Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Özgür bir zihne nasıl ulaşılır?

Çoğu zaman ruhumuz rutinlere kapılıp hayatın keşmekeşi içerisinde savrulurken kendi benliğimizin ne durumda olduğunu unuturuz. Karmaşıklıktan sadeliğe geçmek, eşyalardan kurtulmak ve zihnimizi özğürleştirmek bugünün dünyasında biraz zor gibi görünüyor fakat mümkün. İşte birey ruhu hakkında önemli bir yazı…

Çoğu zaman ruhumuz rutinlere kapılıp hayatın keşmekeşi içerisinde  savrulurken  kendi benliğimizin ne durumda olduğunu unuturuz. Karmaşıklıktan sadeliğe geçmek, eşyalardan kurtulmak ve zihnimizi özğürleştirmek bugünün dünyasında biraz zor gibi görünüyor fakat mümkün. İşte birey ruhu hakkında önemli bir yazı…

Birey Ruhu – Özgürlük

Bu yazı geçen ay yayınlanan Birey Ruhu adlı yazının devamı niteliğindedir.

Akıl sır almaz bir kaosun içinde, vahşetlerin, katliamların, alaverelerin, üçkâğıtların, savaşların, yozlaşmanın, peşinde koşulan ideolojilerin, yaptırımların, paranın, dinin, siyasetin, ekonominin getirdiği bilinmeyene giden yolda bitmek bilmez şekilde boşa kürek çeken bizler artık kendi kendimize şunları sormaya başladık: “Peki ne halt edeceğiz? Yaşam dediğimiz bu şey neyin nesi? Berisi var da ötesi var mı?”

Bu sorgulama ihtiyacı içerisinde, kendini boşlukta hisseden pek çoğumuz bir şeylere inanma ihtiyacı duyarak inanca, dine, aidiyet duygusu yaşatan şeylere sarılmıştır. Bir kurtarıcıya, bir ideale, peşinden gidilecek, uğruna savaşılacak, can verilecek şeylere inanmıştır. Bu inanç daima beraberinde şiddeti getirmiştir.

Bilgi bize her zaman armut piş ağzıma düş şeklinde tabakta sunuldu. Sunulan bilgi bizi tatmin ediyor. Verilenlerle yetinen bir hayat sürüyoruz, gerisi boş ve anlamsız. Hayatı bize anlatılanlarla, bizim için çizilen yollarla, dayatılanlarla, korkularla yaşadık.

Gücün, makamın, itibarın, şöhretin, başarının, paranın, saygın olmanın peşinde koşan rekabetçi bir toplum yarattık. Bu yarattığımız ve gurur duyduğumuz şeylerin tümü, içine bakıp da görmek istemediğimiz bu âlem, içinde hep şiddeti, düşmanlığı, korkuyu, ötekileştirmeyi barındırdı. Tek bildiğimiz de bu olduğu için bunun ötesinde bir hayat şekli bizi korkuttu. Bu yüzden de var olana her zamankinden daha sıkı sarılıyoruz.

Bilinmeyen her şeyden korkuyoruz. Yarından korkuyoruz. Ölüm de bir bilinmeyen ve en çok da ondan korkuyoruz. Hayatımız korkudan ibaret. Umutlara yer yok. Gerçeklikten kaçmak üzerine kurulu bir yaşam sürüyoruz. Peki, gerçek ne? Sizi gerçeğe götürecek bir yol yoktur. O şimdidir. Şimdidedir. O zaten yaşayan bir şeydir.

Peki, bu rekabete, şiddete ve korkuya dayalı toplumda bizler buna dur diyebilir miyiz? Bunu ancak şunun idrakine varırsak başarırız: Kim olursak olalım, evrenin neresinde hangi türden bir canlı olursak olalım, hangi kültüre, hangi dine, hangi millete ait olursak olalım, var olan her şeyden ama her şeyden birey olarak bütünüyle biz sorumluyuz.

İçimizde gizliden ya da alenen barındırdığımız saldırganlık, bencillik, milliyetçilik, önyargılar, egolar, idealler, inançlar ve tüm duygulardan ötürü savaşlardan sorumluyuz. Açlıktan sorumluyuz. Karmaşadan sorumluyuz. Tüm bunları idrak ettiğimiz ve birey olduğumuzun farkına vardığımız an harekete geçeceğiz.

Yaşamayan ve şimdide olmayan şeylere giden bir yol elbet vardır çünkü onlar durağandır. Hiçbir ibadethanede bulunmayan, hiçbir öğreticinin, hiçbir kurtarıcının bize yol gösteremeyeceği bir şey olduğunu idrak ettiğimizde biz neysek gerçeğin de o olduğunu anlayacağız. Yeri geldiğinde acı olacağız, yeri geldiğinde sevinç, yeri geldiğinde de şiddetin ta kendisi… Şiddet illa birine uygulanan zulüm değildir. Birine söylediğimiz keskin bir söz, aşağılama, korku yüzünden itaat edişimiz, ülke ya da Tanrı adına yapılan her türlü organize hareket, bize benzemeyenleri ötekileştirme, önyargı, eleştiri, olduğu gibi kabul edememe bunların hepsi şiddettir. Ama hepsi bu değildir.

Kendinizi herhangi bir dine mensup, bir partiye ait, bir takımın taraftarı olarak adlandırıp bunu dile getirdiğinizde de şiddet uygulamış oluruz. Çünkü kendimizi diğer insanlardan ayırmış oluruz. Kasıtlı yapmasak da kendimizi diğer insanlardan ayırdığımız için yine de ötekileştirme eyleminde bulunmuş oluruz. Her ne şekilde olursa olsun kendimizi diğer insanlardan ya da canlılardan ayrı tutmaya çalıştığınızda şiddet uygulamış oluruz. Bunu fark eden biri artık hiçbir partiye, millete, dine, ideolojiye ait değildir. O artık sistemin dışındadır. O artık insanı bütünüyle anlamayı başarmıştır. Bunu gerçekten ve gerçekte görmeyi başarmalıyız.

Şimdiye dek olan bitenden hep başkalarını suçladık. Suçlamak korkunun ürünüdür; insana güç verir. Suçlamada bulunan kişi bundan beslenir. Ama aslında suçlamak kendine acımanın değişik bir yoludur.

Anlattıklarım biraz olsun kafanızı karıştırmaya başladı ise bu güzel bir şey. Sorgulama sürecine girdiniz demektir. Sorgulayan zihin “Peki, değişim için ne yapacağımı söyle!” dediğinde bunu pek ciddiye almam.  Zira bunu başkasına soran kişi, alışık olduğundan farklı bir otoritenin iç dünyasına yeni bir çekidüzen getirmesini ister. Artık o otoriteye hürmet edecek, onun yolundan gidecektir. Şimdiye dek üstüne basa basa söylediklerimizin ise hiçbir anlamı kalmayacaktır. Pek çok öğretide ustalar bile otorite sayılmaktan büyük haz duyar; egoları bundan beslenir. Bu yanlıştır. Herhangi bir otorite sizin iç dünyanıza karışamaz ya da müdahale edemez. Dışarıdan gelen bir düzen, düzensizlik yaratmaya mahkûmdur.

Aklınız hiç bir otoritenin, arkadaşın, öğretmenin, ustanın, liderin, toplumun, ya da ebeveynin otoritesini yansıtmayacak kadar saf ve gerçek olmalıdır. Değişimin yeni bir otorite yarattığını görebildiğiniz an, otoriteyle olan bağınızı koparmaya yakınlaşırsınız.

Otoriteye geçit vermediğimiz an artık korku denen illeti içimizde barındırmayız. Peki, bunun sonrasında  bizi ne bekler? Asırlardır üzerimizde bir yük olarak taşıdığımız şeyi reddedip ondan kurtulmayı başardığımızda ne olur? En başta özgür oluruz. Özgürlük eşittir sevgi. Korkunun ise zıttıdır sevgidir. Evrende sadece iki his vardır: biri sevgi diğeri ise korku… Sevginin karşıtı öfke ya da nefret diye bilinir ama yanlıştır. Korkudur. Zira öfkeyi de pek çok diğer duyguyu da korku yaratır.O yüzden korkunun yerine sevgiyi koymak gerekir. Sevgi ise ancak özgür insana mahsustur. Özgür olan kişinin kapasitesi artar; daha enerjik olur. Hayat daha yaşanılası bir gerçektir onun için. Her insan, her canlı, doğaya ait her şey onun için birdir, bütünün ayrılmaz parçalarıdır. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi ötekileştirmez.

Özgür olan kimse kendiyle baş başa kalmayı başaran insandır. Kimseden, hiçbir otoriteden yardım beklemediğiniz zaman hayatı keşfetmekte özgürsünüz demektir. Artık hayatın en ufak molekülüne kadar her şeyin farkındasınızdır. Özgürlüğün olduğu yerde sonsuz bir enerji vardır. Özgürlüğün olduğu yerde hata yapılmaz. Hata diye bir şey yoktur zira. Doğru ya da yanlış yoktur. Özgürlük bir isyan, bir başkaldırı değildir. Korkusuz, özgür bir zihin en büyük sevgiyi hisseder ve içi büyük bir sevgiyle dolu insanın hayatında yapamayacağı hiçbir şey yoktur.

Herhangi bir görüşe, ideolojiye, inanca, değerlere takılıp kalmış bir zihin özgür sayılamaz. Bu zihnin canlı olduğu da söylenemez. Zihni canlı olmayan bir kişinin kendisi de canlı değildir. Sadece ve sadece kendinizle baş başa kalmayı, kendinizle yaşamayı becerebiliyorsanız, kendinizin ne kadar taze ve canlı bir varlık olduğunu fark edebiliyorsanız, o zaman gerçekten özgür ve mutlusunuzdur. Özgür bir zihinle her şeyi yapabilirsiniz. Taraf tutan, laf yetiştiren, dedikodu yapan, eleştiren, yargılayan, olmadık şeyler düşünen, durmadan işlemcisi yanarcasına çalışan zihin değil, sadece anlamak için takip eden bir zihinden bahsediyorum. Suyun güzelliğini, rüzgârın serinliğini, güneşin sıcaklığını, öten kuşun sesini kendi varlığımızla takip etmeyi becermekten bahsediyorum. Farkındalıktan bahsediyorum.

Çinliler “En karmaşık sorunların en basit çözümü vardır” derler. Bir şeye basit bir şekilde bakmak bizim yapamadığımız bir şeydir. Zihinlerimiz karmaşık olmayı sever. Bundan besler ve beslenir. Bu yüzden basit olmayı, basitliği unutmuş durumdayız. Paçavralar giyip basit yaşamaktan, yemeden içmeden kesilip inziva hayat sürmekten bahsetmiyorum. Eziyete dayalı şeyler basitlik değildir. Benim bahsettiğim açık olmak, saf olmak. Hiçbir çarpıtma olmadan karşındakine doğruları söyleyebilmeyi, olayları kendimiz gerçekte nasıl isek o şekilde olduğu gibi en gerçek haliyle görebilmeyi, bir şeylerden kaçıp uzaklaşmak yerine özgür gözlerle bakabilmeyi başardığımızda bizim için her şey en yeni şeydir. Basit olmak şartlandırmadan ve şartlandırılmaktan arınmaktır. Asırlardır inançlarımız, toplum, sınıf, gelenek, din, ekonomi, ideolojiler, dostlar, aile, deneyimler, yeme-içme alışkanlıkları, sanat, bilim, dil ve eğitim gibi şeyler tarafından şartlandırıldık. Bu yüzden herhangi bir soruna karşı verdiğimiz tepki de hep şartlandırılmış oluyor.

Bir kuş görürsünüz? Bu martı, serçe, yalıçapkını dersiniz. Ağaca bakarsınız, ismini hatırlamaya çalışırsınız. Ağaca verdiğiniz ad sizi şartlandırmıştır, gerçekte ağacı görmenizi engeller. Ağaçla iletişim kurmanın yolu ona dokunup hissetmek, titreşimlerinizi dengelemektir. İnsanlarla olan tüm ilişkilerimiz birbirimiz hakkında yarattığımız imgelere dayanır; buna yanılsama da diyebilirsiniz. Gerçekte ilişkiler birbirimiz hakkında yarattığımız yanılsamalar arasındadır,  iki kişi arasında değil. Üstelik biz hep bu yanılsamaları besler ve güçlendiririz. Fikirler, semboller ve teorilerin havada uçuştuğu sanal bir dünyada yaşıyoruz. İlişkiler, mal mülk, maddiyat, her şey bu yanılsama üzerine kurulu. Tüm şartlandırılmışlıkların farkına vardığınızda kendinizi koca bir hapishanede, geçmişte, ölülerle beraber yaşadığınızı hissedersiniz. Bu da sizin özgür kalma isteğinizi tetikler.

Gençler sürekli topluma karşı isyan halindedir. Eski nesilden çoğu kişi bunu iyi bir şey olarak görür. İsyan özgürlük değildir. İsyan bir tepkidir. Bir şeye isyan ettiğinizde ondan daha farklı başka bir otoritenin arayışına girersiniz. Bazen sırf mevcut olandan kurtulmak için yaparsınız bunu. Bazen aslında sevdiğinizi cezalandırmaktır bu. Sadece şablon değişikliğidir isyan. Eskiyi alır yeni bir kalıba sokarsınız. Sanırsınız ki değişim oldu. Özgürlük değildir bu. Özgürlük farkındalığın en üst noktaya eriştiği noktada gelir. Her şeyi en net şekilde görmeyi başardığınızda harekete geçersiniz. Görmek eşittir harekete geçmek. Harekete geçmek anlıktır. O esnada zihin çalışmaz: tartışma yoktur, felsefe yoktur, deneyim yoktur, “Birilerine danışayım” düşüncesi yoktur, tereddüt yoktur. Gördüğün an harekete geçersin ve özgür olursun.

Özgür olmak bir şeyden kurtulmak değildir, özgürlük hissidir. Herhangi bir şeyi yapabilme özgürlüğüdür. Bunu ancak yalnızlığı başarabilmiş kişiler başarabilir. Ancak günümüz toplumunda içinde liderlik, gelenek, görenek, töre ve otoriteye yer olmayan bir yalnızlığa kaçımız hazırız?

Ölümden korkuyoruz, bu yüzden yaşama sarılıyoruz. Ölümle yaşam arasındaki mesafe korkudur. Ölümden korkarsın; yaşamın içinde her gün aynı hakaretlere, işkenceye, sıkıntıya, kedere maruz kalmayı tercih edersin. Ölüm ise aslında tüm bu dertlere son verecek bir kurtuluş sayılabilir. Ama yine de korkarsın. Çünkü ölüm bir bilinmeyendir ve bilinmeyene karşı olan korkun seni daha çok maddiyata, eşyalara, eve, arabaya, makama, şöhrete, ilişkiye, maaşını aldığın işe bağlar. Yarattığımız şablonlara ve yanılsamalara daha çok sahip çıkarız. Yaşayabilmeniz için ölmeniz şarttır. Burada bahsi geçen ölüm ise sizin içinizdeki siz olmanızı, birey olmanızı engelleyen her şeyi hayatınızdan çıkarıp özgürleşmenizdir.

Korku beraberinde kendini güvende hissetme ihtiyacını doğurur. Bu yüzden maaşlı işlerimize sıkı sıkıya bağlanırız. Bir dolu borcun harcın altına gireriz. Borçlanmak işe olan sadakati daha çok artırır. Para kazanmak sürekliliği olması gereken bir eylemdir. Kendini güvende hissetme ihtiyacından ilişkiler doğar. Hayatında biri olması sana güven verir. Ona dayarsın sırtını. Sonra her şeyden onu sorumlu tutarsın, o ayrı, ama senin vazgeçilmezindir o. Güven arayışı daima tam aksine güvensizliğe davetiye çıkarır. Her ilişkide güven aranır. Ama her ilişkiyi yıkan da yine güvensizliktir. Sevmenin ve sevilmenin verdiği güvene sığınırız. Ancak sevilmiyoruz çünkü sevmeyi bilmiyoruz.

Eşinizi sevdiğinizi söylersiniz. İlişki size güven verir. Eşiniz size bedenini sunar, duygularınızı paylaşır, size destek verir. Ona ihtiyaç duyarsınız, çocuklarınıza bakar, güven ortamı kurar. Sonra bir bakarsınız artık sizi sevmez, sizi terk eder. O andan itibaren “Suratını şeytan görsün” havasına girersiniz. Sevginin yerini kıskançlık, nefret, hazımsızlık alır. Ne oldu “Sensiz yapamam edemem; öl de öleyim” havalarına? “Benim olduğun, isteklerimi karşıladığın sürece seni seviyorum ama karşılamadığın zaman senden nefret ediyorum.” Kendinizi karşınızdakinden ayrı hissettiğiniz ve gördüğünüz sürece ortada sevgi diye bir şey yoktur. Başa dönecek olursak ilişkilerde de ötekileştirme vardır. Sevginin ne olduğunu bilirseniz tamamen ikiniz de özgür olursunuz.

İkiniz de özgür olursanız o zaman en saf halinizle seversiniz. Sevgi kalp işidir. Zihinle alakası olamaz. Düşünceler geçmişe aittir, şimdiye ait değildir. Kıskançlık gibi duygular geçmişin ürünüdür. Sevgi daima şimdidedir. Şimdiye aittir. Sevgide itaat yoktur. Sevgide saygı ya da saygısızlık yoktur. Nefret, kıskançlık, öfke olmadan, ne yaptığına ya da ne düşündüğüne karışmak istemeden, eleştirmeden, yargılamadan, kıyaslamadan, tüm kalbinizle, bütün vücudunuzla, tüm zihninizle kendinizi o sevgiye teslim ettiğiniz zaman hem özgürsünüzdür hem de özgür bırakmışsınızdır. Görev icabı sürdürülen, içinde sorumluluklar ve yapılması ve uyulması gereken kurallar olan ilişkiler insanı esir etmekten öteye geçmez. Bu tarz bir hayatı aslında kimse istemez. Sadece katlanma vardır. Bu da yaptığınız şeyi sevmiyorsunuz demektir.

Tanrıyı sevmek, vatanı sevmek, şarkıcıyı sevmek, kitabı ya da yazarı sevmek, şunu bunu yapmayı sevmek… Sevgi herkes tarafından yorumlanıp dile getirilir. Bize düşen, otoritenin tanımladığı şekliyle değil, bize uyan şekliyle sevgiyi bulmaktır. Bize belletilen kalıplara, şablonlara takılıp kalmadan, sevginin ne olduğunu kendi başıma öğrenmek istiyorum.

Gelişmişlik adı altında şehirlerimiz gittikçe daha da büyüyor; insanlar virüs gibi çoğalıyor, kalabalık apartmanlarda birbirlerinden bihaber yaşıyorlar. Akşamları yıldızları, sabahları güneşin doğuşunu seyretmekten acizler. Buna vakitleri yok! Güzel olan her şeyle bağlarımızı gittikçe yitiriyoruz. Doğayla bağını koparan insan ırkı kendini zihnine hapsediyor. Sadece zihinle alakalı işler yapmaya başlıyor. Teknolojinin esiri oluyor, televizyon izleyip uyuşuyor, modern köleler şeklinde çalışıyor. Bunların içinde yaptığımız belki  de en güzel şeyler kitap okumak, konsere ya da tiyatroya gitmektir. Ama onlar bile doğadan kopuk yaşadığımız gerçeğini değiştirmiyor çünkü yarattığımız yanılsamaları güçlendirmeye alet oluyorlar.

Peki, tüm bunları aşıp özgür bir zihne nasıl kavuşacağız? Yazının başından bu yana üzerinde durduğumuz kişisel devrimimizi gerçekleştirip birey ruhunu yakalamayı nasıl başaracağız? Her şeyin farkında olan, son derece uyanık bir zihne nasıl sahip olacağız? Hayatın bir bütün olduğunu nasıl idrak edip deneyimleyeceğiz? Tek yolu var: Meditasyon! Meditasyon! Meditasyon!

Not: Devamı gelebilir. “Her yazında çözüm olarak meditasyon deyip deyip meditasyon hakkında bir şey söylemeden kesiyorsun” diyenleri duyar gibiyim. Onun da vakti gelecek. Hem size bir yol gösterecek olmam zaten yazının ruhuna aykırı olur:)

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND