Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Soru sormak ve cevap almak üzerine entelektüel bir analiz

Dünyanın en iyi “kitle gözlemcisi”lerinden biri olan, Kitle ve İktidar kitabının yazarı Elias Canetti’den sorular ve cevaplar üzerine bir makale…

sosyoloji, kitle ve iktidar, elıas canettı

Kigem.com yorumu: Elias Canetti “ortadoğu ve balkanların” en iyi kitle sosyologlarından biridir. Kitabı da gerçekten çok güzel ama tatlı su balıklarına göre değil! Kitap çok entelektüel bir üsluba sahip ve “büyük baş” insanlar tarafından seviliyor.

Soru sormak zora dayalı müdahaledir. Bir iktidar aracı olarak kullanıldığında, kurbanın etini kesen bir bıçak gibidir. Soran, bulunacak şeyin ne olduğunu bilir; ama ona fiilen dokunmak ve onu açığa çıkarmak ister. İç organlar üzerinde çalışan bir cerrahın kendinden eminliğiyle işe girişir. Ama soran, Özel türden bir cerrahtır; hakkında daha çok şey öğrenmek için kurbanını canlı tutan ve vücudun geri kalanı hakkında bilmek istediklerini öğrenmek için, uyuşturmak yerine, belirli organlarda kasten acıya neden olan bir cerrah.

Sorular cevaplanmak içindir; cevaplanmayanlar havaya atılan oklar gibidir. En zararsız sorular, yalıtılmış kalan ve başka sorulara yol açmayanlardır. Yolda birini durdurur, belirli bir binanın ne binası olduğunu sorarız ve sorunun cevabı bize söylenir ve yolumuza tatmin olmuş bir şekilde devam ederiz. Bir an için yabancıya hızla sahip olmuş ve onun dikkatini zorlamışızdır. Cevabı ne kadar net ve ikna ediciyse, gitmesine o kadar çabuk izin veririz. O isteneni sağlamıştır ve bizi tekrar görmesi hiç gerekmez.

Ancak, bazen soran bununla yetinmez ve fazla soru sorar. Bu soruların ardı kesilmezse, soruların muhatabı olan kimse kısa sürede usanır: yalnızca fiziksel olarak alıkonmuş olmakla kalmaz, aynı zamanda verdiği her cevapla, kendisine ait daha çok şeyi açığa vurmaya zorlanır. Açığa vurdukları oldukça yüzeysel ve önemsiz bir şey olabilir, ama bunları ondan alan bir yabancıdır ve söyledikleri onda daha derinlerde yatan ve çok daha önemli olan başka şeylerle bağlantılı olabilir. Böylelikle cevaplayanın usanması kısa sürede kuşkuya dönüşür,

Soranın üzerindeki etki ise artan bir iktidar duygusudur. Bundan hoşlanır ve sonuç olarak daha çok, daha çok soru sorar; aldığı her cevap bir boyun eğme edimidir. Kişisel özgürlük, büyük oranda, sorulara karşı bir savunmaya sahip olmayı içerir. En güçlü tiran en güç soruları sorandır.

Daha fazla soru sorulmasını önleyecek cevaplar bulmak mümkündür. Alternatif olarak, konumu buna uygun olan herhangi bir kimse kendi sorularıyla karşı durabilir: Eşitler arasında bu, kabul edilmiş bir kendini savunma yöntemidir. Bu yolu kullanmayan biri ya kendisiyle konuşanın istediği gibi, soruya tam ve ciddi bir cevap vermelidir ya da kurnazlıkla onun daha fazla araştırmayı istemesini engellemelidir. Örneğin diğerini methederek onun üstünlüğünü teslim etmişse, diğeri bunu kendisi yapma ihtiyacı hissetmeyebilir; ya da onu, soru sorulması daha ilginç ya da kârlı olacak başka insanlara yöneltebilir. Kendi gerçek kimliğini maharetli bir ikiyüzlülükle bulandırabilirse, soruyu sanki başkasına yöneltilmiş ve bu yüzden de kendi yetkinliğinin dışındaymış gibi ele alabilir.

Soru sormanın nihai amacı, inceden inceye tetkik etmektir; ama bu işlem bir dizi noktaya kibarca sondaj yapmakla başlar ve sonra direncin zayıf göründüğü yerlerden giriş zorlanır. Bulguların hepsi derhal kullanılmayabilir, aranan belirli bir şey bulununca, daha sonrası için bir kenara konabilir. Gerçek her sorunun arkasında her zaman kasıtlı bir amaç vardır; [ancak] bir çocuğun ya da budalanınkiler gibi amaçsız sorular kolaylıkla geçiştirilebilir.

Kısa ve öz cevaplar istendiğinde, sorgulanan insan İçin durum en tehlikeli halini alır; birkaç kelimeyle ikna edici bir biçimde ikiyüzlülük etmek, imkânsız değilse de zordur. Savunmanın en bariz biçimi sağırmış ya da anlamamış gibi yapmaktır; ama bu yalnızca eşitler arasında işe yarar. Kuvvette eşitsizlik olduğu zaman soru başka bîr şekilde ifade edilebilir ya da yazıya dökülebilir; o zaman verilen her cevap çok daha bağlayıcı olacaktır, çünkü soruyu soran bu cevabı daha sonra kullanmak üzere elinde tutabilir.

Dışsal olarak savunmasız olan biri, geri çekilip içsel silahına bürünebilir. Sır, bedenin içinde korunan ikinci bir beden gibi olduğu ve daha iyi savunulduğu için, sorulara karşı içsel bir zırhtır. Ona yaklaşan herhangi birinin nahoş bir sürprizle karşılaşması ihtimal dahilindedir. Sır onu çevreleyen maddeden daha yoğundur, onunla birlikte süreklilik taşımaz ve neredeyse delinmez bir karanlığın içinde saklanır. İçeriği ne olursa olsun sır her zaman tehlikelidir. Sırla ilgili en önemli şey, yoğunluğu, yani, sorulara karşı bir savunma olarak etkililiğidir.

Sessizlikle karşılaşan bir soru, bir kalkan ya da zırhtan geri tepen bir silah gibidir. Sessizlik, avantajları ve dezavantajları neredeyse eşit bir biçimde dengelenen aşın bir savunma biçimidir. Konuşmayı reddeden bir insanın kendisini ele vermediği doğrudur, ama öte yandan olduğundan daha tehlikeli de görünebilir; onun sessizliği, saklayacak çok şeyi olduğu, gerçekte sahip olduğundan daha fazla şeyi olduğu şeklinde anlaşılır ve bu da onun gitmesine izin vermemenin daha da önemli görünmesine neden olur. Israrlı sessizlik sorgu ve işkenceye yol açar.

Ancak her zaman, normal koşullarda bile, cevap, cevap vereni bağlar; cevabı veren ona itaat etmek zorundadır; cevap onu sabit bir tavır almaya ve orada kalmaya zorlar, oysa sorgucusu, kendi işine geldiği gibi yer değiştirerek, ona her yandan saldırabilir. Sorgucusu onun etrafında dönebilir, şaşırtabilir ve böylelikle onu karmaşaya itebilir. Zeminini değiştirebilir olması, ona diğerinden esirgenen bir özgürlük verir. Soran, cevaplayanın savunmalarını sorularla derinleştirir ve savunmaları yıkmayı, yani onu cevap vermeye zorlamayı başardığı zaman, onu yerine mıhlamış, kıpırdayamaz hale getirmiş olur. “Kimsin?” “Ben falancayım”. Bu andan itibaren cevaplayan kendisi olmalıdır yoksa yalanları elini ayağını dolaştırır. Artık kendisini dönüştürerek kaçamaz. Sorgulama bir süre devam ederse, cevaplayan sonunda kendini prangalanmış bulur.

İlk soru kimlikle ilgilidir, ikincisi yerle. Her iki soru da konuşmayı varsaydığına göre, insan bu sözel sorgulamadan Önce gelen ve ona denk düşen orijinal bir durum olup olmadığım bilmek ister. Böyle bir durum varsa, yer ve kimlik bu durumla çakışmış olmalıdır, çünkü biri olmadan diğerinin olması anlamsızdır. Böyle bir durum var olmuştur ve hâlâ vardır; bu durum avın tereddütle incelenmesi durumudur. “Kimsin? Yenebilecek bir şey misin?” Sürekli yiyecek arayışında olan bir hayvan, bulduğu her şeye dokunur, her şeyi koklar ve burnunu her şeye sokar: “Bu nedir? Yenecek bir şey midir? Tadı nasıldır?” Cevap bir koku veya bir hareket ya da yaşamdan yoksun bir katılıktır. Yabancı beden aynı zamanda bir yerdir; hayvan bu bedeni koklayarak ve ona dokunarak, onunla tanışır; bizim anladığımız şekle tercüme edecek olursak, onu adlandırır.

Erken çocukluk, birbirini artan bir hızla izleyen iki farklı; ama bağlantılı olaylar dizisiyle karakterize edilir. Bir yanda ebeveynden çıkan emirler demeti, Öte yanda çocuğun sayısız sorusu vardır. Çocukların ilk soruları, çok daha gelişmiş bir biçimde de olsa, yiyecek isteyen bir ağlama gibidir. Bu sorular zararsızdır, çünkü ebeveyninin sahip olduğu tüm bilgiyi çocuğa vermediğinden onların üstünlüğünü korur.

Çocukların sormaya başladığı sorular nelerdir? En erken ortaya çıkanlar arasında yere ilişkin olanlar vardır: “.,.. nerede?” Diğer erken sorular şunlardır: “…. nedir?” “…. kimdir?” Yerin ve kimliğin çocuk için önemi bellidir. Bir çocuğun ilk sorduğu şeyler bunlardır. Ancak daha sonra, üçüncü yılın sonuna doğru, soruları “Niçin?”le başlar; ve çok daha sonra “Ne zaman?” ve “Ne kadar süre?” gibi zamanla ilgili soru sözcükleriyle başlar. Çocuğun herhangi bir gerçek süre kavrayışına sahip olması için uzun bir zaman gerekir.

Gördüğümüz gibi, ilk soru tereddütlü bir dokunuştur, ama kısa sürede içeri nüfuz etmeyi ister. Bir bıçak gibi keser; örneğin, küçük çocukların seçenekli sorulardan hoşlanmamalarının nedeni budur, Hangisini, elma mı yoksa armut mu tercih ettiği sorulduğunda, çocuk ya cevap vermeyecek ya da yalnızca duyduğu son sözcük olduğu için “armut” diyecektir. Gerçek bir karar, elmayı armuttan ayın etmeyi gerektirecek bir karar onun için çok zordur, çünkü canı her ikisini de istemektedir.

Bir soru, en yalın iki cevaptan, evet ve hayır’dan yalnızca biri olası olduğunda en keskin biçimde [bıçak gibi] keser. Bunlar aradaki her şeyi dışlayan kesin zıtlar olduğundan, icap eden ayrımın özel olarak son ve Önemli olduğu hissedilir.

Çoğunlukla [bir konuda] ne düşündüğümüzü bize bir soru sorulana kadar bilmeyiz. Soru kibar olduğu sürece sorudan yana ya da ona karşı karar vermekte bizi serbest bırakır, ama bizi taraflardan biri ya da diğerini savunmaya zorlar.

Platon’un diyaloglarında Sokrat sorunun yüce ustası olarak görünür. Sokrat İktidarın bütün sıradan biçimlerini hakir görür ve onları andıran her şeyden azimle kaçınır. Üstünlüğünü yapılandıran bilgelik onu isteyen herkesin hizmetindeydi, ama Sokrat’ın bu bilgeliği paylaşma yöntemi özenli nutuklar atmak değil soru sormaktı. Diyaloglar sorularla doludur ve bu soruların, önemli olanların hepsi dahil olmak üzere çoğu Sokrat’lan gelir. Sokrat, dinleyicilerini yerlerine mıhlarken ve onları olası her türden seçimler yapmaya zorlarken gösterilir. Sokrat dinleyicilerine sadece soruları aracılığıyla egemendi.

Sorular uygarlıkların biçimleriyle bir dereceye kadar kısıtlanır, örneğin, insanın bir yabancıya sormayacağı belirli şeyler vardır. Sorarsa, bu ona fazla yaklaşmak olur; bu bir müdahaledir ve dinleyenin kendisini saldırıya uğramış hissetmesine sebep olur. Öte yandan sınırlama, dinleyeni ona duyulan saygı konusunda ikna etme niyeti taşır. Yabancıya sanki o daha kuvvetli olanmış gibi davranılır; bu, karşılık verilmesi beklenen bir övgü biçimidir. İnsanlar ancak bu yolla, aralarındaki mesafeyi koruyarak, soruların tehdidinden uzak bir biçimde ve yalnızca kuvvetli değil; aynı zamanda eşit derecede kuvvetliymiş gibi davranarak, kendilerini güvencede hisseder ve birbirini rahat bırakırlar.

Belki de hepsinden Önemli olan soru gelecek hakkındadır; gelecekle ilgili soru kesinlikle müthiş bîr ivedilikle yüklüdür. Ancak sorunun yöneltildiği tanrılar bunu cevaplamak zorunda değillerdir ve böylelikle, soru ne kadar ivediyse, o kadar da umutsuzdur. Tanrılar kendilerini asla bağlamazlar, sorgulanmaya asla tahammül edemezler; hiçbir güç onların niyetlerine nüfuz edemez. Tanrıların sözceleri çok anlamlıdır ve çözümlenmeye karşı koyar. Onlar hakkında sorulan sorular insanı hiçbir yere götürmez, çünkü bugüne kadar yalnızca bir cevap verilir. Bu cevap çoğu kez yalnızca bir işaret olabilir ve bu gibi çok sayıda kehanet, pek çok ulustan rahiplerce kaydedilmiştir; örneğin bunların binlercesi bize Babillilerden gelmiştir. Ancak bu kehanetler bir dizge oluşturmaz; bunların hiçbirinin arasında içsel hiçbir bağlantı yoktur, her biri kendi başına yalıtılmış olarak durur. Bir araya toplanarak listeler oluştururlar, hepsi bu kadar; bunları bilen biri bile onları ancak tek tek geleceğin birbiriyle bağlantısız parçalarıyla ilişkilendirebilir.

Sorgu bunun tam zıddıdır. Geçmişle, gerçekliğinin bütünlüğü içinde onu yeniden yaratarak uğraşır ve sorgulayandan daha güçsüz olan birine yöneltilmiştir. Yargılamaların önemine geçmeden önce, bugün çoğu ülkede yerleşmiş bir işlem olan polis kayıtlan dizgesi hakkında bir şey söylemek istiyorum. Her yerde aynı olan ve temel amacı emniyet ve düzene hizmet etmek olan bir grup soru şekillenmiştir. Devlet, her insan hakkında, bu insan tehlikeli olursa diye ya da olduğunda onunla baş edebilmek için, mümkün olduğunca çok bilgi sahibi olmak İster. Bir insana sorulan resmi ilk soru adı, ikincisi de adresidir. Daha önce gördüğümüz gibi, kimliği ve yeri ilgilendiren bu sorular, en eski iki sorudur. Bir sonraki soru olan, iş, o insanın faaliyet alanını ve sahip olduklarının olası miktarını açığa çıkarır; bundan ve yaşından prestiji ve etki alanı, aslında ona nasıl muamele edilmesi gerektiği çıkarsanabilir. Adamın verdiği karşılıklar onun insan olarak sahip olduklarını da içerir: Karısının ve çocuklarının olup olmadığını belirtmek zorundadır. Doğum yeri ve uyruğu olası inançlarım belirtir ve fanatik milliyetçilik çağında, artık eskiden olduğu kadar önemli olmayan dininden çok daha fazla aydınlatıcı nitelik taşır. Fotoğrafı ve imzası da dahil olmak üzere bütün bunlarla pek çok şey kesinleşmiş olur.

Adamın bu sorulara verdiği cevaplar kabul edilir; cevaplar o atı için bir kuşku doğurmaz. Sorular ancak belirli amaçla yürütülen sorguda kuşkuyla yüklüdür. Her bir soru kendi başına savuşturulabilir, ama bir araya geldiklerinde cevaplan denetleyen bir çerçeve oluştururlar. Yargılanan adam sorgucusuyla düşmanlık ilişkisi içinde durur; kendisi ondan çok daha güçsüz olduğundan, ancak onu kendisinin bir düşman olmadığına ikna etmede başarılı olursa kurtulabilir.

Hukuki sorgulamalarda, sorgulama, zaten daha muktedir olan sorgucuya geriye dönük bir her şeyi bilme hakkı verir. Sanığın gelip gittiği yerler, girdiği odalar, şu ya da bu saati nasıl geçirdiği, o zaman özgür ve izlenmiyormuş [edimler] gibi görünen her şey birdenbire tetkike maruz kalır. Önceki Özgürlüğünden olabildiğince az özgürlük kalana değin aynı yerlere gidip gelmek, her odaya yeniden girmek ve her saati yeniden yaşamak zorundadır. Yargıç bir yargıya varmadan önce sayılamayacak kadar çok olguyu bilmek ister; yargıcın iktidarının temelinde kesin olarak her şeyi bilmek yatar. Bu amaçla şu sorulan sorma hakkı vardır: “Neredeydin?” “Ne zaman oradaydın?” “Ne yapıyordun?” Sanık, elinden gelirse, bir yer adının karşısına başka bir yer adı, kimliğin karşısına kimlik koyarak suçun işlendiği tarihle başka yerde olduğunu kanıtlar: “O sırada orada değil başka bir yerdeydim. Bunu yapan ben değil başka bir insandır.”

Eski bir Wend efsanesinde şöyle denir:

“Bir varmış bir yokmuş, Dehsa’da, gün ortasında çayıra yatıp uyuyan bir köylü kız varmış. Nişanlısı yanında oturmuş, kızdan nasıl kurtulabileceğini düşünüyormuş. Sonra öğle kadını gelip onu sorgulanıp. Adam onu her cevapladığında kadın ona yeni sorular sormuş. Saat bir olunca adamın kalbi durmuş. Öğle kadını onu ölümüne sorgulamış.”

Yazan:Elias Canetti
Kaynak: Kitle ve iktidar
www.e-perspektif.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND