Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Neden bu kadar sinirliyiz?

Öfkeli bir ruh hali hem kendi bünyesine hem de çevresine zarar verir. Eğer son zamanlarda olup olmadık konularda anlık öfke patlamaları yaşıyorsanız, öfkenizi kontrol etmeyi öğrenmelisiniz. “Sinirlilik” ile ilgili araştırmayı yapan Harvard Üniversitesindeki bilim insanları, sinirlilik halinin “karakteristik davranış” sınıfıntan çıkartılıp hastalık sınıfına konmasını söylüyor.

sinirlerine hakim ol, neden bu kadar sinirliyiz, insan neden sinirlenir
Öfkeli bir ruh hali hem kendi bünyesine hem de çevresine zarar verir. Eğer son zamanlarda olup olmadık konularda anlık öfke patlamaları yaşıyorsanız, öfkenizi kontrol etmeyi öğrenmelisiniz. “Sinirlilik” ile ilgili araştırmayı yapan Harvard Üniversitesindeki bilim insanları, sinirlilik halinin “karakteristik davranış” sınıfıntan çıkartılıp hastalık sınıfına konmasını söylüyor. 

SİNİRLERİNE HAKİM OL

Asıl soru; niye bu kadar sinirli olduğumuz aslında.

2006 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre birçok erkek, o kadar sinirli bir yapıya sahip ki, artık bunun ‘karakteristik davranış’ sınıfından çıkarılıp ‘hastalık’ sınıfına konması gerekiyor. Bu hastalığın tıp literatüründe ismi de var tabii ki: ‘Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı.’

Bu rahatsızlık 1980’lerden beri tıp literatüründe var aslında ama Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bu rahatsızlık toplum içerisinde tahmin edilenden çok daha yaygın. Araştırma, neredeyse her on erkekten birinin aşırı agresiflik örneği sergilediğini, bazen de herhangi bir mala veya cana zarar verme ihtimali doğuracak kadar öfkelendiklerini ortaya koyuyor. Ek bir not daha: Bu rahatsızlık kadınlarda erkeklere göre yarı yarıya daha az görülüyor.

Harvard’daki araştırmada yöneticilik görevini üstlenmiş olan Dr. Ronald Kessler; “Bu kadar çarpıcı sonuçlara ulaşabileceğimizi hiç tahmin etmemiştik. İnsanlar öfkenin çok büyük bir problem olmadığını düşünüyor ama bu durumun çok ciddi ve karmaşık etkileri var. Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan kişiler genellikle boşanmış, kendileriyle aynı eğitime sahip olan kişilerden daha kötü şartlar altında çalışan veya nispeten daha az arkadaşa sahip insanlar oluyor” diyor.

Dışarıdan bakınca bu rahatsızlığın belirtilerini görmek oldukça kolay aslında… Sıkışık bir trafikte ilerlerken diğer sürücüye delicesine küfreden, maç izlerken kaçan gol yüzünden eline geçirdiği şeyleri oraya buraya fırlatan veya sokaktan aldığı bir yiyeceğin tuzu az diye satıcıya esip gürleyen insanlar, bu rahatsızlığın belirtilerini ayan beyan gösteriyor demektir. Fakat bu hastalığın geri planında birkaç kontrolsüz davranıştan başka şeyler de var. Eğer haftada birkaç kere kendinizden geçercesine öfkeleniyorsanız, tepeniz ikide bir atıyorsa, büyük bir ihtimalle bu rahatsızlıktan muzdaripsinizdir.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu tartışmalar sürerken öfkenin insan sağlığı üzerinde yaratacağı etkilerle ilgili endişeler de artıyor. Hofstra Üniversitesi’nde öfke üzerine araştırmalar yapan Dr. Howard Kassinove; “Öfke sigara içmek gibidir. Kısa vadede kendinizi iyi hissedersiniz ama konuyu asıl uzun vadede değerlendirmek gerekir. O zaman gördüğünüz de öfkeden dolayı kalp hastalıklarına yakalanma veya kalp krizi geçirerek ölme riskinin yükseldiğidir. İnsanlar öfkelenmeyi maçolukla, erkeklikle, delikanlılıkla bağdaştırıyor ama yaşamak, çok daha erkekçe bir davranıştır” diyor.

ATM’nin önündeki uzun kuyruğa homurdanmak ve sırayı bozmaya çalışanı uyarmak, nasıl ki makul bir davranışsa; aynı kuyrukta bağırıp çağırmak, hakaretler yağdırıp küfürler etmek, kontrolsüz davranışlarda bulunmak da bir o kadar kabul edilemezdir. Bir kişinin yaşadığı öfke patlamalarının sıklığı dışında, bu kişinin öfke anında kullandığı sözlerin orantısızlığı ve aşırılığı da aralıklı taşkınlık rahatsızlığının önemli belirtileri arasında yer alır. Michael Douglas’ın ‘Sonun Başlangıcı’ (Falling Down) adlı filmde canlandırdığı karakteri bir hatırlayın: Sıcak bir yaz günü, kilitlenmiş trafiğin tam ortasında, içi fırın gibi kavrulan arabasında direksiyon sallamaktan çok oturarak evine gitmeye çalışan sıradan bir adam olan William Foster, arabasını köprü trafiğinin ortasında bırakıp yüzerek karşıya geçmeye karar verir. Sonunda kentin içine dalarak dehşet saçmaya başlar. Bu kadar uç olmasa da, günlük hayatta buna benzer davranışlar sergileyen birçok insan var aslında. En basitinden birçoğumuz satıcılarla ağız dalaşına tutuşmuyor muyuz zaman zaman? İşte öfkelenmek de, mantıklı ve makul görülen bir meselenin etkisi altında saldırıya geçmek gibi bir şey. İnsan bu süreci izler, bütün bunların gerçekleştiğinin de farkındadır ama yine de kendine engel olamaz.

Kendinizi tehdit altında hissettiğiniz zaman beyninizdeki algı bölgeleri, sempatetik sinir sistemindeki ‘savaş ya da kaç’ tepkisini uyararak harekete geçirir. Göğsümüzü şişirir, dişlerimizi bileyleriz; saldırgan taraf da ya kaçar ya da kalır ve bizimle kavgaya tutuşur. Sonuçta kazanan taraf tektir. Şu da var ki, günümüz koşullarında böylesi olaylar pek yaşanmıyor. Gözümüzü korkutan şeyler genellikle soyut ve dolaylı yoldan bizi etkileyen şeyler oluyor. Mesela e-postalar, imalı laflar veya maaşın geç yatması…

Bazı insanlar belli başlı tehlikeleri önceden hissedip değerlendirmede o kadar da iyi değil. Chicago Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Coccaro, laboratuvarında yüz ifadelerinin test edildiği bir araştırma gerçekleştirdi. Bu araştırmaya göre aralıklı taşkınlık rahatsızlığı yaşayan insanlar, art niyetli olmayan bir ifadeyi tam tersi şekilde algılayabiliyor ve böylece ufukta bir tehlike veya tehdit olmasa bile kendilerini olumsuz düşüncelere kaptırıyor. Bir başka çalışma ise korumacı ve savunmacı yapılarından ötürü erkeklerin, diğer insanların gösterdiği öfke ifadeleri ve ünlemlerini çok daha hızlı bir şekilde fark edebildiğini ortaya koyuyor. Bu iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildiğinde ise sinirli erkeklerin, neden tüm dünya kendilerine karşıymış gibi düşündüklerini anlamak pek zor olmuyor.

Duygulardan, yüz ifadelerinden, vücut dilinden veya konuşurken sözcüklere yapılan vurgulardan çeşitli ipuçları edinerek yaşananları / anlatılanları bir şeylere bağlayabiliyoruz. Öfke bozukluğu yaşayan insanlar ise tüm bu ipuçlarını doğru şekilde yakalayamıyor. Bu kişiler genellikle olayları olumsuz bir şekilde değerlendiriyor.

Öfkeyi algılamak denklemin sadece bir parçası aslında… Diğer parçası ise karşılaştığımız tehlike karşısında ne gibi bir davranış örneği sergilediğimiz. Birçoğumuz, beynimizin, “eline bir sopa al ve karşındakini bir güzel patakla” emrini dizginleyebiliyor. Bazı kişiler ise bunu beceremiyor. Bunun suçlusu da düşük serotonin seviyesi… Serotonin seviyesi düştükçe, karşılaşılan tehlikeye karşı makul davranışların gösterilmesinde etkili olan beynin ön lobları bağlantılarını kaybetmeye başlıyor. Öyle ki bu dertten muzdarip olanların “durma” tepkileri de yetersiz kalıyor. Gerçi serotonin alıcı ve taşıyıcılarının benzer durumlarda etkili olup olmadığı konusu henüz netliğe kavuşturulmuş değil ama araştırmalar ve deneyler tüm hızıyla sürüyor.

Diğer bir grup araştırmacı ise serotonin eksikliğini, nörotransmitter (sinirsel uyarıları ileten organik kimyasal) seviyelerini düzenleyen bir çift gen ile ilintilendiriyor. Bu araştırmacılara göre söz konusu genler ne kadar canlı olurlarsa, sizin de öfkenizi kontrol etmeniz o kadar kolaylaşıyor. Yani aralıklı taşkınlık rahatsızlığının oluşumunda genetik bir bileşim rol oynuyor olabilir. E durum böyle olunca yemeğin tuzu biraz fazla kaçmış diye esip gürleyen bir babası olan kişinin, onu örnek alarak benzer davranışlar sergilemesine pek de şaşmamak gerek.

Bunlar, Dr. Coccaro’nun laboratuvarındaki sandalyelerden birine oturan kişinin, önündeki bilgisayar ekranında beliren kelimeler. Yapılan bu deney kişinin ne kadar sinirli olduğunu ölçüyor. Kişi çok fazla rahatlayıp yayılmasın diye deneklerin kulaklarında rastgele aralıklarla yüksek bir statik patlama yankılanıyor. Bu ses psikolojide “irkilme ile gelen göz kırpma tepkisi” adı verilen tepkiyi ortaya çıkarmak için tasarlanmış. Bir diğer bilgisayar ise kişinin göz kırpma sıklığını kaydediyor. “Belirgin bir şekilde gözlerini kırpan kişiler daha uyanık vaziyettedirler ve bu kişilerin duygusal bir tepki verme ihtimalleri daha yüksek olur. Bu kişiler uyarıları çok daha büyütülmüş şekliyle algılar ve doğru orantılı olarak daha büyük tepkiler verir. Diğer taraftan aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan insanlar olumsuz düşüncelere karşı çok daha duyarlıdır ve fevri tepkiler verme ihtimalleri yüksektir. Bu durum ise söz konusu kişilerin kısır döngüye kapılmalarına neden olur” diyor Dr. Coccaro.

Keskin hareketlerle ve hızlı bir şekilde gözlerini kırpan kişiler, büyük olasılıkla aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya. Ancak bu konuda kesin yargıya varabilmek için kişinin birkaç testten daha geçmesi ve doktoru ile esaslı birkaç görüşme yapması gerekiyor. Dr. Coccaro, bu konuda tedaviye ihtiyacınız olup olmadığını anlayabilmeniz için daha kolay bir test öneriyor. “Kendinize ‘Bu mesele beni gerçekten de zor durumda bırakıyor mu?’ diye bir sorun. Olay bu kadar basit! Hem içinizdeki ses hem de etrafınızdaki insanlar biraz sakinleşmeniz gerektiğini söylüyorsa, bu sorunla karşı karşıya olma ihtimaliniz yüksek demektir” diyor.

Biyolojik yapımızın sinirli olmamızda ne kadar etkisi varsa, yetiştiğimiz toplumun da bir o kadar payı var tabii ki. Bu aralar dünyanın çeşitli yerlerinde bu rahatsızlık ile ilgili araştırmalar yapılıyor ki, çevresel faktörlerin etkili olup olmadığı tam olarak anlaşılabilsin. İstatistikler bu teoriyi destekler nitelikte. BM verilerine göre dünya nüfusu son 100 yılda yaklaşık 4 kat arttı. İnsanlar birbirlerine yaklaştıkça birbirlerinin bam teline daha sertçe basar oldu. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara göre yüksek nüfus yoğunluğu, yani kilometre kare başına düşen insan sayısı arttıkça, stres hormonu olan kortizolun kanımızdaki seviyesi de yükseliyor. Bizi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlayan şey de, kortizolun ta kendisi zaten.

Kırsal alanlar çok daha kalabalık bir hale geldi ve işten eve, evden işe gidiş geliş için harcadığımız zaman, 20 yıl öncesine kıyasla çok daha uzadı. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar da, kişinin işe gidiş ve gelişinde kortizol seviyelerinin yükseldiğini gösteriyor. Üstelik bu araştırma tren ile seyahat eden insanlar üzerinde yapılmış. Bir de araçların birbirine neredeyse yapışık şekilde ilerlediği trafiği düşünün. Hele İstanbul trafiğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten

. Evinizin önüne gelip aracınızı park ettikten sonra trafik sıkışıklığının hafızanızda yarattığı resimler silinse de, damarlarınızda dolaşan kortizol ve adrenalin tüm vücut sisteminizi gün boyunca etkilemeye devam ediyor. Kan basıncında meydana gelen artışlar ise koroner atardamarlara ve diğer atardamarlara zarar veriyor. Bunu bir akarsu gibi düşünebilirsiniz. Her akarsu, zamanla kıyıları aşındırır. İşte yüksek kan basıncı da damarlar üzerinde bu etkiyi yaratıyor.

Bu arada 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan da söz etmek gerekir. Buna göre her yıl gerçekleşen binlerce kalp krizi vakası, anlık öfkelenmelerle tetikleniyor. Sinirli bir yapıya sahip olan insanlar bu durumu kontrol altında tutmak için fazladan enerji sarfediyor ve bu tür bir zorlama da kalp krizi ile karşı karşıya kalma ihtimalini yükseltiyor. Sinirlilik hali ne kadar yoğunsa, kalp krizi ile karşılaşma ihtimali de o kadar yüksek oluyor.

Öfkeyi alt etmek için kullanılan en popüler yöntem katarsis, yani duygusal boşalma yöntemiydi. Anlat Bakalım (Analyze This) adlı filmde de bu metot işlenmişti. Filmde Billy Crystal, Robert De Niro’nun psikoloğunu canlandırmakta ve De Niro’ya öfke patlamalarını kontrol altına alması konusunda yardımcı olmaya çalışmaktaydı.

Crystal, De Niro’ya; “Sence ben sinirlendiğim zaman ne yapıyorum? Yastığı dövüyorum! Sen de yastığı döv ve bak bakalım kendini nasıl hissedeceksin” der. De Niro’nun ne yaptığı ise çoğumuzun hafızalarına kazınmıştır zaten: Silahını çeker ve yastığı kurşun yağmuruna tutar… “Şimdi daha iyi misin? diye sorar Crystal. De Niro’dan ise “Evet, daha iyiyim” şeklinde bir yanıt gelir.<p;> İşte katarsis teorisi kısaca bundan ibarettir. Sigmund Freud ve erkek kardeşleri 1900’lerin başında bu fikri öne sürmüşlerdi ama 1990’lara kadar psikologlar bunu enine boyuna incelemiş değildi. Testler yapıldıktan sonra ortaya çıkan sonuç ise katarsisin öfkeyi daha da artırabileceği yönünde olmuştu.

Michigan Üniversitesi’nden Dr. Brad Bushman; “İnsanlar öfkeliyken bir şeylere vurduklarında kendilerini daha iyi hissettiklerini zannediyor ama bu yapılabilecek en yararsız şeylerden biridir. Çünkü bunu yapmakla öfkenizin şiddetini artırmaktan öteye geçemezsiniz” diyor.

Öncelikle kendinizi sıkmamanız gerekiyor. Meditasyon terapilerinde hastalardan kendilerini bir sahil kenarındaymış veya sıcak bir şöminenin yanı başındaymış gibi düşünmeleri istenir. Derin nefesler alınır ve aşamalı olarak birçok kas grubu çalıştırılır. Gözlerinizden alevler, burun ve kulak deliklerinizden de dumanlar çıktığı zaman, derin nefesler almanın size ciddi faydası olacaktır. Ayrıca 10’a kadar saymayı da deneyebilirsiniz, çünkü öfkeden gözünüzün kararacağı anı ne kadar geciktirirseniz, sinirleriniz de o kadar yatışmış olur. Bilindiği gibi öfkeli insanlar kötü tercihler yapar ve fevri davranışlar sergileyerek düşünmeden karar alırlar.

Etkili bir diğer yöntem ise dikkat dağıtmaktır. Sinirlendiğiniz zaman dikkatinizi başka bir şeye vermeye çalışın. Söz konusu olaydan kaçmak da işe yarayabilir. Kulağa basit gibi geliyor ama birçok insan, gerçekte nelerin kendilerini öfkeden patlama noktasına getirdiğinden haberdar bile değil. Bir öneri olarak eve her gün trafikte çile çekerek gitmek yerine, arada metro, metrobüs hatta trene binmeyi deneyin. Bir gün olsun bu sorundan kaçın.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığının varacağı en son nokta elbette ki ilaçla tedavi… “Belli başlı bazı ilaçlar insanların dayanma çıtasını yükseltir” diyor Dr. Coccaro. Bu rahatsızlık ile karşı karşıya olan hastalar da beynin ön bölgesini devre dışı bırakarak tepkilerini dizginleyemez hale gelir. Serotonin geri alımı ise nörotransmitterlerin dolaşım içerisinde kalmalarını sağlayabilir. Böylece öfke tepkileri kontrol altına alınır.

Her birimizin arada bir öfkeye kapıldığını kabul etmek gerek. Eğer çok basit, incir çekirdeğini bile doldurmayacak meseleler öfkemizi kontrol edemediğimiz için büyük tartışmalara dönüşüyorsa, o zaman kendi dizginlerimizi elimizde tutmak için bir şeyler yapmamız gerekiyor demektir.

Derleyen: Emrah Ataş
Kaynak: www.menshealth.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Bir kahramana ihtiyacınız var mı?

toplum, galıleı, çöküş halindeki toplumlar, çöküş, bruno

Toplum olarak sorunları çözmek gibi bir huyumuz yok maalesef… Genelde sorunları dile getiririz ve birilerinin çözmesini bekleriz. Peki, sadece sorunun değil, çözümün de bir parçası olmayı ne zaman öğreneceğiz?

Çöküş halindeki toplumların tipik emaresi: Kahraman beklemek

Kahraman beklentisi insanı ve toplumu gereksizleştirir

Çöküş halindeki toplumların tipik emarelerinden biridir ‘kahraman’ beklemek. Kahraman beklentisi iyi bir şey değildir, insanı ve toplumu gereksizleştirir.  İnsanları gereksizleştirmek de insanlara yapılacak en büyük kötülüktür

Bertolt Brecht’in, Galilei’nin Yaşamı adlı oyununda ünlü bir sahne vardır. Floransalı matematik ve fizik öğretmeni, 22 Haziran 1633’te Roma’da Engizisyon mahkemesi huzurunda Dünya’nın dönüşüyle ilgili teorisi yüzünden yargılanmaktadır. Kapıda yığılmış öğrencileri, “Galilei asla reddetmez” diyerek içeriden bir kahramanın çıkacağından emindir. Fakat Galilei reddetmiş olarak çıkar. Hayal kırıklığı yaşayan öğrencilerinden biri, “Ne yazık! Bu ülkenin senin gibi bir kahramana ihtiyacı vardı” der. Yirmi üç günlük zindan ve sorgudan bitkin düşmüş, yüzü gözü tanınmaz haldeki yaşlı bilgin, öğrencisine usulca karşılık verir: “Asıl, ne yazık o ülkeye ki kahramana ihtiyaç duyuyor!”

Kahraman beklemek

 Çöküş halindeki toplumun tipik emarelerinden biri de bir “kahraman”ın beklenmesidir. Çöküşün en trajik anında böyle bir umut beliriverir. Bir yerlerden bir kahraman çıkıp gelecek ve gündelik azaba dönüşmüş bütün trajediyi bir anda çözüme kavuşturacaktır. Başka çaresi yoktur. Çünkü toplum herhangi bir ümit vermemektedir.

Kahraman beklentisi iyi bir şey değildir, insanı ve toplumu gereksizleştirir. Heroik misyon denilen ana tema üzerine kurulmuş anlatıların mitsel bir anlatı tarzı olduğunun söylenmesinin sebebi de budur. Kahraman ideolojisi etrafında örülmüş bu türden anlatılar, bir yandan yaşanan dünyayla baş edebilme meselesinde toplumsal bir güçsüzlüğü ifade ederken, bir yandan da bireyin ve toplumun sorunlarının çözümünü onların elinden alıp insanüstü ve irrasyonel olana devrederek onları gereksiz varlıklara dönüştür. Böylelikle de toplumu oluşturan sıradan insanı gerçek bir kurtuluş arayışından da uzaklaştırır. Öyle ya: Excalibur kılıcını saplı olduğu kayadan sadece ve ancak Kral Arthur çıkarabilecekse, benim bu dünyada işim ne?

İnsanları gereksizleştirmek, insanlara yapılacak en büyük kötülüktür.

Peki insanlar ne olmuş da gereksiz duruma düşmüşlerdir?

Onları gereksiz yapan şey, kaybettikleridir. Kaybedilenler listesinin en başında da gerçekliğin açık seçik bilgisi gelir. Gerçekliğin bilgisinden, yani nerede yaşadıklarından ve kim olduklarından habersiz insanlar çekinilecek bir varlık olmaktan çıkarlar, hızla önemsizleşir ve giderek de nerede yaşadıklarını ve kim olduklarını onlara öğretecek kudretli kişilerin nazarında gereksizleşirler.

Kaybettikleri şeyi onlara verecek olan kişi, toplum içinde -hemen kendi gününde olmasa bile zaman içinde mutlaka- kahramanlaşır, saygınlık kazanır.

Herkes saygın bir insan olarak anılmak ister. Galilei de içinde böyle bir arzu taşıyordu mutlaka -herkeste olanın onda olmadığını söylemek için elimizde bir veri yok-. Bununla birlikte, bir bilim insanı olarak çalışmalarını sürdürebilme arzusunu da taşımaktaydı. Kopernik’in Dünya ve gezegenler sistemini kanıtlamak ve böylelikle 17. yüzyıl insanına habersiz olduğu bilgiyi vermek niyetindeydi. Bu uğurda kahramanlığı reddetti. Fakat Kepler’e, Newton’a ilham veren ve bütün modern gökbilimin temel bilgilerini ortaya koyan çalışmalarını da bu sayede gerçekleştirebildi. Galilei’nin insanlığa büyük hizmeti bu oldu.

Galilei’den 33 yıl önce aynı şehirde, yine bir gök bilimci, Dominiken rahip Giordano Bruno ise aynı sebeple yargılanmış fakat Galilei’nin aksine dünya dönüyor demekten vazgeçmediği için odunlar üzerinde ateşe verilerek yakılmıştı. Aydınlanma’nın bu ilk şehidi, kesinlikle bir kahramandı. Dünya sistemini kanıtlama arzusuna erişemedi ama ölürken geride saygın bir insan olmanın ölümsüz imgesini bıraktı. Dünyaya hizmeti de bu oldu. Galilei ise aynı arzuya ancak saygın bir insan olarak görülme arzusundan feragat ederek erişebildi. Geride bıraktığı dünyanın daha iyi bir dünya olmasına hizmet eden de gerçekte bu oldu.

Sanatçı, kahraman olması gereken kişi değildir

Yani… Yalanın, dolanın, zorbalığın ve karanlığın karşısında doğru diyebileceğimiz tek bir tavır yoktur. Kimi Bruno’dur, kimi Galilei. Her türlüsü de saygındır. Yalan, dolan, zorbalık ve karanlık karşısında hangisini temsil ediyor olursanız olun, saygın birisinizdir.

Ama çöküş halindeki toplumlar hep bir Bruno çıkıp gelsin ister, kendini bizim için ateşe atsın. Oysa ne mesih ne kahraman, kendinden başka kendisini kurtaracak özgün bir aracı yoktur insanoğlunun.

Gerçekliğin derindeki anlamı ile yüzeysel dışavurumları karşılıklı olarak birbirini aydınlatır. Ünlü piyanistimizin Cumhurbaşkanı’nı konserine davet etmesi ve sonrasındaki gelişmeler, tartışmalar, bize çöküş halinde bir toplum olduğumuzu gösteriyor.

Sanatçı, kahraman olması gereken kişi değildir. Sanatçı sezgisinin doğru bir politik ferasetle bütünleşmesini bekleyemeyiz. Romanlarında devleşen Balzac, siyaset konuşurken çocukçadır.

Sorgulanması gereken toplumun tavırsızlığı

Sorgulanması gereken, sanatçının tavrından ziyade, toplumun tavırsızlığıdır.

Konser, “meşruiyet ve önderlik bunalımına girmiş egemenin rıza üretme tekniği”ni uygulamasına fırsat verdiyse eğer, bu, bu ülkenin o tekniğin başarıyla uygulanabildiği bir ülke olmasındandır.

Piyanistimiz otoriterleşmenin normalleşmesine hizmet etmiş olduysa eğer, bu, bu ülkenin otoriterleşmenin normalleşebildiği bir ülke olmasındandır.

Bu buluşma, “Yaşasın, Cumhurbaşkanı bizi de seviyor, bu ülkede yaşamamıza itiraz etmeyecek!” gibi sefil bir sevince sebep oluyorsa eğer, bu, bu ülkenin böyle bir sevincin mücbir sebeplerini diri tutan bir ülke olmasındandır.

O nedenle…

Piyanistimiz hakkında konuşurken;

Bu ülke kendisinden bir kahramanlık bekliyordu, çok yazık… demek kolay.

Zor söz, Galilei’nin dediğidir:

Yazık ki bu ülkeye kahramana ihtiyaç duyuyor!

Yazar: Göksel Aymaz
Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Miyop nedir? Neden olur?

uzağı görememe, sağlık, miyop belirtileri, miyop, göz hastalıkları

Bazen uzaktan gelen arkadaşlarını tanıyamazsın. Bazen de göremediğin için arkadaşın sandığın birine selam verirsin. Sizde bu durumları yaşıyorsanız, miyopla tanışıyorsunuz demektir. Peki en yaygın göz hastalığı olarak bilinen miyop neden olur? İşte yanıtı…

Neden miyop oluruz?

Miyopluk ya da uzağı net görememe sorunu en yaygın göz bozukluklarından biridir.

Böyle bir göz bozukluğu teşhisi konmuş ise açıklamaların çoğu, sorunu genlere ve fazla okumaya bağlama yönünde oluyor. Ancak son araştırmalar bu varsayımların yanlış olduğunu gösteriyor.

Farklı çevresel faktörler de göz bozukluğuna neden olabilir. Bazı basit önlemler alarak çocuklarımızı bu sorundan kurtarmak mümkün olabilir.

Miyopluk oldukça yaygın; Avrupa ve ABD’de nüfusun yüzde 30-40’ı gözlük kullanıyor. Bazı Asya ülkelerinde ise yüzde 90’ı buluyor bu oran. Miyopluk kalıtsal ise, yani genler neden oluyorsa nasıl olur da böylesine bir dezavantajlı özellik binlerce yıl öncesinden bugüne kadar gelebilir?

Eskimoların durumu

Kanada’daki Eskimoların durumuyla ilgili gelişmeler, bu sorunun üstünü aslında 50 yıl önce çizmiş olmalıydı. Eski kuşak Eskimolarda neredeyse hiç miyopluk görülmezken bugünkü çocuklarda yüzde 10-25 arası gözlük kullanımı söz konusu. Uzmanlar miyopluğun genetik olması halinde böyle durumun asla mümkün olamayacağını belirtiyor. Zaman içinde Eskimoların eski yaşam tarzından vazgeçip daha Batılı bir tarza yönelmelerinin bu göz bozukluklarına neden olması daha muhtemel. Bazı uzmanlar genlerin kısmen belirleyici olabileceğini, ancak asıl nedenin çevresel faktörlerden kaynaklandığını, miyopluğun bir sanayi hastalığı olduğunu söylüyor.

Okumakla miyopluk arasındaki bağlantı ise önce güçlü bir olasılık olarak düşünülse de, konu üzerinde araştırmalar yoğunlaştıkça böyle bir bağlantının olmadığı görülmüştür.

Güneşin etkisi

Bugünlerde üzerinde durulan bir başka olasılık ise içeride geçirilen zaman ile miyopluk arasındaki ilişki. Avrupa, Avustralya ve Asya’da yapılan birçok araştırmada, açık havada daha çok zaman geçirenlerin miyop olma ihtimalinin kapalı ortamda zaman geçirenlerden çok daha düşük olduğu görüldü. Bunun nedeni kesin olarak bilinmese de güneş ışığının gözleri beslemesine dayandırılıyor.

Avustralya’da öğrenciler üzerinde yapılan bir deneyde de fiziksel olarak aktif olmanın etkisi ölçülmüş, ancak arada bağlantı kurulamamıştı. Fakat dışarıda gün ışığında geçirilen zamanın belirleyici olduğu sonucuna varıldı. Gün ışığına ne kadar çok maruz kalınıyorsa göz bozukluğu riski de o kadar azalıyordu.

Güneşin vücutta D vitamini üretimini tetiklediği ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve beyin fonksiyonlarında bu vitaminin etkili olduğu biliniyor. D vitamini göz sağlığında da etkili olabilir.

Başka bir açıklama ise güneşin doğrudan gözde dopamin salgılanmasını sağladığı yönünde. Miyopluk göz yuvarının aşırı büyümesi nedeniyle lensin görüntüyü retina üzerine odaklamada sorun yaşamasına neden oluyor. Dopaminin ise bu büyümeyi sınırlayarak gözü sağlıklı kıldığına inanılıyor.

Doğal ışık, yapay ışık

Başka bir açıklama ise doğal ışıkla yapay ışığın içerdiği renkler ve görüntüyü retina üzerinde farklı yerlerde odaklaştırması sorununu gündeme getiriyor. Bu uyuşmazlık gözdeki kontrol mekanizmasında karışıklığa yol açıyor olabilir. Yani göze en uygun noktada odaklanma sağlanmadığını ve bu durumu gidermesi için büyümesi gerektiği mesajını iletiyor olabilir. Avustralya’da bir üniversitede yapılan araştırmada daha çok kırmızı içeren yapay ışıkta yetiştirilen tavuklarda, mavi ve yeşil rengin daha yoğun olduğu ortamlara kıyasla miyopluk riskinin çok daha yüksek olduğu görüldü.

Bazı uzmanlar ise sorunu görme alanımızdaki eşya kalabalığına bağlıyor. Kapalı mekânlarda gözün farklı uzaklıktaki eşyalara odaklanmada uyum sorunu yaşayabileceği, dışarıda ise görüş mesafesinin daha geniş olması sayesinde bu sorunun ortadan kalktığı ve gözün gelişiminin daha sağlıklı olduğu dile getiriliyor.

Bu tartışmalar sadece akademik önem taşımıyor, tedaviye yönelik ipuçları da içeriyor. Örneğin miyop çocuklarda sorunun ilerlemesini engellemek, hatta hasarı geri çevirmek üzere mavi ışık yayan lambaların kullanılması tartışılıyor. Miyop tavuklarda kırmızı ışığın yol açtığı hasarın günde birkaç saat mavi ışıkta kalma yoluyla giderildiği görüldü.

Göz damlası

Miyopluk tedavilerinden biri de atropine adlı göz damlası üzerinde yoğunlaşıyor. Bu damlanın, miyopluğa neden olan göz yuvarının büyümesi sorununu yavaşlattığı biliniyor. Fakat damlanın bazı yan etkilerinin görülmesi üzerine bu denemelere ara verildi. Ancak daha önce kullanılan miktarın yüzde biri bile kullanıldığında damlanın etkili olduğu görülünce bu yan etkilerin de minimuma ineceği düşünülerek damla üzerinde çalışmalar yeniden başlatıldı.

Bugün için yapılacak en iyi şey ise gözlük ya da lens kullanmaya devam etmek ve çocukları dışarıda daha fazla zaman geçirmeye teşvik etmekten ibaret görünüyor.

Yazar: David Robson 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat, aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 gün önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND