Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Prenses sendromu nasıl zarar veriyor?

Kız çocuklarının prenses masallarına ve prenses imajına olan hayranlığı malum… Ancak araştırmalar kız çocuklarının prenses kültürüne yönlendirilmesinin istenmeyen sonuçlarına dikkat çekiyor. İşte prenses sendromunun etkileri…

Kız çocuklarının prenses masallarına ve prenses imajına olan hayranlığı malum… Ancak araştırmalar kız çocuklarının prenses kültürüne yönlendirilmesinin istenmeyen sonuçlarına dikkat çekiyor. İşte prenses sendromunun etkileri…

Araştırma: Neden Disney Prensesleri Ve “Prenses Kültürü” Kız Çocuklarına Zarar Verebilir?

Yeni bir araştırma, agresif “prenses pazarlamasına” yönelik eleştirilerin doğru olduğunu ortaya çıkardı.

Prenses karakterleri anaokulu çocuklarının en sevdiği şeylerden biridir. Disney 2000 yılında Prenses markasını piyasaya sürdüğünden beri Disney Prensesleri çok yaygınlaştı ve nerdeyse her ürün kategorisinde kendini gösterdi. Oyuncaklarda ve elbiselerde görüldü elbette ama aynı zamanda tohum paketlerinde ve üzümlerde bile onları gördük.

Kısmen bunun bir sonucu olarak küçük kız çocukları prenses kültürüyle güçlü bir şekilde özdeşleştiler ve yetişkinler genellikle kız çocuklarının doğuştan prensesleri sevdiğini varsaymaya başladı. Kızlar farklı olma cesareti gösterdiklerinde bu beklenmeyen, değişik ve hatta tatlı bir şeydi artık.

Ancak ben prenses kültürünün sadece eğlence ve oyunlardan ibaret olmadığını düşünüyorum. Disney Prensesi markası, bir kızın en değerli özelliğinin güzelliği olduğunu iddia ediyor ve bu da fiziksel görünüşle sağlıksız bir biçimde meşgul olmaya ve ondan kaygı duymaya sebep oluyor. Marka aynı zamanda kızların tatlı ve itaatkar olmaları gerektiğini ve ilk görüşte aşk eylemi ile erkeklerin imdatlarına yetişmeleri gerektiğini ima ediyor. Her ne kadar Elsa, Anna, Merida ve Rapunzel gibi daha yeni karakterler bu görüşleri değiştirecek ve düzeltecek davranışlarda bulunsalar da prenses markasına bir bütün olarak baktığımızda kız çocuklarını yetiştirmeye yönelik modern görüşlere hala ayak uyduramadığını görüyoruz.

Çocuk Gelişimi bilimsel dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, prenses kültürünün kız çocukları üzerindeki negatif etkilerini bütün detayları ile anlatıyor. Brigham Young Üniversitesi’nde aile hayatı profesörü olan Sarah Coyne’un liderliğinde gerçekleştirilen çalışma, 2011 yılının en çok satanlar listesine giren, gazeteci Peggy Orenstein’ın “Sindirella Kızımı Yedi” kitabından ilham alıyor.

Araştırmayı yaptığı dönemde kendi kızı 3 yaşında olan Coyne, prenses güdümlü pazarlamanın neler yaptığı ile ilgili Orenstein’ın endişelerini paylaşıyordu. Ancak Coyne bir sosyal bilimci olarak prenses kültürünün etkileri üzerine ne kadar az bilimsel veri bulunduğunun farkına varmıştı.

Böylece Coyne ve ekibi, 198 anasınıfı ve anaokulu yaşındaki kız ve oğlan çocuğu üzerinde bir araştırma yapmaya başladı. Araştırmanın bulguları prenses kültürüyle ilgili bazı ciddi endişeleri doğrulayan ve pekiştiren cinstendi. Örneğin:

  • Kız çocukları prenses kültürü ile ne kadar fazla ilgilenir ve içli dışlı olursa, o kadar klişe kadınsı davranışlarda bulunuyorlardı.

  • Araştırma başladığında daha negatif bir beden imajı algısı olan kız çocukları, bir yıl sonra prenses kültürüne daha fazla ilgi göstermeye başladılar.

  • Kız çocuklarının prenses kültürüne daha fazla ilgi göstermelerinin davranışlarını daha iyi yönde etkilediğine dair hiçbir kanıt bulunamadı. Prenseslerin pozitif ve olumlu sosyal davranış rol modeli olma potansiyeli kısıtlıydı.

Bu bulgular, prenses kültürünü eleştirenler için hiç şaşırtıcı olmadı. Ancak bu endişelerin farklı bir yaklaşımla değerlendirilmesi oldukça faydalı oldu. “Bu araştırmanın en büyük katkısı, öncelikle  bize bilimsel veri sağlaması. Prensesler konusunda uzun zamandır tartışıyoruz. Bu konuda çok sayıda ve birbirinden çok farklı spekülasyon vardı” diyor Coyne.

Araştırma, ebeveynlere bazı kesin olmayan iyi haberler de veriyor. Öncelikle, prenses kültürüyle ilgilenmenin oğlan çocukları üzerinde pozitif bir etkisi bulunuyor çünkü bu, erkek çocuklarını hedef alan klişe agresif mesajlarının bazılarını dengeliyor.

Ve araştırmaya göre prenses filmleri seyretmek, bir yıllık süre içinde kız çocuklarının beden imajı algılarına zarar vermiyor. Araştırmacılar, araştırmanın başında çoğu kız çocuğunun “çok pozitif” bir beden imajı algısı olduğunu ve araştırmanın sonunda da benzer bir algıları olduğunu buldu. Bu sonucun, Disney prenseslerinin idealleştirilmiş, homojen ve ulaşılmaz beden tipleri hakkında endişelenen ebeveynlere bir rahatlama sağladığı kesin.

Araştırmacılar, ergenlik öncesi ve ergenlik dönemindeki kız çocuklarının beden imajı sorunlarının başlamasına yönelik eski bilimsel araştırmaları temel alarak, eğer küçük kız çocuklarını daha uzun süre takip etmiş olsalardı negatif etkiler bulabileceklerine dikkat çekiyor. Bu sebepten Coyne ve ekibi, katılımcılarıyla birlikte beş yıl içinde bunu izleyen bir araştırma daha yapmak istediğini dile getiriyor: “Biz çocukları, hepsinin bedenleriyle ilgili harika hissettikleri bir dönemde yakaladık. Bunun uzun vadede de aynı şekilde devam edip etmediğini görmek istiyorum.”

Araştırmacılar bir başka şaşırtıcı bulgu daha elde etti: Eğer ebeveynleri çocuklarıyla prenses kültürü medyası hakkında konuşuyorsa, o zaman kız çocukları daha klişe kadınsı davranışlar sergiliyordu. Bu da prenses kültürünün negatif bir sonucu sayılıyordu.

Ancak araştırmacılar ebeveynlere çocularıyla neler konuştuğunu sormadı. Coyne, araştırmaya katılan ebeveynlerin problemli mesajları pekiştirdiğini, belki de çizgi film karakterlerinin fiziksel görünümlerini övdüğünü düşünüyor.

Genel olaral “Bir Prenses Kadar Güzel” araştırması, prenses kültürüyle ilgili süregelen endişeleri doğrularken bunun erkek çocukları üzerinde bazı olumlu etkileri olabileceğini iddia ediyor. Araştırma aynı zamanda çocuklarla, onların sevdiği medya üzerine konuşmanın önemi üzerine de gerek duyulan dikkati çekiyor. Eğer dikkatsiz ve özensiz bir yaklaşım gösterirsek, medyanın zararlı mesajlarını farkında olmayarak pekiştirebiliriz.

birinci kaynak: https://www.washingtonpost.com/posteverything/wp/2016/06/24/princess-culture-is-bad-for-girls-now-theres-proof/

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND