Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

“şarkıcılık egomu doyuruyor”

Sitemizdeki “kendini geliştiren sanatçı” anketinde de ilk sıralarda çıkan Sertap Erener, hayata ve başarıya bakış açısını anlatıyor…

“ŞARKICILIK EGOMU DOYURUYOR”

TUBA AKYOL

Bir bilgisayar mağazasındayım. Sertab Erener’in basın danışmanı röportajın yeri ve saati için aradı. Konuştuk. Ben de telefonla işyerine röportajın yerini ve saatini bildirdim. Hakikaten kısacık iki görüşme. Ve sonra satış görevlisi kıza dönüp kaldığımız yerden devam etmeye yeltendim; şunu mu alsam, bunu mu alsam, ne önerir acaba diye. Fakat kızın artık aklı yerinden zıplamıştı. Nasıl bir heyecan! Ben bu akşam Sertab Erener’i mi görecektim gerçekten? Ona, onu ne kadar çok sevdiğini söyleyebilir miydim? Ama çok çok çok sevdiğini… Öyle böyle değil, çok fazla yani. Gerçekten çok sevdiğini… Ben bu akşam Sertab Erener’le konuşacaktım, bildiğimiz Sertab Erener’le, emindim, değil mi?
Sevmek, saygı duymak, beğenmek falan bir yana; hayranlık işte böyle bir şey olsa gerek. Şimdi mesela bir akşam bu kızın telefonu çalsa, arayan Sertab Erener olsa, ona halini, hatırını sorsa, kim bilir nasıl sevinir, acayip mutlu olur…

Röportajın başında Erener’e telefon numarasını uzatıp rica ettim: “Arar mısınız? Çok seviyor sizi.”
Aradı.

Hayranlık tuhaf bir müessese, değil mi? Bu durumla aranız nasıl?
Sakinim. Ben bunun hayatın en önemli şeyi olmadığını fark edenlerdenim. Başkalarını eleştirdiğim için söylemiyorum ama bunu fark etmeyenler de var. Ben fark edenlerdenim.

Tanımadığınız insanlar sizinle yatıp kalkıyor, olur ya karşılaştığınızda kırk yıllık tanış gibi sizi öpmek istiyor. İnsanın egosunu patlatmaz mı bu?

Bunu; bu tanınmış olma halinin nasıl bir şey olduğunu, psikolojik olarak bunu hayatımın neresine koymam gerektiğini çok düşündüm. Çünkü bununla kafayı yiyip kendini bir bok zannetme ihtimalin çok fazla. Eğer aklı başında biriysen bunu hayatının merkezine almıyorsun, keyfini çıkarıyorsun. Çünkü kocaman bir coğrafyası olan bir ülkenin, küçücük bir mahalleye dönüşmesi, burada herkesin seni tanıyor olması çok güzel bir şey. Ama bundan dolayı kendimi çok önemli hissetmiyorum.

“Dünyada Madonna kadar ünlü olmayı ummak salaklık olur”

Eurovision’dan sonra Avrupa’da birtakım çalışmalarınız var. Yani daha büyük bir coğrafyayı bir mahalleye dönüştürüp buralarda da tanınma ihtimaliniz var. Nasıl gidiyor bu çalışmalar?

Şu an yapılan şey tanıtıma yönelik. Herkes belki Eurovision’dan dolayı beni tanıyor ama orada tek bir parça var. Benimse albümlerim ve kariyerim var. Onu anlatmamız lazım. Ama şunu söylemek şart: Dünya çapında tanınmış olmanın sınırları var. Madonna kadar ünlü olmak, kariyer projemde yok. Böyle bir şey ummak zaten salaklık olur.

Peki sarı saç niye?

Değişiklik. Sarı saçı benim de kabul etmem zaman aldı. Ama Eurovision için bir şov hazırladık. O şov için kıyafetten saça, her şeyin bütün olması gerekiyordu. Sonra hazır garibim saçı bu kadar hırpalamış, rengini açmışken, biraz kullanayım diye düşündüm.

Bu tür şovlar, yani işinizin görsel yönü söz konusu olduğunda Nil Karaibrahimgil’in de, sizin de arkanızdaki gizli kahramanın Serdar Erener’in olduğu düşünülüyor hep. Ne kadar doğru bu?

Bu görsel dünyanın kurgulanmasında ben profesyonel biri değilim. Zaten benim bu konuda çok yetenekli olmam ya da bunun için de bir şeyler üretiyor olmam gerekmiyor. Bu işler için başka insanlar lazım. Ee benim de en yakınımda abim var. Benim akrabam, benim canım ve aynı zamanda bu konularda çok da başarılı bir arkadaşımız olduğu için bu şansımı kullanıyorum. Ama bu demek değil ki her şey abim üzerinden yürüyor. Tasarımdı, fikirdi; ona danışıyorum tabii. Bir tanecik abim var.

“Neydi beyefendinin adı? Tamamen uydurmuş”

Sabetayistlikle ilgili iddialara ne diyorsunuz?
O ne? Sabetay ne, ben bilmem ki.

Selanik asıllı, gizli Yahudi, “dönme” de deniyor… Şu sıralar yine ayyuka çıktı bu konu ve sizin isminiz de geçiyor; o yüzden sordum.

Ben bir süre önce bir yazının varlığından haberdar oldum, çok sinirlenmişlerdi, o zaman bana da göstermişlerdi. Ama ben prensip olarak bu tip şeyleri takip etmiyorum. Takip edince onlara göre davranmak, cevap vermek gerekiyor. Ya da insanı duygu olarak aşağı çekiyor bunlar.

Ayşe Arman’ın Yalçın Küçük’le röportajından haberiniz yok yani, öyle mi?
Ayşe mi yaptı? Cem Yılmaz’ın stand up’ında var ya, “Kaynak gösterebilir misiniz?” der ve döner poposunu gösterir. Benim söyleyebileceğim tek şey bu. Abim bir ara aile kökenimize takmıştı, çok araştırdı. Biz tam bir meleziz. Melez derken, birçok insan gibiyiz. Ben melezliğin yeni bir ırk olduğunu düşünüyorum. Birtakım yetenekleri de barındırıyor bence. Ben memnunum. Neydi beyefendinin adı?

Yalçın Küçük…

Tamamen -affedersiniz ama- uydurmuş.

“Şu an kafamda Türkçe şarkı sözleri uçuşuyor. Kasımda single, şubatta albüm…”

İngilizce dersi alıyor musunuz?

Alıyorum haliyle. Bunun sonu yok. İngilizceyi kendi derdimi anlatacak kadar biliyorum ama… Kendi dilinde konuştuğun zaman daha farklı bir entelektüel düzeyin oluyor. Belki ne kadar İngilizce öğrenirsem öğreneyim asla anadilimde olduğu gibi olmayacak ama kendini geliştirmenin sınırı yok. Daha rahat konuşmak için, yani özellikle röportajlar için… Şarkı söylerken o kadar problem olmuyor. Türkçe söylemeden önce İngilizce söylüyordum ben.

Hiç İngilizce bilmediğinize dair söylentiler var. Eurovision’da yarışmacılarla sohbetiniz “Hello, how are you?” düzeyinde kalınca…

Orada tabii heyecan vardı. Soracak soru da yok ki. Bir de bu benim işim değil, o yüzden öyle oldu.

TV’deki programlarda hep İngilizce şarkı söylüyorsunuz. Türkiye’de büyük çoğunluk Türkçe müzik dinler. Türkiye’yi riske atmıyor musunuz?
Haklısınız, neredeyse üç buçuk yılı bulacak Türkçe albüm yapmayalı. Ama işte kariyerin ancak bir noktasından gidebiliyorsun. Her şeye yetişemem. Zaten o zaman iyi bir iş çıkmaz ortaya. Ama Türkçe albüm de hazırlıyoruz. Şu an kafamda şarkı sözleri uçuşuyor. Albüm kasımdaydı ama aynı tarihte çalışmak istediğim insanları bir araya getiremediğim için erteledik. Kasımda bir single çıkaracağız. Şubatta da Türkçe albümü bitirmeyi planlıyorum.

“Amerika’ya gidip Amerikan rüyasıyla bir şeyler yapan bir insan olamam bu saatten sonra”

Peki ne umuyorsunuz dünya müzik piyasasında?

Açıkçası bir şey öngöremiyorum. Ben kendi beğenilerim doğrultusunda müzik yapıyorum. Ve bu beğeniler herhalde iklimsel, kültürel benzerlikleri olan ülkelerdeki insanlara yakın gelir diye düşünüyorum. Akdeniz ülkeleri, sonra Brezilya… Buralarda kendimi bir şey olabilirmişim gibi görüyorum. Ama bu arada “Everyway That I Can” bir kuzey ülkesi olmasına rağmen İsveç’te dört hafta bir numarada kaldı. Bilemiyorum yani. Dünyada benim müziğim kaç insana değecek, göreceğiz.

Amerika da var mı hedeflerinizin arasında?

Amerika’ya gidip Amerikan rüyasıyla bir şeyler yapan bir insan olamam bu saatten sonra. Amerika’ya pek gidesim de yok zaten. Savaşlar falan, bütün karizmalarını bitirdiler. Dünyaya bir şekilde deşifre oldular. Şimdi ama Japonya’da albümüm çıkıyor. Önümüzdeki ayın sonunda Japonya’ya gideceğim. Bir de “Here I Am”i bir filmde kullanmışlar. Yönetmen çok istemiş. Bu tip şeyler beni Asya’da ne duruma getirecek; bilmiyorum. Ama Japonya’da başarılı olursa, oradan Asya’ya ve Çin’e ve bütün o adalara gitmesi mümkün. Bu beni Avrupa’dan daha çok heyecanlandırıyor.

“Birbirimizi sevelim, el ele tutuşalım falan rahatsız etti beni, yogadan vazgeçtim. Şimdi Xin Chin Juan Fa yapıyorum”

Ne çayı içiyorsunuz?

Çin çayı. Yeşil çay. Artık bunun kompetanı, uzmanı oldum. Bizim Türk çayı mideme dokunuyor. Asitli içecekler de öyle. Alkol de sevmiyorum. Ama insan böyle otururken bir şeyler içmek istiyor. Ne içeyim, ne içeyim… Yeşil çay denedim. Bir internet sitesinden sipariş ediyorum, Çin’den getirtiyorum. Her yere de yanımda götürüyorum. Bir de ben çalışmalarımdan dolayı kendimi bu çay meselesinin içinde buldum. Çay içmenin bir seremonisi var.

Siz bir ara yoga yapıyordunuz, değil mi?

Yoga yapmıyorum artık. Ben yogadan ilk söz eden insanlardan biriyim. Ama sonra dünyada yoga çok sığ algılandı. Doğu’nun 5 bin yıllık öğretisini insanlar bambaşka yönlere çektiler. Ne kadar satabiliriz, nasıl satarız derken kendi değerinden uzaklaştı. Bir de “birbirimizi sevelim, el ele tutuşalım” falan hali çok irrite etti beni. Hemen vazgeçtim. Şimdi başka bir çalışma var.

Ne o? Söyleyin de hemen moda olsun.

Çok moda olacak bir şey değil. Şöyle yapalım da pantolonlar satalım; yoga değil, yoga-fit olsun falan gibi bir şey değil. Taoist bir çalışma: Xin Chin Juan Fa. Fiziksel egzersizlerle başlıyor ama içsel bir çalışma. Doğu tıbbının geliştirdiği bir şey bu aslında. Şu an Çin’de hastanelerde form bozukluklarından kaynaklanan hastalıkların tedavisinde kullanılıyor.

Kısaca ne diyor bu Xin Chin…

Taşa denk gelince ağacın kökü nasıl yön değiştirir, beden de öyle. Psikolojik, toplumsal kuralları bünyeye yedikçe, bedenimiz de ona göre şekilleniyor. Seksin tabu olduğu toplumlarda kızlar memeleri çıkarken kamburlaşıyor, yine bu tür toplumlarda erkekler homofobik oldukları için kalçalarıyla ilgili ciddi kapalılıkları oluyor falan filan. Yani iki ayağının üstüne dengeli duramayan insanlarla dolu bu dünya. Mesela sağa kaykılıyoruz. Bu omurgayı yamultuyor. O yamukluk organlara sıçrıyor. O organı, normalde durması gereken yerde değil de daha dar bir yere sıkıştırıyor. Bu üç yıllık bir çalışma. Çok reyting alacak bir iş değil yani.

Uzmanı var mı Türkiye’de?

Bir kişi var. Ben onunla çalışıyorum. Şu sıralar DVD’sini çıkarmak için uğraşıyoruz. Montaj aşamasında. Beş-altı dilde hazırlayacağız ve bazı hastanelere, ilgilenen insanlara sunacağız.

“30’lu yaşlarda yükselen ‘Çocuk sahibi olayım’ halini atlattım”

Sizin bir dönem sağlık sorunlarınız vardı. O yüzden mi bu kadar ilgilisiniz bu tür şeylerle? Biraz pimpirikli misiniz sağlık konusunda?

Yok, pimpirikliliği falan geçtim. Onları atlattım. Hastalık hastalığı geçirdim. Psikologlar “Sık hastalanan, ciddi hastalık geçirenlerde olur bunlar” dedi. Bir gün beynimde ur vardı, ertesi gün kanserdim; onların hepsini atlattım. Ama çocukluğumda çok hastalandığım için, sağlığın önemini iyi biliyorum tabii. Ve bunun için bir şeyler yapmak istiyor deli gönlüm. Mesela bu deli gönül bir kolit vakfı kurmak istiyor. Ben kolittim çünkü.

Vakıf mı?

Çenem açıldı, değil mi? Xin Chin Juan Fa benim büyük projemin küçük bir parçası. Doğu tıbbını da içeren bir vakıf fikrim var. Sonra Çin’e yerleşeceğim.

Çin’e mi? Hiç gittiniz mi Çin’e?

Gitmedim ama araştırdım. Zaten Çin, işin esprisi. Bir sembol Çin’e gitmek. Benim söylediğim şey, bu benim hayatımın tamamı değil. Şarkıcılık benim işim. Egomu doyuruyor. Ama hayat bu değil, bu sadece bir parçası. Diğer parçaları da var.

Kadınlar genellikle evlenip çocuk yaparlar bu işten sıkılınca. Sizin planlarınızda çocuk da var mı?

30’lu yaşlarda hormonal olarak o artan çocuk sahibi olayım durumunu Allah’a şükür, yara bere almadan atlattım. Şimdi böyle bir dünyaya benim de bir insan üretmeme ne kadar gerek var bilemiyorum. Nilüfer, Angelina Jolie gibi örnekler var. Bunlar güzel örnekler. Kendin doğurmasan da, doğmuş bir çocuğa güzel bir yaşam verebilir insan. Ben buralarda dolaşıyorum şu sıralar. Belki ileride böyle bir ya da birkaç çocukla ilgilenirim.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND