Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Soru sormak ve cevap almak üzerine entelektüel bir analiz

Dünyanın en iyi “kitle gözlemcisi”lerinden biri olan, Kitle ve İktidar kitabının yazarı Elias Canetti’den sorular ve cevaplar üzerine bir makale…

sosyoloji, kitle ve iktidar, elıas canettı

Kigem.com yorumu: Elias Canetti “ortadoğu ve balkanların” en iyi kitle sosyologlarından biridir. Kitabı da gerçekten çok güzel ama tatlı su balıklarına göre değil! Kitap çok entelektüel bir üsluba sahip ve “büyük baş” insanlar tarafından seviliyor.

Soru sormak zora dayalı müdahaledir. Bir iktidar aracı olarak kullanıldığında, kurbanın etini kesen bir bıçak gibidir. Soran, bulunacak şeyin ne olduğunu bilir; ama ona fiilen dokunmak ve onu açığa çıkarmak ister. İç organlar üzerinde çalışan bir cerrahın kendinden eminliğiyle işe girişir. Ama soran, Özel türden bir cerrahtır; hakkında daha çok şey öğrenmek için kurbanını canlı tutan ve vücudun geri kalanı hakkında bilmek istediklerini öğrenmek için, uyuşturmak yerine, belirli organlarda kasten acıya neden olan bir cerrah.

Sorular cevaplanmak içindir; cevaplanmayanlar havaya atılan oklar gibidir. En zararsız sorular, yalıtılmış kalan ve başka sorulara yol açmayanlardır. Yolda birini durdurur, belirli bir binanın ne binası olduğunu sorarız ve sorunun cevabı bize söylenir ve yolumuza tatmin olmuş bir şekilde devam ederiz. Bir an için yabancıya hızla sahip olmuş ve onun dikkatini zorlamışızdır. Cevabı ne kadar net ve ikna ediciyse, gitmesine o kadar çabuk izin veririz. O isteneni sağlamıştır ve bizi tekrar görmesi hiç gerekmez.

Ancak, bazen soran bununla yetinmez ve fazla soru sorar. Bu soruların ardı kesilmezse, soruların muhatabı olan kimse kısa sürede usanır: yalnızca fiziksel olarak alıkonmuş olmakla kalmaz, aynı zamanda verdiği her cevapla, kendisine ait daha çok şeyi açığa vurmaya zorlanır. Açığa vurdukları oldukça yüzeysel ve önemsiz bir şey olabilir, ama bunları ondan alan bir yabancıdır ve söyledikleri onda daha derinlerde yatan ve çok daha önemli olan başka şeylerle bağlantılı olabilir. Böylelikle cevaplayanın usanması kısa sürede kuşkuya dönüşür,

Soranın üzerindeki etki ise artan bir iktidar duygusudur. Bundan hoşlanır ve sonuç olarak daha çok, daha çok soru sorar; aldığı her cevap bir boyun eğme edimidir. Kişisel özgürlük, büyük oranda, sorulara karşı bir savunmaya sahip olmayı içerir. En güçlü tiran en güç soruları sorandır.

Daha fazla soru sorulmasını önleyecek cevaplar bulmak mümkündür. Alternatif olarak, konumu buna uygun olan herhangi bir kimse kendi sorularıyla karşı durabilir: Eşitler arasında bu, kabul edilmiş bir kendini savunma yöntemidir. Bu yolu kullanmayan biri ya kendisiyle konuşanın istediği gibi, soruya tam ve ciddi bir cevap vermelidir ya da kurnazlıkla onun daha fazla araştırmayı istemesini engellemelidir. Örneğin diğerini methederek onun üstünlüğünü teslim etmişse, diğeri bunu kendisi yapma ihtiyacı hissetmeyebilir; ya da onu, soru sorulması daha ilginç ya da kârlı olacak başka insanlara yöneltebilir. Kendi gerçek kimliğini maharetli bir ikiyüzlülükle bulandırabilirse, soruyu sanki başkasına yöneltilmiş ve bu yüzden de kendi yetkinliğinin dışındaymış gibi ele alabilir.

Soru sormanın nihai amacı, inceden inceye tetkik etmektir; ama bu işlem bir dizi noktaya kibarca sondaj yapmakla başlar ve sonra direncin zayıf göründüğü yerlerden giriş zorlanır. Bulguların hepsi derhal kullanılmayabilir, aranan belirli bir şey bulununca, daha sonrası için bir kenara konabilir. Gerçek her sorunun arkasında her zaman kasıtlı bir amaç vardır; [ancak] bir çocuğun ya da budalanınkiler gibi amaçsız sorular kolaylıkla geçiştirilebilir.

Kısa ve öz cevaplar istendiğinde, sorgulanan insan İçin durum en tehlikeli halini alır; birkaç kelimeyle ikna edici bir biçimde ikiyüzlülük etmek, imkânsız değilse de zordur. Savunmanın en bariz biçimi sağırmış ya da anlamamış gibi yapmaktır; ama bu yalnızca eşitler arasında işe yarar. Kuvvette eşitsizlik olduğu zaman soru başka bîr şekilde ifade edilebilir ya da yazıya dökülebilir; o zaman verilen her cevap çok daha bağlayıcı olacaktır, çünkü soruyu soran bu cevabı daha sonra kullanmak üzere elinde tutabilir.

Dışsal olarak savunmasız olan biri, geri çekilip içsel silahına bürünebilir. Sır, bedenin içinde korunan ikinci bir beden gibi olduğu ve daha iyi savunulduğu için, sorulara karşı içsel bir zırhtır. Ona yaklaşan herhangi birinin nahoş bir sürprizle karşılaşması ihtimal dahilindedir. Sır onu çevreleyen maddeden daha yoğundur, onunla birlikte süreklilik taşımaz ve neredeyse delinmez bir karanlığın içinde saklanır. İçeriği ne olursa olsun sır her zaman tehlikelidir. Sırla ilgili en önemli şey, yoğunluğu, yani, sorulara karşı bir savunma olarak etkililiğidir.

Sessizlikle karşılaşan bir soru, bir kalkan ya da zırhtan geri tepen bir silah gibidir. Sessizlik, avantajları ve dezavantajları neredeyse eşit bir biçimde dengelenen aşın bir savunma biçimidir. Konuşmayı reddeden bir insanın kendisini ele vermediği doğrudur, ama öte yandan olduğundan daha tehlikeli de görünebilir; onun sessizliği, saklayacak çok şeyi olduğu, gerçekte sahip olduğundan daha fazla şeyi olduğu şeklinde anlaşılır ve bu da onun gitmesine izin vermemenin daha da önemli görünmesine neden olur. Israrlı sessizlik sorgu ve işkenceye yol açar.

Ancak her zaman, normal koşullarda bile, cevap, cevap vereni bağlar; cevabı veren ona itaat etmek zorundadır; cevap onu sabit bir tavır almaya ve orada kalmaya zorlar, oysa sorgucusu, kendi işine geldiği gibi yer değiştirerek, ona her yandan saldırabilir. Sorgucusu onun etrafında dönebilir, şaşırtabilir ve böylelikle onu karmaşaya itebilir. Zeminini değiştirebilir olması, ona diğerinden esirgenen bir özgürlük verir. Soran, cevaplayanın savunmalarını sorularla derinleştirir ve savunmaları yıkmayı, yani onu cevap vermeye zorlamayı başardığı zaman, onu yerine mıhlamış, kıpırdayamaz hale getirmiş olur. “Kimsin?” “Ben falancayım”. Bu andan itibaren cevaplayan kendisi olmalıdır yoksa yalanları elini ayağını dolaştırır. Artık kendisini dönüştürerek kaçamaz. Sorgulama bir süre devam ederse, cevaplayan sonunda kendini prangalanmış bulur.

İlk soru kimlikle ilgilidir, ikincisi yerle. Her iki soru da konuşmayı varsaydığına göre, insan bu sözel sorgulamadan Önce gelen ve ona denk düşen orijinal bir durum olup olmadığım bilmek ister. Böyle bir durum varsa, yer ve kimlik bu durumla çakışmış olmalıdır, çünkü biri olmadan diğerinin olması anlamsızdır. Böyle bir durum var olmuştur ve hâlâ vardır; bu durum avın tereddütle incelenmesi durumudur. “Kimsin? Yenebilecek bir şey misin?” Sürekli yiyecek arayışında olan bir hayvan, bulduğu her şeye dokunur, her şeyi koklar ve burnunu her şeye sokar: “Bu nedir? Yenecek bir şey midir? Tadı nasıldır?” Cevap bir koku veya bir hareket ya da yaşamdan yoksun bir katılıktır. Yabancı beden aynı zamanda bir yerdir; hayvan bu bedeni koklayarak ve ona dokunarak, onunla tanışır; bizim anladığımız şekle tercüme edecek olursak, onu adlandırır.

Erken çocukluk, birbirini artan bir hızla izleyen iki farklı; ama bağlantılı olaylar dizisiyle karakterize edilir. Bir yanda ebeveynden çıkan emirler demeti, Öte yanda çocuğun sayısız sorusu vardır. Çocukların ilk soruları, çok daha gelişmiş bir biçimde de olsa, yiyecek isteyen bir ağlama gibidir. Bu sorular zararsızdır, çünkü ebeveyninin sahip olduğu tüm bilgiyi çocuğa vermediğinden onların üstünlüğünü korur.

Çocukların sormaya başladığı sorular nelerdir? En erken ortaya çıkanlar arasında yere ilişkin olanlar vardır: “.,.. nerede?” Diğer erken sorular şunlardır: “…. nedir?” “…. kimdir?” Yerin ve kimliğin çocuk için önemi bellidir. Bir çocuğun ilk sorduğu şeyler bunlardır. Ancak daha sonra, üçüncü yılın sonuna doğru, soruları “Niçin?”le başlar; ve çok daha sonra “Ne zaman?” ve “Ne kadar süre?” gibi zamanla ilgili soru sözcükleriyle başlar. Çocuğun herhangi bir gerçek süre kavrayışına sahip olması için uzun bir zaman gerekir.

Gördüğümüz gibi, ilk soru tereddütlü bir dokunuştur, ama kısa sürede içeri nüfuz etmeyi ister. Bir bıçak gibi keser; örneğin, küçük çocukların seçenekli sorulardan hoşlanmamalarının nedeni budur, Hangisini, elma mı yoksa armut mu tercih ettiği sorulduğunda, çocuk ya cevap vermeyecek ya da yalnızca duyduğu son sözcük olduğu için “armut” diyecektir. Gerçek bir karar, elmayı armuttan ayın etmeyi gerektirecek bir karar onun için çok zordur, çünkü canı her ikisini de istemektedir.

Bir soru, en yalın iki cevaptan, evet ve hayır’dan yalnızca biri olası olduğunda en keskin biçimde [bıçak gibi] keser. Bunlar aradaki her şeyi dışlayan kesin zıtlar olduğundan, icap eden ayrımın özel olarak son ve Önemli olduğu hissedilir.

Çoğunlukla [bir konuda] ne düşündüğümüzü bize bir soru sorulana kadar bilmeyiz. Soru kibar olduğu sürece sorudan yana ya da ona karşı karar vermekte bizi serbest bırakır, ama bizi taraflardan biri ya da diğerini savunmaya zorlar.

Platon’un diyaloglarında Sokrat sorunun yüce ustası olarak görünür. Sokrat İktidarın bütün sıradan biçimlerini hakir görür ve onları andıran her şeyden azimle kaçınır. Üstünlüğünü yapılandıran bilgelik onu isteyen herkesin hizmetindeydi, ama Sokrat’ın bu bilgeliği paylaşma yöntemi özenli nutuklar atmak değil soru sormaktı. Diyaloglar sorularla doludur ve bu soruların, önemli olanların hepsi dahil olmak üzere çoğu Sokrat’lan gelir. Sokrat, dinleyicilerini yerlerine mıhlarken ve onları olası her türden seçimler yapmaya zorlarken gösterilir. Sokrat dinleyicilerine sadece soruları aracılığıyla egemendi.

Sorular uygarlıkların biçimleriyle bir dereceye kadar kısıtlanır, örneğin, insanın bir yabancıya sormayacağı belirli şeyler vardır. Sorarsa, bu ona fazla yaklaşmak olur; bu bir müdahaledir ve dinleyenin kendisini saldırıya uğramış hissetmesine sebep olur. Öte yandan sınırlama, dinleyeni ona duyulan saygı konusunda ikna etme niyeti taşır. Yabancıya sanki o daha kuvvetli olanmış gibi davranılır; bu, karşılık verilmesi beklenen bir övgü biçimidir. İnsanlar ancak bu yolla, aralarındaki mesafeyi koruyarak, soruların tehdidinden uzak bir biçimde ve yalnızca kuvvetli değil; aynı zamanda eşit derecede kuvvetliymiş gibi davranarak, kendilerini güvencede hisseder ve birbirini rahat bırakırlar.

Belki de hepsinden Önemli olan soru gelecek hakkındadır; gelecekle ilgili soru kesinlikle müthiş bîr ivedilikle yüklüdür. Ancak sorunun yöneltildiği tanrılar bunu cevaplamak zorunda değillerdir ve böylelikle, soru ne kadar ivediyse, o kadar da umutsuzdur. Tanrılar kendilerini asla bağlamazlar, sorgulanmaya asla tahammül edemezler; hiçbir güç onların niyetlerine nüfuz edemez. Tanrıların sözceleri çok anlamlıdır ve çözümlenmeye karşı koyar. Onlar hakkında sorulan sorular insanı hiçbir yere götürmez, çünkü bugüne kadar yalnızca bir cevap verilir. Bu cevap çoğu kez yalnızca bir işaret olabilir ve bu gibi çok sayıda kehanet, pek çok ulustan rahiplerce kaydedilmiştir; örneğin bunların binlercesi bize Babillilerden gelmiştir. Ancak bu kehanetler bir dizge oluşturmaz; bunların hiçbirinin arasında içsel hiçbir bağlantı yoktur, her biri kendi başına yalıtılmış olarak durur. Bir araya toplanarak listeler oluştururlar, hepsi bu kadar; bunları bilen biri bile onları ancak tek tek geleceğin birbiriyle bağlantısız parçalarıyla ilişkilendirebilir.

Sorgu bunun tam zıddıdır. Geçmişle, gerçekliğinin bütünlüğü içinde onu yeniden yaratarak uğraşır ve sorgulayandan daha güçsüz olan birine yöneltilmiştir. Yargılamaların önemine geçmeden önce, bugün çoğu ülkede yerleşmiş bir işlem olan polis kayıtlan dizgesi hakkında bir şey söylemek istiyorum. Her yerde aynı olan ve temel amacı emniyet ve düzene hizmet etmek olan bir grup soru şekillenmiştir. Devlet, her insan hakkında, bu insan tehlikeli olursa diye ya da olduğunda onunla baş edebilmek için, mümkün olduğunca çok bilgi sahibi olmak İster. Bir insana sorulan resmi ilk soru adı, ikincisi de adresidir. Daha önce gördüğümüz gibi, kimliği ve yeri ilgilendiren bu sorular, en eski iki sorudur. Bir sonraki soru olan, iş, o insanın faaliyet alanını ve sahip olduklarının olası miktarını açığa çıkarır; bundan ve yaşından prestiji ve etki alanı, aslında ona nasıl muamele edilmesi gerektiği çıkarsanabilir. Adamın verdiği karşılıklar onun insan olarak sahip olduklarını da içerir: Karısının ve çocuklarının olup olmadığını belirtmek zorundadır. Doğum yeri ve uyruğu olası inançlarım belirtir ve fanatik milliyetçilik çağında, artık eskiden olduğu kadar önemli olmayan dininden çok daha fazla aydınlatıcı nitelik taşır. Fotoğrafı ve imzası da dahil olmak üzere bütün bunlarla pek çok şey kesinleşmiş olur.

Adamın bu sorulara verdiği cevaplar kabul edilir; cevaplar o atı için bir kuşku doğurmaz. Sorular ancak belirli amaçla yürütülen sorguda kuşkuyla yüklüdür. Her bir soru kendi başına savuşturulabilir, ama bir araya geldiklerinde cevaplan denetleyen bir çerçeve oluştururlar. Yargılanan adam sorgucusuyla düşmanlık ilişkisi içinde durur; kendisi ondan çok daha güçsüz olduğundan, ancak onu kendisinin bir düşman olmadığına ikna etmede başarılı olursa kurtulabilir.

Hukuki sorgulamalarda, sorgulama, zaten daha muktedir olan sorgucuya geriye dönük bir her şeyi bilme hakkı verir. Sanığın gelip gittiği yerler, girdiği odalar, şu ya da bu saati nasıl geçirdiği, o zaman özgür ve izlenmiyormuş [edimler] gibi görünen her şey birdenbire tetkike maruz kalır. Önceki Özgürlüğünden olabildiğince az özgürlük kalana değin aynı yerlere gidip gelmek, her odaya yeniden girmek ve her saati yeniden yaşamak zorundadır. Yargıç bir yargıya varmadan önce sayılamayacak kadar çok olguyu bilmek ister; yargıcın iktidarının temelinde kesin olarak her şeyi bilmek yatar. Bu amaçla şu sorulan sorma hakkı vardır: “Neredeydin?” “Ne zaman oradaydın?” “Ne yapıyordun?” Sanık, elinden gelirse, bir yer adının karşısına başka bir yer adı, kimliğin karşısına kimlik koyarak suçun işlendiği tarihle başka yerde olduğunu kanıtlar: “O sırada orada değil başka bir yerdeydim. Bunu yapan ben değil başka bir insandır.”

Eski bir Wend efsanesinde şöyle denir:

“Bir varmış bir yokmuş, Dehsa’da, gün ortasında çayıra yatıp uyuyan bir köylü kız varmış. Nişanlısı yanında oturmuş, kızdan nasıl kurtulabileceğini düşünüyormuş. Sonra öğle kadını gelip onu sorgulanıp. Adam onu her cevapladığında kadın ona yeni sorular sormuş. Saat bir olunca adamın kalbi durmuş. Öğle kadını onu ölümüne sorgulamış.”

Yazan:Elias Canetti
Kaynak: Kitle ve iktidar
www.e-perspektif.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Başarılı insanların ortak özelliği

zihniyet, sabit zihniyet, Manşet, gelişim odaklı zihniyet, gelişim, başarı

İnsanın sahip olduğu imkanlar, yetenekleri ve elbette şansı, hayattaki başarısını belirler. Ama bütün bunlara sahip insanların bile başarılı olamamalarının nedeni, hayata “gelişme odaklı” bakamamalarıdır. Peki, bu bakış açısı sonradan kazanılabilir mi? İşte yanıtı…

İnsan Nasıl Başarılı Olur?

Neden çok yetenekli, çok zeki insanların bazıları başarılı olamaz?

Okul yıllarında bütün öğretmenlerin takdir ettiği, herkesin gözdesi olan bazı yetenekli öğrenciler neden başarısız olmuşlardır?

Şansın insan hayatında çok önemli bir rolü var. Hayat insana hoyrat davrandığı zaman başarılı olmak mümkün değildir. Bunun aksine, başarılı olan her insan, aynı zamanda şanslı bir insandır. Siz Ne Kadar Şanslısınız?

Şansın yanı sıra insanın başarısını belirleyen en önemli etken hayata bakış açısıdır.

Stanford Üniversitesi’nden Carol Dweck, başarılı insanların ortak özelliğinin hayata bakış açıları olduğunu söyler. Bu insanlar kendilerine verilen imkan ve yetenekleri sürekli geliştirmeye odaklıdırlar. Hayatı bir “öğrenme”, “büyüme”, “gelişme”, “olgunlaşma” yolculuğu olarak görürler. Bu nedenle hep gelişmeye ve kendilerini yenilemeye odaklıdırlar (Growth Mindset)

Bazıları ise hayatta kendilerine verilen imkan ve yeteneklerin sabit olduğunu düşünürler. Sabit zihniyete sahip bu insanlar kendilerine doğuştan verilen imkan ve yeteneklerle hayatı tamamlayacaklarını düşünürler. Dolayısıyla öğrenmek ve ilerlemek için çaba göstermenin gerekli olmadığına inanırlar (Fixed Mindset).

Hâlbuki hayat bunun tersini kanıtlar. Çok varlıklı ailelerin çok yetenekli, çok iyi eğitimli çocuklarının başarısız olmaların nedeni sahip oldukları “sabit zihniyettir”. Bu zihin yapısı, onların öğrenmelerine, gelişmelerine, büyümelerine, olgunlaşmalarına ve başarılı olmalarına engel olur.

“Gelişme odaklı” insanlar ise hedef belirler, engelleri aşmak için gayret ederler. Hedeflerine varmak için ısrarcı olurlar. Hayatın her alanında kendilerini geliştirmeye ve ilerlemeye hevesli olurlar.

İnsanın kendisine verilen imkan ve yeteneklerle yetinip, bunları geliştirmeye niyetli olmaması, sahip olduğu potansiyeli ziyan etmesi demektir.

İnsanın zihniyeti büyük ölçüde içinde yetiştiği aile ortamında oluşuyor. Bazı aileler çocuklarına sürekli olarak “çok güzel”, “çok zeki”, “çok yetenekli” olduklarını söylerler. Çocuklarını bu şekilde överek onlara güven vereceklerini zannederler. Oysa bu övgüleri alan çocuklar, daha iyi olmak için gayret göstermeye gerek olmadığına inanmaya başlarlar. Başarılı olmak için hayatta sahip olmaları gereken bütün donanımlara zaten doğuştan sahip olduklarına inanırlar. Kendilerini geliştirmek için herhangi bir çaba göstermelerine gerek olmadığı yanılgısına kapılırlar.

Her türlü imkana sahip olan insanların başarısızlıklarının en önemli nedeni, çoğu kez hayata böyle “sabit bir zihniyetle” bakmalarıdır.

Anne babaların yapması gereken, çocuğun sahip olduğu özellikleri övmek değil, gösterdiği çabaya değer vermektir. Bir çocuğun ya da bir yetişkinin elde ettiği sonuç ne olursa olsun, onun hedefe varmak için gösterdiği çabayı takdir etmek ona yapılacak en büyük iyiliktir.

İnsanın sahip olduğu imkanlar, yetenekleri ve elbette şansı, hayattaki başarısını belirler. Ama bütün bunlara sahip insanların bile başarılı olamamalarının nedeni, hayata “gelişme odaklı” bakamamalarıdır. İnsanın kendisine ve yapabileceklerine olan inancı, nasıl bir hayata sahip olacağını belirler.

Ben -yaşı kaç olursa olsun- her insanın gelişme odaklı bir düşünce sistemine sahip olabileceğini, buna sahip değilse bile bu bakış açısını kazanabileceğini düşünüyorum. İnsanın kendini geliştirme potansiyelinin kendi elinde olduğuna inanıyorum.

Hiç birimiz, fiziki özelliklerimizden, yeteneklerimizden ve sahip olduğumuz imkanlardan yüzde yüz memnun değiliz. İnsan kendi boyuna, yüzüne ve vücuduna, doğuştan gelen yeteneklerine baktığı zaman dünyanın adaletli bir yer olmadığını hemen anlıyor.

Bu adaletsizliğe rağmen insanın hayattaki başarısı doğuştan sahip olduğu özellikler ve imkanlardan çok hayata nasıl baktığına bağlıdır. İnsanın zihniyeti nasıl bir hayat yaşayacağını belirler.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Salgın hastalıkları anlatan romanlar

yakın ilişkiler, salgın günleri, salgın, roman, Manşet

www.yakiniliskiler.com sitesinde geçmişte yaşanan salgın günlerini anlatan seçkin eserlerin tanıtıldığı ilgi çekici bir içerik oluşturulmuş. Peki, geçmişte yaşanan salgın günleriyle şu an yaşadığımız zorlu günler arasında sizce ne gibi benzerlikler olabilir?

Zor Günlerin Romanları: Dünya Edebiyatında Salgın Hastalıklar – I

Geçmişten bugüne, dünyanın dört bir yanında yıkıcı salgın hastalıklar yaşandı. Bunların birçoğu hem toplumsal yaşamda hem dünya edebiyatında derin izler bıraktı. Bu zor günlere dair pek çok sözü olan ve yaşadığımız günlerle benzerlikler içeren seçkin eserleri tanıtıyoruz. İyi okumalar!

Kızıl Veba (1912) / Jack London

“Delirmeye başladığımı hissediyordum. Köpekler gibi ben de sosyal bir hayvandım ve kendi türümle olmaya ihtiyacım vardı. Bu yüzden, eğer ben veba salgınından kurtulduysam, hayatta kalan başka insanların da olabileceğini düşündüm.”

“O günlerde San Francisco’da dört milyon insan yaşıyordu. Şimdi bütün şehirde ve taşrada toplasan kırk kişi yoktur.”

Kızıl Veba, türü itibariyle diğer romanlardan ciddi bir farklılık gösteriyor çünkü olaylar farklı bir veba türü sonucu insanlığın yok olma noktasına geldiği bir süreci konu alıyor. Anlatının yılı 2073. Engellenemeyen ölümcül ve tedavisiz bir salgın sonucu yeryüzünde yalnızca birkaç kişi kalır. İnsanlık ilkel çağlara döner, avcılık-toplayıcılık yeniden temel yaşam kaynağı haline gelir. Kızıl veba salgını sırasında Berkeley’de İngiliz edebiyatı profesörü olan James Howard Smith, hayatta kalmayı başaran birkaç insandan biridir. Smith, çocukları etrafına toplayarak 2013’teki salgın günlerini anlatmaya başlar. Smith’in anıları aracılığıyla; önlenemez salgını, o günlerin yıkımını, veba sonucu meydana gelen toplumsal çözülmeyi ve cinayet, hırsızlık, gasp gibi olaylarla yaşanan kaos halini çocuklarla eş zamanlı olarak okuyucular da öğrenir.

Kitabın en önemli vurgularından biri insan eliyle yaratılan toplumsal yaşamın aslında doğal değil yapay olduğudur. Böylesi bir yıkım sonucu alt üst olan toplumsal ilişkiler ve dünya düzeni, 2073 yılına döndüğümüzde her türlü yapay ayrımı da ortadan kaldırmıştır. Yazar; tüfeklerin, topların, tankların dahil edildiği dünyadaki savaş oyununun baştan ayağa anlamsızlığını, bu hırgürün ne kadar zalimce olduğunu sorgular. London, sarsıcı romanıyla bizleri dünyaya ve kendi yaşantılarımıza durup yeniden bakmaya davet ediyor.

Venedik’te Ölüm (1913) / Thomas Mann

 “…kentin hasta olduğunu, kazanç hırsıyla kendindeki bu hastalığı gizlediğini de düşünür, gözlerini, önü sıra kayıp giden gondola artık hiç çekinmeden dikerdi.”

Oldukça ünlü bir yazar olan Gustav Aschenbach, Münih’teki evinde edebi anlamda üretim sorunları yaşamaktadır. Bu kısır döngüyü kırmak için farklı ülkeleri kapsayan bir geziye çıkmaya karar verir. Uğrak noktalarından biri olan Venedik, ruh halini ve kararlarını bütünüyle değiştirecektir. Şehirdeki otelde rastladığı Polonyalı ailenin çocuğu Tadzio, Aschenbach üzerinde derin bir etki bırakır. Yunan heykellerine benzettiği Tadzio, mitolojik düşünceleri çağrıştırır; Aschenbach “bir baba muhabbetiyle” kendini ona yakın hisseder. Fakat şehirde ortaya çıkan salgın hastalık, buradaki yaşantıyı baştan başa değiştirerek Venedik’in konuklarının şehri terk etmesine yol açar. Aschenbach, tutkuya dönüşen bir yakınlıktan mahrumdur artık.

Thomas Mann’ın usta romancılığı ile Behçet Necatigil’in güzel Türkçesi bir araya gelince anlatılanların yanı sıra anlatımın gücünün de önemi ortaya çıkıyor. Vedenik’te Ölüm; şiirsel dili, teknik unsurlarıyla da Thomas Mann’ın en başta gelen eserlerinden biri.

Veba (1947) / Albert Camus

“Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Kentliler kadar, Doktor Rieux de hazırlıksızdı.”

Cezayir’in Fransız sömürgesi olduğu 1940’lı yıllarda Oran kentinde şiddetli ateşin ve bedende yumruların gözlemlendiği birkaç vaka ortaya çıkar. İlk etapta ciddiye alınmazken basın vakaları sansürler; valilik ve belediye eyleme geçmekte gecikir. Hızla yayılan hastalık beraberinde çığ gibi büyüyen ölümleri getirir. Doktor Bernard Rieux, belediyede küçük işleri halleden memur Grand ve bir süreliğine kentte konaklayan Jean Torrou gönüllü hizmet ekibi kurarlar. Bu ekip vebaya karşı amansız bir mücadele vermeye başlar. Roman, bu yönüyle her şeye karşı mücadeleyi seçen insanlara, insana yönelik umuda ve güvene dair bir emsal haline gelir.

Karantina altına alınan Oran’da mektubun yasaklanması ve telgrafın yalnızca birkaç insana tahsis edilmesi sonucu haberleşme olanakları ortadan kalkar. Oran’ın insanları “geriye dönme ya da zamanın akışını hızlandırma isteği” içinde gitgide umutlarını yitirirler. Dış dünyadan tecrit edilen ve her gün yüzlerce insanın öldüğü bir kentte insanlar ne hisseder, ne yaşar, ne yönde değişir sorularına odaklanır Camus. Yaşananları kanıksama ve duyarsızlaşma çok çarpıcı şekilde dile getirilir. Yer yer öne çıkan karakterlerin bireysel yaşamlarına, yer yer de kollektif anlamda bir kentin yaşantısına ayna tutulur. Toplumun olabildiğince fazla kesimine yer verilir. Romanın yarattığı gerçekçi toplum içinde; Cottard gibi çıkarının peşine düşen insanlar ve Rambert gibi tamamen kendi hayatına odaklı kişiler de vardır.

Albert Camus parmağıyla işaret ederek “Bakın doğru budur, yanlış olan da  bu” demiyor asla. İnsanların seçme özgürlüklerine verdiği önem, karakterlerini yargılamayan anlatıcıda kendini buluyor. Cottard, gönüllü ekibe katılmıyor; fakat bu, onun hor görülmesi için bir neden değil. Anlatıda olağanüstülükler ve destansı kahramanlıklar yok. Yapılması gereken şeyin bu olduğuna, mesleğine, dürüstlüğe inanan insanların verdiği gerçekçi bir mücadeledir söz konusu olan. Veba, yaşadığımız günlere dair çok sözü olan ve bugünlerle birçok paralellik kurmamızı mümkün kılan bir başyapıt.

Kolera Günlerinde Aşk (1985) / Gabriel Garcia Marquez

“Florentino Ariza bir kez bir yerde okumuştu: ‘Felaketlerde aşk daha yüce, daha soylu olur.”

Kolera Günlerinde Aşk dünya edebiyatının en çarpıcı hatta destansı aşk hikayelerinden birini anlatır. Florentino Ariza ve Daza birbirlerine tutkuyla bağlanırlar; ancak toplumun ilkel değer yargılarının, ebeveynlerinin ve iç çatışmalarının sonucunda yolları ayrılır. Farklı kişilerle, hiç düşlemedikleri yaşamlara razı olurlar. Mutlu olmayı değil yetinmeyi seçerler. Uzun yıllar boyunca koleranın ülkede yarattığı yıkım ve iç savaşın ağır bedelleri anlatının arka planını oluşturur. Marquez, o büyülü anlatım yöntemiyle bir yandan okuyucunun ayaklarını yerden keser; diğer yandan geri bırakılmış bir ülkenin acı tarihinden kesitler sunarak sert gerçekleri okuyucuya tüm çıplaklığıyla gösterir. İnsanın seçimlerinin dışında bir yazgı var mıdır, yoksa insan yazgısını kendi mi yaratır soruları üzerine düşünmeyi de içeriyor Marquez’in yapıtı.

Roman, aşka bir saygı duruşu aynı zamanda. İçinden “onu” atmayanlara, atamayanlara, atmaya kıyamayanlara bir ithaf. Bizi, Aragon’un “mutlu aşk yoktur” dizesini anımsatırcasına masallara layık bir son beklemiyor. Aşk mutluluktur kuşkusuz; fakat gölgesiz, salt mutluluk gerçekten var mıdır?

Yazan: Alkan Özdemir
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Uzaktan eğitim deneyimi

uzaktan eğitim, okul hayatı, öğrenme becerisi, Manşet

Uzaktan eğitimin faydaları nelerdir? Uzaktan eğitimden neler öğrenebiliriz ve okullar açıldığında sınıflarımıza neleri taşıyabiliriz? Daha fazla ve daha kolay öğrenim sağlıyor olabilir miyiz? İşte bir öğrencinin gözünden uzaktan eğitim deneyimi…

Bir Öğrenci Anlatıyor: Neden Uzaktan Eğitimde Daha İyi Öğreniyorum?

Sıra beklemeden konuşmak. Sınıf malzemelerine zarar vermek. Öğretmenlere saygısızlık yapmak. Sınav esnasında cevapları ağzından kaçırmak. Birbirini iten, tekmelemeyen, vuran ve hatta yerlerde yuvarlayan çocuklar. Bunlar okulumda her gün olan şeyler. 

Şaka yaptığımı düşünebilirsiniz, ama gerçekten şaka yapmıyorum. 

Akranlarımın davranışlarına göre ikinci ya da dördüncü sınıfta olduğumu düşünebilirsiniz. Ama aslında New York’ta liseye geçmek üzereyim ve ortaokul hayatım boyunca bu tür sorunlar hemen her derste defalarca yaşandı.

Bu yüzden, koronavirüs pandemisi sebebiyle New York eyaletinde başlatılan uzaktan eğitimi kesinlikle destekliyorum. Okullarımız bu deneyimi sınıftaki öğretmenleri daha iyi nasıl destekleyeceğini anlamak için kullanırsa, geri döndüğümüzde öğrenciler daha etkili bir şekilde öğrenme şansına sahip olurlar.

Nedenini açıklayayım.

23 Mart’tan bu yana uzaktan eğitim alıyorum ve normal sınıf derslerinden daha fazla ve daha kolay öğrendiğimi fark ediyorum. Dikkatimi dağıtan öğrenciler ve bu öğrencileri idare etmekte zorlanan öğretmenler olmadan kesintisiz bir şekilde kendi hızımda çalışabiliyorum. 

Kendilerini kontrol edemeyen veya kontrol etmek istemeyen öğrenciler nitelikli sınıf zamanından çalarlar ve genellikle sınıf arkadaşlarının testlere ve değerlendirmelere hazırlanmasını engellerler. Üzerinden geçemediğimiz ya da yeterince odaklanamadığımız için, hiç hakim olmadığımız konuları içeren testlere girdiğim zamanlar oldu.

Bir ortaokul öğretmeninin işi hiç kolay değil. 26 ergeni gözetmenin çok daha ötesinde bir iş bu. Ortaokul hayatımda, sınıflarına hakimiyeti güçlü olan, kuralları tutarlı bir şekilde uygulayan, öğrencilere adil davranan ve saygılarını kazanan sadece birkaç öğretmenle karşılaştım.

İşbirliğine dayalı öğrenmeye büyük önem veren bir okula gidiyorum. Yaptığımız çalışmaların yaklaşık yüzde 80’i, öğretmen tarafından belirlenmiş 3 ila 5 öğrenciden oluşan gruplar halinde yapılıyor. Bu durum, çalışmalarını tamamlamak isteyen öğrencileri, olumsuz davranışlar sergileyen akranlarını disipline etmek ve isteksiz öğrencileri katkıda bulunmaya ikna etmek zorunda bırakıyor.

Uzaktan eğitim, çalışmalarım üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmamı sağlıyor. Daha fazla çaba ve çalışma gerektiren konulara daha fazla zaman ayırabiliyorum. Yanıtları zaten bilinen soruların üzerinden geçildiği bir dersi sonuna kadar oturup izlemem gerekmiyor. Hala diğer öğrencilerle işbirliği yapabiliyorum ama çok daha etkili bir şekilde. Çalışmaya farklı bakış açıları getiren ve daha güçlü olmasını sağlayan arkadaşlarla online görüşmeler yapmaktan gerçekten keyif alıyorum; birbirimize meydan okuyoruz ve bu daha zengin bir öğrenme deneyimi sağlıyor. 

Ayrıca, öğretmenlerimin şahsen verdikleri dersler yerine Google Classroom’da yayınladığı kayıtlı dersleri tercih ettiğimi de fark ettim. Bu yıl matematikle ilgili sorunlar yaşadım. Öğretmen, dersin en az üçte birini düzeni sağlamak için harcadığı için soruları cevaplamaya sabrı kalmıyordu. Çoğu zaman, okuldan önce onunla görüşmek için randevu aldığımda, kapısında soruları için sıraya girmiş olan bir yığın öğrenci olurdu. 20 dakika süremiz olduğu için hepimize yardımcı olamazdı. Diğer zamanlarda ise onu göremezdik.

Uzaktan eğitim ile boşa harcanan zamanın tamamı ortadan kalkıyor. Gerektiğinde öğretmenin kaydını durduruyorum, başlatıyorum, hatta ihtiyacım olursa geri alıyorum. Bu sayede dersi derste anlayabiliyorum. Kafam karışırsa, öğretmenimin haftalık çevrimiçi görüşme saatlerine (60-90 dakika uzunluğunda) katılıyorum; hiçbir zaman iki ya da üçten fazla öğrenci olmuyor. 

Uzaktan eğitimde, sınıfta olduğundan çok daha iyi öğrenmem eğitim sistemimizde bir sorun olduğunu gösteriyor. İki hafta önce okulum, Google Meet’te canlı video dersi denemeye başladı. Sınıfta öğrencileri idare etmekte zorlanan aynı öğretmenler, ne yazık ki çevrimiçi derslerde de idare etmek zorlanıyorlar. 

Uzaktan eğitimden neler öğrenebiliriz ve okullar açıldığında sınıflarımıza neleri taşıyabiliriz? Birkaç önerim var. Birincisi, öğretmenler dersten sonra tüm öğrencilere kaydedilmiş dersleri video olarak göndermeliler (e-posta veya Google Classroom gibi çevrimiçi platformlar aracılığıyla). İkincisi, öğretmenler öğrencilere birebir veya küçük grup görüşmeleri için online haftalık çalışma saatleri sunmalılar. Üçüncü olarak, sınıf yönetimi konusunda son derece yetenekli olan öğretmenler, diğer öğretmenlere bu konuda ücret karşılığı eğitim vermeliler.

İlk iki öneri uzaktan eğitim döneminde zaten başladı ve şimdiden büyük bir başarı elde etti. Umarım okula döndüğümüzde de devam ederler ve okullar bu fırsatı tüm öğrencilerinin öğrenme deneyimlerini geliştirmek için kullanır.

Çeviri: Özlem Öztürk
Kaynak: www.egitimpedia.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND