Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Sıradışı bir kariyer öyküsü: ahmet ümit!

Ahmet Ümit küçükken “ileride yazar olacağım, yazarlık benim için en önemli meslek” diye düşünmez hiç. Lise ve üniversitede okurken gazeteci, politikacı hatta sinemacı olmayı düşünür. Ama yazarlık, aklının köşesinde bile yoktur. Ta ki 1982 Anayasası’na kadar.

Türkiye’de askeri rejimin olduğu o dönemlerde Ahmet Ümit askeri rejime karşı mücadele eden sol bir örgütün içerisindedir. 82 Anayasası’na karşı duvarlara afişler yapıştırırlar. Ve Ümit’in birkaç arkadaşı yakalanır. O da operasyon hakkında bir rapor yazar. İşte o raporla aslında ilk hikayesini yazmıştır. O hikaye Prag’da 40 ayrı dilde yayınlanan Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisi’nde yayınlanır. Ve böylece Ümit’in ilk hikayesi 40 ayrı dilde yayınlanmış olur.

Tabii edebi özelliklerinden dolayı değil, politik özelliklerinden dolayı. Ama bu ona bir cesaret verir. “Demek ki yazabilirmişim” der. İşte 12 Eylül dönemi ve o günün koşulları onun yazarlık yolculuğunda oldukça belirleyicidir. Hikayeler yazmaya başlar. Daha sonra eğitim için gittiği Moskova’da şiir yazmayı dener. 89 yılında yayınlanan ilk kitabı “Sokağın Zulası” bir şiir kitabıdır. Daha sonra diğer kitapları gelir ve derken Türkiye’de olmayan, ya da olan ama edebi bir tür olarak kabul edilmeyen polisiye türünde ilk romanı, Sis ve Gece’yi yazar. Ahmet Ümit bugün polisiye roman denilince Türkiye’de ilk akla gelen isim. Sadece polisiye türünde değil eserleri. O her şeyi konu alıyor ve pek çok türde eser veriyor. Ahmet Ümit ile polisiye, yeni çıkan kitabı “Olmayan Ülke”, şu an yazmakta olduğu “Şems Cinayeti” hakkında konuştuk.

Polisiye yazmamın asıl sebebi 14 yaşımdan 29 yaşıma kadar olan hayatım.
Polisiyeye başlamam yazarlığa başlamam gibi kendiliğinden oldu. “Çıplak Ayaklı Gece” adlı öykü kitabımda bir hikaye vardı. O zaman Şehir Tiyatroları’nda yönetmen olan arkadaşım Ali Taygun bu öyküyü okudu ve dedi ki “ Sen polisiye yazıyorsun”. Ben polisiye yazdığımı düşünmüyorum tabii. Sonra anladım; 78 kuşağından biriyim. 1974’ten 1989’a kadar olan 15 yılım tam bir kaçmaca kovalamaca içerisinde geçti. Sürekli can derdindesin, kendini korumaya çalışıyorsun. Tabii 14 yaşımdan 29 yaşıma kadar yaşadığım hayat yazmaya başlayınca da etkisini gösterdi. O yıllarda yaşadığımız adrenalin kendini yazarken de hissettirdi. Ve polisiye yazmaya başladım.

Günümüzün polisiye okurunun beklentileri çok yüksek
İyi polisiye metinlerde sağlam bir matematik olması ve okuru aldatmamanız gerekir. Yani okura pek çok şeyi söylemeniz lazım. Ama artık günümüzde bu yeterli değil. Klasik anlamda ilk polisiye 1841’de yayınlanan Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti. Demek ki 160 küsur yıl geçmiş aradan. Dolayısıyla onlar gibi yazamayız. Çok sağlam bir mantığı, zekice düzenlenmiş bir kurgusu olacak. Ama aynı zamanda da normal roman ne içeriyorsa onu barındıracak. Yani insan psikolojisi ve tarihsel, sosyolojik, psikolojik perspektifleri. Ancak böyle olduğu zaman yazdıklarınız çok değerli olur. Öteki türlü bir cinayet işlenmiş ya da bir bilinmez var. Bu bilinmez nedir sorusuyla okuru sürüklemek, bugünün okuruna yeterli gelmiyor. Bugünün okuru, roman boyunca bir yandan problem çözerken bir yandan da insana, hayata, geçmişimize ve geleceğimize dair bilgiler edinmek istiyor. Günün sorunlarına dair düşünmek istiyor. Günün sorunlarına felsefi bir yaklaşım getirmemizi istiyor. Bütün bunları derleyip tasarlayıp yazmanız gerekiyor. O zaman da roman için çok ciddi bir araştırma yapmanız gerekiyor.

Türkiye’de yazarlarımız polisiyeyi küçümsüyorlardı
Türkiye’de polisiyenin gelişmemesini bazıları suç biçiminin polisiyeye uygun olmadığına bağlar. Sigorta sistemimizin çok gelişmemiş, feodal kültürün yaygın olması buna sebep olarak gösterilir. Adam karısı onu aldattığı için herkesin gözü önünde eşini öldürüyor. Yani her şey ortada yaşanıyor. Ama ben daha çok bu durumun yazarlarımızın polisiyeyi küçümsemesine, polisiye romanı anlamamalarına bağlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü eğer yazarlarımız bu yöne yönelselerdi Türkiye’den her zaman güzel hikayeler çıkardı. Türkiye’de de kişisel olan ya da örgütlerin işlediği cinayetler oldukça fazla. Yüzlerce faili meçhul cinayet var ve onlardan inanılmaz romanlar çıkar. Bırakın Cumhuriyet dönemini, Osmanlı, Bizans, Doğu Roma dönemlerinde saraylarda inanılmaz entrikalar vardı. Zaten yavaş yavaş bu durum kırılmaya başladı. 90’lardan bu yana pek çok yazarımız polisiye yazmaya başladı. Dünyadaki etki de bunu kırdı. Dünyadaki büyük yazarlar da polisiye romana yöneldiler ve polisiyenin ikinci sınıf edebiyat olmadığını gördüler.

Dan Brown ve Jean-Christophe Grange’ın edebi yanları zayıf
Ben aslında klasikleri severim. Onlar benim başucu kitaplarım. Dostoyevski, Poe’nun öyküleri, Balzac’ı çok seviyorum. Günümüzde yazarlarından da Paul Auster, Umberto Eco, gibi yazarların metinlerini severek okurum. Borges de çok iyidir. Marquez gibi Latin yazarlarını da çok seviyorum. Polisiyede de beni etkileyen yabancı yazar ne yazık ki yok. Onları okuyorum ama ne yazık ki hep eksik kalıyor. Dan Brown ve Grange mesela bana göre eksik yazarlar. Edebi yanları son derece zayıf. Orada bir hikaye var. Ama edebiyat hikaye değildir. Hikaye iyi bir romanın parçasıdır. Ama edebiyat aynı zamanda iyi bir dildir. İyi anlatılmış, derinlemesine anlatılmış karakterlerdir. Bu karakterlerin psikolojik taraflarıdır. O ülkenin, o dünyanın tarihidir. Bunların hepsini içerdiği zaman bir romandır. Öteki türlü spekülatif bir hikaye anlatabilirsiniz Dan Brown gibi.

Kitaplar insanlarda bilgi susuzluğu uyandırmalı
Edebiyatçılar ya da romanlar yanıtlar vermez, soru sorarlar. Ben eğer bu soruları doğru sorarsam insanlar başka kitaplara yönelmeye başlarlar. Kitaplarım eğer insanlarda bilgi susuzluğu uyandırdıysa, onları, kafalarında oluşan soruların yanıtlarını bulmak için başka kitaplara yönlendirdiyse bu benim açımdan başarılı bir iş olduğu anlamına gelir.

Yazar muhalif olmalıdır
Yazar muhalif olmak durumundadır. Çoğu zaman muhaliflik denilince politik muhaliflik anlaşılır. Oysa yazarın muhalifliği politikayı da kapsayan bütün yaşama karşı bir muhalifliktir. Yaşadığımız hayatın olumsuzlukları, yanlışlıkları nelerdir? Bunları anlatırız. Bunların içinde tabii politika da vardır. Aşk da, arkadaşlık da, komşuluk da vardır. Bunların hepsini kapsar aslında yazarın muhalifliği. Ama tabii sadece mesaj vermek için de yazmayız bir şeyi. Bir roman mesaj verdiği kadar eğlendirir, hoşça vakit geçirtir, estetik haz verir, hayal gücünü uyandırır, kışkırtır.

Son kitabım “Olmayan Ülke” beni çok mutlu etti
Benim annem çok iyi bir masal anlatıcısıdır. Muhtemelen benim yazarlık yeteneğim de ondan geliyor. Annem terziydi, kız çırakları vardı. Bir yandan dikiş dikilirken bir yandan da annem onlara masallar anlatırdı. 1995 yılında ben bir masal kitabı yazdım. Daha doğrusu annemden dinlediğim bir masalı düzenleyip yazdım. Masal Masal İçinde. Bu kitap inanılmaz bir etki yarattı. Pek çok özel ilköğretim okulunda ve özel kolejlerde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Ne zaman gitsem öğretmenler “Ne olur bize bir tane daha yazın” diyor. Benim de kafamda hep vardı, yine annemin anlattığı masallardan birini kendime göre değiştirerek yazmaya başladım, o sırada Rüzgar adında bir erkek torunum oldu. Kitabımdaki kahramanın ismini de Rüzgar yaptık. Kitap aslında şunu anlatıyor; günümüzde hem dünyada hem ülkemizde insanlar ne yazık ki kültürleri, etnik orijinleri, dini inançları, yaklaşımları farklı olduğu için birbirlerini dışlıyorlar. Bir arada yaşamak yerine birbirini düşman gibi görmek eğilimi var. Masalımız da insan kızı Su ile büyücünün oğlu Rüzgar’ın aşkını anlatıyor. Su ile Rüzgar ne büyücülere yaranabiliyorlar, ne de insanlara. Onlar da olmayan ülkeye gidiyorlar. Çünkü umut, olmayan ülkede. Çünkü umut olmayan kültürde. Aslında ben bunu anlatmak, çocuklara da bunu söylemek lazım. Olmayan Ülke ‘yi 7’den 70’e her yaştan çocuk okuyabilir. Binbir Gece Masalları gibi. Bu, beni çok mutlu eden bir kitap oldu.

Masal yazmak lazım
Masal yazmaya devam etmek istiyorum. Çünkü klişe bir laftır ama, doğrudur; Bu ülkenin de dünyanın da geleceği çocuklar. Ve o çocukları bugün sadece televizyona ve bilgisayara mahkum etmek doğru bir şey değil. Onlara kültürel beslenme açısından başka kaynaklar da sunmak lazım. O zaman bizim gibi yazarların büyüklere olduğu kadar çocuklara da yönelik bir şeyler yapması gerek. Özellikle torunum olduktan sonra o duyguyu yeniden hissettim. Her çocuk bir umut. O umudu besleyecek olan da biz büyüklerin yaşamıdır. Bizim doğrularımızı ve yanlışlarımızı görecekler ve bizden daha iyi bir hayat kuracaklar. Onun için masal yazmak lazım, bu işi ciddiye almak lazım.

Şu anda Şems cinayetini araştırıyorum
Mevlana’nın yakın dostu, büyük aşkı olan Şems 700 küsur yıl önce Konya’da öldürülür. Bir gün kapı çalınır, Şems’i dışarı çağırırlar. Şems çıkar ve bir daha kendisinden haber alınamaz. Bilinen bilgi budur. Bu konu çok ilgimi çekti ve bu cinayeti eksen alan bir roman yazmaya karar verdim. Bu adamlar Şems’i neden öldürmek istemişler? Şems nereye gitmiş? Şems’in Mevlana’yla ilişkisi nedir? 1.5 yıldır arada bir Konya’ya da giderek bunun araştırmasını yapıyorum.

Mutlu olduğum kitaplar bana başarıyı ve kariyeri getirdi
Bir yazarın ulaşmaya çalıştığı şey başarı olmamalıdır. Mutluluk olmalıdır. Başarı dediğimiz şey aslında mutluluğumuzu oluşturan dallardan biridir. Ama bazen başarı için mutluluğumuzdan vazgeçtiğimiz olur. Bence bu tam bir felaket. Şems’in cinayetiyle ilgili romanım için 15 gün önce Konya’ya gittim. Her yer kar içindeydi. Mevlana türbesine 50 metre yakınlıkta bir otelde kaldım. Gece yarısı çıkıp Konya sokaklarında dolaştım. İnanılmaz bir ruh halim vardı. Muhteşem duygular hissettim. O kitabı yazmak için o kitapta yer alan kahramanlar gibi hissetmem gerekiyor. İşte bence mutluluk bu. Bunu hissedersem ve peşinden gidersem başarı da gelecektir. Kariyer de peşinden gelir. Hep inandığım ve mutlu olduğum kitapları yazdım. Bu kitaplar da bana başarıyı ve iyi bir kariyeri getirdi.

Polisiye metin yazmaktan daha fazla keyif alıyorum
Ben kendimi herhangi bir türle sınırlamıyorum. Kendimi polisiye yazarı, felsefe yapan, masalcı, denemeci olan biri olarak görmüyorum. Ben bir edebiyatçıyım. İyi roman yazarım. Önemli olan konuyu bulmak. O konu benim için enteresan olmalı. Ama itiraf etmek gerekirse polisiye metin yazmaktan daha fazla keyif alıyorum. Çok eğlenceli oluyor. Yazarken sıkılmıyorum. Ben çok sıkılan bir adamım. Polisiye bu sıkıntıdan insanı kurtaran bir tür. Kitabın içindeki katiller, kurbanlar, polislerin hepsi siz oluyorsunuz. Heyecanlı oluyor.

Ben de tıpkı bir işçi gibi çalışıyorum
Ben mutlaka her sabah yazmak düşüncesiyle kalkarım. Yazmaya da çalışırım. Bazen yazamam. Ekstra bir şey olmazsa muhakkak Beyoğlu’ndaki ofisime gelip çalışırım. Bir işçi gibi. Kitap öncesinde büyük bir araştırma yaparım. Her şey bittikten sonra 15-20 tane çok güvendiğim arkadaşıma yazdıklarımı okuturum. Onlar da eleştirilerini söylerler. Katıldıklarımı değiştiririm. Katılmadıklarım kalır. En son olarak da uzanırım Romalılar gibi divana. Bir kişi okur kitabı. Değiştirilecek bir yer varsa not aldırırım. Ondan sonra kitap çıkar.

Yazdığım sırada aslında romanın içerisindeyim
Ben yazarken görürüm. Her şey canlanır ve yaşamaya başlarım. Yazdığım sırada ben romanın içerisindeyimdir. Hem mekanı, hem zamanı, hem de karakterlerimin ruh halini hissederim. Dolayısıyla yazdığım şeyde bir görsellik oluşturur. Ben yazarken gördüğüm için okur da görmeye başlar. Birçok hikayem beyaz cama ve beyaz perdeye aktarıldı. Sinema ya da dizi başka bir alandır, edebiyat değildir, dolayısıyla bunu yapan arkadaş benim sözcüklerle anlattığım hikayeyi görüntülerle anlatmaktadır. Onları çok yargılamak istemem. Ama birebir yazdığım metnin ve sözcüklerin oraya aktarılması imkansız. O nedenle toleranslı yaklaşırım onlara. Beni mutlu eden yazdığım hikayenin özüne uygun davranmaları, aklımdakine benzer olmasıdır.

Yazmak aslında tam anlamıyla bir ruh göçü
Yazmak, öyle bir şey ki bir yaşam tarzı demek daha doğru. Çok mutluluk veren bir şey. Tanınan bir yazarım, insanlar beni yolda görünce elimi sıkarak teşekkür ederler. Türkiye’de hayatını kitaplarla uğraşarak geçiren ve bundan para kazanabilen sayılı yazarlardan biriyim. Saygın bir iş yapıyorum. Ama asıl beni mutlu eden şey: bir tane hayatımız var bizim, bir formda yaşıyoruz. Ben Ahmet Ümit, erkek olarak dünyaya geldim, Türkiye’de yaşıyorum mesela. Ama yazarken bütün bunların dışına çıkabiliyorsunuz. Kadın, çocuk, yaşlı olabiliyorsunuz. Çiçek, kuş, balık olabiliyorsunuz. Yaşamadığınız hayatları yaşama şansı buluyorsunuz. Ruh göçünü sağlamış oluyorsunuz. Bu inanılmaz bir deneyim. Bir hayat içerisinde onlarca hayat yaşama şansını sana veren bir şeydir yazar olmak.

50 yaşımdan sonra film çekeceğim
Ben kendime 50 yaşımdan sonra bir film çekmeliyim diye bir hedef koydum. Şimdi 48 yaşındayım. Sinemacı değilim ama film çekebileceğime inanıyorum. Bir romanımı filme çekebilirim. Belki de daha iyi çekerim. Çünkü ben gördüğümü kağıda döküyorum. Tek sorun sinemanın yüksek maliyetli bir iş olması.

Ahmet Ümit’in Eserleri
Sokağın Zulası (1989)
Çıplak Ayaklıydı Gece (1992)
Bir Ses Böler Geceyi (1994)
Masal Masal İçinde (1995)
Sis ve Gece (1996)
Agatha’nın Anahtarı (1999)
Kar Kokusu (1998)
Patasana (2000)
Şeytan Ayrıntıda Gizlidir (2002)
Kukla (2002)
Beyoğlu Rapsodisi (2003)
Aşk Köpekliktir (2004)
Başkomser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü (2005)
Kavim (2006)
Ninatta’nın Bileziği (2006)
Başkomser Nevzat Tapınak Fahişesi (2007)
İnsan Ruhunun Haritası (2007)
Olmayan Ülke (2008)

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Sosyal dışlanma insan gelişimini nasıl etkiler?

yakın ilişkiler, sosyal dışlanma, psikoloji

Akademisyen Dr. Gizem Sürenkök, bir grup öğrenciyle beraber “Yakın İlişkiler” araştırma projesini başlattı. Proje kapsamında, insan ilişkileriyle ilgili yaygın sorunlara bilimin yeni cevapları aktarılıyor. İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden bir yazı. Dışlanmanın psikolojisi nasıl çalışır? 

Sosyal Dışlanma Nedir ve Bireyleri Nasıl Etkiler?

Şimdi gözlerinizi kapayın ve bir ev partisine katıldığınızı düşünün. Siz etrafınızdaki insanlarla iletişim kurmaya çalıştıkça karşınızdaki kişilerin sizi konuşmalarına dahil etmediklerini, sizinle hiç ilişki kurmadıklarını, yani başka bir deyişle sizi yok saydıklarını hayal edin. Böyle bir durum karşısında nasıl hissederdiniz? Sosyal dışlanma olarak tanımlanan bu durumu birçok kişinin hayatında bir kez de olsa yaşadığını tahmin edebilirsiniz. Sosyal dışlanma, fiziksel bir şiddet içermemesine rağmen somut bir şekilde acı verici bir durumdur çünkü yok sayılmak kişinin özgüvenini azaltır, kendisini daha az ait hissetmesine sebep olur, daha az kontrole sahip olduğunu düşündürür ve kişinin varoluşunu daha az anlamlı ve değerli bulmasına yol açar1.

Dışlanmanın üzerimizdeki etkisi dış faktörlerden (nerede, ne şekilde, kimler tarafından dışlandığımızdan) neredeyse bağımsız olarak oldukça olumsuz ve şiddetlidir2. Öyle ki çok sevdiğimiz insanlar tarafından dışlanmak kadar küçümsediğimiz, hoşlanmadığımız insanlar tarafından reddedilmek de bizi incitir. Bilinçli olarak dışlandığımızda da, bizi dışlayan insanlar farkında olmadan bunu yapsalar da canımız yanar3.

Peki dışlanma bizi neden bu kadar olumsuz etkiler? Evrimsel olarak baktığımızda, özellikle ilkel zamanlarda grup üyeliğinin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. İlkel zamanlarda bir gruba ait olmak, o grup sayesinde kişinin ihtiyaçlarının karşılanacağını garanti ederdi. İnsanların yiyeceğe, barınağa, hatta potansiyel partnerlere o grup sayesinde erişimleri olurdu. Ama eğer o grup kişiyi bir noktada dışlamaya karar verirse, o zaman tam anlamıyla ortada kalan bireyin sığınacağı bir grup olmadığı için vahşi doğada hayatta kalabilmesi çok daha zor olurdu. Bu sebeple de dışlanmayı hızla tespit etmek ve buna tepki vermek hayatta kalabilmek adına çok önemli bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyacı gideren mekanizmaya sosyal (ya da duygusal) acı ismini veriyoruz3. Yapılan deneylerde, dışlanan katılımcıların beyin görüntülerinde sosyal acının etkinleştirdiği bölgelerin fiziksel acının etkinleştirdiği bölgelerle aynı olduğu görülmüştür. (Duygusal Acı, Fiziksel Acıyla Aynı Olabilir Mi?) Hatta öyle ki fiziksel acıya iyi gelen parasetamol cinsi ağrı kesicilerin dışlanmaya karşı hissedilen duygusal acıya da iyi geldiği kanıtlanmıştır4. Bu duygusal acı hissi dışlanmanın kaynağından bağımsız olarak insanın durup ne olduğunu anlamak için anlık bir tepki vermesini sağlar. Duygu değişimlerinin ve dışlanmanın tetiklediği bu anlık tepkiler, insanı dışlanmaya odaklanması ve üzerine düşünmesi için uyarır.

Dışlanma esnasında insanların davranışlarını en çok tehdit altındaki psikolojik ihtiyaçları yönlendirir. Ancak, dışlanmaya uzun sürelerle maruz kalmak insanın çevresine yabancılaşmasına, çaresiz hissetmesine ve hatta depresyona sebep olabilir5,6. Sosyal dışlanma durumu o kadar şiddetli bir iz bırakır ki fiziksel acıdan farklı olarak, eskiden tecrübe edilmiş bir dışlanma anı üzerine düşünmek bile o anda hissedilmiş acının tekrar tecrübe edilmesine sebep olabilir7.

Dışlanan insanların bu durum karşısında olumsuz hissettiklerini tahmin etmek güç değil. Ama bu duruma tepki olarak gösterilen davranışlara baktığımızda daha da ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Eğer birey gruba tekrar dahil edilmeyi mümkün görüyorsa; birey buna yönelik davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Bu tekrar dahil olma ihtimali bireyin kendisini tekrar hayatının kontrolünü eline almış hissettirecektir. Buna bağlı olarak da dışlanan bireylerin dahil edilme şanslarını arttıracak davranışlar sergilediği, çevrelerindeki sosyal bilgilere daha fazla dikkat ettiği ve daha iyi hatırladığı, hatta sosyal ve duygusal çelişkileri daha iyi anlayabildikleri bulunmuştur8. Tekrar ilişki kurma, hatta ortamdaki yeni ilişki olasılıklarına daha sıcak bakma da gözlemlenen davranışlar arasındadır9.

Ancak tam tersi bir durum söz konusu ise ve birey tekrar dahil edilmeyi mümkün görmüyorsa, kontrolün kendisinde olduğunu hissetmek için herkese karşı agresif ve zararlı davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Kontrol hissi bireyin çaresiz hissetmemesi için gereklidir ve dışlanmaya ek olarak çaresiz hissettirilen bireylerin sadece dışlanan bireylere oranla beş kat daha agresif davranışlar sergiledikleri bulunmuştur10. Hatta, bireyler dışlanacaklarını ön gördüklerinde de daha fazla saldırgan davranırlar. Daha ekstrem durumlarda ise bireyler toplum içerisinde tamamen görünmez hissettikleri için, olumlu ya da olumsuz bir şekilde fark edilmeyi ana hedefleri haline getirirler. Bu bilgiler ışığında, bireylerin öncelikle dışlandıkları gruba tekrar dahil olmaya çalıştıklarını; agresif davranışlara ise bir son çözüm olarak başvurdukları sonucuna ulaşabiliriz. Amerika’da son yıllarda giderek artan silahlı saldırıların bir bölümünün uzun yıllar boyunca dışlanmaya maruz kalmış, toplum içerisinde kendisini görünmez hisseden bireyler tarafından gerçekleştirildiği bilinen bir gerçek11.

Laboratuvar ortamında beş dakika kadar süren ve çok da büyük bir anlam ifade etmeyen sosyal bağlamlarda hissedilen dışlanma bile istikrarlı bir şekilde aynı güçlü olumsuz hislerin tecrübe edilmesine sebep olmak için yeterlidir. Gerçek hayatta bireylerin dahil olmayı önemsedikleri gruplar tarafından dışlanmalarının bireyler üzerinde ne kadar çarpıcı etkiler yaratabileceğini buna bakarak dahi söyleyebiliriz. Dışlanma karşısında hissedilen acının tekrar tekrar hatırlanabilir ve hissedilebilir oluşu bir kez dışlanan bireylerin kendilerini algısal bir kısır döngüye kaptırarak çok daha kötü hissetmelerine ve kendi kendilerini durum gerçekte öyle olmasa dahi dışlanmış gibi algılamalarına yol açabilir5.

Dışlanma ve yok sayılma vuku bulduğu sosyal ortamdan bağımsız olarak insana zarar veren olgulardır. Bu sosyal etkileşimin hangi tarafında bulunuyor olursak olalım bu bilgiyi aklımızın bir köşesinde bulundurmak, hem kendimizi koruyabilmemizi hem de başka insanları anlayabilmemizi oldukça kolaylaştıracaktır.

Yazan: Orhun Ogün Yücel & Gizem Sürenkök

Düzenleyen: Gizem Sürenkök

Kaynaklar

[1] Williams, K. D., & Nida, S. A. (2011). Ostracism: Consequences and coping. Current Directions in Psychological Science20, 71-75.

[2] Gonsalkorale, K., & Williams, K.D. (2007). The KKK won’t let me play: Ostracism even by a despised outgroup hurts. European Journal of Social Psychology, 37, 1176–1185.

[3] Eisenberger, N.I.,Lieberman,M.D.,& Williams,K.D. (2003).Does rejection hurt? An fMRI study of social exclusion. Science, 302, 290–292.

[4] DeWall, C. N., MacDonald, G., Webster, G. D., Masten, C. L., Baumeister, R. F., Powell, C., … & Eisenberger, N. I. (2010). Acetaminophen reduces social pain: Behavioral and neural evidence. Psychological Science21(7), 931-937.

[5] Cacioppo, J. T., & Hawkley, L. C. (2005). People Thinking About People: The Vicious Cycle of Being a Social Outcast in One’s Own Mind. In K. D. Williams, J. P. Forgas & W. von Hippel (Eds.), The social outcast: Ostracism, social exclusion, rejection, and bullying. (pp. 91-108). New York, NY US: Psychology Press.

[6] Allen, A.B., & Badcock, P.B. (2003). The social risk hypothesis of depression: Evolutionary, psychosocial, and neurobiological perspectives. Psychological Bulletin, 129, 887–913.

[7] Chen, Z.,Williams, K.D., Fitness, J., & Newton, N. (2008). When hurt won’t heal: Exploring the capacity to relive social and physical pain. Psychological Science, 19, 789–795.

[8] Williams, K.D. (2009). Ostracism: A temporal need-threat model. In M. Zanna (Ed.), Advances in Experimental Social Psychology. (41, pp. 279–314). New York, NY: Academic Press.

[9] Maner, J.K., DeWall, C., Baumeister, R.F., & Schaller, M. (2007). Does social exclusion motivate interpersonal reconnection? Resolving the ‘‘porcupine problem.’’ Journal of Personality and Social Psychology, 92, 42–55.

[10] Wesselmann, E.D., Butler, F.A., Williams, K.D., & Pickett, C.L. (2010). Adding injury to Insult: Unexpected rejection leads to more aggressive responses. Aggressive Behavior, 35, 1–6.

[11] Williams, K. D. (2007). Ostracism. Annual Review of Psychology, 58, 425–452.

Okumaya devam et

MAKALE

Zenginler daha cimri ve az güvenilir mi?

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet

Para insanı değiştirir mi? Bu konuda bir çok araştırma yapıldı. Belkide en ilginci Monopoli oyunu ile yapılanıdır. İşte zenginlik, cimrilik ve güven üzerine yapılan araştırmalar.

Para insanı nasıl değiştiriyor?

Zenginlerin daha cimri ve az güvenilir olduğunu gösteren araştırmalar ne kadar doğru?

Mutlaka herkesin başına gelmiştir. Arkadaşlarınızla bir yere yemeğe ya da içmeye gidersiniz; sıra hesap ödemeye geldiğinde, grupta maddi durumu en iyi olan kişinin eli cüzdanına en son gitmiştir. Her zaman böyle cimri oldukları için mi zengin oldular yoksa zenginlik mi onları cimri yapıyor diye merak edersiniz.

Bu birçok bakımdan ele alınabilecek karmaşık bir sorun. 1993’te yapılan bir araştırmada, ekonomi okuyan öğrencilerin diğer bölümdekilere kıyasla yardım kuruluşlarına daha az yardım ettiği, dayanışma gerektiren oyunlarda pek dayanışmadığı görülmüştü.

Öğrenciler öğrenimlerinin başında ve sonunda değerlendirildiğinde, diğer bölümdekilerin mezuniyete doğru daha cömert oldukları, ekonomi öğrencilerinde ise eğitimin başında ne ise sonunda da aynı eli sıkı hallerini korudukları tespit edildi. Bunlar tabii ki ortalamalar; çok yardımsever ekonomi öğrencileri de var.

Gelir düzeyi yüksek olanların olağanüstü fedakâr davranışlarda bulunabileceğini gösteren araştırmalardan biri ABD’de yapılmış. Farklı eyaletlerde, tanımadıkları insanlara kendi böbreklerini bağışlayan kişilere bakılmış. Refah düzeyi yüksek bölgelerde daha fazla bağış yapıldığı görülmüş.

Hata kabul etmemek

Fakat California Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırmada ise “Titanik’te olsaydım kurtarma botlarına binmeyi hak eden ilk kişilerden biri ben olmalıydım” ifadesine zenginlerin daha fazla onay verdiği görüldü. Zenginlerde ayrıca hatasını kabul etmeme ve her konuda iyi olduğunu düşünme eğiliminin daha güçlü olduğu tespit edildi.

Başka bir araştırmada ise farklı gelir düzeylerinden oluşan bir gruptakilere 10 dolar verilmiş ve bunun ne kadarını yardım kuruluşlarına bağışlayacaklarına bakılmıştı. Gelir düzeyi daha düşük olanların daha fazla bağış yaptığı görüldü.

Ancak bu insanlar bu deneye katılmadan önce zengin olmuşlardı. Belki da onları böyle davranmaya iten zenginlikleri değildi de, bu davranışları sayesinde zengin olmuşlardı.

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet
“Para insanı değiştirir” konusunda en ilginç araştırma Monopoli oyunu ile yapılıyor.

Benmerkezci düşünmek

Peki gerçekte değil de Monopoli oyununda sonradan oyun gereği zengin olanların davranışı değişiyor muydu? Bu durumda çoğunun daha gürültücü olmaya, masadaki krakerden daha fazla pay almaya başladığı görüldü. Nasıl başardıkları sorulduğunda ise ne kadar çaba gösterdikleri ve akıllı karar aldıklarından söz ediyorlardı. Belki de geçici bile olsa para sahibi olmak insanı daha benmerkezci yapıyordu.

San Francisco’da yapılan başka bir deneyde ise zebra geçidinde yolcuların geçmesi için pahalı araç sahiplerinin mi yoksa yoksul araçların mı daha fazla durduğuna bakıldı. Ucuz araçların tümünün durduğu, pahalı araçların ise sadece yarısının durduğu görüldü.

Hollanda’da 9 bin kişiyle ve yılda dört kez yapılan başka bir araştırmada, sosyoekonomik statüsü yüksek olan kişilerin daha bağımsız davrandığı ve başkalarıyla daha az iletişime geçtiği tespit edildi. Mali güvene dayalı oyunlarda ise zengin oyuncuların rakiplerine ihaneti yoksullardan daha fazla değildi.

Yardım kuruluşlarına bağış

Peki yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar konusunda durum neydi? Klasik araştırmalar, en yoksullar ile en zenginlerin orta kesimlere oranla çok daha fazla bağış yaptığını gösteriyor.

ABD’de yardım kuruluşlarına yapılan ortalama bağış oranı gelirin yüzde 2,3’ü düzeyinde seyrediyor. Geliri 300 bin doları aşkın yüzde 2’lik kesimde ise bu oran yüzde 4,4’ü buluyor.

Boston’da yapılan bu araştırma, zenginlerin ortalama insanlardan ne daha çok ne de daha az cömert ve yardımsever olduğunu gösteriyor. Sadece üst dilimdeki zenginler, muhtemelen güçleri yettiği için, daha fazla bağışta bulunabiliyor.

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bu defa ödevler ailelere

aile ödev

Okul yaşamında genellikle çocukların en çok şikayet ettiği şeylerin başında gelir ödevler. Peki, ödevler gerçekten önemli midir ve verilmeli midir? Bu konuda çok fazla tartışma yaşanırken biz bu yazımızda farklı bir konuya değiniyoruz; ailelere verilebilecek ödevlere…

Bugüne kadar birçok öğretmen anne ve babalara şu soruyu sormuştur, “Çocuğunuzu seviyor musunuz?” Eminim hiç kimse cevabı verirken tereddüt etmiyordur. Hemen arkasından bir soru daha soralım ailelere, “Çocuklarınızın sağlıklı gelişmesi için neler yapıyorsunuz?” Bu soruya anne babaların cevapları değişse de ortak noktalarda buluşuluyor.

İşte bu yazıda anne ve babalara verebileceğimiz bazı ödevlere değineceğim.

Eğer çocuklarımızı seviyorsak ve onların iyi bir şekilde gelişmelerini istiyorsak, onlara oyun oynamaları için daha fazla zaman ve fırsat vermeliyiz. Bu nedenle önereceğim ödevler genellikle oyun odaklı olacak.

Oyuna daha fazla vakit ayırmalıyız…

Çocuğunuzla konuşmanın, oynamanın ve öğrenmenin çok etkili bir yolunu anlatacağım. Çocuğunuz ile birlikteyken kaliteli zaman geçirmenin ilişkinize nasıl yansıdığını da göreceksiniz. Sadece lise düzeyinde değil artık ilkokul düzeyinde bile çocukların test çözmeleri ve akademik olarak yüksek notlar almaları aileler için önemli hale gelmiş durumda. Anaokulunda bile teneffüsler kısıtlanıyor, çocuklar kendi başlarına oyun oynayamıyor. Bu çağda özellikle çocukların yüksek akademik başarısı için çabalamanın mantıklı olduğunu düşünüp, çocukların oyun oynamadan da başarılı olabileceklerini düşünüyorsak yanılıyoruz çünkü hangi çağda olursak olalım, insanların yapabildiği ancak makinelerin veya robotların yapamayacağı bir şey var “ yaratıcılık ve takım çalışması”. Bu beceriler ise oyun aracılığı ile gelişiyor.

Çocuklar İle Kaliteli Zaman Geçirmek İçin Ailelere 10 Öneri

1. Çocuklar Kitap Okumuyor, Ebeveynler Okuyor mu?

Kitap Okumayı Teşvik Etmek

Evde kitap okumayı destekleyin ve bunu bir aile alışkanlığına dönüştürün. Çocuklar kitap okumayı bir görev olarak algılamamalıdır, kitap okumak için istekli olmak çok önemlidir. Kitap okumak sadece çocukların yapması gereken bir durum olarak görülmemeli, hangi yaştan olursa olsun herkesin okuyor olması çocukların bu konuda istekli olmalarını sağlayacaktır.  Çocuklarımıza kitap okumayı sevdirmemiz, iyi kitapları onların hayatlarının bir parçası haline getirmelerini sağlamamız onlara bırakacağımız en büyük miraslardan olmalı. Özellikle çocukların yaş ve gelişim düzeylerine göre kitap okumayı eğlenceli hale getirmek gerekir. Yaratıcı okuma etkinlikleri ile kitaplar sadece okunup bırakılmayacak, okuyucu için bir yaşam alanına dönüşüp; canlandırmalar, materyal, aksesuar, nesne veya kuklalar ile kitaptaki olay ve kişiler yeniden ele alınıp, bir bölümünü resimlemek, kahramanı çizmek, bir olayı resmetmek, kitaba kapak çizmek, kitap ile ilgili kolaj çalışması yapmak gibi sanat faaliyetleri sayesinde kitap farklı bir göz ile elden geçirilmiş olacaktır.

2. Sanal İlişkilerimiz Gerçeğin Yerini Alamaz!

Yüz yüze iletişim kurmak yerine akıllı telefonlar ve sosyal medya ile yetişen bu nesil ile ilgili birçok araştırma yapılıyor ve en özet şekli ile söyleyecek olursak bu sanal ortamdaki kalabalık arkadaş listesi sizi ve çocuğunuzu yalnızlıktan kurtarmıyor, bir diğer nokta da bu durum insanları sanıldığı gibi mutlu etmiyor. Telefonu elinizden bırakıp, bilgisayarı kapatarak başlayabilirsiniz. İçinde ekran olmayan herhangi bir şey yapmak, birlikte bir arada bulunmak aslında ne kadar keyifli bunu yeniden hatırlamak gerekiyor. Ne yaparsanız yapın inanın daha sağlıklı vakit geçirmiş olacaksınız, bunun yanında sevdiğiniz insanlar ile birlikte bir şeyler yapmak da sizi mutlu edecektir. Birkaç önerim olacak; ailece sohbet edebilirsiniz, tabu, monopoly, cranium, jenga, koridor, mangala, satranç gibi oyunları oynayabilirsiniz.

3. Hareket Etmek İçin Doğayla Buluşun

Seksenli yıllarda sokaklarımızda olan serbest oyunun şimdilerde nesli tükenmekte, son yıllarda yapılan araştırmalar çocukların serbest ve yapılandırılmamış oyun zamanlarının istikrarlı bir şekilde azaldığını söylüyor. Evde yeteri kadar hareket edemeyen çocukların fiziksel gelişimleri ve hareket etme istekleri onları hiperaktif olarak ele almamıza yol açabiliyor. Hareket etmek giderek artan çocuk obezitesine, hiperaktivite gibi birçok soruna karşı mücadelede önemli yer tutmaktadır. DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) olan çocuklar açık hava aktivitelerinden sonra dikkatlerini daha iyi odaklayabilmektedirler. Bu nedenle çocukların özellikle doğada bulunmaları, açık alanda serbest oyun oynamaları önemlidir. Açık havada vakit geçiren çocuklar; hayal güçlerini, yaratıcılık ve keşfetme becerilerini daha fazla kullanıyorlar. Birçok araştırma gösteriyor ki ister bahçede çalışmak ister çukur kazmak ya da çamurla oynamak gibi toprakla temasta bulunmak olsun bu vb. faaliyetler çocuğun duygu durumunu olumlu etkilemekte, stres ve kaygılarını azaltmaktadır. Açık hava aktiviteleri iç mekan aktivitelerine kıyasla çocuk gelişiminin her alanını daha olumlu etkilemektedir. Samsun açık alan anlamında çok zengin bir coğrafyada yer alıyor. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Ailece doğada vakit geçirmek çocuklarınız için yapacağınız en eğlenceli faaliyetlerden olacaktır. Doğa sadece çocuklarınız için değil sizin için de rahatlatıcı bir etkiye sahip olacaktır.

4. Yazıyor Yazıyor!

Bu şekilde birinin bağırdığını artık duymuyoruz, belki hatırlayanımız da azdır. Eski bir filmde bu sahneyi bulmak kolay. Eskiden gazete en önemli haber alma aracıydı. Halen önemini korusa da dijital gazetelere dönüşüyor. Çocukların okuma alışkanlığını geliştirmek için gazete okunması önemli bir araç olabilir.

Sizlere önereceğim bu aktivite evde kendi gazetemizi hazırlamamız olacak. Bunu yaparken eski gazete ve dergileri kullanabiliriz. Konu olarak çocuğunuzun veya sizin merak ettiğiniz durumları, okulda işlenen bir konuyu veya belirli günlerden birini belirleyebilirsiniz. Örneğin; çocuk hakları, hayvan sevgisi, engelliler, doğa, deprem, uzay, sanat, meslekler ile ilgili olabilir.  Belirlediğiniz konu ile ilgili resimler ve yazılar bularak kendi gazetenizi yapabilirsiniz, ekleme yapmak isterseniz kendi yazınızı da yazabilir veya resminizi de çizebilirsiniz. Ne de olsa editörü sizsiniz. Hazırladığınız gazeteyi ailece okuyarak sohbet edebilirsiniz, çocuğunuzun hazırladığı gazeteyi sınıfında sunmasını teşvik edebilirsiniz.

5. Şifre Çözücü

Bilimin ve iletişimin en temel iki öğesi matematik ve dil. İkisi arasında bir benzerlik var. İkisi de şifreli bir dil, harfler ve rakamlar, belli bir kural ile bir araya gelerek anlamlı bir bütün oluşturuyorlar. Aslında hepsi örüntüsel ve ilişkisel bir bağ kuruyor ve bu bağın anlamını çözmek de bilimin en temel uğraşılarından oluyor. Gelin hep birlikte çocuklarımız ile bu kadar temel bir beceriyi destekleyecek oyunlar oynayalım. Harfler ile ilgili olarak kendi aranızda belirleyeceğiniz kurallar ile birbirinize notlar yazabilirsiniz. Şifre oluştururken önce kolay şifreler belirleyebilirsiniz, ilerledikçe daha zor şifreler oluşturabilirsiniz. Örneğin; sesli harfleri şu şekilde yer değiştirerek kullanarak başlayabilirsiniz, A = E, I = İ, O = Ö, U = Ü yerine kullanılarak kelime ve cümle kurulacak, “Sanı Savıyörüm”,“San Düyerli Bır Çöcüksün”, gibi olabilir. Biraz daha zorlaştıralım. Şimdi şifremiz de sessiz harfleri de kullanalım, B = D, C = Ç,  F = H, G = Ğ, K = L, M = N, P = R, S = Ş, T = V, Y = Z ve son kalan harfimiz J’yi de olduğu gibi kullanacağız, “Şamı Şazızöpün” , “Şam Büzepki Dıp Cöçülşüm” bu iki cümle de aynı aslında şifreyi çözmüşsünüzdür. Çocuğunuz ile bu oyunu oynarken kripto denilen gizli iletişimin veya ülkelerin istihbarat birimlerinin buna benzer bir uygulama ile iletişim kurduklarını söyleyerek onların merakını uyandırabilirsiniz. İlk çağlardan beri insanlar bu yöntemi birçok alanda kullanmaktadır, günümüzde de oyun dili ya da programlama dili denilen kodlama çalışmalarında da benzer bir algoritmik dizilim söz konusu. Bu oyunu rakamlar ve sayılar ile de yapabilirsiniz.

6. Birkaç Deney Yapalım!

Çocukların deney yapmaları, fiziksel olayların nasıl olduğunu anlamaları için somut ve açıklayıcı oluyor. Deney yapmak çocukların merak duygusunu perçinlerken, yeni sorular sormasını da sağlayacaktır. Öğrenmenin temelinde yer alan merak ve soru sorma becerisi gelişen çocukların akademik olarak da gelişmeleri desteklenmiş olacaktır. Şimdi evde yapabileceğiniz iki basit deneyi anlatalım, daha fazlası için araştırma yapmak da sizin ödeviniz olsun.

Yanmaz Balon

Malzemeler: 2 balon, bir mum, kibrit, su.

Deney: İlk balonu havayla doldurun ve yanan bir mumun üzerinde tutun. Burada amaç, alevin balonu patlatacağını çocuklara göstermek. Sonra ikinci balonu suyla doldurun, mumu yakın ve bir kez daha balonu üzerinde tutun. Bu kez balonun alevin sıcaklığına dayanabileceğini göreceksiniz.

Açıklaması: Balonun içindeki su, mum tarafından dışarı verilen sıcaklığı emer. Böylece balonun kendi malzemesi yanmaz ve sonra da patlamaz.

      Yüzen Yumurta

Malzemeler: 2 yumurta, 2 bardak su, biraz tuz.

Deney: Bir bardak saf suyun içine bir adet yumurtayı dikkatle yerleştirin. Eğer yumurta bozuk değilse, bardağın dibine düşmesi gerekiyor. Ardından ikinci bardağın içine biraz sıcak su doldurun ve içinde 4-5 yemek kaşığı tuz eritin. Eğer su soğuyana kadar beklerseniz deney daha iyi olacaktır. Şimdi ikinci yumurtayı bardağın içine bırakın. Yumurta, suyun dibine düşmek yerine suyun yüzeyinde yüzecektir.

Açıklama: Buradaki anahtar, hem suyu hem de yumurtayı oluşturan moleküllerin yoğunluğudur. Bir yumurtanın ortalama yoğunluğu, saf sudan çok daha fazladır. Bu yüzden aşağı doğru çekilir. Tuzlu suyun yoğunluğu ise yumurtanınkinden daha yüksektir ve bu yüzden ikinci yumurta dibe düşemez.

7. Nefes Almak Yaşamaktır!

Özellikle 7 ile 10 yaş arasındaki çocuklarımız için nefes alma egzersizleri çok önemli, akciğer ve diyaframlarının gelişmesi için üfleme ve pipet ile bir şey çekmek çok yararlı. Bunu oyunlaştırarak yapmak hem çocuklarımız için geliştirici olacaktır, hem de bizim için eğlenceli bir aktivite olacaktır. Birkaç oyun önerim olacak, sizler buna benzer oyunları artırabilir farklı oyunlar üretebilirsiniz.

5×5 lik kağıt parçalarını pipetlerle bir masadan bir masaya çekerek taşıyın,

Bir karton parçasına ip ile yollar çizerek o yoldan bir pinpon topunu üfleyerek ilerletin,

Balon ile plastik bardak taşıyın,

Kağıt havlu rulolarının üstüne pinpon topu konularak belli bir mesafeden üfleyerek düşürmeye çalışın.

Masanın üstüne plastik veya kağıt bardakları ters bir şekilde bırakarak pipetler ile üfleyerek masanın diğer ucuna götürmeye çalışın.

8. Müzikli Balonlar

İstediğiniz kadar balon ve asetat kalemi ile oynayabileceğiniz bir oyun. İstediğiniz kadar balonu şişirin. Balon şişirme konusunda çocuğunuzdan da yardım alabilirsiniz. Balonların üzerine konuşmak istediğiniz konuya uygun kelimeler yazabilirsiniz. Benim vereceğim örnek değerler üzerine olacak. Balonların üzerine sorumluluk, saygı, sevgi, adil olmak, hoşgörü, yardımlaşma, paylaşma, dürüstlük gibi değerler yazabilirsiniz. Hareketli bir müzik de kullanabilirsiniz. Müzik başladığında tüm balonları havaya atıp yere düşmemesini sağlayacaksınız, müzik durduğunda herkes bir balonu alarak üstünde yazan değeri okuyup, onunla ilgili bir cümle kuracak, ya da bir durum anlatacak. Bunu birkaç değer üzerine konuşana kadar devam ettirebilirsiniz. Bu oyunu Matematik, Türkçe veya İngilizce dersleri için de kullanılabilirsiniz.

9. Tangram

Tangram, 7 geometrik parçayı kullanarak çeşitli şekiller yapmaya dayalı bir oyundur. Tangram, bütün aile bireylerinin birlikte oynayabileceği eğlenceli bir oyundur. Bu oyun, için el becerileri gerekmez. Sadece sabır, zaman ve her şeyden önemlisi hayal gücü yeterlidir.

Tangramı oluşturan yedi parça ile insan ve hayvan figürleri, geometrik şekiller yapabilirsiniz. Tangramın en önemli kuralı, yedi parçanın her figürde kullanılması ve parçaların üst üste gelmemesidir.

10. Q – bitz Oynayalım

Altı yüzeyinde farklı şekiller olan küplerin bir araya getirilerek, istenen şekillerin oluşturulmaya çalışıldığı eğlenceli bir oyundur. Q-bitz akıl yürütme becerilerini destekleyen, farklı düşünme becerilerini geliştiren bir oyun olarak zeka oyunları arasında sayılır. Hem çocuğunuzun oynayabileceği hem de ailece oynayabileceğiniz bu eğlenceli oyunla kaliteli vakit geçireceğinizi düşünüyorum.

Yazar: Gazi Aydeniz

Okumaya devam et
Advertisement

TREND