu ortaya çıktı. Etnik kökeni, sosyal sınıfı ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, velilerin büyük bir çoğunluğu çocuklarıyla yüksek notların önemi hakkında konuştuğunu ve onların üniversiteye devam etmelerini dilediklerini bildiriyordu. Örneğin Amerika’daki Asya kökenli çocukların ebeveynleri, okula Latin kökenli ebeveynlerden daha fazla müdahil olmasa da (çünkü her iki grup da dil sorunu yaşıyor), Asya kökenli çocuklar sınavlarda aşırı derecede iyi performans gösterebiliyorlardı. Öyleyse neden bazı ebeveynler, paylaşılan bu değerleri başarıya çevirmelerinde çocuklarına yardımcı olmakta daha etkililer?

Robinson ve Harris, finansal kaynakları ve eğitim durumu daha iyi olan ebeveynlerin, çocuklarını, ilginç mesleklere sahip olan üniversite mezunu yetişkinlerin olduğu bir sosyal çevre içinde büyüttüklerini varsayıyorlar. Üst-orta sınıf çocuklara, iyi bir eğitimin hayatta başarılı olmak için gerekli olduğu sadece söylenmekle kalmıyor. Bu çocukların etrafı zaten yemek sofralarında üniversite yıllarını yad eden doktor, avukat ve mühendis olarak çalışan aile fertleri ve dostlarıyla çevrili oluyor. Asyalı ebeveynlerin durumu ise bir istisna: Çok yoksul olsalar ve çocuklarına bu tür bir sosyal çevre sağlayamasalar bile, eğitimin değeri ve cazibesi hakkında çocuklarıyla benzer bir etki yaratacak şekilde konuşabildikleri görülüyor.

Robinson, araştırma kapsamında Teksas Üniversitesi’ndeki istatistik lisans öğrencilerine ailelerinin başarılarına nasıl bir katkıda bulunduklarını sordu. Öğrencilerin çoğu; ebeveynlerinin onları zorladığına, teşvik ettiğine ya da resmi sebeplerle okulda bulunduklarına dair pek fazla anısı olmadığını bildirdi. Öğrenciler bunun yerine anne ve babalarını, yüksek beklentileri olan ama geride duran ebeveynler olarak tanımladılar. “Bu çocuklar da başardı!” diyor Robinson. “Ebeveynlerinin, çocukların akademik hayatına dahil olan ebeveynler olmasını bekliyorduk. Ama öyle değillerdi. Bu beni gerçekten çok şaşırttı.”

Robinson ve Harris’in bulduklarını, ebeveynler ile çocukları arasındaki evdeki konuşmaları 1990’larda gözlemleyen sosyolog Annette Lareau’nin çalışmalarından öğrendiklerimizle birleştirebiliriz. Lareau, yoksul ve işçi-sınıfından gelenlerin ev ortamlarında, çocukların sessiz olmalarının ve öğretmen gibi yetişkin bir otorite figürüne karşı saygıda kusur etmemelerinin beklendiğini buldu. Orta sınıf ailelerin ev ortamlarında ise çocuklar eleştirel sorular sormayı ve kendilerini savunmayı öğreniyorlardı. Bu davranışlar sınıfta çok işlerine yarıyordu.

Robinson ve Harris, yaptıkları araştırmada bazı veli müdahalesi türlerine yer vermemeyi seçti: Bocalayan çocuklar için özel öğretmen ya da terapist tutmak, üniversite için tasarruf hesapları açmak gibi. Bir de şöyle bir gerçek var: Sosyoekonomik durumu ne olursa olsun,  bazı ebeveynler çocukları için etkili okullar arama konusunda aşırı çabalarken, bazıları köşe başındaki okulu tartışmasız olarak kabul ediyorlardı.

Her ne kadar Robinson ve Harris öğrencilerin okul seçimine bakmasalar da, ebeveynlerin çocuklarının akademik performanslarını – okuma ve matematikte sekiz puana kadar- iyileştirmelerini sağlayacak çok az yoldan biri olarak şunu buldu: Çocuklarını hakkında iyi şeyler söylenen bir öğretmenin sınıfına yerleştirmek. En iyi öğretmeni seçmenin, çocuğun hayat boyu taşıyacağı kazanımları artırdığı ortaya çıktı.

Sonuçta, bu bulgular kermeslerde kek satmak için gönüllü olmaya zaman ayırmak için çabalayan kaygılı ebeveynleri rahatlatabilir. Ancak okullardaki veli müdahalesine sadece sınav sonuçlarıyla değer biçmek, velilerin okullarda ne büyük etkiler yaratabileceklerini görmemizi engellememeli. “Belalı” gibi görünen bu ebeveynler, özellikle devlet okullarında, çok etkilidirler. Daha iyi bir ders kitapları bulma, bahçede yeni oyun alanları kurma ve sanat, müzik, tiyatro ve okul sonrası kulüpler gibi tüm hayati “ekstraları” hayata geçirme konusunda oldukça etkilidirler. Bu tür bir veli katılımı, sınav sonuçlarını doğrudan etkilemese de, okulu tüm öğrenciler için pozitif bir yere dönüştürebilir. Çocuklarınızın okullarına müdahil olmak sadece onlara arka çıkmanın bir yolu değil, aynı zamanda iyi bir vatandaş olmanın da bir yolu olarak görülebilir. 

Kaynak: www.egitimpedia.com
Çeviri: Ayşegül Sarıoğlu

Okumaya devam et

MAKALE

Süt kemik sağlığı bakımından yararlı mı?

sütün faydaları, Manşet, kemik gelişimi

Kemik gelişimi için sütün önemli olduğunu yıllardan beri duyarız. Peki gerçekten süt içmek kemiklerin güçlenmesine düşünüldüğü kadar katkı sağlar mı? İşte www.bbc.com sitesinden hepimizi aydınlatacak nitelikte bir makale…

Süt gerçekten kemikleri güçlendiriyor mu?

Kemiklerimizi güçlendirmek için süt içmek gerektiğine dair sözleri çocukken hepimiz duymuşuzdur.

Süt kalsiyum içerir. Kalsiyum da kemik yoğunluğu için gerekli bir mineral olarak biliniyor.

Ancak süt tüketimi ile kemiklerin güçlenmesi arasında kesin bir bağ olduğunu kanıtlamak o kadar da kolay değil.

Bunu kanıtlamak için iki büyük grupla bir deney yapılması, bunlardan birinin yıllar boyunca bol miktarda süt içerken diğer gruba süt görünümünde plasebo içecek verilmesi gerekiyor. Ama bunu pratikte uygulamak zor.

Onun yerine şu yapılabilir: Binlerce insana geçmiş yıllarda ne kadar süt içtikleri sorulup sonra da en az 10 yıl gözlemlenerek düzenli süt içenlerde daha az sayıda kemik kırılması vakasına rastlanıp rastlanmadığının tespit edilmesi.

ABD’de Harvard Üniversitesi 1997’de böyle bir araştırma yapmıştı. 77 bin kadın hemşire 10 yıl boyunca gözlemlendi. Ancak haftada bir bardak süt içenlerle iki ve daha fazla bardak içenler arasında kol ve kalça kırıkları vaka sayısı bakımından önemli bir fark görülmedi.

Etkisi iki yıl sürüyor

Aynı ekibin 330 bin erkekle yaptığı araştırmada da benzer bir sonuç alındı.

Bu alandaki 15 farklı araştırma 2015’te Yeni Zelandalı bir ekip tarafından incelendiğinde, süt içmek de dahil, kalsiyum bakımından zengin bir diyetin kemikteki kalsiyum yoğunluğunu iki yıl artırdığı, ancak sonra bu artışın durduğu gözlendi.

Diyetle alınan kalsiyuma alternatif olarak haplarla kalsiyum takviyesi de yapılabiliyor. Ancak takviyelerin uzun vadede olumsuz etkide bulunduğuna dair endişeler var.

Yeni Zelandalı ekip 51 araştırmayı inceleyerek kalsiyum takviyesinin uzun vadede avantajları ile olumsuz etkilerini kıyasladığında, onlar da kemiklerdeki güçlenmenin bir-iki yıl sonra durduğunu tespit etti.

Kalsiyum takviyesi, kemik yoğunluğunda yaşlanmaya bağlı kaybı durdurmuyor, sadece geciktiriyordu. Ekip, kemiklerde kırılma oranı bakımından bunun ancak ufak bir azalmaya tekabül ettiği sonucuna vardı.

Aynı veriler farklı ülkelerde incelendiğinde, günlük alınması gereken kalsiyum miktarı bakımından farklı öneriler ortaya çıkmıştı. Örneğin ABD’de önerilen miktar İngiltere ve Hindistan’dakinin iki katına yakındı. ABD’de günde yaklaşık üç su bardağı süt içilmesi salık veriliyor.

2014’te İsveç’te yapılan bir araştırmada ise günde üç bardaktan fazla süt içmenin kemikler için daha fazla yarar getirmediği, hatta zararlı olabileceği sonucuna varılmıştı.

Uppsala Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada, insanlara önce 1987’de ne kadar süt içtikleri soruldu, daha sonra aynı soru 1997’de tekrarlandı.

2010’da bu insanlar arasında ölüm oranı incelendiğinde günde bir bardak süt içenlerde daha fazla kemik kırılması ve erken ölüm oranına rastlandığı görüldü.

Peynir ve yoğurt daha mı etkili?

Ancak bu araştırmanın da bazı sorunları vardı. İnsanlara daha önceki yıllarda ne kadar süt tükettikleri sorulmuştu, bunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olmayabilirdi, zira süt tüketimi farklı şekillerde olabilirdi.

Ayrıca bu tür araştırmalardaki en büyük sorun burada da kendisini gösteriyordu: İki olay birbiriyle gerçekten bağlantılı mı veya neden-sonuç ilişkisi gerçekten var mı?

Aynı araştırmada kafa karıştıran bir diğer sonuç ise peynir ve yoğurt tüketimi ile daha az sayıda kırık oranı arasında bir bağlantı kurulmasıydı.

Araştırmacılar, insanlara beslenme konusunda tavsiyelerde bulunurken bu sonuçların dayanak alınması için erken olduğunu, benzer araştırmaların tekrarlanması gerektiğini söylüyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak beslenme düzenini değiştirme konusunda temkinli davranılması tavsiye ediliyor.

Yani kısaca diyebiliriz ki, mevcut verilere göre, süt içmeye devam etme konusunda bir sorun yok. Süt kemik sağlığı bakımından yararlı olabilir. Ama bu yarar sandığımız kadar uzun süreli olmayabilir.

Ayrıca kemik sağlığı açısından etkili diğer yöntemleri de uygulamak gerekir. Egzersiz yapmak ve beslenme, güneş ışığı ve fazla güneşin olmadığı yerlerde kışın D vitamini takviyesi yoluyla yeterince D vitamini almak gibi.

Uyarı: Bu makale sadece genel bilgi verme amacıyla yazılmıştır ve doktor tavsiyesi olarak ele alınmaması gerekir. Makalenin içeriğinden yola çıkarak okurun kendi başına koyduğu teşhislerden BBC sorumlu değildir. Sağlığınızla ilgili herhangi bir endişeniz varsa doktorunuza danışın.

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Hepimizin biraz sakinleşmeye ihtiyacı var

sinirliyken sakinleşmek için ne yapmalı, sakinleşmek, Manşet

Günlük hayatımızda hemen her yerde can sıkıcı olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bu olaylara verdiğimiz tepkiler de o anki ruh halimize göre değişiklik gösterebiliyor. Bu da bizi fazlasıyla yıpratabiliyor. Peki ne yapmalıyız? İşte sakinleşmek için kendimize sormamız gereken sorular…

Endişe duygusuna kapıldığınızda sakinleşmek için kendinize sorabileceğiniz sorular

Bazen insan sebepli veya sebepsiz yere endişeye kapılır. Öyle ki bu duygusunu başkalarına açıklamakta bile zorlanır. Anne babasının hastalanacağından, çok fazla para harcadığından, sevdiklerinin duygularını incitmekten, mesajlara cevap vermeyen bir arkadaş yüzünden bile endişelenir. Bir yakını eve geç geldiğinde, topluluk önünde konuşması gerektiğinde endişelenen sadece siz değilsiniz. Herhangi bir sebepten ötürü endişeye kapıldığınızda, göğsünüze bir ağırlık çöktüğünde şunu hatırlayın; yalnız değilsiniz. Endişe, birden fazla şekilde ortaya çıkabilir. Endişe duygusundan kurtulmanın da birden fazla yöntemi var. Bunlardan biri de sakinleşmek için kendinize soru sormak. İşte endişelendiğiniz zamanlarda bu duygudan uzaklaşmak için kendinize sorabileceğiniz sorular:

1. Bu gerçekten bir tehdit mi?

Hayatta kazalar olur. Ancak çoğu zaman endişe duygusuna kapıldığımızda, işlerin gerçekten de ters gittiğini söylemek biraz zor. Peki o halde sizi bu kadar endişelendiren şey ne? O şeyin gerçekleşme ihtimali ne? Bunu gerçekten bir anlığına da olsa düşünün. Bu sorulara bulacağınız yanıtlar, endişelenmenize sebep olan şeyin gerçek bir tehdit olup olmadığını kavramanızı kolaylaştırır.

2. Hazırlıklı olmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız mı?

Hayatta bazı şeyleri kontrol edebilirsiniz, önlem alabilirsiniz. Bisiklete biniyorsanız, kask takmalısınız. Evdeki alarmın çalışıp çalışmadığını kontrol etmeli, sağlık sigortanızı ihmal etmemeli, düzenli aralıklarla doktora görünmelisiniz. Biraz sıkıcı bir çözüm olabilir ancak kendinize kontrol edilecekler listesi hazırlayabilirsiniz. Gözden geçirdiğiniz unsurları tek tek işaretlediğiniz zaman endişelerinizden bir nebze kurtulabilir, daha sakin ve planlı hareket edebilirsiniz.

3. Zihniniz biraz aşırıya kaçıyor olabilir mi?

Gecenin bir yarısı endişeye kapılmış, korkmuş ve yorgun düşmüş bir zihinden daha kötü ne olabilir? Eğer panik duygunuz ve endişeleriniz işle, başka insanlarla veya dikkatinizi dağıtacak herhangi bir şeyle ilgili olmayan saatlerde ortaya çıkıyorsa, bu durumda kontrolü ele almalısınız. Derin nefesler alıp vererek düşüncelerinizi değiştirebilir veya bir uyku meditasyonu videosu açabilirsiniz. Gece gelen kaygılarınızın, güneşin ışığıyla birlikte ortadan kaybolacağını düşünebilirsiniz.

Aslında korkmanız gereken şey, endişelerinize sebep olan şeyler değil, endişenin ta kendisi. Amerikalı ünlü yazar Seth Godin, “Endişe, davranışlarımızı verimli bir şekilde değiştirdiği zaman kullanışlıdır. Bunun dışında kalan endişe duygusu, dikkat dağınıklığının olumsuz hali, bizi çalışmaktan veya hayatımızı yaşamaktan alıkoymak için tasarlanmış bir oyalanma şeklidir” diyor.

Bir sonraki sefer panik duygunuz arttığında, endişelerinize kapıldığınızda kendinize sorular sorarak bu duyguyla baş etmeyi ve ondan kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Kaynak: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND