Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Sorgulamadan öğrendiklerimiz hayatımızı şekillendiriyor!

İnsanoğlu her nedense başkalarının davranışlarını hiç sorgulamadan benimseyip aynen uygulamaya eğilimli. Bu eğilim özellikle küçük yaşlarda kendini çok daha belli ediyor. Sorgusuz sualsiz başkalarına öykünerek, mantıklı herhangi bir nedene dayanmadan aptalca şeyler yapıyoruz.

Aşçılıkta Ayşe’nin üstüne yoktur. Özellikle, ailesinden öğrendiği gibi, etin her iki yanından bir parça keserek hazırladığı rostonun tadına doyum olmaz. Bir gün Ayşe rosto pişirirken arkadaşı çıkageldi. Eti özenle kesip biçerken onu hayretle izleyen arkadaşı,”Neden öyle yapıyorsun?” diye sorunca Ayşe,”Çünkü, annem hep öyle yapar,” diye yanıtladı. Ancak, annesinin neden öyle yaptığı sorusu da o anda kafasına dank etti.

Birkaç gün sonra Ayşe annesini ziyarete gitti. Bir süre hoşbeş ettikten sonra,”Anne, rostoyu pişirirken neden önce etin kenarlarını sıyırıyorsun?” diye sordu.

Annesinin yanıtı,”Çünkü, annem de hep öyle yapar,” oldu. Ayşe için bu konuyu açıklığa kavuşturmak artık kaçınılmaz olmuştu. Hemen kalkıp telefonu kaptı ve anneannesini aradı. “Anneanneciğim, rosto yaparken neden işe etin kenarlarını sıyırarak başladığını söyler misin?” dedi.

Yaşlı kadın bir an kafasını toparlamaya çalıştı ve ardından, “Başka bir çarem yoktu, çünkü tencerem çok küçüktü,” dedi.

Öğrenmedeki gariplik

Ayşe’nın rosto öyküsü insanların öğrenme sürecindeki kimi gariplikleri açıkça gözler önüne seriyor. İnsanoğlu her nedense başkalarının davranışlarını hiç sorgulamadan benimseyip aynen uygulamaya eğilimli. Bu eğilim özellikle küçük yaşlarda kendini çok daha belli ediyor.

Sorgusuz sualsiz başkalarına öykünmek, ilk bakışta insana çok aptalca gelse de, hepimiz Ayşe gibi mantıklı herhangi bir nedene dayanmadan aptalca şeyler yapıyoruz.

Ne var ki, Macar Bilimler Akademisi ruhbilimcilerinden Gyorgy Gergely ve Londra Üniversitesi’nden Gergely Csibra, bu konuya çok daha farklı yaklaşıyorlar.

Onlara göre, başkalarını aynen taklit etme özelliği insanoğlunun sahip olduğu en önemli değerlerden biri. Gergely ve Csibra insan türünün bilgi ve yetenekleri edinip başkalarına aktarabilen tek canlı türü olduğuna inanıyorlar.

Dahası, insanları öteki canlılardan farklı kılan zengin kültürel yaşamın özünde eğitbilim (pedagoji) adı verilen bu gündelik eğitimin yattığına dikkat çekiyorlar.

Tek canlı biz değiliz

Bu gezegen üzerinde yaşayan kültürlü tek canlılar bizler değiliz. Son zamanlarda balıklardan, kuşlara, memeli deniz hayvanlarından maymunlara, çeşitli canlı türleri arasında da kültürel gelenek örneklerine tanık olundu.

Gelgelelim, insan dışındaki hayvanlarda tanık olunan kültür ile insanoğlunun yarattığı kültürel dünya arasında dağlar kadar fark var.

Kültürel yaşamları bizlere en yakın olan şempanzeler arasında bile değişik türlerde farklılıklar gösteren topu topu 40 kadar sonradan edinilmiş gelenek olduğu belirtiliyor.

Söz gelimi, kimi şempanze türleri cevizi taşla kırarken, kimileri temizlenirken ellerini başları üzerinde kenetliyor, kanatlı karınca avlayan türleri de bu eylemi en az üç farklı biçimde gerçekleştiriyor.

O halde, insanlarla öteki hayvanların kültürleri arasındaki kimi farklılıklar, bilgilerin nasıl edinildiğiyle ilgili olabilir mi?

Bebek deneyi

1988 yılında yapılan bir araştırma, küçük çocukların genellikle başkalarına öykünmek suretiyle öğrendiklerini ortaya koyuyor. Washington Üniversitesi’nden Andrew Meltzoff tarafından yapılan ve 14 aylık bebeklerin bir hafta boyunca ışıklı bir kutuyu öne eğilip ona alnıyla dokunarak açan eğitmeni izledikleri araştırmada, bebeklere aynı kutu verildiğinde ışığı açmak için, ellerini kullanmak çok daha kolayken, daha önce izledikleri davranışı aynen uyguladıkları görüldü.

Primat uzmanları maymunların kültürel davranışlarının da aynı biçimde kuşaktan kuşağa aktarıldığını düşünüyorlardı.

Dönemin önde gelen kimi araştırmacıları bu görüşü sorguladıklarında, gerçekten böyle bir eğilimin söz konusu olması durumunda, geleneklerin çok daha hızlı yayılması gerekeceği sonucuna vardılar.

Primatların çok daha yakından incelenmesiyle elde edilen bulgular görünürde bu görüşü destekliyor ve şempanzelerin öykünmek- bir görevin hem yöntemini hem de sonucunu kopyalamak- yerine, genellikle gördüklerine benzemeye çalıştıklarını ve izledikleri davranışın özellikle de sonuçlarıyla ilgilendiklerini ortaya koyuyor.

Öğrenmedeki fark

Geçtiğimiz yıl St.Andrews Üniversitesi’nden Victoria Horner ile Andrew Whiten tarafından yapılan bir araştırma, şempanzelerle insanların öğrenme biçimleri arasındaki farkı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

3-4 yaşlarındaki çocukların bir bilmece kutusundan ödül kazanmak için uyguladıkları yöntemlerle, 2-6 yaşlarındaki şempanzelerin yöntemlerinin karşılaştırıldığı araştırmada, deneklerin kutunun saydam olduğu ve saydam olmayıp iç düzeneğinin görülmediği iki farklı koşulda verdikleri tepkiler izlendi.

Sonuçta, şempanzelerin kutu saydam olmadığında uygulamayı gösteren kişiye öykündükleri, oysa kutunun içini gördüklerinde yalnızca kutuyu açmaya yarayan edimleri aynen yineledikleri görüldü.

Öte yandan çocukların gördükleri tüm davranışları, kimilerinin hiç bir işlevi olmadığını bile bile, aynen taklit ettiklerine tanık olundu.

Bu sonuçlar şempanzelerin öykünebildiklerini, ancak kendilerince bir çözüm bulduklarında o çözümü uyguladıklarını gösteriyor. Whiten kimi yabanıl şempanzelerde, söz gelimi kanatlı karınca avlamak gibi, kimi davranışların taklit edilebileceğine inanıyor.

Ancak şempanzelerin edindikleri davranışların çoğunun genellikle çok daha açık seçik oldukları görülüyor.

Aşırı bilgi yüklemesi

Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Michael Tomasello da, şempanzelerde araç kullanımıyla ilgili davranışların büyük bir bölümünün, benzer biçimde davranmaya çalışarak edinildiğini belirtiyor.

İlk bakışta şempanzeler daha mantıklı bir yaklaşımı benimsiyorlarmış gibi görünüyor. O halde insanı maymunlardan farklı bir öğrenme sürecine iten ne olabilir? Whiten bu farklılığı öğrenmek zorunda olduğumuz konuların yoğunluğuna yoruyor ve, “İnsan müthiş bir kültürel karmaşıklığa sahip olduğundan, çocuklar birçok şeyin nasıl yapılacağını hızla öğrenmek zorundalar,” diyor.

Daha sonra bu öğrendikleri üzerinde gerekirse değişiklikler yapabileceklerine dikkat çeken Whiten, “Öykünme, soruna hazır çözüm getirdiğinden, çok daha hızlı olur,” diye ekliyor.

Şempanzelerin öğrendikleri davranışların doğasından yola çıkan Whiten, hızın onlar için pek de önemli bir etmen olmadığını, yalnızca kendilerine esneklik kazandırdığını düşünüyor.

Kestirebilme gücü

Gergely ise daha da ileriye giderek, şempanzelerle insanlar arasındaki en önemli farkın, atalarının hangi davranışlarının istenen sonuca ulaşmada daha etkili olduğunu kolayca kestirebilme gücünden kaynaklandığını öne sürüyorlar.

Çocuk bir yığın şeyi öğrenmek zorunda olduğu gibi, öğrendiklerinin çoğunun ne işe yaradığını da bilmez. Bu durum özellikle de simgesel içerikli davranışlar için söz konusudur.

Örneğin, hoşnutluk belirtisi olarak neden alkışlarız, ya da öksürüğümüzü geçirmek için neden ağdalı kırmızı bir sıvı içeriz? Durum böyle olunca, insan yavrusu için en iyi çözüm de şempanzelerden çok daha farklı olur.

Körü körüne öykünmenin beraberinde getirdiği sorunlardan biri, insanın kimi zaman tümden anlamsız davranışlar sergilemesi.

Tiz sesle eğitim!

İnsanın asıl gereksindiği, yalnızca yaptıklarını izleyeceği değil, belli bir görevi nasıl yerine getireceği konusunda da kendisine ışık tutacak ve bu konuda önemli ipuçlarını verecek biri. İşte, insana özgü eğitbilim (pedagoji) kavramı tam da bu noktada devreye giriyor.

Gergely ve Csibra bebeklerin “eğitsel bir duruşla” Ğ büyüklerinden birtakım bilgileri kapmalarına olanak tanıyan ve doğuştan gelen bir dizi yetenekle- dünyaya geldiklerine inanıyorlar.

Ancak eğitbilimde anababaların çocuklara verdiği eğitim de bir o kadar önemli. Anababalar içgüdüsel olarak bildiklerini çocuklarıyla paylaşmaya hazırdırlar. İşte insanlardaki bu öğretme eğilimi kuşkusuz bizi öteki primatlardan farklı kılıyor.

Eğitbilimin temelini oluşturan insana özgü uyarlamalar neler? Eğitmen için başarılı bilgi aktarımının ilk adımını öğrencinin dikkatini çekmek oluşturuyor.

Küçük çocuklara seslenirken tiz bir sesle, ağır ağır konuşmanın bununla bir ilgisi olabilir. Küçük çocuklar kendilerine açık seçik bir dille seslenildiğinde daha çok ilgi gösteriyorlar.

Gözlerin gücü

Gözle iletişim de hiç kuşkusuz can alıcı bir önem taşıyor. Birkbeck Üniversitesi’nden Teresa Farroni ve arkadaşlarının geçen yıl yaptıkları bir araştırma yeni doğan bebeklerin düz olarak yerleştirilen fotoğraflara ters yerleştirilenlerden çok daha uzun bir süre baktıklarını ortaya koyuyor.

Araştırmada “yüzler” yalnızca siyah-beyaz soyut biçimlerden oluştuğunda bile aynı durumun geçerli olduğu ve bebeklerin bakış doğrultusunu seçebildikleri görüntüleri daha çok yeğledikleri görülüyor. Csibra tüm bunların bebeklerin toplumsal etkileşime uygun dürtülere çok daha fazla ilgi gösterdiklerinin bir kanıtı olduğuna, bebeklerin içgüdüsel olarak gözle iletişim kurmaya çalıştıklarına dikkat çekiyor.

Meltzoff’un ışık kutusu deneyini farklı biçimde uygulayan Gergely ve arkadaşları eğitimde dikkat çekmeye yarayan bu tür unsurların önemli bir yeri olduğunu ortaya koydular. Deneyde 14 aylık bebeklerden oluşan iki farklı gruba ışığın alınla nasıl yakılacağı gösterildi.

Bebeklere öğretmek

Ancak gruplardan birine bu yöntem gösterilirken eğitici deneklerden her birinin ilgisini teker teker çekmeye çalıştı. Gözle temas gibi yollarla dikkat çekilmediğinde bebeklerin çoğunun ışığı yakarken alışılmadık baş deviniminden yararlanmadıkları, oysa ilgi uyandırıldığında 17 bebekten 11’inin eğitmenin davranışlarını taklit ettikleri görüldü.

Bebeğin ilgisini çektikten sonraki adım ise öğretilecek olanı belirtmek. Bunu yapmanın en basit iki yolu da, ya bakışı başka yöne çevirmek ya da işaret etmek. Farroni ve arkadaşları 4 aylık bebeklerin bile bakışların farklı yöne çevrilmesinden etkilendiklerini ortaya koydular.

Gözdeki devinimleri açıkça ortaya koyan badem biçimi ve göz akına yalnızca insanda rastlanması da bunun ne denli önemli olduğunun bir kanıtı. Bebekler ilgilerini çeken ve hakkında daha çok bilgi edinmek istedikleri nesne ve davranışları işaretler ya da bakışlarla da belli ederler.

Evrime ayna

Bebeklerin konuşmaya ve konuşulanları anlamaya başlamasından önceki eğitsel süreç jestler ve seslerden ibarettir. Gergely ve Csibra bunun eğitsel sürecin evrimine bir ayna tuttuğuna dikkat çekiyorlar ve eğitbilimin insansıların karmaşık aletler üretmeye başladıkları döneme uzandığına inanıyorlar.

Gergely’ye göre insan dilinin kökleri de genç insansıların atalarının davranışlarına öykünmeye başladığı döneme uzanıyor. İnsan dilinin jestlerden türediğini, ses kirişlerinin sonradan devreye girdiğini savunan Auckland Üniversitesi’nden Michael Corballis’in kuramı da aynı görüşü destekliyor.

Dilin evrilmesiyle birlikte eğitsel sürecin de çok daha geniş kapsamlı bir alana dönüşmüş olması gerekir. Corballis ve öteki araştırmacılar, dilin yaklaşık 100,000 yıl önce, kültürel açıdan bir patlamanın yaşandığı dönemde, ortaya çıktığına inanıyorlar.

Kültürel yapı giderek daha karmaşık bir yapıya büründükçe, bunların basit gözlemler yoluyla öğrenilmesinin de giderek güçleşmiş olabileceğine parmak basılıyor.

Bilgileri aktarma

İnsanoğlunun öteki hayvanlardan çok daha ustalıklı bir kültür dünyasına sahip olmaları tabii ki salt eğitsel sürecin bir sonucu değil. Uzmanların büyük bir bölümü insanların birbirlerinin kafalarından geçen düşünceleri okuyabilme yeteneğinin de önemli bir payı olduğuna inanıyorlar.

Ne var ki, Gergely ve Csibra yeni ve görevin yerine getirilmesi açısından önemli bilgileri aktarma yeteneğinin çok daha önemli olduğunu düşünüyorlar.

İnsan kültürünü böylesine özel kılan bir başka unsur da onun karmaşık ve simgesel yapısı. Gergely ile Csibra’nın görüşünü böylesine etkileyici kılan, bu zengin ancak donuk kültürel kanıtı birbirimize aktarmak için yararlandığımız düzenekleri öne çıkartması.

New Scientist’te yayımlanan ((1 Nisan 06) makalede şöyle deniyor: Davranış ve düşüncelerimizin büyük bir bölümünün kökleri bilinmese ya da anlaşılamasa bile, bunları atalarımızdan öğrenmek yine de bizlere yarar sağlayabilir.
Bunun yaratabileceği tek olumsuzluk, “neden” sorusunu sormadığımız sürece rosto pişirirken yok yere etin kenarlarını sıyırıp durmak olur.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND