Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Sosyal mecralarda nasıl kişisel marka olunur?

Sosyal mecraları takip edenlerin oranı giderek artıyor. Sosyal mecralarda kişisel markalarını oluşturanlar hem tanınırlıklarını arttırıyor, hem de çalıştıkları kurumlara dolaylı katkı sunuyorlar. İşte sosyal mecralarda marka olmanın incelikleri…

Sosyal mecraları takip edenlerin oranı giderek artıyor. Sosyal mecralarda kişisel markalarını oluşturanlar hem tanınırlıklarını arttırıyor, hem de çalıştıkları kurumlara dolaylı katkı sunuyorlar. İşte sosyal mecralarda marka olmanın incelikleri…

SOSYAL MEDYADA NASIL KİŞİSEL MARKA OLUNUR?

Sosyal medyada kişisel marka olmanın hem çalıştığınız kuruma faydası var hem de bilinirliğinizi artırdığı, çevrenizi genişlettiği için size. Fakat herkesin kolayca giriş yaptığı bu mecrada nasıl sivrilip marka haline geleceksiniz? Bunun için belirli bir konuda paylaşımlara ağırlık vermek ve samimi olmak önemli.

Birçoğumuz sosyal medya araçlarını kullanıyoruz. Facebook, Twitter, LinkedIn, Foursquare, Instagram… Bu mecralarda tanınmak, çok takipçiye sahip olmak ve kişisel olarak marka haline gelmek kimileri için önemli. Var olan markalar bile bunu yapmakta zorlanırken, sosyal medyada kendilerine yer bulmaya çalışırken bireyler bunu nasıl yapacak?

Sosyal medyada kişisel marka olmak, sosyal medya ortamlarını iyi tanıyarak, sosyal medyadaki hedef kitlenizin, sizi uzmanlık alanınızda lider olarak algılamasına deniyor. İş hayatında yöneticilere bilgi ve becerileri göstermenin yolu kişisel pazarlamadan geçiyor. Bunun da en önemli aracı sosyal medya.

Ping Yaratıcı Yönetmeni Olcayto Cengiz sosyal medyada kişisel marka olmanın iki farklı anlama gelebildiğini söylüyor. Bir tanesi hali hazırda marka olan birisinin -ki bu kişi tanınmış, bilinen bir isim oluyor- sosyal medyayı aktif şekilde kullanması sonucu burada da varolması demek. Diğeri ise; kişinin çalıştığı kurumdan, sosyo ekonomik konumundan ve toplumdaki duruşundan bağımsız olarak, sosyal medya platformlarında ismi ya da kullandığı mahlası ile bir marka haline gelmesi demek.
Cengiz’e göre sosyal medya aslında gerçek hayat olarak adlandırdığımız dünyanın bir yansıması. Gerçek hayatta da belirli bir konumu ve saygınlığı olmayan bir kimsenin burada da karşılığının genelde aynı olduğunu belirten Cengiz, tek farkı şöyle açıklıyor: “Siz arkadaş çevrenizde bir marka olmuşken burada tanımadığınız ‘arkadaş’ çevreniz içinde marka halini alırsınız.”

İnsan kaynakları firmaları da eleman alımlarında ve elemanları değerlendirme sosyal medya mecralarını kullanıyor. Bilişim uzmanı Levent Karadağ, sosyal medyada kişisel marka olmanın, farklı iş alanlarında yer almayı sağladığını söylüyor. Örneğin, 3-5 yıl önce sosyal medyada içerik üretenler, internet girişimcisi ve internet profesyonelleri olarak kurumlarına katkılarda bulunabiliyor.

Bir konuya ağırlık verin
Peki sosyal medyada herkes kişisel marka olabilir mi? Twitter, Facebook, Instagram, Tumblr vb. sosyal medyayı yoğun olarak besleyen platformlardan en az birisini aktif olarak kullanan herkes kişisel marka olabilir. Değişen iş koşullarında kişisel değerlerini arttırmak ve daha fazla tanınmak isteyen çalışan ve yöneticiler, girişimciler ve küçük iş sahipleri, avukatlar, doktorlar, satış temsilcileri, iş arayanlar da buna dahil.

Cengiz sosyal medyada marka olmak adına şunları söylüyor: “Belli bir konu ya da duruşta uzmanlaşın. Otomobiller, videolar, teknoloji, kadın erkek ilişkileri, pazarlama… Kısacası her sosyal medya kullanıcısı gibi farklı konulardan farklı içerikler paylaşırken ağırlıklı olarak tek bir konu üstünde durmak sonuç verecektir. Burada önemli olan bir başka noktada; kullanıcının bu konuyu gerçekten sevdiği bir konudan seçmesi. Yani sanki sadece kendisi okuyacakmış gibi yazarak, aynı konuda yazan diğer sosyal medya kullanıcıları ile platformlar üstünden ‘takipleşerek’ ağır ve sağlam adımlarla kendi takipçilerini oluşturmaya başlar.”

Nerelerde olmalısınız?
Marka olmak istiyorsanız mutlaka bulunmanız gereken mecralar var. Bloglar, Facebook, Twitter, LinkedIn, Xing, Youtube, Google +, Slide Share, Flickr, Friendfeed, Foursquare, Instagram…

Bunlardan olmazsa olmazı ise Twitter. Twitter’ın bu konunun merkezi olduğunu belirten Cengiz, Instagram ve foursquare ile destekli aktif kullanılan bir Twitter hesabının; sosyal medyada 10 kaplan gücünde olacağını söylüyor.

Hangi mecralarda olunacağı belli, paylaşım içeriğinizi de belirlediniz… Ama ne sıklıkta paylaşım yapmalı, günde kaç tweet atılmalı? Bunun ne yazık ki bir formülü yok. Kullanıcının paylaşımlarının tarzına ve içeriğine göre bu rakam ve zamanlamalar farklılık gösteriyor. Cengiz, finans üstüne markalaşmayı hedefleyen birisi ile kadın erkek ilişkileri üstüne yazan birisinin paylaşım sayılarının ve daha da önemlisi zaman dilimlerinin ciddi farklılık göstermek durumunda olduğunu söylüyor. Ayrıca kullanıcı, kendine çizdiği yol doğrultusunda aktif olduğu hesapların hepsine eşit önem göstermeli. Bilişim uzmanı Levent Karadağ ise özgün içerik hazırlama ve paylaşma planı yapıp, nitelikli içerikleri özenle ve önceden hazırlayıp paylaşılması gerektiğini düşünüyor: “Facebook’ta günde en 2-3 içerik paylaşabilirsiniz, hedef kitleniz içerisinde bulunan kişilerin içeriklerini paylaşıp, onlarla etkileşime geçebilirisiniz. Twitter’da günde ortalama 4 tweet paylaşmanız yeterli olacaktır. Ancak takip ettiklerinizin tweetlerinden de günde en az 3-4 tane paylaşmanız önemli.”

Faydaları-zararları

Bu tür mecraları kullanmanın faydası da var zararı da.

Faydaları:

– Bilgi ve deneyimlerinizi herkesle paylaşabilirsiniz.
– Normal şartlarda kolayca ulaşamayacağınız kişilerle iletişime geçebilirsiniz.
– Eğer dijital bir alanda kariyer yapıyorsanız rakiplerinizden bir adım önde olursunuz.
– Saygınlığınız, bilinirliğiniz artar, başarı ve belki de maddi kazanç sağlar.
– İş ağlarınız genişler.
– Kurumunuza artı değer kazandırırsınız.
– Çeşitli meslek gruplarından uzmanlarla ilişkileriniz artarak, işlere farklı disiplinlerle bakmayı öğrenirsiniz.

Zararları ise:

* Başlangıçta zaman sorunu yaşayabilirsiniz.
* İşe konsantrasyonda eksiklik ve zaman kaybı olabilir.
* Çalıştığınız kurumun kurumsal hedeflerini, değerlerini bilmediğiniz durumlarda, paylaşımlarınıda kuruma ve dolaylı olarak kendinize zarar verebilirsiniz.
* Eskisi kadar özgür olamazsınız.

Başka olmayın kendiniz olun

Sosyal medyada kişisel marka olmak için öneriler:
– İş ve özel yaşamınızın geçmişten bugüne (okullar, işyerleri ve görevler, gönüllük, spor, sanat, alınan seminerler, kurslar, projeler, başarılar, ödüller, eserler vb) hikayenizi yazın.
– Kendinizi değerlendirin. Güçlü yanlarınız ve zayıf yanlarınız neler?
– Marka olmanın zorluğunu düşünerek tutkularınızı ortaya çıkarın. Para dışında sizi motive eden nedir, sizi en çok ne mutlu ediyor, başkalarının söylediklerini bırakıp içinize yönlendiğinizde, derinlerde neler var, ileride kendinizi nerede, nasıl ve ne yaparken görmek istersiniz?
– Sosyal medyadaki içerikleri ve kişileri iyi analiz edin. Kullanacağınız sosyal medya ortamlarını titizlikle belirleyin. Hedef kitlenizin hangi ortamı ne şekilde kullandığına bakın.
– Sosyal medya ortamlarındaki rakipleriniz kimler, ne yapıyorlar, onları üstün kılan nedir, eksiklerini belirleyin.
– Hedeflerinizi gerçekleştirmek için kendinize kişisel markalaşma takvimi hazırlayın. Ne zaman, ne yapacağınızı içeren bir pazarlama planı geliştirin.
– Bulunduğunuz sosyal medya ortamlarına ve ortamdaki hedef kitlesine uygun dili kullanın. Her zaman kendiniz olun ve doğruyu söyleyin. Örneğin; LinkedIn’deyseniz, daha resmi ve profesyonelce bir dil kullanmaya çalışın, Facebook’taysanız çok resmi bir dil kullanmayın.
– Spam yapmayın, ona buna laf atmayın.
– Sürekli alıntı yapmayın, sayfanızı retweetlerle doldurmayın.
– Başka biri gibi davranmayın, -mış gibi olmayın. Kendiniz olun, samimi davranın.
– Konusu her ne olursa olsun özgün içerik üretin.
– Sosyal ağları mutlaka birbiriyle bağlayın.
– Facebook, LinkedIn gibi arkadaşlarınızın gruplara ayrılabildiği sosyal medya ortamlarında 100-150 kişilik gruplar oluşturun ve her grubun özelliğine göre içerik oluşturup, paylaşın.
– Size gelen yorumlarla ilgilenin. Sizi kızdırabilecek içerik aldığınızda kendinize zaman tanıyın. Bir anlık sinirle cevap yazmayın.
– Sosyal medya izleme ve değerlendirme araçları edinin. Bu araçlarla hedef kitlenizin durumunu ve performansınızı analiz ederek, stratejilerinizi ve eylem planınızı güncelleyin.
– Reklamların, pazarlamacıların ve sahte profillerin gazına gelmeyin.
– Gizlilik, telif hakları konularına dikkat edin.
– Bilgi ve bilişim güvenliğine dikkat edin. Her an biri profilinizi ele geçirip, sağa sola saldırıp, size tamir edilmeyecek zararlar verebilir.

Hangi mecrayı nasıl kullanacaksınız

Bu mecraları nasıl kullanacaksınız? Bilişim uzmanu Levent Karadağ, sosyal ağların nasıl kullanılması gerektiğini şöyle anlatıyor:
Blog: Bir blog açarak işe başlayın, ‘içerik kraldır’ sloganıyla nitelikli ve arama motorlarına uygun içerikler oluşturun. Oluşturulan içerikleri diğer sosyal medya ortamlarına bağlantı kurarak dağıtın. Çok fazla içerik üretemiyorsanız ortak bloglar kullanın.
Slideshare: Uzmanlığınızla ilgili mutlaka sunumlar hazırlayın ve sunumu Slideshare yükleyin.
Facebook: Bu mecradan geçmişinizdeki kişilere ve hedef kitlenize ulaşabilirsiniz. Facebook’ta arkadaşlarınızı 100-150 kişilik gruplara ayırarak, gruplara uygun içerik üretip paylaşın.
Twitter: Twitter, haber kanalı olarak çıkmasına rağmen, kısa anlatımlarla, anında paylaşımla çok önemli mecra haline geldi. Mesajlarınızı Twitter’e göre kısaltmanın yolları konusunda çalışın. Kendi mesajlarınızı paylaştığınız gibi takip ettiklerinizin mesajlarını da paylaşabilirsiniz.
LinkedIn ve XING: İş profesyonellerinin yer aldığı ve her geçen gün üye sayısının arttığı bu ortamlarda profesyonel bir şekilde profil hazırlayın, kişisel gelişiminizde faydalı göreceğiniz gruplara üye olun. Gruplardaki hedef kitlenizdeki kişilerle etkileşime geçerek (bilgilerinizden faydalanacak kişileri/ size değer katacak kişiler) yaptıkları paylaşımlara samimi cevaplar vererek, onları kazanmayı sağlayın.
Youtube, Vimeo, İzlesene video siteleri: İnternet kullanıcılarının yüzde 90’dan fazlası video izliyor. Mutlaka video içerikleri oluşturarak diğer sosyal medya ortamlarında paylaşın.
Google+: Google’da ön sıralarda çıkmanız açısından bu ortamı az da olsa kullanın.
Foursquare: Konum bazlı pazarlama her geçen gün yükselen trend. Uzmanlık alanınıza uymasa bile asgari ölçülerde kullanmanız önemli.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et

MAKALE

2019’un rengi belli oldu!

renk trendleri, pantone 2019, canlı mercan rengi, 2019 yılının rengi

Bu renk insana yaşama sevinci aşılıyor. Her bakışta farklı algılanan rengin sırrı ise denizin derinliklerinde gizli… Yeni yılda bu rengi sıkça görmeye hazır olun! İşte 2019’un rengi …

Pantone, 2019’un rengini açıkladı: Yaşama sevinci aşılıyor

Pantone Renk Enstitüsü her sene seçtiği yılın rengiyle pek çok sektörde kullanılan renk trendlerine ilham oluyor.

Pantone Renk Ensititüsü,  2019 yılının renginin, PANTONE 16-1546 Living Coral, yani  “canlı mercan” olduğunu açıkladı. Her bakışta farklı algılandığı söylenen “canlı mercan” renginin bakıldığı zaman insana yaşama sevinci aşıladığı düşünülüyor. Enstititü, her yıl renk belirlerken, topluma umut aşılayacak ve iç açacak renkler seçmeye özen gösterdiğini belirtti.

Son 20 yıldır insanların satın alma eğilimlerini, moda, mimarlık, dekorasyon ve ürün geliştirme stratejilerini yönlendiren renk trendlerini belirleyen Pantone Renk Enstitüsü, 2019 yılında canlı mercan renginin pek çok alanda karşımıza çıkacağını belirtiyor.

“Canlı mercan” hakkında yapılan yorumlardan biri de bu rengin her an karşılaşılabilecek bir renk olmayışı. Genel olarak denizin derinliklerinde yaşayan ıstakoz, karides, yengeç gibi hayvanlarda görülebiliyor. Bu sebeple insanlarda merak uyandırdığı ifade ediliyor.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND