Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Prof.dr. erhan büyükakıncı akademik kariyer yapmak isteyenlere önerilerini anlattı.

Akademik kariyere yönelik ilginin tırmanışa geçmesini konuştuğumuz Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Büyükakıncı, Kigem okurları için akademik dünyanın profilini çizdi, kariyer ve hayat başarısına dair önemli çıkarımlarını paylaştı…

AKADEMİK BAŞARI KARARLILIK GEREKTİRİYOR

Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Büyükakıncı, akademik alanda başarılı olmak isteyenlerin kararlılık ve esnekliği uzlaştırması gerektiğini söyledi.

Röportaj: Azime Telli

Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Büyükakıncı, çok yönlü kimliğe sahip bir bilim insanı. Araştırma çalışmaları, derslerinin yanı sıra lisansüstü program öğrencilerine de danışmanlık desteği sunuyor. Bilimsel alanın keskinliğini ebru gibi klasik bir sanatın renkli dünyası ile törpülüyor.

Akademik kariyere yönelik ilginin yükselişe geçmesinin nedenlerini konuştuğumuz Prof. Dr. Büyükakıncı, Kigem okurları için akademik dünyanın profilini çizdi, kariyer ve hayat başarısına dair önemli çıkarımlarını anlattı…

Yeni kuşağın, Y ve Z kuşağı olarak adlandırılan neslin, akademik çalışmalara ilgisi diğer kuşaklara göre hangi düzeydedir? Akademik bilgi üretimi sürecinde nasıl bir değişim öngörüyorsunuz?

Y ve Z kuşağı için öncelikle teori dersleri de veren bir hoca olarak kişisel tespitlerimi paylaşmak istiyorum. 1977-1992 arası yaş grubu olan Y kuşağı aslında çok meraklı, daha çok günceli takip eden, öyle 1950-60’lardaki gibi, Soğuk Savaş gibi klasikleşmiş, bilinç altına atılmış dönemlere hiç ilgi duymayan, dolayısı ile daha çok ucu açık konulara yoğunlaşan bir kuşak. Dolayısıyla araştırma yaparken güncele odaklanıp, gündemi yakalamanın heyecanı ile tarihin derinliğini gözden kaçırıyor ya da tarihsel bilginin önemini algılamama gibi bir sıkıntı yaşayabiliyor. Bu kuşağa yönelik teori eğitimi yaparken slayt kullanmama, klasik felsefeyi ve klasik felsefecilerin görüşlerini basite indirgeyerek anlatma çabası ön plana çıkıyor. Bu durum beni yormadı, hatta kariyerime farklı bir derinlik kattı. Y kuşağından gelen asistan arkadaşların Z kuşağı ile temas halinde eğitim verme kapasitelerinde ise sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Öğrencilerin farklı seviyelerine göre adaptasyona girmek yerine kendi heyecan duydukları, uzman oldukları alanları anlatıp geri çekilme gibi bir durum Y kuşağı için söz konusu. Şunu da söylemekte fayda var, birçok durumda tarih bir tekerrürden ibaret. Bizden önceki hocalar da eski kuşak hocalarından öğrendiklerini yeni kuşak öğrencilerine aktarırken çatışma yaşadılar. Teknoloji ve sistem değişiyor, modernleşme derinleşiyor, ihtiyaçlar farklılaşıyor, hatta cinsiyetler arası ilişkiler bile evriliyor. Dolayısıyla eğitimin de evrilmesi doğal bir zorunluluk.

Klasik bir eğitim geleneğinden geliyorum. Saint-Benoît ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakülteleri’ne baktığınız zaman buralarda hep 1930-50’lı yıllar arasında doğmuş hocalar görev yapıyordu. Bu insanlar 20. yüzyıl başı eğitiminden geliyordu. Eğitimin araçları da klasikti o zamanlar. Daha çok söyleme dayanan, pratiğin ve ampirik çalışmaların az olduğu, belgesel çalışmalarının sınırlı olduğu, daha çok hikayemsi bir anlatım sürecinden geldik. Ama şimdikilerde özellikle internet ve iletişim devrimi ile birlikte dünyanın her hangi bir yerinden bilgi almanız, birisi ile temas kurmanız, karşılaştırmalı bir yöntemle çalışmalar yapmanız kolay. Dolayısıyla teknoloji beynin sınırlarını aşmış durumda. Bizim zamanımızda ikincil bir anlatım vardı. Şimdikilerde ise teknolojik imkanlar sayesinde direkt bir bilgiye ulaşabilme fırsatı var.

Eskiden kütüphaneye gider, 2-3 saat bir kitap için beklerdiniz. Gelen bir kitap ya başeser ya da el kitabı olurdu. Şimdi baktığınızda makalelerden kitaplara kadar sonsuz bir çeşitlilik söz konusu. Bu da insanlara marjinal, daha farklı olma hevesi de getiriyor. Bizler ve bizden önceki kuşaklar daha çok var olan klasik bilgiyi aktarma ve onun sınırları içerisinde hareket ediyorduk. Bu durum, biraz da mütevazi olmayı zorunlu kılıyordu. Y kuşağı mütevazilik anlamında baktığınız zaman, daha bireyci, daha ben merkezli, ama benliğini sürekli değiştiren bir kuşak. Bu çerçevede kalıcılık söz konusu olamıyor. Aile kavramından tutun arkadaşlık ortamlarına kadar, ben merkezli yaklaşımlarının çevresinde sınırlanıyor. Z kuşağı ise henüz tam oturmadı.

Z ve Y kuşaklarına ders anlatırken sinemaya atıfta bulunmayı seviyor. Görsel malzemeye referansta bulunmayı tercih ediyorlar. Mesajı görsellikle anlatma çabası söz konusu. Y kuşağı filmi sonuna kadar izleyebiliyor, sorgulama yapabiliyor ama Z kuşağı öyle değil. Çabuk sıkılıyorlar, o yüzden onların izleyeceği filmin daha kısa süreli olması, aksiyon yoğun ve mesajı direkt olmalı. Kitap okuma alışkanlığı ne yazık ki zayıf. Yazılı metinlerden çabuk sıkılma söz konusu. Mümkünse e-kitap okumayı tercih ediyorlar. Kağıda dokunma, kitabı koklama, kütüphanede araştırma yapma bakış açısı ne yazık ki pek yok.

Akademisyen olmak isteyen gençlere kendi kariyer öykünüzden de yola çıkarak neler tavsiye edebilirsiniz? Akademisyen olmak isteyenlerin nasıl bir alet çantasına sahip olmaları gerekir? Akademik kariyere yön verirken nelere dikkat edilmelidir?

Akademik dünyada, özellikle de asistan arkadaşlarımıza baktığınız zaman Y kuşağında acele etme, uzman olmak istediği alana direkt dalma, temel eserlere referansı önemsememe gibi eleştireceğim noktalar var. Çünkü genelin içinde bir özel araştırma yapıyoruz. Bazı temel eserlere referans vermek akademik mütevaziliğin de bir şartı. Bu referansların kullanılmama nedenini de, “bunları zaten biliyorum, referans vermeye gerek duymadım” şeklinde meydan okuma ile açıklıyorlar. Z kuşağı henüz akademisyenlik dünyasında yerini almadı. Y kuşağını ise daha çok sınavlar ile adapte ediyoruz. Bu da pedagojinin, eğitimin açıkçası bir yöntemi. Bu sistem değişiminde Amerika’nın çok fazla rolü var. Eğitimin değişmesinin kalbinde ABD’de var. 1980’lerden beri, özellikle “carpe diem” söylemiyle “anı yakala, anı yaşa” bakışıyla eğitimde bilginin işlevselliği, yararlılığı konusunda tercihler değişti. Dolayısı ile o seçicilik pedagojinin de araçlarını zorlamaya başladı.

Görsel malzemeye geçiş, belgesel izletme, slayt kullanma gibi yöntemler ya da Alain de Botton’un kitaplarında gördüğümüz şablon cümleler, imgeler kullanma söz konusu. Bu bir eleştiri değil ama yöntem değişikliği olarak karşımıza çıkıyor. Felsefenin özü bozuluyor mu, derinleşme bozuluyor mu? Bozuluyor. Bugün Toplum Sözleşmesi’ni hap gibi okuyan biri Jean-Jacques Rousseau’yu okuyabiliyor mu? Okuyamıyor ve zorlanıyor. Şunu da vurgulamak lazım; her çağın özellikleri kendine. Bugün Rousseau tarzı bir metin yazılamaz. Ama o tarzın öznelliğinin, kronolojik zamana bağlı özelliğin de bir şekilde yadsınmaması lazım. Benim özellikle Y kuşağı yaptığım yönelim bu metinlere dokunmalarına sağlamak, birincil kaynaklara dokunmalarını sağlamak, hafızalarında en azından bunlara yer vermelerini sağlamak. Genelin içinde özeli görmelerini istiyorum. Pedagojik süreç uzun bir yol. Onlar da zaman içinde uzmanlaşacaklar.

Akademik kariyer sürecinde en sık yapılan hata ya da hatalar nelerdir? Bu tür savrulmalara karşı akademisyen adayları kendilerini nasıl güçlendirmelidirler?

Aşırı uzmanlaşmanın getirdiği geneli gözden kaçırmaya dikkat etmek lazım. Tek bir alanda uzmanlaşmak fonksiyonel olarak destekleniyor; uzmanlaşılacak alanın moda bir konu olması, şan şöhret getirmesi, ancak felsefi bir derinliğinin olmaması temenni ediliyor. Genel olarak tercih işe yararlılık üzerinden yapılıyor. Alan seçimi yapılırken gelecekteki kazançlar hesaplanıyor. Bu çağın da bir doğası. Sonuçta bizi de sistem koşulları yönlendirdi; 12 Eylül’ün darbe koşulları, ideolojik tartışmalar bizleri kitaplara yönlendirdi. Halbuki günümüzde teknolojik gelişme karakteri ve ilgi alanlarını belirliyor ve akademik tercihler de farklılaştırıyor. Bunu yargılamaktan çok kuşaklararası bir uzlaşı arayışı olarak değerlendirilmeli.

Y kuşağına baktığımız zaman üniversiteden çıkar çıkmaz, hayran duyduğu hocaya ve çalışma sürecine göre karara varabiliyor. Bir de mezun olur olmaz iş aramada akademisyenlik ilk akla gelen, en kolay opsiyon olarak akıllarına geliyor, ancak akademisyen insan, biraz egosantrik bir insan. Araştırmasıyla özel hayatı arasında ince bir çizgi çekemeyen bir insan. Çalışmaları özel hayatının akışını belirliyor; özel hayatını öncelik gören bir kişinin akademisyen olması çok kolay olmuyor. İkincisi akademiden maddiyat beklentisi; bizim ülkemizde en temel sıkıntı bu. Özel üniversitelerin bu kadar tercih edilmesi de bundan kaynaklanıyor. Ders vermeyeyim araştırma yapayım yaklaşımları olanları maddiyat insanları zorluyor. İşin içine girince özel hayatlarını destekleyen maddiyat seviyesine ulaşamıyorlar. Aileye, eşe dayanmak gibi bir sıkıntı doğuyor ve genel bir benciliği doğuruyor. Çünkü araştırmaya odaklanmanın getirdiği hırsın sonucu, ki bu hırs doğal bir süreç. Olması gereken bir hırs. Çünkü bir akademisyen çalıştığı alan ile var olur, mutlu olur; tıpkı bir sanatçı gibi. Üniversiteyi, akademik dünyayı etiket olarak kullananların uzun vadede akademik literatür katkısı çok düşük oluyor, hem de zamanla mesleki tatminleri kayboluyor.

Bizim mesleğimizin hem araştırmacılık, hem de öğreticilik kısmı var. Bu bir karakter konusu. Herkes iyi bir öğretici olamaz, iyi bir araştırmacı olamaz. Bu ikisini dengeleyen kişiler açıkçası çok nadir ve çok büyük hocalar.

Özellikle Y kuşağına bakarsak, daha çok araştırmacı olmayı istiyorlar. Eğitici olma hevesleri olsa bile varlıklarını daha çok araştırmaya adıyorlar. Uzmanlaşmak, ucu açık konuları tartışmanın heyecanını yaşamak onların önceliği. Ama unutmamak lazım ki eğitmen olan bir kişi, geçmişi, temel bilgileri, tarihi iyi bilmek zorunda. Dolayısıyla bu taban uyuşmaması genç arkadaşlar için belirli pedagojik sorunlar çıkartabilir diye düşünüyorum. O yüzden iyi bir akademisyen ne olacağına karar vermeli. Hoca mı, araştırmacı mı olacak seçmeli. Herkes hoca değil, herkesin hoca olması gibi bir şart yok. Hoca olacak kişi önüne gelen malzemeye göre kendini evirmeli, pedagojik bir esnekliği olmalı. En doğal seyir araştırmacılıkla başlayıp iyi bir hocanın yanında yetiştirilmek, ondan feyz almak.

Kendi kariyerime baktığımda ne yazık ki ben de bir hoca ile yetişmedim; doktorayı takip ederken kendime örnek aldığım hocalarım oldu ve onların ders anlatış biçimlerini ve içeriklerini sıkı sıkı izledim. Araştırmacılıkla başladım düşe kalka yol aldım. Akademisyenlikte pedagojik eğitim şartı olmadığı için daha el yordamıyla, deneyimlerle yol aldım. Bu kimisinde daha olumlu sonuç veriyor. Kimisinde ise daha otoriter, daha hegemonik karakterlere bürünme gibi bir süreç yaratıyor. Ya da kimisi otorite kuramayınca kendi öznel hikâyeleri ile vakit geçiren hoca profili de sergileyebiliyor.

Genç arkadaşlar, genelin içinde özele girerken sadece teknik alanları değil, konunun insanı ve hayatı ilgilendiren açılarını da hissetmeli. Araştırma yaparken, özellikle sosyal bilimlerde yerindenlik önemli. Araştırmayı yerinde gerçekleştirmek, gidip oradaki insanlarla tanışmak gerekiyor. Sadece kitaplardan, internetten araştırma yapmak insanların akademisyenlik gerçekçiliğini törpülüyor. Sanal ortam ağırlıklı bir Z kuşağı, Y kuşağından bu konuda daha kötü olacak gibi görünüyor.

Akademik kariyer basamaklarının hepsini tırmanmış bir isim olarak kariyer ve elbette bu kariyerin korunmasını sağlayacak olan hayat başarısı konusunda sizce nelere dikkat edilmesi gerekiyor?

Eğitimci bir aileden geliyorum. Şartlarımı iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum. Annemin öğretmen olması, ailemizde özellikle entelektüel bir ortam ve kitap okuma ağırlığının olması, yolculuklara açıklık, teknolojik dönüşüme açıklık… Artılarımı iyi değerlendirdiğimi ve iyi bir süzgeçten geçirdiğimi düşünüyorum. Hayatımda sadece işimin olmaması gerektiğini anladım. Eski kuşaklarda özel hayat eşittir iş mantığında sosyalleşememe, daha kolektif yaşama gibi bir süreç vardı. Bu aşamada mesela sanata geçişkenlik daha esnek, daha karşılaştırmalı, daha duygusal ve düşünsel açılımları da sağladı. Sanat alanı da beni terbiye eden bir süreç oldu. Bunu da aileme borçluyum. İnsanın hem teknik işi, hem de hobileri ile var olması, bu hobilerin getireceği sosyal çevre ile kendini zenginleştireceğini vurgulamak istiyorum, ki bu zenginleşme sizin karakterinizi esnekleştirir, daha farklı sosyal katmanlara açılmanızı sağlar. Onun için yaşadığımız dünyada profesyonel ortamın gettolaştırılması yerine farklı alanlarda açılarak bir kişisel esneklik durumunu yaşadığıma mutluyum.

Uluslararası İlişkiler uzmanı olarak dünyanın geçirmekte olduğu sancılı süreci nasıl okuyorsunuz? Yakın gelecekte dünya çatışma dinamikleri sizce hangi yöne evrilecektir?

Uluslararası İlişkilerde akademisyen olarak geldiğim formasyon davranışsalcı bir açılıma dair. Klasik (realist) olmayan, liberal ekollere açık, çoğulcu bir bakış açısı ve bu da, inter-disipliner bir çoğulculuk. Gerektiğinde matematikten, felsefeden, sosyolojiden, sanattan, iletişimden, antropolojiden yararlanmayı şart koyan bir bakış açısı. Tarihe bir hikâye olarak değil de, bir veri olarak bakan bir bakış açısı. Akademik olarak minimalist, tümevarımcı bir yaklaşımla karakterimi geliştirdiğimi gördüm. Detaydan yola çıkarak sistemi görmeye çalışan bir açılımım olduğu için özellikle küreselleşme gibi konular ister istemez karşımıza çıkan konular oldu. Çünkü toplumun dinamik olarak çeşitlendiği bir dönemde küreselleşme kaçınılmaz bir süreç. Devlet merkezli değil, birey merkezli. Buna bağlı olarak kimlik araştırmaları öne çıkıyor. Ben de özellikle siyasal partiler, dış politikada lider faktörü gibi farklı boyutlara girmeye çalıştım. Yeri geldi cumhurbaşkanları, yeri geldi dışişleri bakanları ile ilgili, onların düşünce dünyaları ile ilgili bakış açılarını algısal yollarla tartışmaya, araştırmaya çalıştım. Klasik realizmden, neo-realizmden uzakta daha karşılaştırmalı yöntemleri savunan metotlar karşıma çıktı. Bunların çoğu küreselleşmeyi besleyen, interdisipliner çoğulculuğu savunan ekollerin ürünleri.

Bu ekolleri tartışan önemli bir isim olan Rosenau, dönemi iki farklı bakış açısının bir toplumu olarak açıklamaktadır. Yeni dünya düzeninde hem entegrasyonlar, hem de parçalanmalar yaşanmaktadır. Bazı kimlikler ortak değerlerde bütünleşirler, yeni ve işlevsel yapılar oluştururlar. Ama bazı kimlikler de özerkleşir, ademimerkezileşirler. Öyle bir eklektik süreç yaşıyoruz ki, küreselleşme tek başına bireyin ortaya çıktığı bir süreç değil. Aynı zamanda belirli kimlik dayanışmalarının da kurumsallaştığı süreçleri de yaratıyor. Küreselleşmeyi üst üste katmanlar halinde görmek gerektiğini savunuyor. Ben de bu konuda hemfikirim. Sadece bireyin yükseldiği, istediğini yaptığı, devletin ehilleştiği, terbiye edildiği bir dönem değil. Elbette ki devletin dönüşümü de söz konusu. 11 Eylül bu aşama için çok önemli bir darbe ve bir kesinti aşamasıdır. Tekrar devletçiliğe geri dönüşü isteyen bir darbedir. Özellikle oğul Bush dönemi yönetimine bakıldığında tam da Soğuk Savaş döneminden gelen bürokratlar ve yöneticilerin iktidarda olması da bunda etkilidir. 11 Eylül’ü klasik döneme geri dönmek, küreselleşmeye karşı çıkmak için kullandılar. Ya da bu fırsatı yarattılar. Dolayısı ile küreselleşmecilik ister istemez bir uzlaşı döneminden çok çatışmayı da zorunlu hale getirecek.

Anarşik yapı mecburi olarak devam edecek. Daha da kaotik olacak. Bireyler kendi aralarında kapışacaklar, devletler de bireylerle birlikte kapışmaya devam edecekler. Küreselleşme barış getirecek ön yargısı ile hareket etmek doğru değildir. Tam aksine sistemin kaotik yapısı farklı aktörle devam edecek. Bu aktörlerle nasıl bir idari yapı oluşur tartışılır. Uluslararası ilişkileri daha kaotik bir süreç bekliyor. Artık ne bir güç dengesi ne de bir Westfalia düzeni var. Devlet merkezli, egemenliğe dayanan bir altyapı yok. Dolayısıyla iki savaş arasındaki dönemdeki, yani 1919-45 arası dönemdeki gibi değişken ittifaklar, muğlak ve çıkarsı koalisyonlar dönemini yaşıyoruz. Bu da ister istemez çatışmacılığı tek sonuç olarak doğuruyor, eğer tarih tekerrürden ibaretse.

Uluslararası İlişkiler alanında uzmanlaşmış biri olarak ebru sanatına yönlenmenizde neler etkili oldu? Disiplinleri birbirinden oldukça farklı iki alanda çalışmanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Ebru sanatı ile tanışmam 2001 yılındaki bir kültür gezisi ile oldu. Geleneksel sanatlarla ilgili gezide Hikmet Barutçugil Hoca’nın ev atölyesini ziyaret ettik. Oradaki ortam ve ebrunun renkler dünyası olarak bende uyandırdığı ilgi olarak kurslara yazıldım. İçimde sanata dair bir ilgi vardı, bu ilgimi somut bir adıma taşımak için ebruya yöneldim. Ayrıca bunu bir sosyalleşme aracı olarak düşündüm. İşin içine girince buna bir terapi olarak ihtiyaç duyan insanlar ile karşılaştım. Ebrunun iç dünya yaratma, suyla, doğayla buluşma, iç dünya keşfi, renkler, fırça vuruşlarının getirdiği şiddet gibi unsurları ister istemez o anki psikolojik durumun çalışmaya yansımasına yol açıyor. Özellikle başlangıç aşamasında olan öğrencilerde bunu gözlemlemekteyim. Zamanla ilerledikçe kendimi törpüleme, amaca uygun bir eser çıkarma aşamasına geldim. Ebruyu bir terapi metodu olarak değil de bir sanat aracı olarak görme aşamasına geldiğim için mutluyum. Bu bir süreç.

Ebru çok kolay bir alan değil; modernlik ile geleneksellik arasında bir köprü. Ben de bu şanstan yararlandığım için çok mutluyum. Eski toplum ile yeni toplum arasında, gelenekle modernlik arasında bir köprü vazifesi gördüğüm için mutluyum. Ebrunun, geleneksel sanatın gelecek kuşaklara aktarılmasında bu misyonu daha da geliştirmek isterim. Gelenekselliği çağa uyumlandırmamız, zevkli kılmamız, yaratıcılığımızı desteklememiz şart. Yoksa ebru zanaat ekseni dışına taşıp sanat kimliğini sürdüremez.

Çalışmaları ve diğer konulardaki görüşleri için PROF.DR. ERHAN BÜYÜKAKINCI’nın resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz: www.erhanbuyukakinci.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND