Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Olumlamanın dili nasıl olmalıdır?

Bilinçaltımızı olumlu düşüncelerle beslemek önemli. Ancak olumlama cümleleri kurarken dikkatli olmakta yarar var. Çünkü bilinçaltımız pozitif sandığımız mesajları negatif olarak değerlendirebilir. İşte olumlama yaparken dikkat edilmesi gerekenler…

Bilinçaltımızı olumlu düşüncelerle beslemek önemli. Ancak olumlama cümleleri kurarken dikkatli olmakta yarar var. Çünkü bilinçaltımız pozitif sandığımız mesajları negatif olarak değerlendirebilir. İşte olumlama yaparken dikkat edilmesi gerekenler…

Olumlamalar – Gerçek Yalanlar

Bilinçaltımızın bize oynadığı oyunlardan bahsedilir ya hep. Sahi gerçekten oyun oynayıp  bizi ters köşeye yatırmak mıdır tek amacı? Böyle sado-mazoşist bir yapıda mıdır? Yoksa geçmiş yaralar ve kabullerden oluşturduğu ve sürekli güncellediği yazılımı ile bizi güvenceye almak, buna karşılık da dualitenin dönüştürülüp kaldırılması için mi her şey?

Bilinçaltının tek amacı kişiyi hayatta tutmaktır. Öyle yada böyle sadece hayatta kalmak üzerine çalışır ve yazılımını tehtit olarak gördüğü tüm unsurlara gore yeniden düzenleyerek bizi yönetir. Ne şaka kaldırır ne de ona bilgelik işler. Tamamen düz mantıkta çalışır. Üstelik tüm yaşama yayılacak şekilde genelleme yapar ve bunlara sımsıkı tutunarak da sürekli kendini ıspat halindedir. Ancak dikkat edilmesi gereken bir husus da; tüm kayıtları negatif olmadığından lüzumlu olanları iyi ayırd etmek olmalıdır.

Peki biz burada artık işimize yaramayan kalıpları ve kabulleri değiştiremez miyiz? Elbette ki değişebilir. Hatta bu kalıpların bir kısmı bize DNA kayıtları yoluyla atalarımızdan geçtiği için esasen ayağımıza dolanıp durmaktan başka bize pek de yararı yoktur. Bunun için en etkili yöntemlerden birisi, öncelikle en yüksek negatif etkiye sahip ve hayatımızda görünür olanı farkedip, “bu negatife kabul vererek” onu pozitife dönüştürmek üzere olumlama yapmaktır. Burada dikkat edilmesi gereken, en yüzeydeki kalıbı bulup seçmektir. Yani en derinlerden çekip de tüm sistemi alt üst etmek kaldıramayacağımız durumlara yol açabilir.

Olumlamanın dili nasıl olmalı?

Olumlamalarda gelecek zaman hitabı kullanmanın, niyeti geleceğe ittiğini ve ihtiyaç olan her neyse ona dair şu andaki yoksunluğu güçlendirdiğini hepimiz biliyoruz artık. Peki şimdiki zaman dili kullanımı da direnç yaratabilir mi? Aşağıda yalan makinasına bağlanmış birinin yalan söylerken çekilmiş grafiğindeki ani değişimi görebiliriz. Yani alt bilinçte yerleşik bir negatif kalıp var ve biz bununun tam tersi olan pozitif kalıbı şimdiki zaman diliyle ifade ettiğimizde beynimiz bunu direkt YALAN olarak algılıyor. Böylece alt bilinç de tutunduğu kalıbının doğruluğunu ispatlamak için o kalıba uygun bir senaryoyu, kollektif bilinç ile daimi bağlantıda olduğundan hayatımızda görünür olmasını sağlayacak şekilde çekerek kendi yazılımını ıspat etmeye, bizim “olumlama yalanımızı” çürütmeye çalışıyor.

O zaman nasıl yapmalı?

Bunun için bazı formüller aşağıda var ancak burada en çok dikkat edilmesi gereken husus öncelikle bizim yapacağımız çalışmanın, beyin ve bilinçaltı tarafından YALAN olarak algılanmayacak şekilde kurulmasıdır. Bunun için:

Birinci yöntem: Sadece olumlu kelimeleri, zaman ve kişi bildirmeden tekrar etmek hiç bir direnç yaratmaz ve ufak ufak ısındırma hareketi gibi çekim yaratır. Çünkü bilinçaltı bunu kendine yönelik bir tehtid olarak algılamaz. Ancak bu yöntem sure alır.

İkinci yöntem: Geniş zaman dili kullanmaktır. Mesela; “para benim hayatıma kolayca gelir” gibi. Burada bilinçaltına aynı anda 2 tane mesaj gider. İlki; “Yani bi gün gelir” mesajıdır. İkincisi  ise “zaten öyle” mesajıdır. Ancak bilinçaltına birinci mesaj once etki ettiği için orada bir boşluk hatta rehavet yaratır ve bir tehtid olarak algılanmaz, bu sayede de ikinci mesaj yani “zaten öyle” bu rehavetten yararlanarak kendine yer edinmeye başlar. Bu yöntem oldukça etkilidir. Süreklilik arz ettiğindeyse tam anlamıyla dönüşüm gerçekleşir.

Üçüncü yöntem: Soru ile olumlama yapmak ve soruda hedefi duyguya vermektir. Bana gore en güzel yöntem de budur. Çünkü bilinçaltı dönüşümü aslında duygusal yara ve kalıpların iyileşmesiyle tam anlamıyla şifa yaratır. Aksi taktirde sadece düşünsel bir hayalden ibaret kalabilir. Olumlu yada olumsuz düşüncenin çeşitli hormon ve frekans alanı boyutuyla duyguya inmesi/hissedilir olması herşeyin esası ve bakılması gereken alandır. O yüzden temel dönüşüm burada olduğunda kalıcı olur.

Olumlama konusunda Nuh(Noah) filmindeki gemiye biniş sahnesi benim için çok etkileyicidir. Buna ne alaka denilebilir. Şöyle ki; sahneyi sembolize edersek: Gemiye beyin, iç kısmına da bilinçaltı diyebiliriz. Nuh ailesini ve hayvanları geminin içine ve alt bölgeye yerleştirerek korumaya alıyor. Kendisi geminin üstünde kapıda ve geminin önünde hepsini koruyan dev Melekler… Bu arada Meleklerin en büyük meselesi ise Yaradan tarafından affedilmek! Yani bir anlamda bizim kendimizi bağışlayıp serbest bırakmamız gibi… Bu arada insanlar akın akın meleklere saldırarak gemiye girmeye çalışıyor. Bunları negatif kalıbın yansımaları(askerleri) olarak görebiliriz. Dev Melekleri de bizim Olumlama cümlelerimiz gibi düşünürsek; sahne çok güzel bir anlam kazanıyor. Fakat bilinçaltını kolay lokma sanmak en büyük yanılgı olur. Çünkü algıladığı tehtit için hemen ne biliyorsa tüm marifetlerini ortaya dökmez o. En başta buradaki askercikler gibi yoğun bir şekilde öncülerini gönderir hayatımıza ve bizi oyalar. Baktı olmadı nihayetinde içlerindeki en azılı olan kök kalıbı açıkça devreye sokar yani öldürücü darbe… Olumlamalar(melekler) istediği kadar güçlü olsun diğer yanılsamalarla dikkatimiz dağılırken Kök kalıp bir şekilde gemiye binmeyi başarır. Bu arada Olumlamalardan sıyrılan bazı askerleri de Nuh kendi alt etmek zorunda kalacaktır. Yani “farkındalık ve irade” bu süreçte iş başında olmalıdır. Gerisini de zaten su tertemiz temizliyor(İlahi yardım).

Peki ama azılı baş kumandan halen içeride duruyor ona ne yapmak lazım? Yani biz farkında olmadan kök kalıp yine gizlice içeride yer edinme uğraşında… İşte ilk once ona “Kabul Vermeli”, yani oğlu/tohum-niyet onu ilk olarak Kabul ediyor. Sonrasındaysa Nuh ile mücadelesi sırasında yine oğlu yani “tohum-niyet” onu alt ediyor.

Negatif kalıbı bir ağaç gibi düşünebiliriz. Ne kadar güçlü yani hayatımızda etkili ise ağaç o denli büyük, heybetli ve kökleri de o derece yayılmış ve sağlamdır. Bu türde olanlar çok büyük travmalar yoksa şayet genellikle aile kayıtlarından taşıdıklarımız olabiliyor. Yaptığımız çalışmalar ile bir anlamda ağacı gövdesinden kesmiş ve rahatlamış olabiliriz ancak kök yerinde durduğu müddetçe yeniden filiz verip büyüme olasılığını taşır. O kadar da çalışmıştım halbuki bu niye hortladı şimdi ne işe yaradı tüm çalışmalar diyebiliriz. İşte burada niyette ısrarcı olmak ve farkındalıkla ipin ucunu bırakmamak gerekir.

O yüzden once durumu farkederek kabulleniş, ardından doğru olumlama yöntemi ile duygusal değişimi başlatmak, kendini bağışlayıp serbest bırakmak ve farkındalık geliştirerek niyete sahip çıkmak yani istikrar, dönüşüm için en önemli adımlardır.

Herkes kendi yaşam gemisinin Nuh’ udur ve ilahi destek her an yanı başındadır. Yeter ki;

Farket,
Kabul et,
Bağışla,
Dönüştür,
Şükret,
ve Sebat et…

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et

MAKALE

Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Dünya genelinde nüfusun yaşlanmasıyla beraber, yaşların taşıdığı anlamlar ve algılanış şekilleri de değişmeye başladı. Bundan elli yıl önce, 50’li yaşlarında şehirli bir kadınla ilgili stereotip belliydi. Ev hanımı ya da emekli, yaşına uygun diz altı etekler ve uzun kollu penyeler giyen, ayakkabı alırken rahatlığına önem veren, arkadaşlarıyla gündüzleri görüşüp gece evde eşiyle ve çocuklarıyla dizi izleyen bir kadın tiplemesiydi bu. Oysa şimdi, global haber ve trendleri takip eden, hobilerine zaman ayıran, modern giyinmeye ve görünmeye özen gösteren, akıllı telefonunu elinden düşürmeyen bir nesille karşı karşıyayız: Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Kalıcı, sürekli ve ilgili: Perenniallar

Perennialler nesli 200x300 - Perennialler: Yaşsız ve hayata bağlı yeni bir kuşak doğuyor!

Perennial, yani yaşsız ve ilgili nesil.

Günlük lugata yeni eklenen bir sözcük olan Perennial, adını Perennializm (daimicilik) adlı felsefeden alıyor. Bu felsefe, evrensel hakikat ilkelerinin tüm insanlar ve kültürlerde ortak olarak mevcut olduğunu öne sürer. Sözcüğün kalıcı, tekrar eden, sürekli, uzun ömürlü gibi anlamları da düşünüldüğünde, bu yeni “yaşsız” insan grubuna neden bu adın layık görüldüğü anlaşılıyor.

Özellikle gelişmiş ülkelerdeki trend, insanları hedef kitle olarak sınıflandırırken biyolojik yaştan çok, dünyayla, hayatla ne kadar ilgili olunduğuna bakma yönünde. Nesillere ve yaş gruplarına göre insan ayrıştırmak eskide kaldı, artık insanlar davranışlarına göre birbirinden ayrılıyor.

The Telegraph’ın yaptığı global ankete göre, 40+ yaşındaki kadınların;

  • yüzde 96’sı orta yaşlı gibi hissetmiyor.
  • yüzde 80’i, orta yaşlı kadınlarla ilgili yaygın görüşün kendi hayatını yansıtmadığına inanıyor.
  • üçte ikisi hayatının doruk noktasında olduğunu düşünüyor.
  • yüzde 59’u hayatı boyunca olduğu kadar genç ve hayat dolu hissediyor.
  • yüzde 84’ü kendisini yaşıyla tanımlamıyor.

Orta yaşlılara dair kabuller günümüzde geçerli değil

Günümüzde, yaygın orta yaşlı insan kabulünü gözden geçirmek gerektiği çok açık. Zira çoğu marka, hedef kitlesini belirlerken bu mevcut ve yanlış öngörüleri kullanıyor. Netflix ve Amazon gibi örnekler hariç: Bu mecralar insanlara seçenekler sunarken yaşlarını değil, beğeni ve zevklerini dikkate alıyor. Böylece ortaya daha sağlıklı bir sonuç çıkıyor. Çünkü artık çoğu orta yaşlı insan, özellikle de kadınlar, hiç de “yaşlarını göstermiyorlar”.

Yapılan araştırmalar, X jenerasyonu olarak bilinen 1960-1980 doğumluların finansal olarak güçlü, alışverişte söz sahibi bir nesil olduğunu ortaya koyuyor. Onlar, yani Perenniallar, hala hayatın içinde, hala “ilgili” olduklarını savunuyorlar. Dolayısıyla hedef kitleleri belirlerken önyargılardan değil, hızla ilerleyen teknolojiye ve şehir hayatına tamamen adapte olmuş insanların görüşlerinden yararlanmak gerekiyor.

Kaynaklar: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

TREND