Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Sorgulayıcı bir nesil nasıl yetiştirilir?

Eğitim şart! Ancak eğitimden kast edilen ezberci kuşaklar yetiştirmek olmamalı. Soran, sorgulayan ve bilgiyi bükebilen nesiller yetiştirmek için eğitim anlayışının da bu doğrultuda olması gerekiyor. İşte sorgulamaya dayalı bir sınıf yaratmak için 10 ipucu…

Eğitim şart! Ancak eğitimden kast edilen ezberci kuşaklar yetiştirmek olmamalı. Soran, sorgulayan ve bilgiyi bükebilen nesiller yetiştirmek için eğitim anlayışının da bu doğrultuda olması gerekiyor. İşte sorgulamaya dayalı bir sınıf yaratmak için 10 ipucu… 

Sorgulamaya Dayalı Bir Sınıf Yaratmak İçin 10 İpucu

Bilgiyi vermenin geleneksel modeli çok işe yaramıyor, sorgulamayı denemekten korkmayın.

Öğretim uygulamalarını dönüştürme süreci uzun ve yavaş bir yoldur. Fakat başarıyı deneyimleyen öğretmenler ve okullar, fikirlerini internet ortamında veya yüz yüze paylaşıyorlar. Diana Laufenberg de Amerika’daki ülkedeki okullarda sorgulamanın geliştirilmesini sağlamak için yola çıktı ve yakın bir zaman önce kar amacı gütmeyen  HYPERLINK “http://inquiryschools.org/” sorgulamaya dayalı okullar açtı.

Sorgulamaya dayalı güçlü bir eğitim uygulaması oluşturmak, öğrencilerin sorularını başka sorulara yönlendirmeyi öğrenmek ve rehberlik etme rolünde kendini rahat hissetmek biraz zaman alıyor. İşte Laufenberg’in bu konudaki tavsiyeleri:

1. İçerik standartlarını öğretmeyin; bilmeleri gereken bilgiyi kendi yollarıyla bulmalarına yardım edin.

Standart olarak bilinen ve her öğretmenin öğrencilerine öğretmekle sorumlu olduğu bir içerik “havuzu” vardır. Öğrencilerin bunları anlamasını ve hatırlamasını sağlamanın en iyi yolu, bilmeleri gereken bilgiye doğru giden kendi sorularından oluşan yollarını inşa etmelerini sağlamaktır.

Laufenberg’e göre beyin sorular için kurgulanmış: “Beyin bu yolla daha iyi öğrenir ve daha iyi hatırlar. “Ne yazık ki, pek çok okul ve öğretmen standart sonuçlara ulaşmaya o kadar çok odaklanmış durumdaki, ellerinin altındaki kullanabilecekleri en iyi aracı kaçırıyorlar: Öğrencinin doğal merakı. Okul sorularla doludur. Ama bu sorular çoğunlukla, öğrenciler sadece  öğretmenlerinin onlara sordukları sorular hakkında daha çok şey bilmeliler anlamına gelir.

“Ve sorgulamanın sonunda çocuklar daha az şey öğrenir belki ama toplamda daha çok şeyi hatırlarlar. Ve sonuç her zaman daha iyi olur” diyor Laufenberg.

2. Öğrencilerinize neyi bilmeleri gerektiğini söylemeyin, bunu kendi kendilerine deneyimlemeleri için onlara gerekli yapıyı yaratın.

“Sorgulama en iyi, öğretmenin deneyimlemenin gerçekleşeceği yapıyı oluşturmak dışında çok az şey yaptığında gerçekleşir. Bu, ilk soruyu sormaktır, kışkırtıcı ilk dokümanı ortaya koymaktır ya da iki dakikalık bir video göstermektir” diyor Laufenberg. Bundan sonra sınıfın çocukların sorularıyla dolması gerekir. Ve eğer bir öğrenci tıkanır ve öğretmenden yardım isterse, öğretmenin görevi başka bir soru sorarak öğrenciyi düşünmeye devam etmeye sevk etmek ya da öğrencinin soruşturması için yeni sorular sormaktır.

Laufenberg, ülkenin her yerinden iyi niyetli ve çalışkan öğretmenlerle çalışarak onların da öğretmenlik uygulamalarına daha fazla sorgulamanın yerleşmesini sağladı. Birçoğu ilk başta bu modelin denge bozduğunu düşündü, çünkü çok uzun zamandır işlerinin sadece içeriği öğretmek olduğunu düşünüyorlardı. Sorgulamaya dayalı öğrenmenin işe yaraması için öğretmenlerin, öğrencilerin nasıl düşündüğünü dinleme ve sonra onları düşüncelerinden “koparacak” tek bir soruyu sorma ve daha fazla ve farklı düşünmelerini sağlama konusunda uzman olmaları gerekiyor.

Laufenberg’e göre daha az anlatım, daha çok soruları ve deneyimleri yönlendirme olduğunda öğrenciler daha iyi öğreniyor.

3. Sınıfta geçirdiğiniz zamanı, küçük bilgiler arasında bağlantı kurmak için kullanın.

“Sonuçta, veriler ve bilgiler hiçbir şeyle bağlantılı değilse ne işe yarar ki? Öğrencilerinize analiz etmelerini ve kendi aralarında konuşmalarını sağlayacak zorlayıcı şeyler verin ve sizin öğretmeniz gereken şeyde neler olup bittiğini anlama zorluğuyla uğraşmalarını sağlayın. Ama lütfen sınıftaki dakikalarınızı onlara sadece bir şeyler anlatarak harcamayın”

Öğretmenler, öğrencilerin öğrendikleri verileri ve bilgileri mantıklı bir şekilde anlamlandırmalarına ve diğer konularla bağlantı kurmalarına yardımcı olan çok önemli bir role sahiptir.

4. Birçok çocuk okuma konusunda bocalıyor, onların ilgisini yazılı olmayan kelimelerle çekin.

Laufenberg, öğretmenlik yaparken sınıfında gelişmiş bir analitik zekaya ve harika bir eleştirel düşünce yapısına sahip ve mükemmel bir problem çözücü olan bir öğrencisi vardı. Fakat öğrenme farklılıkları yüzünden okuma ve yazma konusunda bocalıyordu. Laufenberg, bu öğrencisinin sınıftaki derslere en üst düzeyde katılmasını (ki bu beceriye sahipti) ve ikinci sınıf düzeyindeki okuma seviyesi ile kendisini sınırlandırmamasını istiyordu. Laugfenberg, dersleri görsel bir şekilde tanıtma alışkanlığı geliştirdi ve böylece bu öğrencisinin dersin dışında kalmamasını sağladı.

“Akut bir durum olduğu için bunun hemen üstesinden gelmek istedim. Ama aslında yaptığım şey, tüm öğrencileri görsel yolla anlamanın oyun düzeyine davet etmek ve yazılı kelimelerle anlamanın bariyerlerini ortadan kaldırmaktı” diyor Laufenberg. Laufenberg, öğrencilerine ilginç ve şaşırtıcı şeyler gösterdi, hatta 90 saniyelik videolarla çocukların tüm dikkatini çekti. Bu yöntem, öğrencileri meraklandırdı ve öğretmenlerinin verdiği okuma ödevlerini yaparken bile kendi sorularını sormalarını sağladı.

Karmaşık bir fikir; küçük bir video veya başka yollarla da anlatılabilir. Böylece ders saatinin büyük bir kısmı, daha derine inen sorulara ve analizlere dalmakla geçer. Laufenberg, temel bilgiyi bile sorularla veriyor, kesinlikle sadece bilgiyi anlatmıyor.

“Bu, daha az okumak anlamına gelmiyor, ilgi çekici olmayan bilgilerin daha az okunmasını sağlayarak daha derin okumaya izin vermek anlamına geliyor” diyor Laufenberg.

5. Bocalayan çocuklara işin en sıkıcı kısmı olan sürekli tekrar etmeyi vermeyi bırakın.

“Amerikan eğitiminde gerçekten ilginç bir şey yapıyoruz; çocuklar bir konuda bocaladıklarında onlara bu konunun daha sıkıcı halini yeniden ve yeniden verip duruyoruz. Bu yöntemin, öğrencileri, anlamakta zorlandıkları konular hakkında heyecanlandırmasına imkan yok” diyor Laufenberg.

Matematik öğretmenleri genellikle, daha ilginç konulara geçmek için önce bazı temellerin anlatılması gerektiğini söylerler. Ancak öğrenciler bilmeye ilgi duymazlarsa, asla daha iyi konulara geçemeyeceklerdir. “Çocukların matematiğin sadece hesaplama olmadığını, matematiğin bambaşka bir düşünme süreci olduğunu ve dünya üzerine düşünmenin bir yolu olduğunu anlamalarını sağlamak gerekir. Ve matematiğin daha büyük resmini görmelerini sağlamak” diyor Laufenberg.

Laufenberg, bunun tarihten pek de farklı olmadığını düşünüyor. “Eğer çocuklara tarih öğretmenin amacı, olayları tarihine göre sıralamak olsaydı, çok değerli bir öğrenme deneyimini kaçırmış olurduk. Matematiğin amacı da sadece hesaplamak olsaydı, yine bir şeyleri kaçırırdık.”

Okuma konusuna gelince, okuma konusunda gönülsüz olanlara sıkıcı okumalar vermeyin. İstediklerini okumalarına izin verin. Kimse kendisine sıkıcı gelen bir şeyi okumak istemez.

6. Öğrencilerinizi şaşırtın.

Laufenberg genellikler derslere, dersle ilgili ana bir kaynağı hiçbir metin olmaksızın ekrana koyarak başlıyor. Öğrenciler ise hemen bu kaynağın ne olduğunu ve nereden geldiğini bulmaya çalışarak derse başlıyor. Laufenberg bunun, öğrencilerin soru sorma becerileri ve düşünmeleri üzerine müthiş bir pencere açtığını söylüyor.

“Tüm öğrenciler cevabı bulamayacaklardır belki ama diğerlerinin nasıl yaptıkları üzerine meraklanacaklardır” diyor Laufenberg.

7. Bilgiyi vermenin geleneksel modeli çok işe yaramıyor, sorgulamayı denemekten korkmayın.

“İnsanlar bunu yapmak istemediklerinde onlara hep şunu derim: Sınıfta bir türlü iyi geçmeyen bir ünite seçin. Kaybedecek bir şeyiniz yok, zaten öğrencileriniz sizi takip etmiyor” diyor Laufenberg. Başlamak için güvenli bir yer, çünkü işler daha da kötüye gitmez. Hatta bu deneyden başka derslerde de kullanabileceğiniz şeyler öğrenebilirsiniz.

8. Sonuçlardaki “eğriyi” bulun ve eski yöntemleri terk edin.

Laufenberg “eğriyi” bulmak için dersin içeriğini en önemli parçalara indirgemeyi ve tematik olarak bunlara odaklanmayı öneriyor. Bu, öğrencilerin öğrenmeleri gereken büyük fikirlere ulaşmaları için mümkün olduğu kadar çok yol açmayı sağlayacaktır.

Öğretmenler her adımı belli, tanımlanabilen bir sonucu olan ve hepsi birbirinin aynı 30 ödevle sonuçlanan bir “proje” ödevi verdiklerinde, bu sorgulama ve araştırma olmaz. Buna ancak “tarif” denebilir. Gerçek bir sorgulamaya dayalı ödevde, öğrenciler farklı yollarda yolculuk eder ve farklı ürünler üretirler. Ama yol boyunca öğrenirler.

“Sorgulamanın olmadığı bir sınıfta çocuklar aynı yoldan yürüyeceklerdir, çünkü öğretmen herkesin nereye gideceğine karar vermiştir ve herhangi birinin bütün gün boyunca söyleyeceği hiçbir şey bunu değiştirmeyecektir” diyor Laufenberg.

9. Programa uymasa da ilginç öğrenci sorularına izin verin.

Laufenberg, bir öğrencinin sorduğu büyüleyici bir sorunun yeterli zaman olmadığı için öğretmen tarafından savuşturulduğu sınıflar gördüğünü söylüyor. Çocuklar dersin gidişatını etkilemek için yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını bilirler. Ve bu çok güçsüzleştirici bir deneyimdir.

“Çocukların gidişata dair bir fikir verememesi ise en yıkıcı kısmıdır” diyor Laufenberg. Çocukların sorularını dinlemek ve o soruları tüm sınıfa sorarak değerlendirmek, öğrencilerin özgüven kazanmalarını ve merakın değerini öne çıkarmayı sağlar.

10. Öğretmenlik uygulamalarına sorgulayarak yaklaşın ve bunu gelişiminiz için kullanın.

“Kimse öğretmenlerden kendi uygulamalarını sorgulama yoluyla incelemelerini istememiştir” diyor Laufenberg. Oysa sorgulama temelli uygulamaları oluşturmak için sorgulamayı kullanmak, öğretmenlerin karşılaştıkları temel sorular üzerine düşünmek için harika bir taktiktir. 

Çeviri: Özlem Öztürk

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND