Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Oğuz saygın ile kapsamlı bir roportaj

Bu ülkede güneş bizim için doğmuyor, geceyi delerek gelen yıldızlar bize göz kırpmıyor artık. Başarının dilini bilmiyoruz. Çünkü öğrenmek istemiyoruz. Çünkü, hayat ile hareket arasındaki ilişkiyi unuttuğumuz için harekete ambargo koymuşuz. Hareketsiz hayat, çabasız, sebatsız başarı bekliyoruz.

Mehmet Gundem’in sunusu:

Hayatı yorgun ve isteksiz yaşıyor kalabalıklar. Çünkü iç dinamiklerini kaybetmişler. Enerji kesintisi var ruhlarda. Akıl “tutulma” yaşıyor. Adanmışlık pek az yer alıyor, hayatta. Bu ülkede güneş bizim için doğmuyor, geceyi delerek gelen yıldızlar bize göz kırpmıyor artık. Başarının dilini bilmiyoruz. Çünkü öğrenmek istemiyoruz. Çünkü, hayat ile hareket arasındaki ilişkiyi unuttuğumuz için harekete ambargo koymuşuz. Hareketsiz hayat, çabasız, sebatsız başarı bekliyoruz.

Halbuki hayat dışımızda değil, önce içimizde yaşanıyor. Hayat, önce tasavvur, sonra düşünce, sonra duygu, sonra duruş ve sonra davranış düzeyinde yaşanıyor. Ama hepsi biz, insanın içinde. Kelimeler içimizde büyüyen hayat. Duygular, düşünceler içimizde büyüttüğümüz biz, içimizde büyüttüğümüz ideallerimiz. Başarı da bütün bunların son cümlesinde konan bir nokta. Başarı sonuç değil süreçtir. Onun için başarının içinde mutluluk da vardır. Belki de en büyük başarı mutluluktur. İnsan en büyük iyiliği kendi kendisine yapar ve insan en büyük kötülüğü de yine kendi kendisine yapar. Her insanın içinde başarı ve mutluluk büyümeyi, büyütülmeyi bekliyor.

Doğru hedefler; doğru sorularla, doğru cevaplarla ve doğru davranışlarla mümkün. Bütün bu doğrular için de, insanın zoru başarması, kendisini keşfetmesi ve kendisiyle hem iç hem dış diyaloğa geçmesi gerekir. Kendi içinde bir ses oluşturamayan, kendi iç dilini çözemeyen insanın, dıştan gelen sesleri anlaması, anlamlandırması ve bu anlamlandırmayla hayatın yükünü taşıyabilmesi mümkün değil. Çünkü bizde gerçek anlamını bulmayan her söz, her davranış, her duyuş, gittikçe ağırlaşan bir yük olarak durur. Dışımızdan gelen her ses, her kelime, her davranış insana bir şeyler söyler. Seküler düzeyde bu bir şeyler ise asla bir hayat tarzı olamaz, insana bir hayat biçimi sunamaz. Hayatın nasıl yaşanacağını ancak ve ancak insan iç sesiyle bulur. İnsanın iç sesidir, doğruları en kolay yakalayan. Akıl da, bu iç sesten enerjisini alır, istikamet bulur.

İç keşifler, Sınırsız Güçe intisap ettirir insanı. Gerçek bilgiyle, hakikatle, diyaloğa geçen akıldan önce, gönüldür. Beden yorgunsa, izalesi kolay olur. Gönül yorgunsa hayat bir yük, başarı ve mutluluk da insandan çok uzak olur.

Hafıza eğitim uzmanı Oğuz Saygın, gönül yorgunluğunu 40ından sonra gidermiş, başarı ve mutluluğu yakalamış bir insan. Hayat dolu Saygın, bu keşiflerini insanlarla paylaşıyor, onları negatif limanlardan pozitif sulara davet ediyor. Ve diyor ki: En büyük hedefim önce kendi hayatıma sonra başkalarının hayatına değer katabilmek…

MEHMET GÜNDEM

Hafıza Eğitim uzmanı Oğuz Saygın: Her sorun bir fırsattır

Hayat Türkiyede hep negatif limanlarda geçiyor gibi… Pozitif sulara ulaşabilenlerin sayısı çok az. Negatif Limanlardan Pozitif Sulara kitabınız 17 baskı yapmış. Nasıl negatiflik pozitifliğe dönüştü sizde?

Kesin olarak inanmış olduğum bir şey var; olaylar ve olayların algılamaları. Olayların hayatımızın üzerindeki etkileri sadece ve sadece yüzde 10dur. Önemli olan bizim olaylara gösterdiğimiz tepkilerdir ki, geri kalan yüzde 90 da budur zaten. Biz genelde bireysel–kurumsal ve ülke olarak olaylara tepki veriş biçimimizde hatalar yapıyoruz.

Biz ne tür tepki gösteriyoruz?

Siyasilerden birisi hapşırsa, Borsa altüst oluyor. Bu psikolojide bir toplumuz.

Birisi birisine kızdığında, birisi bir toplantıyı terk ettiğinde, Türkiyede hayat kaosa dönüşüyorsa, zihinlerde, bireysel ve kurumsal yapılarda negatiflik hakim olduğu için mi öyle oluyor?

Maalesef onunla birlikte daha başka eksiler var. Biz ülke olarak iç dinamikleri son derece kuvvetli bir ülkeyiz. Ama maalesef bu dinamikleri kullanmasını bilmiyoruz. Batı ülkeleri ise bu tür iç dinamiklerden yoksun olmalarına rağmen o boşluğu teknikle aşıyorlar. Onlar teknikleri çok iyi biliyorlar. Bir Fatih Terim olayını alın; Fatih Terim Avrupadaki teknik bilgilerle Türklerin iç dinamiklerini birleştirerek büyük bir başarıya imza attı. Sonra aynı metotları kullanarak aynı başarıyı İtalyada yakaladı.

Bu iki örnekte de bir Batı tekniği, bir de Türklerin iç dinamikleri var…

İnsanlarımızda müthiş bir eyleme geçme yeteneği var… Çocukça toparlanabilme yeteneği var… Türkler kanı kaynayan insanlar. Ama bunu tekniklerle donatmadığınız takdirde çok yanlış ve çok agresif hareketler ortaya çıkar. Bu dinamikleri tam olarak kullanamıyoruz. Toplumumuzun yüzde 97sinin gelecekle ilgili, kesinleşmiş hiçbir hedefi yok. Tek hedef; günü kurtarmak. Biz ülke olarak da böyleyiz… Pozitif sulara açılabilmek için ilk yapılacak şey; insanlara bir hedef göstermek…

Nasıl bir hedef?

Motive edici, inandıkları ve ulaşılabilir hedefler olmaslı. Hedef olmadığı takdirde hiçbir şey olmuyor.

İnsanların hedefsizliğinde, ülkenin iktisadi ve sosyal sıkıntılarının, belirsizliğin, istikrarsızlığın mazeret düzeyinde bir etkisi yok mu?

Her insan yüzlerce mazeret söyler.Mazeretleri insanın şişmiş göbeğine benzetiyorum. O göbek, doğrudur, gerçektir; ama hiç faydası yoktur. Biz çok mazeret üreten bir toplumuz.

Başbakanın Fatih Terimden farkı ne ki, Batının teknikleri ile iç dinamiklerimizi birisi birleştiriyor da, ötekisi birleştiremiyor?

Çünkü, Fatih Terimin hiçbir şekilde mazereti yok. Mallorca maçını deplasmanda GS 4–1 kazanmıştı. Rövanş İstanbulda yapılacağı sırada Mallorcanın hocası; Biz İstanbula turistik seyahate geldik. demişti. Bunu Fatih Terime söylediklerinde; Ben olsam böyle bir şey söylemezdim. dedi. En zor durumlarda dahi, baskıyı üzerinizde hissederken dahi rahat karar verebiliyorsanız, işte o zaman hayatınızdan tüm mazeretleri çıkarmışsınız demektir. Siyaset, Ankara hâlâ mazeretlere bağımlı hareket ediyor. Şimdi, ne yapsın Başbakan… Millet mazeret istemiyor, çözüm istiyor. Hakem kötüyse, İki gol değil, üç gol atmamız lazım diyebilmelisiniz…

Nedir liderlerin bu durumunun açıklaması?

Yorgun düşmüşler… İnsanı canlı ve zinde tutan motivasyon çalışmaları yapmamışlar. Fatih Terim ve GS bir yıl NLP çalışması yaptı. GS şampiyon olacağı konusunda kesin hedefler koymuştu ve son noktayı her an görüyordu gözüyle. Ama bizim başbakanımız dahil liderler, Ankara, şimdi önünü dahi göremiyor ki. Gelecekle ilgili hedeflerinin çok net olduğunu sanmıyorum. Özal, bu alanın bir istisnasıydı. Geldi, ne istediğini çok iyi biliyordu, vizyonu vardı, hedefleri vardı… Düğmeye bastı takır takır her şey yürümeye başladı… Ne istediğinizi çok iyi biliyorsanız, o zaman istediğinizi alıyorsunuz.

Pozitif sulara açılmanın yolu…

Ne istediğinizi bileceksiniz. Somut hedefleriniz olacak… Niçin insanlar negatif limanlara demirliyorlar? Soruyorum; bir gemi için en emin yer neresidir? Cevap geliyor; liman. Peki gemiler limanda durmak için mi yapılmıştır? Cevap; hayır…

O halde insanlar neden açılamıyorlar?

Rahatlık bölgelerini terk etmek istemiyorlar. Değişim çok zor geliyor. Eğer siz değişimden korkuyorsanız, eğer siz farklı sonuçlar almak için değişmek gerektiğine inanmıyorsanız, o zaman çok zordur. Ben bir deli tarifi yapıyorum; hep aynı davranışlarda bulunduğu halde hep farklı sonuçlar bekleyen kişi. Bizim liderlerimiz de farklı sonuçlar bekliyorlar; ama hep aynı davranışlarda bulunuyorlar… Sonuçlar değişmeyecek… Farklılık olması lazım, önce davranışların değişmesi lazım.

Kişisel değişim için ne gerekiyor ilk planda?

4D formülü. 1–Durumumuzu değiştireceğiz. Kendinizi çok kötü bir durumda yakaladınız, omuzlarınız düşük… Yere bakar ve kaygılanmaya başlarsınız… Orhan Gencebayın Batsın bu dünyasını dinleyin. Çünkü bu ruh haline en uygun parça budur. Kopartır adamı… Burada asıl yapılacak şey, o anda arkaya yaslanıp karşıya bakmak ve gülümsemek… Bir anda damarlarınızda kanın aktığını hisseder canlanırsınız… 2– Düşüncelerinizi değiştirin. Düşünceler bizim beynimizdeki programlardır. Bunu, anne–babamız–öğretmenlerimiz–çevre–toplum yapıyor, ondan sonra program oluşuyor. Biz adam olmayız diyen bir insanın hiçbir adım atmaya niyeti yoktur. Soruları değiştirmek lazım. Soru şu; Neden olmasın? Soruyu değiştirmekle odağınız değişiyor. Niye bütün kötü şeyler bizim ülkemizin başına geliyor? Niye bütün kötü şeyler benim başıma geliyor? diye sorarsanız tek bir cevap alırsınız; çok salaksınız da ondan. Böyle sorunun cevabı budur. Ama siz odağınızı değiştirin… Her şey değişir. 3–Duygularınızı değiştirin. Düşünceler değişir ve duygular da değişir. Bir genç kız soruyor: Hocam çok canım sıkılıyor, ne yapabilirim? Dedim bir ihtimal daha var; canın sıkılmayabilir… O, o anda sıkılmayı seçmiş… 4–Durumunuz, düşünceleriniz, duygularınız değiştiği takdirde otomatik olarak davranışlarınız değişir.

İnsanda coşku da olur, sıkıntı da olur. Yani coşku ve sıkıntı her zaman iradi tercihlerimiz değildir. Burada iradi olan şu mudur; coşkuyu uzun süre, sıkıntıyı da kısa süre yaşamak?

Elbette. Uç bir örnek; bir seminerde bir dinleyicim kendi yaşadığı bir olayı anlattı. Trafik kazası geçiriyor. Oğlunu ve kızını kaybediyor. Eşi komada. Cenaze namazlarını kılıp, çocuklarını toprağa verdikten sonra mütebessim bir şekilde hastaneye gidiyor. Sordum Mükremin Bey nasıl böyle olabildiniz? Ben kadere inanan bir insanım. Kadere inanan kederden emin olur. Bu bir takdir–i İlahidir. Düşünüyorum ki, oğlumu uzun süreliğine askere gönderdim. Kızımı da uzak bir yere gelin olarak gönderdim. 15–20 yıl sonra onlarla buluşacağız. Döndüm eşimin yanına… 60 gün komada kaldı… İyileşti ve ancak o zaman öğrendi çocuklarının vefat ettiğini. Yeniden çocuklarımız oldu ve biz şimdi mutlu bir aileyiz… Hocam bu kadar da olur mu? diyenler çıkıyor. Mükremin Bey, üzüntüden kendisini bıraksaydı neler olurdu düşünün… Bize dinimiz öyle büyük imkanlar sunuyor ki…

Yani olumlu düşünmenin psikolojik ve sosyal altyapısı hazır aslında…

Evet. Hazır… Amerikalı gitmiş bunu teknik olarak bulmuş. Bize ise bunların hepsi zaten verilmiş.

Olaylar bir ilk şok ile geliyor ve biz o anda alternatifsiz ve genelde negatif bakıyoruz hayata.

Çok doğru. O anda hemen bir ikinci alternatif ortaya koymak zorundayız. Yoksa hayatı yaşamak zorlaşır. Çaresizlik içinde kalırız… Unutmayalım ki, her sorun bir fırsattır…

İnsanın en büyük düşmanı…

Kendisidir…

İnsanın, en büyük düşmanı, kendisini yenebilmesinde ben iki şey öngörüyorum; insanın kendisini keşfetmesi ve kendisiyle iletişime geçebilmesi. İinsanın kendisiyle iletişime geçmesi zor…

İnsanın kendisiyle iletişime geçmesi hem çok zor hem çok kolay. Öncelikle bunların farkına varmak lazım. Seminerlerimde diyorum ki, öncelikle kendinizle olan konuşmalarınızı bir düşünün. Siz kendinize şu şu hakaretleri yapıyor musunuz? Kendinize şöyle şöyle diyor musunuz? Hiç kimse gelip de size böyle bir kelime söyleyebilir mi? Hayır diyorlar. Diyorum ki, inanın tahrip ediyorsunuz kendi kendinizi. Ben inanıyorum ki, mide ve baş ağrılarının yüzde 95i psikolojik. Düşünebiliyor musunuz ki, biz kendi kendimizi kahrediyoruz. Bu konuda rahat, ne istediğini bilen ve kendisiyle barışık insanlar vardır. Onlar hem kendilerine hem de hayata çok güzel sorular sorarlar. Benim hayatım beş yılda değişti. Kendimi refüze etmemeyi öğrendim. Kendime hakaret etmemeyi, kendimle güzel konuşmayı, kendime güzel sorular sormayı öğrendim.

Şimdi nasıl konuşuyorsunuz kendinizle?

Mesela eskiden bir Pazartesi Sendromu vardı. Hafta zaten bitmiş başlıyordu. Şimdi Pazartesi Senfonisi var. Her pazartesi daha büyük bir enerji ile başlıyor hayat. Kelimeleri değiştirin, hayatınız değişir. Kendi kendime hadi aslanım, hadi aslanım… derim. Yumruğumu sallayarak olay olay… derim. İspanyolca Allah demekmiş olay, daha çok hoşuma gitti… Artık başarının dilini anlamaya, konuşmaya, kendimle barışık olmaya o kadar çok alıştım ki… Bu yaşama sevincine, heyecana, mutluluğa sahip olmak inanılmaz bir şey. Şimdi, en büyük hedefim önce kendi hayatıma, sonra başkalarının hayatına değer katabilmek.

Başarısızlık diye bir şey yoktur sonuçlar vardır. diyorsunuz. Bu, hayatın içerisinde karşılığı olan bir şey midir, yoksa felsefi bir cümle midir?

O kadar önemli bir cümle ki, duvarlara asılmalı. Ama bunun altı bilinmeli. Bakın, siz on tane ürün satmak için kendinizi programlıyorsunuz, 7 tane satıyorsunuz. Bu bir başarısızlık değildir. Hedefiniz yoksa her şeyi başarısızlık içinde görebilirsiniz. Eğer bir hedefiniz varsa, hayatta iki şey olur; ya kazanırsınız ya öğrenirsiniz. Eğer sizin bir hedefiniz yoksa; ne kazanırsınız ne de öğrenirsiniz. Başarısızlık diye bir şey yoktur, sadece ve sadece sonuçlar vardır. Ben, ilk seminerimi büyük bir kurumda verdiğimde henüz hazır değildim. Korkunç bir seminerdi… Geri dönüşüm kağıtlarında bir cümle vardı; Bir daha böyle bir eğitimi burada aldırmayın, vakit kaybından başka bir şey değil. Bir daha bu adamı da buraya sokmayın. diyordu. Orada çok şey öğrendim ki, eğer öğrenmeseydim, sonuçları göremeseydim benim için o gün her şey bitmişti. Şimdi her eğitime giderken o kağıdı bir kere daha okuyorum… Şimdi ben her programdan, ne öğrendim diye çıkarım.

İnsan için güç nedir?

Amaçlanan hedeflere ulaşmak. Hedefi olmayan insanın gücü de yoktur. Önce küçük, sonra büyük, sonra daha büyük hedefler koymak…

Peki insan hedefe nasıl odaklanır?

Toplumsal konularda hedefe odaklanmak için bazı altyapılara ihtiyaç var. Türkiyede bazı alanlarda bu alt yapılar yok. Mesela yolsuzluklarla mücadele konusunda bir odaklanma yok. Hâlâ bilinçsizlik var, yolsuzluk içerisinde ne kazanabilirim diyenler var. Kurumlar bireylerden oluşur. Biz bireysel olarak bu odaklanmaları mükemmel bir şekilde yapabilirsek, bireylerin değişimi toplumun değişimi demektir. Bu da 10 yıl 20 yıl sürebilir.

Bireysel bazda odaklanma nasıl gerçekleşir?

Siz hedefinizi gerçekleştirdiğiniz zaman neler göreceksiniz, neler işiteceksiniz ve neler hissedeceksiniz? Bu üç duyu çok önemli. Bu bir nevi hipnozdur. Ben sürekli olarak bu otohipnozu kullanıyorum. Hedef gerçekleşti, son noktada neler göreceğinizi önceden yaşamaktır, söylediğim. Ölmeden önce ölünüz de bu anlamda bir şey… O ölüm olayını yaşarsanız zaten yaşantınızda bütün davranışlar değişir. O son noktada, neler göreceksiniz, neler işiteceksiniz, neler hissedeceksiniz… Anthony Robbinsin Sınırsız Güç kitabını okudum. 5 bin kişiye seminer verdiğini öğrendim… Dedim ki, Ben de yapabilir miyim? Üç yıl boyunca hep aynı rüyayı gördüm, karşımda 5 bin kişi ve ben konuşuyorum… Gün geldi bu rüya gerçek oldu… Çünkü o heyecanı yaşamadan yaşamıştım.

İnsan için önemli bir çıkış da, soruna değil çözüme odaklanmak.

Her zaman bir seçenek vardır. Bakın, Her şeyde bir hayır vardır, Hayır ve şer Allahtandır, Her sorun bir fırsattır diyoruz. Önemli olan bunları hayata geçirebilmek. Bir Kemal Derviş geldi, topluma moral verdi, birden Borsada farklılıklar oldu. Herkes ona inanmak istiyor.

Toplumsal aktörlerin baktığı yerden bakıyor insanlar…

Lider çok önemli. Biz, belirlemiş olduğu birtakım hedeflere ulaşan kişiyi lider zannediyoruz. Halbuki, takipçilerini de hedefe ulaştırmayan insan, gerçekte lider olamaz. Türkiyede başarılı insanlara lider muamelesi yapılıyor ve onlara kaldıramayacakları yükler yükleniyor. Biz öğrenmeyi de, düşünmeyi de öğrenmeliyiz. Biz, bir problem çıktığında düşünmeye çalışıyoruz. Problem çıkmadan hiçbir şey düşünmüyoruz. Hedefimiz yok. Bu nasıl daha iyi olabilir? sorusunu sormuyoruz. Sadece ve sadece Her şey şimdiki gibi olmalıya odaklanmışız. Çünkü rahatımızı terk etmek istemiyoruz.

Öğrenilmiş çaresizliklerimiz mi var bizim?

Bize okullarda öğretilen maalesef çoğunlukla bu. Pirelerin zıplama örneği var. Avrupada bir deney yapılıyor. Isıtılmış bir sacın üzerine pireleri koyuyorlar. Ölçüyorlar ki, pireler 60 cm zıplıyor. Sonra pireleri 30 cm bir kavanoza koyuyorlar ve kapağını kapatıp ısıtıyorlar. Pireler zıpladıkça kafalarını kapağa vuruyorlar… Sonra 29 cm zıplıyorlar ve artık kafalarını vurmuyorlar… Bir müddet sonra kavanozun kapağını açıyorlar ve yine ısıtıyorlar; ama pireler zıpladıkları halde bir tanesi dahi dışarı çıkamıyor… Benim bütün okullarım bitti ve üniversiteden mezun olduğum zaman hayatta ne yapamayacağımı çok iyi bilerek mezun oldum.

Bizde hayat öğrenilmiş çaresizliği aşma mücadelesiyle mi başlıyor?

İnanın öyle. Ama çok az insan bunu aşabiliyor. Çok az insan içindeki büyük güçü keşfedebiliyor. Dünyada değiştirebileceğimiz bir tek insan var; o da kendimiz. Bizim en büyük yanlışımız, hep başkalarını değiştirmeye çalışmak. İnsan, kendi sabit kalarak; arkadaşlarını, kurumları, devleti değiştirmeye çalışıyor. Kendinizi değiştirmediğiniz sürece hiçbir şekilde bir değişim olmayacağını anlamanız gerekiyor.

Düşünceyi, pozitif değişimi ve başarıyı yakalamak için doğru soruyu sormak gerekiyor. Peki ama doğru soruyu nasıl soracağız?

Sorular cevaplardır. Asıl mesele de burası, doğru soru. Düşünme şudur, sorduğumuz sorular, aldığımız cevaplar. Biz sürekli olarak sorular soruyor, cevaplar alıyoruz. Ama yanlış sorular sorarsak, kesinlikle yanlış cevaplar alırız. Ben nasıl kendimi daha çok geliştirebilirim, ben nasıl insanlarla daha doğru iletişim kurabilirim, ben nasıl hazırlıklı olarak fırsatları bekleyebilirim?.. Diye kendimize sormalıyız. Yürekler üzerine korku ve terör salarak elde edilen başarılar geçicidir. Kalıcı olan yürekleri coşturarak fethetmek, harekete geçirip sevgi yeşertmektir. Ben ikinci yolu seçerken ömrümden sonraki bir döneme de yatırım yapmış olduğumu düşünüyorum.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND