Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Okul fobisi

Sabah uyandırdığınızda ateşinin olduğunu iddia ediyor. Okula gitmemek için ağlıyor, yalvarıyor. Okula giderken karnı ağrıyor, midesi bulanıyor. Akşam ağzında lokması sakız gibi uzuyor. Gece yatağında boş boş karşı duvara bakıyor, uyku tutmuyor. Hatta bebekliğinden beri ilk kez gece altına kaçırıyor. Sakın çocuğunuzu “numara yapıyorsun” diye azarlamayın, bağırıp çağırmayın: Bunun adı “okul fobisi”.

tatil sonrası okul sendromu, okul fobisi, öğrencilerin okul fobisi nedenleri

Bir uzmana danışın.

Milli Eğitim Bakanlığı iki yıl önce aldığı bir kararla ilköğretim birinci sınıf öğrencilerini “okula uyum programı” uygulamak için bir hafta erken okula çağırıyor. 1 Eylül’de yani yarın 1 milyonu aşkın ilköğretim birinci sınıf öğrencisi okula başlayacak. Veliler de, çocuklarının okula alışma sürecinde sınıf ortamında yer alacaklar. Rehberlik ve Psikolojik Danışma servisleri de bu konuda aileleri bilgilendirecek. Bütün bu çabaların nedeni “okul fobisi”. Çünkü, öğrencilerin yüzde 12’si okula başlama sürecinde okul fobisi yaşıyor. Daha çok büyük kentlerde, evin dışında ilk kez farklı bir yaşamla tanışan çocuklarda görülen bu okul reddinin önüne geçmek için hem öğretmenler, hem de okul yönetimi onları bu bir haftada okula adapte etmeye çalışacak. Çocukların tatil rahatlığının ardından okul disiplinine uyum sağlamaları ve eğitim temposuna ayak uydurmaları için desteğe ihtiyaçları olacak.

Hem çocukların, hem velilerin bu geçiş sürecini sorunsuz atlatmaları için çocukları iyi gözlemlemek gerekiyor. Her sabah okula gitmek için evden çıkmakta zorlanan, çeşitli bahanelerle evde kalmak isteyen çocukta okul fobisi olma ihtimali yüksek. Okulu reddetme sadece yeni başlayanlarda değil, ileri sınıflarda da görülebiliyor. Evinden, annesinden ayrılan çocuğun hırçınlığını, ağlama nöbetlerini “şımarıklık” olarak algılamak yerine bir uzmandan destek almak gerekir.

Anneleri tarafından aşırı özenle büyütülen çocuklar, okul fobisini daha yoğun yaşıyor. Çocuk ailesinden, evinden ilk ayrılışını okulla yaşıyor.

Okul fobisi nedir?

Okul fobisi, okul çağına gelmiş çocuğun okula gitmekte zorlanması, gitmek istememesi, bunu psikolojik sosyal ve davranışsal sürecine yansıtmasıdır.

Okul fobisinin davranışsal belirtileri

– Mide bulantısı, kusma, baş ağrısı, karın ağrısı

– İştah kesilmesi, enerjisinde düşüklük

– Gece uykuya dalmakta zorluk ve uykudan sık aralıklarla uyunma

– Neşesiz ve mutsuz yüz ifadesi

– Altına kaçırma

Psikolojik belirtileri

– Depresyon, kaygı, panik bozukluk, sosyal fobi (arkadaşlarla ilişki kurmakta zorlanma, kalabalık ortamlardan uzaklaşma isteği, sınıf içinde durmakta güçlük çekme)

– Aileden (özellikle de anneden) ayrılma endişesi

– Bu belirtiler çocukta özelikle okula gitme zamanı yaklaştıkça ortaya çıkar ya da şiddetini arttırır.

– Çocuk okula gitmemesine dayanak olarak çeşitli sebepler ortaya koyabilir:

Öğretmeninin kendisine kötü davrandığı ve ondan korktuğunu söylemek. Arkadaşlarının kendisine kötü davrandığını söylemek. Annesinden ayrılırsa onların başına bir şey geleceğinden endişe duyması, gibi.

Okul korkusunu en yoğun hisseden çocukların, uyumlu, başarı odaklı, onay bekleyen, aileye bağımlı olan çocuklar olduğu gözlenmektedir.

Anaokulunda ilk gün stresi nasıl atlatılır?

Her okula başlayan çocuk aynı tepkiyi göstermez. Anaokuluna başlayan çocukların zaman ve uzaklık kavramı tam oturmadığı için ilk kaygıları bu yönde olur. İlk gün okulda 1-2 saat kalmak, annenin onu ne zaman alacağını saat üzerinden göstermesi, öğretmenle tanıştırıp, nasıl yardım isteyeceğini anlatması sorunları azaltabilir. Taviz vermeden eski düzeni içinde çocuğun anaokuluna gidip gelmesi sağlanmalı ve çocuğun evde kalmasına izin verilmemeli.

-Çocuğa ilgisiz olmak ya da aşırı derecede ilgi göstermek çocuğun duygusal ve bilişsel gelişimini geciktirmekle birlikte öğrenme ve uyum sorunlarını yaşamasını kaçınılmaz kılmaktadır.

-Giysilerini ve çantalarını birlikte hazırlayın.

Çocuk bu soruları kendine sorar:

– Evimize ne kadar uzaklıktayım?

– Annem beni alacak mı?

– Bu çocukları tanımıyorum. Ne yapacağım?

– İhtiyaçlarımı kime söylerim, yardım ederler mi?

– Ev kuralsız bir yerdi. Her şeyi kuralla yapacak olmak sıkıcı. Nasıl uyacağım?

Okulun ilk günü ne yapmalı?

– Okul sabahı birlikte, güzel bir kahvaltı yapın.

– Çocuğunuza her şeyin yolunda gideceğini ifade edin.

– Vedalaşmanızı kısa tutun ve okuldan ayrılın.

– Okul çıkışı tam zamanında geleceğinizi söyleyin ve tam söz verdiğiniz saatte okulda olun.

– Eve geldiğinde, çocuğunuzun okulda yaşadıkları ile ilgili onunla konuşun. Eğer anlatmak istemiyorsa sabırlı olun.

– Akşamları erken yatmasına özen gösterin.

– Çocuğunuzun bu mutlu başlangıcını ilk günün akşamında minik bir parti ile kutlayabilirsiniz.

Anne babalara öneriler
Bilfen İlköğretim Okulları Rehberlik Zümre Başkanı Aslı Özsaray ve Sebahat Başusta Şen, ailelere ve öğretmenlere şu önerilerde bulundu:

– Çocuğun mutlaka okula gitmesi sağlanmalı. Bu konuda taviz verilmemeli.

– Çocuk suçlanmamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemeli.

– Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.

– Günün değerlendirmesini yapmak çocuğa iyi gelebilir. Çocuğun endişelerini, sıkıntılarını paylaşmak ve bunlar üzerine konuşmak hem kendisini rahatlatmasını sağlar, hem de yalnız olmadığı hissini yaşatır.

– Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocukların da olduğu anlatılabilir.

– Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.

– Anne ve baba çocuktan beklenti düzeyini gerçekçi tutmalı ve çocuğa zaman tanımalı.

– Okulların açılmasına en geç bir hafta kala, çocuğunuzun uyku saatlerini okulu dikkate alarak düzenleyin.

– Çocuğunuzla, okulula ilgili sohbetler yapın. Okula ne zaman gideceğini, neler yapacağını, ne zaman ve nasıl döneceğini açık bir dille önceden anlatın.

– Anne-baba olarak, çocuğunuzdan ayrılmak konusunda sizin de endişeleriniz olabilir. Endişelerinizi çocuğunuza hissettirir ve yanında konuşursanız, çocuğunuzun güvensizliğini pekiştirir; kaygı düzeyinin artmasına sebep olursunuz.

Yaşanmış birkaç örnek

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan Nuran Çakmakçı-Prof. Dr. Mücahit Öztürk’ün “Okul Fobisi” adlı kitabından vaka örnekleri:

“İlköğretim 4’üncü sınıfta bir kız çocuğu. Şikayeti kendi ifadesiyle “içimde bir sıkıntı var, okulda kendimi güvende ve rahat hissetmiyorum.” Annesi bize getirdi. 1 ve 2’nci sınıfta anneyi sınıfta istemiş. İki aydır sürekli anneyle okula gidiyor. Annenin sürekli değil, ama birkaç ders beklemesini istiyor. Bu çocukta yoğun şekilde anneden ayrılma kaygısı vardı. Annesine ve kendisine kötü birşey olacak endişesi yaşıyordu. Tıbbi tedaviye başlandı, öğretmenine rapor yazıldı. Öğretmen oldukça anlayışlı davrandı. Teşvik edici yüreklendirici mesajlar veriyordu. Sadece tıbbi tedavi uyguladık. Tedaviden iki ay sonra tamamen annesiz bir şekilde okula gitmeye başladı ve o dönemi bu şekilde bitirdi.”

“8 yaşındaki kız çocuk, ilkokul 2’nci sınıfa gidiyordu. Birinci sınıfta tüm yıl anne okulda kalmış ve çocuğu beklemiş. Bu dönemde tedavi başvurusu olmamış. 2’nci sınıfta da çocuk anneyi sürekli okulda isteyince, aile tedavi için bize başvurdu. Aslında bu yıl çocuk annesini okulda istese de yalnız kalmayı becerebilmiş. Çocuk okula düzenli devam ediyor. Ancak, her sabah kusması ve bulantısı oluyor. Hafta içi okul için uyandığında mutlaka kusuyormuş. Hafta sonları ise böyle bir sorun gözlemlenmiyor. Annenin de tedaviye getirme sebebi bu bulantı ve kusmalar. Çocuğun cumartesi ve pazar günleri çok rahat olup hafta içi sıkıntı yaşaması olayın fizyolojik olma ihtimalini çok azaltır. Yine de fiziksel incelemeler yapıldı ve olumsuz bir sonuç çıkmadı. Her sabah varolan bulantı ve kusmanın temel nedeni kaygı bozukluğuydu. Çocuk iyi niyetle, sıkıntısına karşın kendini zorlayarak her gün okula gidiyor ve derse giriyor; ancak sabahları çok zorlanıyor. Bu da bir okul fobisi vakası. Çocuğun öğretmeniyle ilişkisi iyi değildi. Öğretmen biraz sert ve kuralcıydı. Öğretmenine bu konuyu anlattık, iletişim kurduk, ilaca başladık.”

“15 yaşında lise birinci sınıfa giden bir kız öğrencimiz vardı. Okula gitmiyor, son dönemlerde yemek yemiyor, zayıflayıp halsiz kalıyor. Aile bu şikayetlerle bize geldi. Aslında ilköğretim 8’inci sınıfta ilk belirtiler başlamıştı. Daha önce derslerinde başarılı, okulu seven ve isteyen bir öğrenciyken okula karşı bir isteksizlik gelişmişti. Ancak, okula yine de gitmişti. Son zamanlarda okula gitmeyi reddetmişti. Lisedeki arkadaşlarıyla uyum sağlayamamış, arkadaşlarıyla iletişim kuramamıştı. Çekingen davranıp, izole olmuştu. Tedaviye başlandı. Psikoterapi uygulandı. Seanslara düzenli geldi. İlaç tedavisine de başlandı. Tüm çabalara karşı çok uzun süre okula gidemedi. Şimdi başka bir okula yönlendirdik.”

Öğretmenlere öneriler
– Çocuğun okulda kendisini yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalı.

– Davranışları anlayışla karşılanmalı “Naz yapıyorsun, numara yapıyorsun” gibi şeyler söylenmemeli. Çünkü çocuk gerçekten kaygı duyar.

– Okulda çocuğun ilgisini çekecek sınıf içi aktiviteler çoğaltılabilir.

– Çocuk aktivitelere katılmaması halinde zorlanmamalı, kendi isteği ön plana alınmalı, rahat yapabileceği aktivitelere dahil edilmeli. Başarılı davranışları ödüllendirilebilir.

– Çocuk okuldan uzak kalmamalı. Sınıfa girmiyorsa bile belli bir süre okul içinde, Rehberlik Servisi’nde ikna edilerek sınıfa girmesi sağlanmalı.

Yetişkinler bile bu sorunu yaşayabilir
Arkadaşımız Şeyda İpek Baykal’ın sorularını cevaplayan Hacettepe Üniversitesi İİBF Sosyal Hizmet Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Uğur Özdemir bu konuda şunları söylüyor:

“Okula yeni başlamak, ya da yeniden okula başlamak, çocukluğumuzdan yetişkinliğimize kadar her yıl hepimizi etkilemiş bir olay. Yetişkinler bile tatil dönüşü işe alışmakta zorluk çekiyor. Çocukların tatil sonrası okula dönmeleri sürecinde yaşadıkları da buna benzer birşey. Öğrencinin yaşına, kişiliğine, ailesinin sosyal, psikolojik ve kültürel yapısına göre değişim gösteren uyum süreci anne babalar tarafından takip edilmeli.

Adaptasyon sorunu sadece tatil sonrası yaşanan bir durum değil. İlkokula yeni başlayan çocuklarda sıkça yaşanan okul korkusu, farklı bir ortamda kendini savunmasız ve yalnız hissetmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu korkuyu yaşayan çocuklar sadece okula ilk kez başlayan öğrenciler değil. Yaş ilerledikçe bu korkular farklılık gösterir. İlkokula başlayan bir çocuk kendine güvensizlikten dolayı; ortaokul ve lise öğrencisi ise derslerde ve sınavlarda başarılı olmayacağını düşündüğü için bu korkuyu yaşar. Çocuğun okul ile ilgili bütün kaygıları dinlenmeli, duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışılmalı. Okul korkusu çocukta olduğu kadar okul ve öğretmen tutumlarından da kaynaklanabilir. Her anne ve baba çocuğuna bu kaygılarını anladığını, zamanla geçeceğini ve okul hayatının kendileri için de önemli olduğunu vurgulamalı. Ayrıca anne babalar okul alışverişini çocuk ile birlikte yapmalı. Bu davranış biçimi çocuğun kendine olan özgüveni artırırken, okula adaptasyon sürecinde faydalı bir başlangıç yaratır.”

Yazar: Nuran Çakmakçı
Kaynak: www.kendinigelistir.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Sosyal medya tüm hayatımızı etkiliyor

sosyal medya ilişkileri nasıl etkiliyor, sosyal medya, Manşet, iletişim, boşanma, bağımlılık, araştırma, aile yapısı

Gün içinde zamanımızın önemli bir kısmını sosyal medyada geçiriyoruz. Çevremizdeki insanlarla yüz yüze iletişimden çok Facebook, Twitter, Instagram gibi platformlar üzerinden iletişim kuruyoruz. Peki, hiç düşündünüz mü, sosyal medya ilişkilerimizi nasıl etkiliyor?

Sosyal medya ilişkileri nasıl etkiliyor?

“İnternet insanların sevgililerini/eşlerini aldatmalarına ortam hazırlar” diye düşünenlerin oranı en az %51 olarak görülüyor

Üsküdar Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre; yeni medya teknolojileri, sosyal medya ve cep telefonu gibi faktörler, boşanmaları artırıyor.

Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından gerçekleştirilen “Son Beş Yılda Türkiye’de Boşanmalara Etki Eden Bir Faktör Olarak Yeni Medya Teknolojileri ve Sosyal Medya” araştırmasına göre sosyal medya kullanımı, ailelerin dağılmasındaki önemli etkenlerden biri olarak görülüyor. 

Sosyal medya boşanma sebepleri arasında

36 boşanma avukatı ile yapılan görüşme ve internet üzerinden 278 kişinin katıldığı anket sonuçlarına göre, yeni medya teknolojileri ve sosyal medya, boşanma nedenleri arasında üst sıralarda yer alıyor. Yeni medya teknolojilerinin yaygınlaşmasının aldatmayı kolaylaştığının belirtildiği araştırmaya göre; insanlar ailesine ayıracağı vakti sosyal medyada geçiriyor. Başka hayatlara imrenen kullanıcılar, farklı arayışlara başlıyor. Ayrıca sosyal medya paylaşımları, kıskançlıklara da sebep oluyor.

“İnternette çok zaman geçirmek aile yapısını bozuyor”

İnternet üzerinden gerçekleştirilen 278 kişinin cevapladığı ankete göre çalışma grubunun % 59.1’i sevgilisinin/eşinin internette neler yaptığını kontrol ediyor, %70.9’u sevgilisinin eşinin internette eski sevgilisi/eşiyle görüşmesini olumlu karşılamıyor ve en az %48’i internetin boşanma ve aldatmaları artırdığını düşünüyor. “İnternet insanların sevgililerini/eşlerini aldatmalarına ortam hazırlar” diye düşünenlerin oranı ise en az %51 olarak görülüyor. Verilen bilgilerde, sosyal medyanın aile yapısına olumsuz etkide bulunmasının sebeplerinden biri de internette çok zaman geçirilmesi olarak belirtiliyor.

“Eşim Facebook bağımlısı”

İnternette çok vakit geçirilmesi nedeniyle ebeveynler tarafından çocuklara yeterli ilgi gösterilmemesi, eşe yeterli vakit ayrılmaması ve ev işlerinin yerine getirilmemesi vb. davranışlar, boşanma davası açılması durumunda boşanma nedeni olarak öne sürülebiliyor.

İnternet bağımlılığı nedeniyle açılan boşanma davası örnekleri incelendiğinde, genellikle eşler “Karım internetin başından kalkmıyor”, “Kocam sürekli bilgisayar başında…”, “Eşim Facebook bağımlısı”, “Eşim internet bağımlısı…”, “İnternet yüzünden eşim çocuklarla ilgilenmiyor”, “Eşim ev işlerini yapmak yerine internete giriyor” gibi şikayetlerde bulunulduğu görülüyor.

Boşanma davalarında sıkça görülen bir durum: Uygunsuz mesaj yakalama

Facebook, WhatsApp ve bunun gibi platformlardaki bazı içerikler boşanma davalarında artan bir şekilde delil olarak kullanılıyor. Görüşme yapılan avukatlara göre, eşin bir başkasına gönderdiği ya da bir başkasından aldığı uygunsuz mesajları yakalamak, boşanma davalarında sıklıkla görülen bir durum olmaya başladı.

Araştırmanın yürütücüsü İletişim Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Gül Esra Atalay, sosyal medyanın toplumsal etkilerinin bir süredir güçlü bir şekilde hissedildiğini, özellikle ikili ilişkilerde ve evliliklerde sosyal medya kullanımın yarattığı çeşitli sorunların günlük yaşamda sıkça duyduğumuz bir durum haline geldiğine dikkat çekti. Atalay şu değerlendirmelerde bulundu: “Buradan hareketle bu etkiyi bilimsel olarak doğrulamak istedik. Boşanma avukatları ile yaptığımız derinlemesine görüşmeler, sosyal medyanın evliliklere olumsuz etkilerinin, öngördüğümüzün çok ötesinde olduğunu gösterdi.”

Kaynak:  www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

D vitamini takviyesi gerekli mi?

Manşet, D vitamini takviyesi, d vitamini ilaçları, d vitamini içeren meyveler, d vitamini eksikliği nedir, D vitamini

D vitamin nedir? D vitamini eksikliği hangi hastalıklara yol açar? Sağlıklı yetişkinlerin de D vitamini takviyesi alması gerekir mi? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

D vitamini takviyesinin yararı var mı?

D vitamininin yorgunluğa, depresyona, hatta kansere bile iyi geldiği söyleniyor. Ancak bazı uzmanlar vitamin seviyesi normal kişilerin takviye almasını doğru bulmuyor.

Kuzey yarıkürede günler kısalıp güneş ışığı azalırken D vitamini eksikliği konusundaki kaygılar artıyor. Çoğu insan bunu gidermek için D vitamini takviyesine başvuruyor.

D2 ve D3 vitaminleri reçetesiz alınabiliyor. Bunların bağışıklık sistemini güçlendirdiği, yorgunluğa, kas zayıflığına, kemik ağrısına ve depresyona iyi geldiği söyleniyor. Ayrıca kanserden ve yaşlanma kaynaklı sorunlardan korunmayı sağladığı ifade ediliyor.

İngiltere’de vitamin takviyesi alanların üçte biri bunlar arasında D vitaminini de sayıyor.

Ancak tüm yetişkinlerin D vitamini takviyesi almasıyla ilgili öneriler tartışmalı.

D vitamininin vücuttaki kalsiyum ve fosfatı dengeleyerek kemik sağlığı üzerindeki etkisi tartışmasız. Bu nedenle D vitamini eksik olanların bu sorunu gidermesi tavsiye ediliyor. İngiltere’de nüfusun beşte birinde D vitaminini eksiği olduğu sanılıyor.

Ancak bazı uzmanlar vitamin seviyesi normal olanların ekstra D vitamini takviyesi almasının hastalıkları önleyici bir rolü olmadığını söylüyor. Peki doğrusu nedir?

ABD, İngiltere ve Kanada gibi ülkelerde bazı gıda ürünlerine D vitamini takviyesi yapılıyor.

Temel bilgiler

Adı öyle olsa da D vitamini aslında vitamin değil; vücutta kalsiyum emilimini kolaylaştıran bir hormon. Yağlı balık gibi bazı gıdalar dışında D vitamini ihtiyacını ortalama bir diyetle gidermesi zor. Ama derimiz ‘mor ötesi B’ (UVB) ışınlarına maruz kaldığında ihtiyacı olan vitamini kolesterolden üretebiliyor.

D vitamininin iki türü var: D3, balık da dahil olmak üzere hayvanlarda bulunuyor ve güneş ışığına temas halinde derinin ürettiği bu tür. D2 ise mantar gibi bitkisel gıdalarda var. D3 daha etkili olduğundan vitamin takviyelerinde bu tür tercih ediliyor.

İngiltere’de kamu sağlığı kurumu, sonbahar ve kış aylarında yetişkinlere 10 mikrogram D vitamini takviyesi almalarını öneriyor. Bu aylarda güneş ışınlarının dünyaya yatay vurması UVB ışınlarının atmosferden geçip bize ulaşmasını engelliyor. D vitamini seviyesi düşük olanlar ile koyu tenli olanların ise sürekli D vitamini takviyesi alması tavsiye ediliyor.

Diğer ülkelerde de benzer tavsiyeler geçerli. Kanada ve ABD’de yetişkinlerin günde 15 mikrogram D vitamini alması önerilirken, süt, yoğurt, kahvaltılık gevrek, margarin, portakal suyu gibi bazı gıdalara zorunlu D vitamini takviyesi yapılıyor.

Bu tavsiyeler, 20. yüzyılda raşitizm gibi kemik hastalıklarına karşı mücadele kapsamında gündeme gelmişti. D vitamini seviyesi düşük olduğunda vücuttaki kalsiyum da azalıyor ve kemik yoğunluğu düştüğünden özellikle bebek ve çocuklarda raşitizme yol açıyor.

Ayrıca D vitamini azlığı kaslarda da zayıflığa ve yorgunluğa neden olur. D vitamini bakterileri temizleyerek bağışıklık sisteminin güçlenmesini de sağlar.

Bazı uzmanlar bazı sağlık sorunu olanlarda D vitamini eksikliğinin gün ışığına çıkmamaktan kaynaklandığına, yani bu hastalıkların vitamin eksikliğine dayanmadığına inanıyor.

Kemiklerde kırılma

D vitamininin önemli olması, bu vitamin seviyesi normal olan kişilerin takviye almasının yararlı olacağı anlamına gelmiyor. D vitamini takviyesinin temel nedenlerinden biri kemiklerin korunması.

Batıda ne kadar D vitamini almak gerektiğine dair resmi tavsiyeler için, bakım evlerinde yaşayan, güneşe çıkma olanağı fazla olmayan ve kemik erimesi ve kırık riski olan yaşlıların ihtiyaçları temel alınıyor.

Birçok araştırmayı değerlendiren analizlerde, genel nüfus açısından D vitamini takviyesinin sağlıklı insanlarda kemik kırılması riskini azaltmasının veya kemik yoğunluğunu artırmasının söz konusu olmadığı belirtiliyor, tavsiyelerin bunu yansıtacak şekilde değiştirilmesi öneriliyordu.

Ancak bazı uzmanlar da yeterli güneş görmediği için risk grubunda olanlara D vitamini takviyesi yapılması gerektiğine inanıyor. Mart-Ekim ayları arasında, güneş kremi sürmeden eller ve kollar açık bir halde birkaç dakika güneşte kalarak yeterli D vitamini alınabileceği belirtiliyor.

Bazı araştırmalar ise bugün alınan dozlarda tek başına D vitamininin kemiklerde kırılmayı önleyemeyeceğini gösteriyor. Hatta yüksek dozda alındığında yaşlılarda düşme ve kırık vakalarının yüzde 20-30 artabileceğini gösteren bulgular da var.

D vitamini ile diğer hastalıklar, hatta yaşlanma arasındaki ilişki konusunda da çelişkili araştırmalar var.

İddialardan biri D vitamini takviyesinin bağışıklık sistemini güçlendirdiği yönünde. Bir araştırmada bu vitaminin solunum yolları enfeksiyonu riskini azaltıcı rol oynadığı görüldü.

D vitamini ile ömür uzunluğu arasındaki bağlantıyı inceleyen bir araştırmada D3 türünün hücrelerdeki protein düzenlemesini olumlu yönde etkilediği görüldü. Buradan yola çıkarak D vitamininin yaşlanmayı geciktirici etkide bulunabileceği ileri sürülüyor.

Vitamin takviyesi D vitaminini güneşten almak kadar etkili görülmüyor.

Hastalıklarla bağlantı

Ancak diğer araştırmalarda bu konuda kesin sonuca varılamadı. Ayrıca D vitamini ile kalp ve damar hastalıkları arasında da bir bağlantı olduğu, D vitamini eksikliğinin bu hastalıklara yol açmasından ziyade, bu hastalıkların D vitamini seviyesinde düşüşe neden olduğu tespit edildi.

D vitamini eksikliği ile hastalıklar arasında bağlantı kuran diğer çoğu araştırmada da aslında durum bundan ibaret.

Herhangi bir hastalık halinde insanların dışarı çıkıp yeterince güneş görme şansı azaldığından D vitamini eksikliği oluşabiliyor.

Araştırmalar D vitamini seviyesinin yüksek olması ile kalın bağırsak kanseri riskinin azalması arasında da bir bağlantı olduğunu gösteriyor. D vitamini yeni kılcal damarların oluşmasını ve hücreler arasında daha iyi etkileşimi mümkün kılıyor. Ayrıca kalın bağırsaktaki kalsiyum seviyesinin normal olmasını sağlayarak kanser riski taşıyan hücre büyümelerini yavaşlatır.

D vitamini ile karaciğer, meme ve prostat kanseri arasındaki bağlantıları inceleyen araştırmalarda, D vitamini eksikliğinin kanserli hücrelerin yayılmasında belli bir rol oynadığına dair bulgulara rastlandı. Bundan yola çıkarak bazıları vitamin takviyesi almanın kanser riskini azaltacağı sonucunu çıkarsa da, bunu kanıtlayan veriler bulunamadı.

Ruh sağlığı

Gün ışığı ile mevsimsel ruh hali değişimi arasındaki bağlantı eskiden beri biliniyor; ama bunun D vitamini eksikliğinden kaynaklandığını kanıtlamak zor.

D vitamini, ruh halini düzenlemede etkili serotonin hormonu ile uykuyu düzenleyen melatonin hormonu seviyesini etkiliyor. Bu hormonların seviyesinde düşüş, ruh hali değişimine etkide bulunabilir. Ancak bu etkinin kanıtlanması gerekiyor.

Araştırmalar D vitamininin ruh sağlığından beyin gelişimine kadar geniş bir rol oynadığını gösteriyor.

Ayrıca D vitamini eksikliği ile depresyon arasında da bir bağlantı olduğu, ancak bunun, depresyonun D vitamini eksikliğinden kaynaklandığı anlamına gelmediği belirtiliyor.

Güneş etkisi

D vitamininin etkisi konusunda araştırmaların kesin sonuca varamaması, bu çalışmalarda güneş ışığı yerine vitamin takviyelerine bakılmasından kaynaklanıyor olabilir.

Bazı uzmanlar D vitaminini vitamin takviyesi ile almanın güneş yoluyla almak kadar etkili olmadığını söylüyor. Bu konuda araştırmalar sürüyor.

Buna rağmen, vitamin takviyesinin bile D vitamini çok düşük seviyedeki kişilere yarayacağına inanılıyor.

Ancak kişinin D vitamini rezervi ve kışın ihtiyaç duyacağı miktar cilt tonunun yanı sıra dışarıda ne kadar zaman geçirdiğine, vücuttaki yağ miktarına ve vücuttaki kemik yenilenmesinin hızına da bağlı.

Bu nedenle, D vitamini eksikliğinin sadece semptomlara bakarak değil kan tahlili ile belirlenmesi gerekir.

Takviye miktarı

Peki D vitamini eksikliği varsa ne kadar takviye almak gerekir? Günde 25 nanomol D vitamini takviyesi eczaneden reçetesiz alınıp kullanılabilir.

Bunun üzerindeki dozlar ender durumlarda bulantı ve kusma gibi yan etkilere neden olabilir. Henüz kesin sonuca varılmış olmasa da aşırı D vitamininin kalp ve damar hastalıklarına yol açabileceği yönünde iddialar da var.

Tersine, daha yüksek dozda D vitamini takviyesine ihtiyaç olduğunu savunan uzmanlar da var. Örneğin İngiltere’de D vitamini eksikliği çekenlerin sayısı fazla olduğundan, risk grubundakilere vitamin takviyesi yapılması gerektiğine inanılıyor.

Böylesi zıt veriler yüzünden, vitamin takviyesinin yararları konusunda uzmanlar arasında bile bu kadar çelişkili görüşlerin olması şaşırtıcı değil. Hatta bazıları D vitamini takviyesini savunanların milyar dolarlık vitamin sektörü ile bağları olabileceğini bile ileri sürüyor.

Bu bakımdan, Harvard Tıp Fakültesi’ne bağlı bir kadın hastanesinde 25 bin kişi ile yapılan araştırmanın sonuçları merakla bekleniyor. Burada D vitamini ve omega 3 takviyesinin kanser, inme ve kalp hastalıkları üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığına bakılıyor.

Bu yıl sonunda yayınlanması beklenen sonuçların bu tartışmayı sonuçlandırması bekleniyor. O zamana kadar ise kışın D vitamini takviyesi almak isteyenler açısından en kötü sonuç biraz para kaybı olacaktır.

Yazar:  Jessica Brown 
Kaynak:  www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Buzdağının görünmeyen kısmı

suçlama, söylenme, ördek sendromu, başarı

Ördek sendromu nedir? En belirgin özellikleri nelerdir? Hiç çalışmıyormuş gibi görünen ama başarılı olan insanlar bunu nasıl yapar? İşte tüm bunlara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Ördek Sendromu: Neden Başkalarının Daha İyi Yaşadığını Düşünürüz

İş yerimizde her şeyi büyük bir titizlikle yapan oldukça sakin bir eleman vardır; üniversitede hiç çalışmıyormuş gibi görünen, sürekli gezen ama sınavlarını AA ile veren bir arkadaşımız, hiçbir ölçü kullanmadan dünyanın en lezzetli yemekleri yapan komşumuz…

Sosyal medya hesaplarımızı turlarken kendi kendimize söylendiğimiz çok olmuştur: “Nasıl bu kadar iyi bir hayat yaşıyor bu insanlar, oysa ben sürünme konusunda yılanlardan halliceyim!”

Bu örneklerden çok daha fazlasının zihninizde canlandığı ve bunları düşünürken: “Ben bu kadar çabalarken ve onlar hiçbir şey yapmazken neden aldıkları sonucun yarısını bile elde edemiyorum? Bunu onlardan daha fazla hak ediyorum!” diyerek sitem ettiğimiz aşikar.

Bu yazı, dışarıdan “en” nitelendirmesiyle bahsettiğimiz insanların da aslında bizden pek bir farkı olmadığını bilmeniz ve kendinizi suçlamayı bırakmanız için yazıldı. Keyifli okumalar!

***

Pek çoğumuz suyun üzerinde dans eder gibi yüzen ördekleri seyredip hayran kalmışızdır. Suyun üst kısmından bakarken herhangi bir problem olduğunu düşünmeyiz, esas karmaşıklık suyun altındadır. Ördek o küçük perdeli ayaklarını hızlıca çırparak suyla mücadelesini sürdürmeye çalışır.

Stanford Üniversitesi tarafından öğrencilerin zorluklarını tanımlamak için ortaya atılan “ördek sendromu” kavramı, ördeklerin suyla mücadelesinden ilham alınarak adlandırılan ve günlük hayatımızı zorlaştıran bir düşünce sistemini özetlemektedir.

Aslında ördek sendromu, öğrencilerin herhangi bir sıkıntı, depresyon, kendinden şüphe etme kaygılarını bastırırken dışarıdan sakin görünebilme yeteneklerini ifade etmek için kullanılmıştır.

Mücadele etmeden veya çaba göstermeden başarma izlenimini başkalarının özellikle bilmesini isteyecekleri şekilde görüntüleri yaymaya-yayınlamaya olanak sağlayan sosyal medya kullanımının yoğunlaşması da bununla ilgilidir.

Örneğin bir üniversite öğrencisinin güzel bir filtre ile geliştirilmiş seyahat görüntülerini paylaşması ve akranları ile sosyalleşmesi, gece geç saatlere kadar kütüphanede kalmasını ya da projesi için yediği ret maillerini paylaşmasından daha olasıdır.

Aynı mantıkla etrafınızdaki insanların zahmetsizce yaşamaları, sınavlara girmeleri, stajlara katılmaları ve partilere gitmeleri esnasında dört sınavınız, dört saatlik uykunuzla birlikte üç projenizi yürütürken gezmelere çıkmanız biraz zor görünüyor.

Tabii ki arkadaşlarınızın başarılı olduğunu görmeyi seviyorsunuz ancak siz, kişisel yetersizlik hissiyle ayakta kalmaya çabalarken herkes nasıl bu kadar mutlu ve rahat olabilir?

Esas soru şu: “İnsanlar gerçekten göründüğü kadar mutlu, zengin, başarılı, rahat ya da mükemmel mi?”

Cevabı hepimiz biliyoruz: değiller. İnsanlar, günümüz “mükemmel olmaya zorlayan, mükemmel olmayanı dışlayan” dünyasına uyum sağlamak için şekilden şekle girmeye mecbur kalıyor. Bu durum yokuş aşağı yuvarlanan küçük bir kartopu gibi çoğumuzu içine katarak büyümeye devam ediyor.

Hepimiz, olmayı istediğimiz başkalarının da olduğunu zannettiğimiz muhteşem kareler içerisinde kayboluyoruz.

İş yerinizde her şeyi büyük bir titizlikle yapan ve oldukça sakin görünen o eleman sabahlara kadar bir sorun çıkmaması için çalışıyor, siz ortak olmayan bu süreci görmüyorsunuz.

Üniversitede gezilecek tüm mekânları bilen ama notları da AA altına düşmeyen o arkadaşınız bütün verimli ders çalışma taktiklerini zorluklarla öğrendi, ders çalışmak için ayırdığı vakitte sadece ders çalışmaya odaklanıyor.

Hiçbir tarif ya da ölçü kullanmadan tüm yemeklerini lezzetli yapan komşunuz o raddeye gelene kadar pek çok kez yemeğini yaktı, pek çok kişiden olumsuz eleştiri aldı.

Sosyal medya hesabında az önce dünyanın öteki ucunda yemyeşil bir ormanda kamp yaptığını paylaşan arkadaşınız ailesiyle büyük bir tartışma yaşadı ve evden ayrıldı, siz bu olaydan haberdar değilsiniz.

En başarılı cerrah seçilen o tıp doktoru, siz o unvanı görmeden önce pek çok güzel şeyden vazgeçerek yıllarını kariyerine adadı.

“Buzdağının görünmeyen kısmı” sizin kendi içinizdeki yıkımları bilmeniz ama başkaları için -belki çok daha fazlasını yaşamış olmasına rağmen- bunu hissedememenizdir.

Hiç kimsenin hayatı bir ördeğin suyun üzerindeki süzülüşü kadar hayranlıkla izlenesi değil. Kendinizi bir başkası gibi olmaya çalışmaya zorlamak, suyun altındaki ayaklara yapacağınız en büyük kötülük olur.

Sağlıcakla…

Kaynak:  www.matematiksel.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER12 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER12 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND