Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Neden bu kadar sinirliyiz?

Öfkeli bir ruh hali hem kendi bünyesine hem de çevresine zarar verir. Eğer son zamanlarda olup olmadık konularda anlık öfke patlamaları yaşıyorsanız, öfkenizi kontrol etmeyi öğrenmelisiniz. “Sinirlilik” ile ilgili araştırmayı yapan Harvard Üniversitesindeki bilim insanları, sinirlilik halinin “karakteristik davranış” sınıfıntan çıkartılıp hastalık sınıfına konmasını söylüyor.

sinirlerine hakim ol, neden bu kadar sinirliyiz, insan neden sinirlenir
Öfkeli bir ruh hali hem kendi bünyesine hem de çevresine zarar verir. Eğer son zamanlarda olup olmadık konularda anlık öfke patlamaları yaşıyorsanız, öfkenizi kontrol etmeyi öğrenmelisiniz. “Sinirlilik” ile ilgili araştırmayı yapan Harvard Üniversitesindeki bilim insanları, sinirlilik halinin “karakteristik davranış” sınıfıntan çıkartılıp hastalık sınıfına konmasını söylüyor. 

SİNİRLERİNE HAKİM OL

Asıl soru; niye bu kadar sinirli olduğumuz aslında.

2006 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre birçok erkek, o kadar sinirli bir yapıya sahip ki, artık bunun ‘karakteristik davranış’ sınıfından çıkarılıp ‘hastalık’ sınıfına konması gerekiyor. Bu hastalığın tıp literatüründe ismi de var tabii ki: ‘Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı.’

Bu rahatsızlık 1980’lerden beri tıp literatüründe var aslında ama Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bu rahatsızlık toplum içerisinde tahmin edilenden çok daha yaygın. Araştırma, neredeyse her on erkekten birinin aşırı agresiflik örneği sergilediğini, bazen de herhangi bir mala veya cana zarar verme ihtimali doğuracak kadar öfkelendiklerini ortaya koyuyor. Ek bir not daha: Bu rahatsızlık kadınlarda erkeklere göre yarı yarıya daha az görülüyor.

Harvard’daki araştırmada yöneticilik görevini üstlenmiş olan Dr. Ronald Kessler; “Bu kadar çarpıcı sonuçlara ulaşabileceğimizi hiç tahmin etmemiştik. İnsanlar öfkenin çok büyük bir problem olmadığını düşünüyor ama bu durumun çok ciddi ve karmaşık etkileri var. Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan kişiler genellikle boşanmış, kendileriyle aynı eğitime sahip olan kişilerden daha kötü şartlar altında çalışan veya nispeten daha az arkadaşa sahip insanlar oluyor” diyor.

Dışarıdan bakınca bu rahatsızlığın belirtilerini görmek oldukça kolay aslında… Sıkışık bir trafikte ilerlerken diğer sürücüye delicesine küfreden, maç izlerken kaçan gol yüzünden eline geçirdiği şeyleri oraya buraya fırlatan veya sokaktan aldığı bir yiyeceğin tuzu az diye satıcıya esip gürleyen insanlar, bu rahatsızlığın belirtilerini ayan beyan gösteriyor demektir. Fakat bu hastalığın geri planında birkaç kontrolsüz davranıştan başka şeyler de var. Eğer haftada birkaç kere kendinizden geçercesine öfkeleniyorsanız, tepeniz ikide bir atıyorsa, büyük bir ihtimalle bu rahatsızlıktan muzdaripsinizdir.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu tartışmalar sürerken öfkenin insan sağlığı üzerinde yaratacağı etkilerle ilgili endişeler de artıyor. Hofstra Üniversitesi’nde öfke üzerine araştırmalar yapan Dr. Howard Kassinove; “Öfke sigara içmek gibidir. Kısa vadede kendinizi iyi hissedersiniz ama konuyu asıl uzun vadede değerlendirmek gerekir. O zaman gördüğünüz de öfkeden dolayı kalp hastalıklarına yakalanma veya kalp krizi geçirerek ölme riskinin yükseldiğidir. İnsanlar öfkelenmeyi maçolukla, erkeklikle, delikanlılıkla bağdaştırıyor ama yaşamak, çok daha erkekçe bir davranıştır” diyor.

ATM’nin önündeki uzun kuyruğa homurdanmak ve sırayı bozmaya çalışanı uyarmak, nasıl ki makul bir davranışsa; aynı kuyrukta bağırıp çağırmak, hakaretler yağdırıp küfürler etmek, kontrolsüz davranışlarda bulunmak da bir o kadar kabul edilemezdir. Bir kişinin yaşadığı öfke patlamalarının sıklığı dışında, bu kişinin öfke anında kullandığı sözlerin orantısızlığı ve aşırılığı da aralıklı taşkınlık rahatsızlığının önemli belirtileri arasında yer alır. Michael Douglas’ın ‘Sonun Başlangıcı’ (Falling Down) adlı filmde canlandırdığı karakteri bir hatırlayın: Sıcak bir yaz günü, kilitlenmiş trafiğin tam ortasında, içi fırın gibi kavrulan arabasında direksiyon sallamaktan çok oturarak evine gitmeye çalışan sıradan bir adam olan William Foster, arabasını köprü trafiğinin ortasında bırakıp yüzerek karşıya geçmeye karar verir. Sonunda kentin içine dalarak dehşet saçmaya başlar. Bu kadar uç olmasa da, günlük hayatta buna benzer davranışlar sergileyen birçok insan var aslında. En basitinden birçoğumuz satıcılarla ağız dalaşına tutuşmuyor muyuz zaman zaman? İşte öfkelenmek de, mantıklı ve makul görülen bir meselenin etkisi altında saldırıya geçmek gibi bir şey. İnsan bu süreci izler, bütün bunların gerçekleştiğinin de farkındadır ama yine de kendine engel olamaz.

Kendinizi tehdit altında hissettiğiniz zaman beyninizdeki algı bölgeleri, sempatetik sinir sistemindeki ‘savaş ya da kaç’ tepkisini uyararak harekete geçirir. Göğsümüzü şişirir, dişlerimizi bileyleriz; saldırgan taraf da ya kaçar ya da kalır ve bizimle kavgaya tutuşur. Sonuçta kazanan taraf tektir. Şu da var ki, günümüz koşullarında böylesi olaylar pek yaşanmıyor. Gözümüzü korkutan şeyler genellikle soyut ve dolaylı yoldan bizi etkileyen şeyler oluyor. Mesela e-postalar, imalı laflar veya maaşın geç yatması…

Bazı insanlar belli başlı tehlikeleri önceden hissedip değerlendirmede o kadar da iyi değil. Chicago Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Coccaro, laboratuvarında yüz ifadelerinin test edildiği bir araştırma gerçekleştirdi. Bu araştırmaya göre aralıklı taşkınlık rahatsızlığı yaşayan insanlar, art niyetli olmayan bir ifadeyi tam tersi şekilde algılayabiliyor ve böylece ufukta bir tehlike veya tehdit olmasa bile kendilerini olumsuz düşüncelere kaptırıyor. Bir başka çalışma ise korumacı ve savunmacı yapılarından ötürü erkeklerin, diğer insanların gösterdiği öfke ifadeleri ve ünlemlerini çok daha hızlı bir şekilde fark edebildiğini ortaya koyuyor. Bu iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildiğinde ise sinirli erkeklerin, neden tüm dünya kendilerine karşıymış gibi düşündüklerini anlamak pek zor olmuyor.

Duygulardan, yüz ifadelerinden, vücut dilinden veya konuşurken sözcüklere yapılan vurgulardan çeşitli ipuçları edinerek yaşananları / anlatılanları bir şeylere bağlayabiliyoruz. Öfke bozukluğu yaşayan insanlar ise tüm bu ipuçlarını doğru şekilde yakalayamıyor. Bu kişiler genellikle olayları olumsuz bir şekilde değerlendiriyor.

Öfkeyi algılamak denklemin sadece bir parçası aslında… Diğer parçası ise karşılaştığımız tehlike karşısında ne gibi bir davranış örneği sergilediğimiz. Birçoğumuz, beynimizin, “eline bir sopa al ve karşındakini bir güzel patakla” emrini dizginleyebiliyor. Bazı kişiler ise bunu beceremiyor. Bunun suçlusu da düşük serotonin seviyesi… Serotonin seviyesi düştükçe, karşılaşılan tehlikeye karşı makul davranışların gösterilmesinde etkili olan beynin ön lobları bağlantılarını kaybetmeye başlıyor. Öyle ki bu dertten muzdarip olanların “durma” tepkileri de yetersiz kalıyor. Gerçi serotonin alıcı ve taşıyıcılarının benzer durumlarda etkili olup olmadığı konusu henüz netliğe kavuşturulmuş değil ama araştırmalar ve deneyler tüm hızıyla sürüyor.

Diğer bir grup araştırmacı ise serotonin eksikliğini, nörotransmitter (sinirsel uyarıları ileten organik kimyasal) seviyelerini düzenleyen bir çift gen ile ilintilendiriyor. Bu araştırmacılara göre söz konusu genler ne kadar canlı olurlarsa, sizin de öfkenizi kontrol etmeniz o kadar kolaylaşıyor. Yani aralıklı taşkınlık rahatsızlığının oluşumunda genetik bir bileşim rol oynuyor olabilir. E durum böyle olunca yemeğin tuzu biraz fazla kaçmış diye esip gürleyen bir babası olan kişinin, onu örnek alarak benzer davranışlar sergilemesine pek de şaşmamak gerek.

Bunlar, Dr. Coccaro’nun laboratuvarındaki sandalyelerden birine oturan kişinin, önündeki bilgisayar ekranında beliren kelimeler. Yapılan bu deney kişinin ne kadar sinirli olduğunu ölçüyor. Kişi çok fazla rahatlayıp yayılmasın diye deneklerin kulaklarında rastgele aralıklarla yüksek bir statik patlama yankılanıyor. Bu ses psikolojide “irkilme ile gelen göz kırpma tepkisi” adı verilen tepkiyi ortaya çıkarmak için tasarlanmış. Bir diğer bilgisayar ise kişinin göz kırpma sıklığını kaydediyor. “Belirgin bir şekilde gözlerini kırpan kişiler daha uyanık vaziyettedirler ve bu kişilerin duygusal bir tepki verme ihtimalleri daha yüksek olur. Bu kişiler uyarıları çok daha büyütülmüş şekliyle algılar ve doğru orantılı olarak daha büyük tepkiler verir. Diğer taraftan aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan insanlar olumsuz düşüncelere karşı çok daha duyarlıdır ve fevri tepkiler verme ihtimalleri yüksektir. Bu durum ise söz konusu kişilerin kısır döngüye kapılmalarına neden olur” diyor Dr. Coccaro.

Keskin hareketlerle ve hızlı bir şekilde gözlerini kırpan kişiler, büyük olasılıkla aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya. Ancak bu konuda kesin yargıya varabilmek için kişinin birkaç testten daha geçmesi ve doktoru ile esaslı birkaç görüşme yapması gerekiyor. Dr. Coccaro, bu konuda tedaviye ihtiyacınız olup olmadığını anlayabilmeniz için daha kolay bir test öneriyor. “Kendinize ‘Bu mesele beni gerçekten de zor durumda bırakıyor mu?’ diye bir sorun. Olay bu kadar basit! Hem içinizdeki ses hem de etrafınızdaki insanlar biraz sakinleşmeniz gerektiğini söylüyorsa, bu sorunla karşı karşıya olma ihtimaliniz yüksek demektir” diyor.

Biyolojik yapımızın sinirli olmamızda ne kadar etkisi varsa, yetiştiğimiz toplumun da bir o kadar payı var tabii ki. Bu aralar dünyanın çeşitli yerlerinde bu rahatsızlık ile ilgili araştırmalar yapılıyor ki, çevresel faktörlerin etkili olup olmadığı tam olarak anlaşılabilsin. İstatistikler bu teoriyi destekler nitelikte. BM verilerine göre dünya nüfusu son 100 yılda yaklaşık 4 kat arttı. İnsanlar birbirlerine yaklaştıkça birbirlerinin bam teline daha sertçe basar oldu. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara göre yüksek nüfus yoğunluğu, yani kilometre kare başına düşen insan sayısı arttıkça, stres hormonu olan kortizolun kanımızdaki seviyesi de yükseliyor. Bizi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlayan şey de, kortizolun ta kendisi zaten.

Kırsal alanlar çok daha kalabalık bir hale geldi ve işten eve, evden işe gidiş geliş için harcadığımız zaman, 20 yıl öncesine kıyasla çok daha uzadı. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar da, kişinin işe gidiş ve gelişinde kortizol seviyelerinin yükseldiğini gösteriyor. Üstelik bu araştırma tren ile seyahat eden insanlar üzerinde yapılmış. Bir de araçların birbirine neredeyse yapışık şekilde ilerlediği trafiği düşünün. Hele İstanbul trafiğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten

. Evinizin önüne gelip aracınızı park ettikten sonra trafik sıkışıklığının hafızanızda yarattığı resimler silinse de, damarlarınızda dolaşan kortizol ve adrenalin tüm vücut sisteminizi gün boyunca etkilemeye devam ediyor. Kan basıncında meydana gelen artışlar ise koroner atardamarlara ve diğer atardamarlara zarar veriyor. Bunu bir akarsu gibi düşünebilirsiniz. Her akarsu, zamanla kıyıları aşındırır. İşte yüksek kan basıncı da damarlar üzerinde bu etkiyi yaratıyor.

Bu arada 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan da söz etmek gerekir. Buna göre her yıl gerçekleşen binlerce kalp krizi vakası, anlık öfkelenmelerle tetikleniyor. Sinirli bir yapıya sahip olan insanlar bu durumu kontrol altında tutmak için fazladan enerji sarfediyor ve bu tür bir zorlama da kalp krizi ile karşı karşıya kalma ihtimalini yükseltiyor. Sinirlilik hali ne kadar yoğunsa, kalp krizi ile karşılaşma ihtimali de o kadar yüksek oluyor.

Öfkeyi alt etmek için kullanılan en popüler yöntem katarsis, yani duygusal boşalma yöntemiydi. Anlat Bakalım (Analyze This) adlı filmde de bu metot işlenmişti. Filmde Billy Crystal, Robert De Niro’nun psikoloğunu canlandırmakta ve De Niro’ya öfke patlamalarını kontrol altına alması konusunda yardımcı olmaya çalışmaktaydı.

Crystal, De Niro’ya; “Sence ben sinirlendiğim zaman ne yapıyorum? Yastığı dövüyorum! Sen de yastığı döv ve bak bakalım kendini nasıl hissedeceksin” der. De Niro’nun ne yaptığı ise çoğumuzun hafızalarına kazınmıştır zaten: Silahını çeker ve yastığı kurşun yağmuruna tutar… “Şimdi daha iyi misin? diye sorar Crystal. De Niro’dan ise “Evet, daha iyiyim” şeklinde bir yanıt gelir.<p;> İşte katarsis teorisi kısaca bundan ibarettir. Sigmund Freud ve erkek kardeşleri 1900’lerin başında bu fikri öne sürmüşlerdi ama 1990’lara kadar psikologlar bunu enine boyuna incelemiş değildi. Testler yapıldıktan sonra ortaya çıkan sonuç ise katarsisin öfkeyi daha da artırabileceği yönünde olmuştu.

Michigan Üniversitesi’nden Dr. Brad Bushman; “İnsanlar öfkeliyken bir şeylere vurduklarında kendilerini daha iyi hissettiklerini zannediyor ama bu yapılabilecek en yararsız şeylerden biridir. Çünkü bunu yapmakla öfkenizin şiddetini artırmaktan öteye geçemezsiniz” diyor.

Öncelikle kendinizi sıkmamanız gerekiyor. Meditasyon terapilerinde hastalardan kendilerini bir sahil kenarındaymış veya sıcak bir şöminenin yanı başındaymış gibi düşünmeleri istenir. Derin nefesler alınır ve aşamalı olarak birçok kas grubu çalıştırılır. Gözlerinizden alevler, burun ve kulak deliklerinizden de dumanlar çıktığı zaman, derin nefesler almanın size ciddi faydası olacaktır. Ayrıca 10’a kadar saymayı da deneyebilirsiniz, çünkü öfkeden gözünüzün kararacağı anı ne kadar geciktirirseniz, sinirleriniz de o kadar yatışmış olur. Bilindiği gibi öfkeli insanlar kötü tercihler yapar ve fevri davranışlar sergileyerek düşünmeden karar alırlar.

Etkili bir diğer yöntem ise dikkat dağıtmaktır. Sinirlendiğiniz zaman dikkatinizi başka bir şeye vermeye çalışın. Söz konusu olaydan kaçmak da işe yarayabilir. Kulağa basit gibi geliyor ama birçok insan, gerçekte nelerin kendilerini öfkeden patlama noktasına getirdiğinden haberdar bile değil. Bir öneri olarak eve her gün trafikte çile çekerek gitmek yerine, arada metro, metrobüs hatta trene binmeyi deneyin. Bir gün olsun bu sorundan kaçın.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığının varacağı en son nokta elbette ki ilaçla tedavi… “Belli başlı bazı ilaçlar insanların dayanma çıtasını yükseltir” diyor Dr. Coccaro. Bu rahatsızlık ile karşı karşıya olan hastalar da beynin ön bölgesini devre dışı bırakarak tepkilerini dizginleyemez hale gelir. Serotonin geri alımı ise nörotransmitterlerin dolaşım içerisinde kalmalarını sağlayabilir. Böylece öfke tepkileri kontrol altına alınır.

Her birimizin arada bir öfkeye kapıldığını kabul etmek gerek. Eğer çok basit, incir çekirdeğini bile doldurmayacak meseleler öfkemizi kontrol edemediğimiz için büyük tartışmalara dönüşüyorsa, o zaman kendi dizginlerimizi elimizde tutmak için bir şeyler yapmamız gerekiyor demektir.

Derleyen: Emrah Ataş
Kaynak: www.menshealth.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Mükemmel bir iş ortamı yaratmak ister misiniz?

temel aksoy, şirket, mükemmel şirket, Manşet, işyeri yönetimi, iş ortamı, iş hayatı

Rahat, keyifli hatta eğlenceli ve bütün çalışanların birbirleriyle neşeli ilişkiler içinde olduğu bir şirkette çalışmayı kim istemez? Peki, böyle bir iş ortamı yaratmak için nelere ihtiyacımız var? Temel Aksoy ‘Mükemmel bir işyeri yaratmanın 6 kuralı’ başlıklı yazısında tam da ihtiyacımız olanları bizlerle paylaşıyor…

Mükemmel Bir İşyeri Yaratmanın 6 Kuralı

İyi bir iş ortamı yaratmak için, Google ya da Facebook gibi birkaç teknoloji şirketinde uygulanan yöntemleri hayata geçirmek gerekmez. Rahat, keyifli hatta eğlenceli ve bütün çalışanların birbirleriyle neşeli ilişkiler içinde olduğu şirketler yok denecek kadar azdır. Bunlar işyeri efsaneleridir.    

Mükemmel bir iş ortamı yaratmak için, her şeyden önce, çalışanlara odaklanan bir anlayışa sahip olmak gerekir.  Rob Goffee ve Gareth Jones’un da araştırmalarıyla ortaya koydukları gibi, dünyanın her yerinde her çalışanın hayal ettiği gibi bir işyeri yaratmanın 6 altın kuralı vardır. Üstelik bu kuralları hayata geçirmek için büyük bir yatırım yapmaya ya da çok fazla maddi kaynak ayırmaya da ihtiyaç yoktur. Arzu eden her lider, bu kuralları uygulayarak, mükemmel bir işyeri yaratabilir:

1- İnsanlar, gereksiz kurallarla baskı altında tutulmadıkları ortamlarda mutlu olurlar.

Sanayi dönemi, fabrikalarda işçilerin her an sıkı bir kontrol altında çalışmaları gereken bir dönemdi. Değer üretmenin yolu verimlilikten geçiyordu; verimlilik ise o işi daha önce yapmış olan insanların işi, yeni gelenlere öğretmeleri ve onları kontrol etmeleriyle sağlanıyordu.  İşçiler, ustalar, usta başları, müdürler… Birbirlerine kontrol düzeniyle bağlıydılar. Sanayi dönemindeki üretim biçiminde kontrol, olmazsa olmazdı.

Fakat bugün pek çok yönetici, kendisine bağlı çalışanların yaptıkları işi kontrol edecek bilgiye sahip değildir. Bir bilgisayar programcısının ya da bir web tasarımcısısın yöneticisi, yapılan işi, yapılırken değil, ancak iş bittikten sonra kontrol etme imkanına sahiptir.

Bu nedenle, içinde yaşadığımız dönemde insanların başında durarak, onları verimli kılmaya zorlamak anlamsızdır; böyle bir kontrol anlayışı artık geçerliliğini yitirmiştir. Bu dönem, insanların kendi istekleriyle bir işe talip oldukları, yaptıkları işin hesabını gönüllü olarak verdikleri bir dönem. Bu dönemde kimsenin kimseye zorla bir iş yaptırması ve o işten verim alması mümkün değil.

Bugünün işyerlerinde kurallar, az sayıda, yalın ve herkes için geçerli olan, gerçekten bir amaca hizmet eden kurallar olmalıdır. Kural koymaktaki amaç, yasaklamak ve kontrol etmek değil, ortak bir anlayış geliştirmek olmalıdır.

Mükemmel bir şirket olmanın ilk adımı, eski döneme ait, anlamsız kurallardan kurtulmak ve zamanın ruhuna uygun davranmaktır.

2- İnsanlar, ihtiyaç duydukları bilgiye serbestçe eriştikleri ortamlarda mutlu olurlar.

Eskiden bilgi az ve kıymetliydi. Bilgiye sahip olmak, güce sahip olmak demekti. Şimdi bilgi çok bol hatta fazla. Önemli olan bu bilgileri tasnif etmek, işe yarayanları ayırıp, bunlardan bir içgörü çıkarmak ve bunu şirketin yararına bir eyleme dönüştürebilmek. Herkesin her türlü bilgiyi edinebildiği, internet sayesinde istediği bütün bilgiye anında ulaşabildiği bir dönemde, şirketin içindeki bilgiyi birkaç kişinin elinde tutmak ve bundan bir güç devşirmeye çalışmak, eskiye ait, köhne bir anlayıştır.

Hayatın inanılmaz derecede hızlandığı, geciken bir kararın büyük kayıplara yol açtığı bir dünyada, her çalışanın zamanında ve doğru karar alması için, kendisine gerekli olan bilgiye her an ulaşması gerekir. Bilginin her çalışanla paylaşıldığı ortamlarda kimse bilgiyi bir güç kaynağı olarak kendi lehine kullanma ayrıcalığına sahip olamaz. Bilginin herkese açık olduğu ortamlar şeffaf olur ve güven yaratır.

Aksine bilginin saklandığı ortamlar ise, adaletsizliğe ve yanlışlara zemin hazırlar. Böyle ortamlarda bilgi, bir öğrenme ve karar alma aracı değil, bir çıkar ve tehdit unsuru olarak kullanılır. Bu anlayış, çalışanların ilişkilerini zedeler; şirketin ilerlemesini yavaşlatır ve şirketi rekabetin gerisine düşürür.

Mükemmel bir işyeri yaratmanın ikinci kuralı, işyerinde açıklık ve şeffaflık kültürünü hâkim kılmaktır. İnsanlar, ihtiyaç duydukları bilgilere, zahmetsizce ulaştıkları ortamlarda çalışmak isterler, böyle ortamlarda mutlu olurlar.

3- Çalışanlar kendilerini geliştirebildikleri ortamlarda mutlu olurlar.

Tarım toplumunda insanlar, anne babalarından öğrendikleri birkaç bilgi sayesinde bir ömür geçirebilecek bir donanıma sahip oluyorlardı. Sanayi döneminde ise, çalışanların bir alanda uzman olması yeterli oluyordu. Hem tarım toplumlarında hem sanayi toplumlarında insanlar tek bir iş yapıp emekli oluyorlardı. Fakat, içinde yaşadığımız dönemde, daha üniversiteden mezun olan insanların bile, kendilerini birçok farklı alanda geliştirmeleri gerekiyor. Artık herkesin, hem bir alanda uzmanlaşması hem de pek çok farklı alanda bilgi sahibi olması gerekiyor. 

Bugün hemen her şirket, çalışanların yaptıkları işleri daha iyi yapmaları için onlara eğitim veriyor. Oysa çalışanlar, bu eğitimlerin yanı sıra, kendilerini geliştirecekleri eğitimler almak istiyorlar. Çalıştıkları işyerlerinde hiç kullanmayacak bile olsalar, kendilerini geliştirecek eğitimler talep ediyorlar. Çalışanların bugünün şirketlerinden beklentileri, kendilerini geliştirebilmeleri için şirketlerin onlara destek olmasıdır.

Mükemmel bir işyeri yaratmanın üçüncü adımı, çalışanların gelişimine yatırım yapmaktır. İnsanlar hangi ortamda bilgilerini artırıp ilerlediklerini düşünürlerse,  hangi ortamlarda kendilerini geliştirdiklerini düşünürlerse, o ortama bağlanırlar.

4-İnsanlar,  kabul gördükleri ortamlarda mutlu olurlar.

İnsanlar, başkalarının istediği gibi değil, kendileri gibi olmak ve bu şekilde kabul görmek isterler.  İnsanlar hangi din, mezhep, dil, ırk, cinsiyete ait olurlarsa olsunlar; hangi hayat tarzını benimserlerse benimsesinler, oldukları gibi kabul edilmek isterler.  İnsanlar, önyargısız kabul gördükleri yerde yaşamak, çalışmak ve üretmek isterler. Kendilerini rahatlıkla ifade ettikleri ortamlarda performansları artar, başarılı olurlar.

“Evde ya da arkadaşlarımla neysem, işte de oyum” diyebilen; çalıştığı ortamda kendini saklamak zorunda hissetmeyen; kendi farklılığını ve duygularını ortaya koyma özgürlüğü bulan insanlar, çalıştıkları işyerlerine kendilerini adarlar.

Mükemmel bir işyeri yaratmanın dördüncü adımı, insanlara “kendileri olma” özgürlüğünü tanımaktır. Bunu yapan şirketler, yaratıcı yetenekleri kendilerine çeker ve inovasyon için şart olan insan çeşitliliğine kavuşurlar.

5-İnsanlar, anlam buldukları ortamlarda mutlu olurlar.

Her şirketin sağladığı fayda, aslında o şirketin varoluş nedenidir. Bu açıdan bakıldığında, aslında her şirketin esas amacı,  sahiplerine para kazandırmaktan çok, insanlara fayda sağlamaktır. Müşteriler şirketlere, bu faydaya sahip olmak için para verirler.

Eğer bir lider,  şirketin varoluş amacı olan “faydayı” üretmenin, hem kendisinin hem bütün çalışanların ortak misyonu olduğunu iyi anlatabilirse, bu misyonu herkesin sahiplenmesini sağlarsa, yapılan iş, başta çalışanlar olmak üzere bütün paydaşlarının gözünde çok daha anlamlı bir seviyeye çıkar. Çünkü, insanlara fayda üretmek, sahiplere para kazandırmaktan daha anlamlıdır.

İnsanlar yaptıkları işin karşılığında hakkettikleri parayı almak isterler elbette ama insanlar sadece para kazanarak doyuma ulaşmazlar. İnsanlar paranın yanı sıra, işe yaramak ve başka insanlara faydalı olmak isterler.  Yaptıkları işte, böyle anlam bulurlar

Mükemmel bir işyeri yaratmanın beşinci adımı, çalışanların anlam bulacakları bir iş ortamı yaratmaktır. İnsanlar, anlam buldukları işe kendilerini adarlar. Sadece zamanlarını değil, işe ruhlarını da katarlar.

6-İnsanlar, yaptıklarından gurur duydukları ortamlarda mutlu olurlar.

Herkesin yaptığı işte kendi katkısını görebilmesi, elde edilen başarıdan kendine pay çıkartabilmesi ve bununla gurur duyabilmesi gerekir.

İnsanlar sadece özel  hayatlarındaki başarılarından değil, çalıştıkları şirketin başarısından da kendilerine pay çıkarıp, gurur duymak isterler. En başarılı şirketlerin, aynı zamanda en çok çalışılmak istenen şirketler olması bu nedenledir. İnsanlar başarıyı paylaşmak, başarılı işleri yapan bir takımın parçası olmak isterler. İnsanlar, kendilerinden daha büyük bir şeyin parçası olmak isterler.

Gerçek liderler, çalışanların yaptıklarıyla gurur duyacakları bir iş ortamı yaratmakta zorlanmazlar. Bu liderler, bir işyerinde insanları birbirlerine bağlayan değerleri ve işyerinin misyonunu herkesin sahiplenmesini sağlayarak, herkesin gurur duyacağı işler yapmasına imkan yaratırlar.

Mükemmel bir işyeri yaratmanın altıncı adımı, insanların yaptıkları işten gurur duymalarını sağlamaktır.

Şirketler bu altı özelliğin hepsini, neredeyse hiç bir yatırım yapmadan hayata geçirip, mükemmel bir iş ortamına sahip olabilirler. Mükemmel işyeri yaratmak için maddi imkanlardan çok, bu zamanın ruhunu anlayan bir zihniyete sahip olmak gerekir. Bu zamanın ruhunu yakalayan ve insanların motivasyonlarını anlayan her lider, mükemmel bir işyeri yaratabilir.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Renklerin anlamları ve psikolojik etkileri

renklerin anlamları ve kullanım alanları, renklerin anlamı, renkler, renk

Farklı renklerin insan vücudunu ve zihnini etkilediğine dair iddiaları sıklıkla duyarsınız. Peki, bu iddiaları destekleyen bir bilimsel delil ya da veri var mıdır? İşte yanıtı…

Renklerin İnsan Vücudu ve Zihninde Farklı Etkileri

Renkler bir cisim tarafından yansıtılan, yayılan ya da geçirilen ışığın dalga boyunun, gözdeki ışığı algılayabilen yapılar tarafından algılanmasıyla görülür.

Renklerin insan vücudu ve zihninde farklı etkileri olduğunu çoğu zaman hissedebiliriz.

Peki, bu iddiayı destekleyen veri veya bilimsel bir araştırma var mı?

Leeds Üniversitesindeki bir grup araştırmacı renk deneyimi üzerine olan araştırmalarında, ışığın insan davranışı ve psikolojisi üzerindeki etkilerini anlamak için bir çalışma yaparlar.

Deneyim Tasarımı adını verdikleri bu sistemde bir oda herhangi bir dalga boyunda olan renkli bir ışıkla doldurulur.

Bu grup yaptığı son araştırmalarda renkli ışığın kalp atışı ve tansiyon üzerine küçük bir etkiye sahip olduğunu bulmuştur. Kırmızı ışığın az da olsa kalp atışını hızlandırdığını, mavi ışığın ise kalp hızını yavaşlattığını göstermiştir. 

Aynı üniversiteden Nicholas Ciccone tarafından yürütülen bir araştırma, renkli ışığın kişilerin psikolojisi üzerindeki etkisine dair kesin bir kanıt bulamamış olsa da buna benzer çalışmalar renklerin yaratıcılık, öğrencilerin sınıf içinde anlatılanları daha iyi öğrenebilmesi ve uyku kalitesini artırabilmek üzerine devam etmektedir.

Işık, özellikle renkler, bizleri normal bir görmenin de ötesine taşıyabilir.

Anlamları ve hayatımıza olan etkileri nelerdir?

Beyaz: Saflığı, temizliği ve sürekliliği, yani istikrarı simgeliyor. Kullanıldığı alanda konsantrasyon düzeyini arttırıyor. Aynı zamanda beraber kullanıldığı diğer renklerin etkilerini arttırıyor.

Siyah: Gücü, tutkuyu, esrarengizliği ve birçok ülkede yası simgeliyor. Işığı absorbe etmesinden dolayı dikkati dağıtabilecek etkenleri aza indiriyor.

Mavi: Sonsuzluk ve özgürlük simgesi olarak görülüyor. Konsantrasyon arttırıcı, zihinsel arınmaya ve dinlenmeye yardımcı, huzur verici… Güven ve sadakati de simgeliyor. Yapılan bazı araştırmalarda mavi odada çalışmanın verimi arttırdığı da kanıtlanmış. Ayrıca mavi renk sakinleştirici bir etkiye de sahip.

Yeşil: Doğanın ve huzurun rengidir. Psikolojik ve bedensel olarak kendimizi iyi hissetmemizi sağlar.

Kırmızı: Canlılığın, hareketin ve fiziksel gücün rengidir. Azim ve kararlılığı simgeliyor. Hareketi ve canlılığı çağrıştırdığı için mutfak, çocuk odaları ve topluma açık alanlarda tercih edilebilir.

Sarı: En parlak ve dikkat çekici renk olmakla birlikte neşeyi, zekâyı, inceliği ve pratikliği simgeliyor. Vurgulanması ve dikkat çekmesi istenen yerlerde kullanılabilir. Ayrıca alçakgönüllülüğü, bilgiyi ve bilgeliği de simgeliyor.

Mor: Asalet, lüks ve itibarın rengidir. Kendine güveni simgeler. Mor renk ayrıca zekâ, bilinç ve içgörü düzeyiyle paralellik taşır.

Pembe: Neşeyi ve rahatlığı simgeliyor.

Turuncu: Heyecan verici bir renktir. Canlılık, yaratıcılık ve iletişimin temsilcisidir. Aynı zamanda mutluluk vericidir. Dışa dönük, cana yakın, mutlu ve çocuksu bir algı yaratır.

Lacivert: Sonsuzluk, otorite ve verimliliği simgeliyor. Ciddi bir renktir ve emin olma hissi verir.

Kahverengi: Toprağın ve doğallığın rengidir. Kişide güvenlik duygusunu pekiştirir. Sosyal dengeyi ve toplum içinde rahatlığı sağlar.

Gri: Alçak gönüllülüğü ve dengeyi ifade eder.

Renklerin Reklamlarda ve Pazarlamada Kullanılması

Renklerin bilinçaltımıza olan etkilerini kullanan firmalar, bizlerin hangi ürünleri almamıza, hangi giysileri giymemize ve hangi yemekleri yediğimize kadar karar vermemizde etkili oluyorlar.

Beyaz: Çocuk ve sağlık ürünlerinde sıkça kullanılır. Gözün algıladığı en parlak renk olduğundan, işaretlerde, paketlerde ve satış noktalarında zıtlık oluşturarak dikkati çekmek için kullanılır.

Siyah: Esrarengiz, güçlü, prestijli, klasik ve şık bir renk olarak algılanır. Bazı markalar ürünlerinde siyahı bilinçli olarak o ürünün elit bir ürün olduğu ve ucuz bir ürün olmadığı algısı yaratmak için kullanırlar.

Mavi: Bilinçaltında sağlam ve kendinden emin bir duygu yarattığı için sosyal medya sitelerinin çoğunlukla bu rengi kullandığını görebiliriz.

Yeşil: Tazeliği ve şifayı çağrıştırdığı için organik ürünlerin pazarlanmasında bu renge rastlayabiliriz. Koyu yeşil ise para ve itibar rengidir. Bu yüzden bazı bankaların renklerinde bu rengi ve tonlarını görebiliriz.

Kırmızı: Kırmızı satışın rengidir. Bilinçaltını en fazla uyaran, seksi, hareketli, tutkulu ve dikkat çekici bir renktir. Özellikle dikkat çekmesi istenilen satış noktalarında ve iştah açtığı için gıda sektöründe çok sık kullanılır.

Sarı: Altının, zenginliğin ve lüksün sembolüdür. Kırmızıyla birlikte gıda sektöründe kullanılabilir.

Mor: Asalet, imparatorluk ve kraliyet rengi olduğu için şıklığı ve zenginliği hatırlatır. Duygulara hitap edici ürünlerde bu renk kullanılabilir.

Turuncu: Mutlu ve çocuksu bir algı yarattığından dolayı hedef kitlesi çocuklar ve gençlerin olduğu iş kollarında tercih edilebilir.

Lacivert: Polis ve pilot üniformalarında güvenilir, sağlam, emin izlenimini verir. Ayrıca banka ve finans sektörlerinde de tercih edilmektedir.

Kahverengi: Toprağın rengi olan kahverengi ev ve yemek sektörü için önemli bir renktir. Sağlıklı, doğal ve organik ürünleri çağrıştırır, bu yüzden bu sektörde tercih edilebilir.

Renklerle ilgili yapılan bir araştırmaya daha değinip yazımızı sonlandıralım.

Kansas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada sanat müzesindeki halının altına donatılan bir sistemle duvarın rengini beyaz ve kahverengi olarak değiştiriyorlar. Beyaz renk duvar arka planda olunca insanlar müzede yavaş hareket ediyorlar ve daha uzun süre kalıyorlar. Kahverengi duvar arka planda iken ise müzede hızlı hareket ediyorlar ve daha az süre kalıp, kısa sürede müzeyi terk ediyorlar.

Bu nedenle fast food restoranlarının hepsinin sandalyeleri ve masa rengi kahverengi iken, duvar boyaları ise kahverengi ile pembe ve şampanya renklerinin karışımından oluşur.

Bu restoranlar, gelen diğer müşterilere daha çabuk yer açılması için bizlerin bir an önce yemelerini ve orayı terk etmemizi isterler.

Aldığımız kararlarda başkalarının bizi istedikleri şekilde yönlendirmelerinden bir nebze de olsa kurtulabilmek için renkleri tanıyalım ve onların farkında olalım.

Unutmayalım ki manipüle edilmekten kurtulmamız, manipüle edildiğimizi anlamamızdan geçer.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Zihni çok çalıştırmak ömrü kısaltıyor

zihin, nöron, nöral faaliyetler, Manşet, insan beyni, daha uzun yaşamanın anahtarları, beyin, araştırmalar

Yıllardır yapılan araştırmalar, fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyordu. Peki, ya tam tersi doğruysa? Daha uzun yaşamanın sırrı daha az nöral faaliyetleri olan bir beyin olabilir mi? İşte yanıtı…

‘Aşırı’ Beyin Faaliyeti, Ömrün Daha Kısa Olmasıyla Bağlantılandı

Olağandışı ölçüde uzun yaşayan insanlardan ölüm sonrasında alınan beyin dokularının incelendiği ve bu insanlar ile 60’larında ve 70’lerinde ölen kişilerin arasında ne gibi farklar olduğuna dair ipuçlarının arandığı yeni bir çalışmaya göre; içerisinde çok fazla nöral faaliyet olmayıp daha sessiz olan bir beyin, daha uzun yaşamanın anahtarlarından biri olabilir.

“Kullanmazsan kaybedersin” görüşü, beyni yaşlanmaktan koruma konusunda baskın bir düşünce olmuştu. Yapılan geniş ölçekli araştırmalar da, insanlar yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyor.

Ancak Nature bülteninde yayınlanan bu çalışma, daha fazlasının her zaman daha iyi olmadığını öne sürüyor. Haddinden fazla faaliyet (en azından beyin hücreleri seviyesinde), zararlı olabilir.

Lieber Beyin Gelişimi Enstitüsü’nde sinirbilimci olan ve bu çalışmada yer almayan Michael McConnell şöyle söylüyor: “Bu yeni makalede insanı düpedüz şok eden ve kafa karıştıran şey … sizi algısal yönden normal halde tutan şeyin, beyin faaliyeti olduğunu düşünmeniz. Hayatınızın sonraki dönemlerinde beyninizi faal tutmak istediğinize yönelik böyle bir görüş mevcut”

“En beklenmedik şey ise … sinirsel faaliyeti sınırlandırmanın, sağlıklı yaşlanma bakımından iyi bir şey oluşu. Bu çok mantıksız.”

Harvard Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar, yaşları 60 ve 70’lerden başlayıp 100 veya daha ötesine uzanan asırlık insanlara kadar, değişik yaş gruplarındaki kişilerin, insan beyin bankalarına bağışladığı beyin dokularını analiz etmiş.

80’li yaşların ortalarından önce ölen insanların beyinlerinde, REST adı verilen ve beyin faaliyetini ateşlemekle ilişkili genleri bastıran bir proteninin; en yaşlı insanlarla kıyaslandığında, daha düşük seviyelerde bulunduğunu keşfetmişler. Daha önce ise REST’in, Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğu gösterilmiş.

Fakat araştırmacılar, REST’in insanları bir şekilde ölümden koruduğunu mu yoksa bunun sadece, ileri yaşlanmanın bir işareti mi olduğunu kesin olarak bilmiyorlarmış.

Yaşayan insanların beyinlerindeki REST’i ölçmek şu an mümkün olmadığından; bilim insanları, bunun yaşam süresinde bir rol oynayıp oynamadığını görmek amacıyla yuvarlak kurtlar ve fareler üzerinde deney yapmaya başlamışlar.

Araştırmacılar, REST’in kurtlarda bulunan versiyonundaki faaliyeti artırdıklarında, kurtların beyin faaliyeti azalmış ve daha uzun süre yaşamışlar. REST benzeri gen, çok uzun yaşam sürelerine sahip “ihtiyar” yuvarlak kurtlarda devre dışı bırakıldığı zaman ise bunun tersi meydana gelmiş; kurtların sinirsel faaliyeti artmış ve ömürleri önemli miktarda kısalmış.

Ayrıca, REST’ten yoksun olan farelerin, daha meşgul beyinlere sahip olması (nöbet benzeri faaliyet patlamaları da dahil) daha muhtemelmiş.

Calico Laboratuvarları’nda yaşlanma araştırması bölümünün başkan yardımcısı olan Cynthia Kenyon şöyle söylüyor: “Bence bu bir aşırı çalışma, kontrolden çıkmış uyarım durumu; beyin için iyi bir şey değil. Nöronların aktif olmasını, nerede ve ne zaman aktif olmalarını istersiniz; sadece genel yönden ateşleniyor olmalarını değil.” Kenyon, çalışmanın tasarımını beğeniyor fakat sinir sisteminin, ömür miktarı üzerinde etkisi olan pek çok dokudan sadece biri olduğunu düşünüyor.

Hücre seviyesindeki beyin faaliyetinde görülen bu farklılıkların, insanlardaki algı veya davranış farklılıklarına nasıl tercüme edilebileceği henüz belli değil.

Harvard Tıp Fakültesi’nde genetik ve sinirbilim profesörü olan ve çalışmaya liderlik eden Bruce Yankner, kendi laboratuvarının hali hazırda yeni bir çalışma hazırladığını ve bu çalışmada; ilaçlar ile REST’i hedef almanın, nörodejeneratif hastalıkları veya yaşlanmanın kendisini tedavi etmede yeni yollar sunup sunmayacağının araştırılacağını söylüyor.

Yankner’in söylediğine göre bu araştırma hattı, sinirsel ritimleri etkileyen meditasyon gibi alternatif müdahalelerin, erken bellek kaybı konusunda nasıl işe yarayacağını anlamaya çalışmak bakımından da ilginç olabilir.

“Bence bizim çalışmamızın anlattığı şey şu: Yaşlanmayla birlikte, bazı anormal ve zararlı sinirsel faaliyetler de oluyor ve bunlar hem beynin verimini azaltıyor, hem de kişinin veya hayvanın fizyolojisine zarar vererek; bunun sonucunda ömür süresini kısaltıyor.”

Bağış yapılan ve araştırmacıların üzerinde çalıştığı beyinler, çeşitli sebeplerle ölen insanlardan gelmiş. Bu durum, REST’teki farklılığın, ölüm olasılığıyla ilişkili olup olmadığını bilmeyi imkansız hale getiriyor.

Brandeis Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Angela Gutchess, insanlar yaşlandığında ve beyin tarayıcılarında test edildiklerinde; prefrontal kortekste (Harvard araştırmacılarının REST üzerinde çalışma yaptığı beyin bölgesi) pek çok değişim olduğunu söylüyor.

Kendisinin söylediğine göre bazı durumlarda, yapılan çalışmalar; genç insanlara kıyasla yaşlı yetişkinlerin, bir işi yaparken daha fazla beyin devresini faaliyete geçirdiklerini göstermiş. Fakat bu değişikliğin ne anlama geldiği belli değil: Bu faaliyete geçirme kalıpları, yaşlı insanlarda daha verimsiz olan bir beynin veya telafi girişimlerinin bir işareti olabilir.

‘CRUNCH’ adı verilen bir model, beyinde faaliyete geçirilen yer kalıplarında yaşlanmayla birlikte görülen değişimleri açıklamaya çalışıyor. Bu modele göre, insanlar gitgide daha zor işler yapmaya çalıştıklarında, beyinlerinde daha fazla bölge faaliyete geçiyor; ta ki, zihinsel kaynakların tükendiği bir çıkmaza ulaşana kadar. Yaşlı insanlardaki çıkmaz noktası daha yakın ve bu kişiler, gençlerde olduğu kadar fazla bölgeyi faaliyete geçiremiyorlar.

‘STAC’ adı verilen bir diğer model ise; yaşlı insanlarda, doğal bilişsel kaynaklardan oluşan temel iskelede doğal bir değişim gerçekleştiğini ve bu değişimlerin, insanlar zor işlerle karşılaştıklarında daha fazla sinirsel bölgeyi çalıştırıp çalıştıramayacaklarını ve bunları nasıl çalıştıracaklarını etkilediğini söylüyor.

Gutchess, bu yeni çalışmanın ilgi çekici olduğunu ve yaşlanan beyni gerçekten anlamak için; insan davranışından beyin görüntülemeye, bireysel hücrelerin çalışmasına kadar çok farklı ölçeklere odaklanan bilimsel laboratuvarların sunduğu gözlemler ile modeller arasındaki noktaları birleştirmenin gerekeceğini söylüyor.

“Farklı seviyelerdeki uzmanlık alanları arasında köprü kurmamız gerekiyor” diyor Gutchess.

Yazar: Carolyn Y. Johnson
Kaynak: www.popsci.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND