Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Ne kadar ekmek, o kadar köfte!

Ücretiniz motivasyonunuzu nasıl etkiliyor? Bu ayki sorumuz buydu. Anafikir şöyle gelişmiş; “Ne kadar maaş verirsen, sana o kadar iş veririm”. YAPRAK ÖZERin ilginç bir analizi.

NE KADAR EKMEK, O KADAR KÖFTE!

Yaprak Özer
insankaynakları.com

Ücretiniz motivasyonunuzu nasıl etkiliyor? Bu ayki sorumuz buydu. Anafikir şöyle gelişmiş; “Ne kadar maaş verirsen, sana o kadar iş veririm”. Bu ayki forumu bundan daha iyi özetleyecek bir başka cümle yok.

Ücret politikası gelmiş işvereni sırtından vurmuş, haberi yok. “Ben bana verdiğin kadar çalışırım, geride kalan zamanda vücudum burada, gönlüm kim bilir nerede…” diyor insanlar.

Benim görevim bu forumu size tüm yönleriyle yansıtmak. Aşağıda yer yer yanıtlayanlardan alıntılar bulacak; çözüm yaratamadığımız için yine efkarlanacaksınız. Aman sakın çok üzmeyin kendinizi. Göreceksiniz, bunlar da geçecek.

Gelelim forum sonuçlarına;

Yanıtlayanların yüzde yüzü ücretlerin motivasyonlarını olumsuz etkilediğini söylüyor. Ücretinden memnun olan bir tek Allah’ın kulu yok. En azından bizim forumumuza katılanlar arasında… Sanırım onlar mutlu mesut koltuklarında oturuyor. Uğraşacak başka işleri olsa gerek.

Yanıtlayanlar arasında iş yerinde motivasyonunun yüksek olduğunu söyleyen yok. Anlayacağınız herkes mutsuz, bezgin ve her an bir delilik yapabilir… Hani, gani gani iş olsa memlekette, zaten bir an durmayacak ama… Ne yaparsın mecburiyetten!…

Yanıtlayanların yüzde yüzü genç. Hiçbiri yaş yetmiş iş bitmiş değil. Hepsi yolun başında. Belli ki, ilk deneyimleri, en fazla ikinci, üçüncü. Yirmilerinde ya da otuzların başındalar. Çalıştıkları, bir işe sahip oldukları için şükrettikleri ortada. Ama çalışmalarına karşın parasızlığı anlamıyorlar. Öfkeli oldukları söylenebilir. Söylenecek bir şey daha var; mutsuzlar!.. Foruma katılanların profili böyle.

Mutlu kesim nerede? Gören var mı? Yanıtlayan bir tek işveren ya da vekili yok. Yanıtlayan ve görüşlerini paylaşan bir tek insan kaynakları yöneticisi de yok. Sanırsınız ki, bu site kanarya sevenler için kurgulanmış. Oysa biliyorum ki, çok sayıda insanvkaynakları yöneticisinin, insanvkaynakları uzmanının, işverenin, yöneticinin ekranına konuk oluyoruz ve okunuyoruz. Bu kez de okunacağını biliyorum. ‘Biraz cesaret baylar bayanlar’ demek istiyorum. Her konuyu sevmeyeceksiniz. Her konuyu sevdiremeyiz. Ama her konuyu ele almak gerekiyor. Biliyorum bazıları el yakıyor. Lütfen biraz cesaret. Sizi bekliyorum.

Ben De Sevmiyorum

İnanmayacaksınız ama bazı konuları ben de sevmiyorum. Bu kez de bu foruma verilen yanıtları sevmedim. Çünkü;

Kelimeler arasından dökülen hisler insanın üzerine yapışıyor, sözcükler kulaklarınızı tırmalıyor. Sevmedim çünkü; mutsuz insanlar zorla çalışıyor, çalıştırılıyor. Kimse de buna dönüp bakmıyor. Vazgeçtim dur diyecek olanından… Ama ücret politikaları üzerine aydınlatıcı, yol gösteren, hatta yaşanan garipliğin ileride yaratacağı sonuçları ortaya koyacak bir tek kişi de mi yok…

Bakın sizin şirketlerinizde çalışan genç arkadaşlarım ne düşünüyor… Hepsini bu köşeye konuk etmek mümkün değil. Görüşleriyle, çoğunluğu temsil edebileceğine inandıklarımı sizinle paylaşmak istedim. Bugün yanıt veremediğiniz ortada, acaba yarın bu insanlara ne diyeceksiniz merak ediyorum;

… Temmuz 2003’te yeni bir mezun olarak işe başladım. İyi bir okulu bitirmeme rağmen askerlik nedeniyle iş bulmakta ve bulduğum işlerde de istediğim maaşı almakta zorlandım. En sonunda 800 milyona makine üreten ve ihraç eden bir şirkette yurt dışı pazarlama kısmında işe başladım. Ocak ayında altı ayımı doldurduğum için ben de zam aldım. Aldığım zam yaklaşık yüzde 6. Daha doğrusu 50 milyon. Bu oran beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben yüzde 10 zam bekliyordum.

… Dünya çapında bir finans kuruluşunda çalışıyorum. Ücretim motivasyonumu çok etkiliyor. Ücret dışında öğle yemeklerinde verilen 3 milyon tutarındaki yemek çekleri ile yemek ihtiyacımı karşılamam mümkün değil. Sizce bütün motivasyonumun bu tür parametrelere bağlı olması doğal mı?

Ücret motivasyonumu elbette etkiliyor. Ama bir araştırın bakalım, ücreti milyarlarla ölçülüp de iş yerinde insan yerine konmayanlar daha az parayla mevki ve statü sahibi olmak istemezler mi?…

… Ücret kişiye verilen değeri ve sorumluluğu gösterir. İş cazip olmalı ki, çalışan işine dört elle sarılsın. Bir de ailesi ekonomik olarak zor durumda olan bir çalışanın iş yerindeki verimini ve umursama yüzdesini düşürmektedir. Ve bu o kişinin elinde olamamaktadır. Benim sorum, bu ülke, gençlerini okutup potansiyel suçlu sayısını azaltmaya mı çalışıyor? Çünkü çok genç var fakat iş imkanı yok. Alt yapıdan bir haberler…”

Uygulanan Politikalar Akrep Gibi Sokuyor

Adı İnsan Forum çok güzel bir köşe. Bir de gelen yanıtları okuduğumda içime kasvet çökmese… İşveren ve vekilleri çok sayın insan kaynakları müdürleri neredesiniz Allah aşkına… Bu çocuklar ben yanıt vereyim diye yazmıyor bu soruları. Farklı görüşlerden yararlanmak istiyorlar. Onları işe alan da ben değilim. Sizsiniz. Neredesiniz beyin avcıları… Her zaman her yerde konuşmaya o kadar hazır ve nazırken… Tek bir satır karalamamışsınız. Yoksa dikkatinizi mi çekmedi. Sakın yanıtlamaya değer bulmadığınızı söylemeyin. Doğru, genç ve tecrübesiz grup üzerinde çalışmaya değmiyor. Bunlar para etmiyor.

Bu forumun yanıtları körler sağırlar birbirini ağırlar türünden. Onun için bizim forum ağlama duvarına dönmüş. Bir sürü deneyimsiz ya da az deneyimli arkadaş kendin pişir kendin ye türünde mangal keyfi yapıyor… Arkadaşım yüzde 6 zam karşılığı olan 50 milyonu görünce hayal kırıkılığına uğramış. Oysa beklentisi yüzde 10’muş, o da topu topu 80 milyon ediyor. Değer mi bu insanları 30 milyon için mutsuz etmeye. Düşünün bir kez 30 milyonla alacağınız verimi, katacağınız motivasyonu…

Tabii unutulmaması gereken bir durum var; üst gelir gruplarının yüzde 6 zam alması çok daha farklı sonuçlar yaratıyor. Belki de diğerleri yüzde 6’dan çok memnun. ‘Allah Razı olsun, bugünleri de gördük ya yarın bunu bile bulamayabiliriz’ diyordur…

Bir kez daha kanıtlıyoruz ki, bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Niye uğraşsın şimdi bu konuyla durup dururken. Görünen o ki, ücretler arasında ciddi bir dengesizlik sözkonusu. Şikayet eden düşük ücretli yığınlar var. Şikayet etmeyen az sayıda karar veren üst düzey mevcut. Büyük olasılıkla ücretinden memnun olmayan ancak ses çıkartmaya çekinen hatta korkan ara kademe yaşıyor…

Herkes Ektiğini Biçer

Size kötü bir haberim var; bu forumu bundan 10 yıl sonra aynı soruyla açtığımızda, gelen yanıtlar değişmeyecek. Yanıtların türü ve içeriği değişmeyeceği gibi, forumun yapısı da aynı kalacak. Aynen aynı forumu 10 yıl önce yapmış olsaydık alacağımız sonuç gibi…

Şaşırmayın herkes ektiğini biçer. Bugün bana biraz ağlayarak, çokca öfkeyle, bol miktarda hayal kırıklığıyla yazanlar yarın başkalarının ücretini hesap ederken acaba nasıl davranacaklar dersiniz?…

Ben, çok insaflı olacaklarını sanmıyorum. Elleri titreyecek birilerine ücret öderken, sanırsınız ki kendi parası, sakınıyorlar… Aslına bakarsanız, kendi parası olsa gerçek anlamda sakınacak, iyi olana iyi ücret verecek ki, karşılığını alsın. Başkasının parasıyla ve iş sorumluluğundan uzak olduğu için 3 miyon öğle yemeği vermeye devam edecek.
Ben görmedim o da görmesin… Bana ne verdiler ki, ben de başkasına vereyim… Ben de gençken sürünmüştüm, şimdi de o sürünsün… mantığıyla… Ne acı değil mi…

İşveren uyanın, bunların modası hiçbir zaman olmadı. Çalışanınıza sahip çıkın. Çalışanınıza sahip çıkın çünkü, çalışmıyor. Bir ticarethaneniz var değil mi? Doğaldır ki, verimi yüksek olsun istersiniz, doğaldır ki üretimi bereketli olsun istersiniz. Peki mutsuz insanlarla, motivasyonu kalmamış insanlarla ne kadar üretebileceksiniz?

İşinize Gelirse

… Genelde satış ağırlıklı bir şirkette çalışmaktayım. Herhangi (aylık, yıllık vb.) bir hedef verilmemesi, maaşımın, performansımın nasıl olursa olsun her zaman sabit kalması yaptığım işe karşı motivasyonumu düşürmeye başladı. Artık şirketimde çalışmaya başladığım ilk günlerdeki heyecanım yok. Nasıl olsa her ay sonu, ne kadar çalışırsam çalışayım aynı maaşı alıyorum. O yüzden kendimi bu kadar yormama gerek yok diye düşünüyorum. Aslında satış, vb. konularda belli oranlarda prim, bonus, olması gerçekten faydalı. Satış ekibinin motivasyonunun artmasında çok önemli bir faktör…

… Merhaba, günümüzde insanları sömürmenin en iyi yolu adına ESNEK çalışma saatleri dedikleri uygulama. Örneğin ben saat 09:00’da iş alıp, akşam saat 18:00’da işi bitiriyorsam, geriye kalan zaman bana ait bir zamandır eğer işveren bu zamana talip ise bana o saatlerin farkını ödemekle yükümlüdür. Haksız mıyım…

… Kendimizi istemeyerek de olsa ne kadar maaş o kadar iş düşüncesine itmekteyiz. Çünkü patronomuzun karı artmakta olduğu halde, iki yıldan beri komik zamlarla, işinize gelirse muamelesiyle çalışmaktayız. Böyle bir durumda nasıl motivasyon bekliyorsunuz…

Ders Almadık

2000’li yıllar Türkiye için dönüm noktası oldu. Büyük bir ekonomik kriz içine düştük. Üstelik bile bile. Ne yazık ki, ansızın. Çok hazırlıksız, son derece tecrübesizdik. Cahil ve aymazdık demek daha bile doğru olacak. Bu kadar doğrudan söylediğim için bazılarının kalplerini kırarım diye korkuyorum.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en büyük krizini yaşıyor dediler. Ama krizin adını ekonomik kriz koydular. Oysa Türkiye ilk kez bir insan kaynakları sorunuyla karşı karşıyaydı ve bu kriz, krizlerin en büyüğüydü… Türkiye bir insan krizi yaşıyordu.

Aradan çok zaman geçti. Bazılarımız için günler, yıl kadar uzun geldi. Hayatımız alt üst oldu. Hiçbir zaman geriye dönülemeyecek izlerle yaşamasını öğrendik. Hayatımızı değiştirmek zorunda kaldık. Kimileri göçtü, kimileri gittikleri yerde bir şey bulamayıp geri döndü. Kimi aile yanına sığındı, kimi eşinden ayrıldı, çocuklarını özel okuldan ayırdı…

Psikolojik sorunları bol bir Türkiye yarattık. Peki ne öğrendik? Ben iddia ediyorum ki, hiçbir şey öğrenmedik. Bugün gelen yanıtlara bakınca pek bir şey öğrenmemiş, hiç de ders almamışız. Bizim dün de bir insan kaynakları sorunumuz yoktu, bugün de yok… Öğrendiğimizi düşündüğümüz bir tek şey var; ellerimiz titreyerek adam alıyoruz. Neden? Çünkü çıkarması zor. Tazminatlar yüklü. Krizde ciddi tazminat ödedik. Belimizi büktü. Doğru işe doğru adam, doğru işe doğru ücret gibi kavramların içini doldurduğumuzu sanmıyorum. Konuşulanlara ve konuşanlara çok kulak asmıyorum. Neden diyecek olursanız, konuşulanlar kadar yapılsaydı-edilseydi, aşağıdakiler bu kadar konuşmayacaktı, ne dersiniz;

… İşinizi, iş yerinizi ve iş yerindeki arkadaşlarınızı çok seviyorsunuz ama size verilen ücret ne yaptığınız işe ne de fabrikanın kendisine yakışıyor. Soruyorsunuz, acaba bana bir mesaj mı veriliyor diye. Ama öyle bir şeyin olmadığı söyleniyor. İnsanın bir tercih yapmak zorunda bırakıyor ücret politikası; huzur ama sefalet, para ya da kişiliksizlik…

… Yüzde yüz yabancı sermayeli bir firmada insan kaynakları departmanında çalıyorum. Bu yıl ihracatta ilk 30’a girmeyi hedefleyen firmam bana ayda 570 milyon para veriyor. Çalışmaya başladıktan 17 ay sonra bu normal mi?

… Anlayamadığım bir mantık var, iki buçuk yıldır zam alamıyoruz. Müdürlerimiz bu durumda nasıl bir performans bekleyebilir ki?… Böyle bir durumda biz de ne kadar ekmek o kadar köfte misali çalışıyoruz…

Sonuç;

Genç arkadaşlarım sözüm size. Bugün en fazla şikayet eden sizsiniz. Bugün bu forumda yer almayan yöneticileriniz de bir gün gençti, unutmayın. Onların da sizinkine benzer sorunları vardı. Onlar zaman içinde bu tür sorunları azalıp yok olunca, geçmişte yaşadıklarını unuttular. Siz unutmayın! Türkiye, dününü unutan insanlarla dolu. Yükü üstünden attı mı, bana dokunmayan bin yıl yaşasın mantığı hakim hepimize.

Sizler de sürüye katılacak olursanız, bir arpa boyu yol alamayacağımız kesin. Bugünlerden çıkaracağınız derslerin, yarın takipçisi olmanız gerekiyor. Yoksa sizin de sizden öncekilerden hiçbir farkınız kalmaz.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Her alanda uzlaşma şart mıdır?

uzlaşmacı yaklaşım, uzlaşma, şirketlerde yönetim, Manşet

Uzlaşmacı olmanın her zaman doğru bir yaklaşım olduğu düşünülür. Fakat bu yaklaşım bazen yarardan çok zarar da getirebilir. Peki, insanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Şirketler Demokrasiyle Yönetilmez

Uzlaşma, çoğu durumda zor ama gerçekleştirilmesi arzu edilen bir durum olarak gösterilir. Kendi isteklerini dayatanlara, uzlaşmanın iyi olduğu tavsiye edilir. Tarafların bazı haklarından, bazı ayrıcalıklarından feragat etmeleri halinde, herkesin daha kazançlı olacağı söylenir.

Peki, gerçekten uzlaşma, her durumda iyi bir şey midir? Farklı düşünceleri, farklı öncelikleri, farklı istekleri olan tarafların, her zaman “orta yolu bulmaları” doğru mudur? İnsanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Uzlaşmanın şart olduğu alan, insanın özel hayatındaki birlikteliklerdir. Hayatı paylaşan iki insanın, her ikisini de ilgilendiren bütün konularda, mutlaka ama mutlaka uzlaşmaları gerekir. Hangi şehirde, hangi semtte, hangi evde oturmaktan tutun da, boş zamanlarda ne yapılacağı, kimlerle birlikte olunacağı, nerede tatil yapılacağına kadar bütün konularda, iki insanın birbirini dinleyerek, birbirini anlayarak, her ikisini de hoşnut kılacak çözümleri bulmaları gerekir. Bu çözümü bulmak için uzlaşmaları gerekir.  Aksini yapmak, ilişkileri temelden sarsar. Sürekli olarak taraflardan birinin isteklerini yapmak, ilişkinin ömrünü kısaltır.

Eşler ve sevgililer için şart olan uzlaşma, arkadaşlıklar için de olmazsa olmazdır. Eğer arkadaşlar uzlaşamazlarsa, ilişkileri uzun sürmez. Kimse sürekli olarak bir başkasının yapmak istediklerini yaparak mutlu olmaz.

Siyasette de uzlaşma şarttır. Uygar toplumlar, bir beldeye park mı yoksa kapalı spor salonu mu yapılacağına bile oylamayla karar verirler.  Siyaset, çoğunluğu mutlu edecek çözümler üretmek için vardır. Uzlaşma siyasetin temel felsefelerinden biridir. (Küresel Dünyanın İdeolojisi, Uzlaşmadır.)

Şirket yönetimlerinde de uzlaşmanın gerekli olduğu durumlar vardır. Herhangi bir alanda risk almak gerektiğinde, ortakların uzlaşmaları gerekir. Uzlaşma karşılıklı kazanç ve barış içinde yaşamak demektir.

Ancak bütün iyi taraflarına rağmen, uzlaşma kimi koşullarda yarardan çok zarar getirir. Hayatta bazı durumlarda uzlaşma aranmaz.

Bazı konularda, sadece konunun uzmanı olan insanların karar almaları gerekir.  Böyle bir alanda, o konunun uzmanıyla uzman olmayanların uzlaşmasını aramak, genelde çok yanlış kararlara neden olur. Bir binanın statik hesaplarını yapan bir mühendisle, o binanın müteahhidinin uzlaşması beklenmez; doğru olan ne kadar masraflı olursa olsun mühendisinin kararlarını uygulamaktır. Uzman olmayanların,  uzmanlık gerektiren konularda, karar sürecinin dışında kalmaları gerekir.  Bir hastanın bir doktorla uzlaşması değil, doktorun dediklerini yapması beklenir.

Şirket yönetimlerinde de bazı konularda uzlaşma aramak, yarardan çok zarar getirir. Bir şirkette her kararı uzlaşarak almaya kalkışmak, karara katılanları mutlu etse de, genellikle vasat kararlara yol açar. İletişim gibi uzmanlık isteyen bir konuda, iletişimle hiç ilgisi olmayan yöneticilerinin karar toplantısına katılıp, oy vermeleri yanlış bir uygulamadır. Sadece iletişim değil, uzmanlık gerektiren herhangi bir  alanda, yönetimin herkesi karara ortak etmesi, gerçek bir yönetim zafiyetidir.

Uzlaşarak karar almakla, katılımcı  yönetim aynı şeyler değildir. Katılımcı yönetim, karardan etkilenecek herkesin sürece dahil olmasını ve görüşünü dile getirmesini öngören, son derece yararlı bir yönetim anlayışıdır. Bir şirkette önemli kararlara herkesin görüşünü ifade ederek katkı yapması, alınacak kararın isabet oranını artırır. Ancak, katılımcı yönetim, her kararın uzlaşmayla alınması değildir. Doğru olan, herkesin fikrini söylemesi ama kararı, o konunun sorumluluğunu üstlenecek ve hesabını verecek insanların almasıdır.

Bir şirkette katılımcı yönetimi yüceltmek, o şirketin demokrasiyle yönetileceği anlamına gelmez. Şirketler, demokratik yerler değildir; olmaları da gerekmez. Bir şirketi, herkesin eşit oy hakkına sahip olacağı bir yöntemle yönetmek, kısa zamanda şirketi ölüme terk etmek demektir. Şirketler, çalışanlarına adil davranmak, onların görüşlerine değer vermek zorundadırlar ama alıncak her kararda çalışanlarla uzlaşma içinde olmak zorunda değillerdir. En katılımcı şirketlerde bile, çoğu zaman, uzlaşma arzu edilen bir durum değildir. Bir şirketin alacağı kararlarda uzlaşma arayacağı durumlar, istisnai durumlardır.

Uzlaşmadan bahsedildiğinde, çoğu zaman ortak aklın üstünlüğü yüceltilir. Ama ortak akıl konusu da çok yanlış anlaşılan bir konudur. Ortak akıl, birden fazla insanın bir konu hakkında,  düşünsel güçlerini birleştirmeleri, akıl kapasitelerini artırmaları demektir. Ancak ortak akıl demek, kararların ortak olarak alınması değildir.  Zaten herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir karar, genellikle en yenilikçi, en yaratıcı ya da en ilerici karar olmaz.  Aksine ortaklaşa alınan kararlar, herkesi memnun eden ama sonuçları vasat olan kararlardır.

Katılımcı bir ortam yaratmak, farklı fikirlerin seslerini duymak, birbirini etkilemek ve bu sürecin sonunda az sayıda insanın karar almasını sağlamak ne kadar doğru bir yöntemse,  kimsenin gönlü kırılmasın diye  uzlaşarak karar almak, sonra da alınan bu kararı ortak aklın ürünü olarak nitelemek o kadar kötü bir yöntemdir.

Ortak akıl bir şirketteki, bir kurumdaki, bir toplumdaki bütün beyinlerden faydalanmak demektir. Karar almak ise, ortak aklın birikiminden yararlanarak, bir ya da birkaç kişinin, hesap verme sorumluluğunu üstlenerek, birçok seçenekten birisini seçmesidir. Birçok doğru arasından, birinde karar kılmasıdır.

Felipe Csaszar, uzlaşmanın bazı durumlarda şart ama bazı durumlarda bir seçenek olduğunu söyler. Csaszar’a göre, bir konuda ne kadar çok insan sorunu irdeler, kendi açısından değerlendirirse, alınacak karar da o kadar olgunlaşır. Böyle bir karar süreci, bütün tarafların hassasiyetini ve çıkarını dikkate aldığı için, sağlıklı sonuçlar doğurur.

Ancak, bütün kararların mutlaka uzlaşmayla alınması gerekmez. Bir konuda taraflar, o konunun uzmanı değillerse ya da vizyonları yetersizse o konuda uzlaşarak karar almak yanlışlara yol açar. Böyle durumlarda ne kadar uzlaşılırsa, hata yapma oranı da o kadar artar.

Hayatta uzlaşmanın, çok iyi sonuçlar doğurduğu durumlar vardır; bu durumlarda dünyanın en uzlaşmacı insanı olmak gerekir. İnsan bunu başardığı zaman, mutlu ve huzurlu olur.

Ama bazı alanlarda da uzlaşma, tam tersine yarardan çok zarar verir. İnsanın bu alanları iyi bilmesi ve hiç uzlaşma aramadan, konunun uzmanının kararını uygulaması gerekir.

Hayatta her alanda uzlaşma şart değildir.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Siz hiç reddedildiniz mi?

yakın ilişkiler, reddedilmek, psikoloji, Manşet

Reddedilmek hepimizin zaman zaman karşılaştığı, kabul edilmesi zor bir durumdur. Peki, reddedilmekle nasıl başa çıkabiliriz? Bu durum psikolojimizi nasıl etkiler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Reddedilme Hassasiyeti: Evrimin Bir Armağanı Mı, Yoksa Bir Lanet Mi?

Hepimiz sosyal ilişkiler kuruyoruz ve hayatlarımızı bu sosyal ilişkiler çevresinde şekillendiriyoruz. Bir yere, birilerine ait olmak istiyor ve yakın ilişkiler kurmaya çabalıyoruz. Hayatımıza anlam katan bu ilişkiler maalesef bazen bize zarar da verebiliyor. Bu yazımızda da fark edilmesi bazen çok zor olan ve uzun vadede hem bize hem de ilişkilerimize zarar verebilen “reddedilme hassasiyeti” olgusundan bahsedeceğiz.

Reddedilme hassasiyeti evrimsel süreçte kazandığımız psikolojik bir mekanizma ve bir sosyal grubun üyesi olmayı sürdürebilmemiz açısından büyük öneme sahip1. Örnek vermek gerekirse, kalabalık bir masada siz konuştuğunuz sırada bir arkadaşınızın gözlerini devirdiğini kolayca fark etmeniz ya da insanların sahte ve gerçek gülüşlerini ayırt edebilmeniz bu mekanizmanın bir sonucu. Bu mekanizma sayesinde sosyal gruplarda onaylanıp onaylanmadığımızı veya davranışlarımızın toplum içinde kabul görüp görmediğini gözlemleyebiliyor ve buna göre hareket ederek dışlanmaya karşı önlemler alabiliyoruz. Bu aslında sağlıklı ve sosyal yaşam için gerekli bir mekanizma olsa da bazı kişilerde fazla güçlü bir şekilde işleyip bu kişilere zarar vermeye başlıyor.

Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren kişiler, partnerlerinin davranışlarının sebebini etraflıca düşünmek yerine hemen “partnerim beni sevmiyor” veya “partnerim benimle olmak istemiyor” gibi varsayımlarda bulunma eğilimi gösteriyorlar2. Bu konu üzerine yapılan bir araştırma kapsamında romantik ilişkisi olmayan bir grup üniversite öğrencisinden reddedilme hassasiyetine dair bir anket doldurmaları isteniyor. Aylar sonra, bu öğrencilerden romantik bir ilişkiye başlamış olanlardan birkaç anket daha doldurmaları isteniyor. Bu anketler ilişkilerde yaşanabilecek bazı olumsuzluklar ilgili. Örneğin; partnerin soğuk ve mesafeli davranması, bir hata durumunda hoşgörüsüz davranması ya da birlikte eskisinden daha az zaman geçirmek gibi durumlar üzerine katılımcıların tepkilerini ve düşüncelerini ölçüyor. Araştırma sonuçları gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas kişiler, partnerlerinin davranışlarıyla kendilerini kasten incitmeye çalıştıklarını düşünme eğiliminde oluyorlar.

Romantik bir ilişki içerisindeki kişiler, partnerlerinin düşüncesizliklerini direkt olarak sevgi veya bağlılık eksikliği gibi daha derin sorunlara bağladıkları takdirde, çatışma şiddetleniyor ve daha büyük bir sorun haline geliyor3. Çiftlerin tartışmaları sırasında alınan ses kayıtları üzerine yapılan bir araştırma gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas olan kişiler tartışma sırasında seslerini yükseltme, sorumluluk kabul etmeme, partnerlerini aşağılama gibi davranışlara eğilim gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler partnerleri tarafından daha kıskanç ve saldırgan olarak değerlendiriliyorlar. Ayrıca partnerleri bu kişilerin kendilerine yeterince destek olmadığını düşünüyor2. Tüm bunlar zamanla ilişki memnuniyetine zarar verip çifti ayrılık noktasına götürebiliyor.

Bir başka araştırma gösteriyor ki; reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, reddedildikleri zaman kendilerini reddeden kişilerle veya gruplarla bir ilişki kurabilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için büyük miktarlarda para harcayabiliyorlar4. Cömertlik belirli bir seviyeye kadar olumlu bir özellik gibi görünse de, bu kişiler bazen kendi ekonomik güçlerinin ötesinde harcamalar yapabiliyorlar. Kişilerin cömertlik seviyeleri arasındaki büyük farklar da zamanla ilişkideki eşitlik ve adalet hissine zarar vererek ilişki memnuniyetini düşürebiliyor.

Reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, ilişki memnuniyetsizliğine kıyasla daha ciddi ve kalıcı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. 2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre reddedilme hassasiyeti yüksek olan ergenlik dönemindeki kızlar romantik partnerleri tarafından reddedilmemek uğruna aslında yapmak istemedikleri şeyler yaparak istismara ve travmalara maruz kalabiliyorlar5. Başka bir araştırma ise, geçmişte yaşadıkları bir reddedilme tecrübesini hatırlayan ve reddedilme hassasiyeti yüksek olan üniversite öğrencilerinin kendine zarar verme düşüncesiyle daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığını gösteriyor6.

Peki reddedilme hassasiyetiyle nasıl başa çıkılabilir? Araştırmalara göre, reddedilme hassasiyetiyle mücadele etmenin en etkili yolu “öz farkındalık” sahibi olmak; bir diğer deyişle, kendi duygusal ve davranışsal tepkilerimizi gözlemleyip kontrol edebilmek7. Potansiyel bir reddedilme işareti yakaladığımızda, dikkatimiz sadece bu şüpheyi besleyecek işaretlere odaklanabiliyor ve reddedileceğimiz şüphesi güçlendiğinde çevremize öfkeyle tepki verebiliyoruz. Fakat böyle hızlı tepkiler vermek yerine, içinde bulunduğumuz durumu etraflıca düşündüğümüz takdirde yıkıcı davranışları törpüleyebiliyoruz. Reddedilme hassasiyetinizin yüksek olduğundan şüpheleniyorsanız siz de bundan sonra kendinizi daha iyi gözlemleyerek olumsuz sonuçları minimuma indirebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Ayrıca şunu unutmamak gerekiyor: Her şey her zaman bizimle ilgili değil ve bazen hepimiz öfkemizi veya mutsuzluğumuzu başkalarına yansıtabiliyoruz.

Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha Fazla İş İçin Güne Erken Başlanmalı mı?

Manşet, işe başlama, güne başlama

Daha çok iş yapmak ve rakiplerin önüne geçmek için güne erken başlamak bir yöntem olarak düşünülebiliyor. Bu ne kadar doğru bir düşünce?

Kimler güne çok erken başlıyor?

Başta bazı aktörler ve Silikon Vadisi genel müdürleri olmak üzere bazı insanlar güne çok erken başlıyor. Daha fazla iş yapabilmek için bu iyi bir yöntem mi?

İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Hollywood yıldızı Mark Wahlberg her sabah 02.30’da kalktığını, akşamları ise 19.30’da yattığını açıkladı.

Güne bu kadar erken başlayan sadece Wahlberg değil. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un 03.45’te kalktığı söylenirdi; Disney CEO’su Bob Iger ise her sabah 4.25’te egzersize başlarmış.

Profesyonellerin kullandığı LinkedIn gibi sosyal medya platformlarında dikkat çeken yaygın inanca göre, başarılı olmak istiyorsanız erken kalkmanız gerekir.

Öyleyse herkesin bunu denemesi mi gerekir? Bu durumda daha verimli mi oluruz? Belki. Ama bunun da bir bedeli var. Ayrıca sabahın köründe kalkıp ne kadar “verimli” olduğumuz konusunda insanları etkileme arzusunun etkisini de görmek gerekir.

Yeterince uyumak önemli

02.30 gibi erken bir saatte kalkmak uzun bir gün ve az uyku olarak anlaşılabilir. Ama Wahlberg erken yatarak her gece 7 saatlik uykusunu garantiye alıyor.

Verimli olmak için yeterince uyumak çok önemli. Uykusuzluk hem sağlığı hem de kişinin bilişsel becerilerini olumsuz etkiler.

Washington Üniversitesi’nden Christopher Barnes ile Michigan Üniverstiesi’nden Gretchen Spreitzer bu konu üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaptı. Şirketler çalışanlarının yeterince uyumasını sağlamalı mı gibi soruları incelediler.

Spreitzer’e göre, aktör Wahlberg gün içinde uyanık olduğu saatleri değiştirip güne daha erken başlayarak daha verimli olabilir.

“Bunun bazı avantajları var” diyor Spreitzer. “Bir disiplininiz oluyor ve kendinize daha fazla zaman ayırabiliyorsunuz. Aileniz ve arkadaşlarınız uyanmadan önce kendi yapacaklarınızı yapıyorsunuz.”

Ancak akşam çok erken saatte yatmak kişinin sosyal ilişkilerini geliştirmesine engel olabilir. Sosyal ilişkiler ise ruh sağlığı için gereklidir.

Erkenci misiniz akşamcı mı?

Peki, sabah güne çok erken başlamak herkesin yapısına uygun mudur?

İnsanın uyku düzenini belirleyen vücut saatidir. Bu saat düzenli aralıklarla vücudumuzda uyku ve uyanıklık zamanlarını tetikler. Çoğu insan her gün aynı saatte uyuyup uyanma eğilimi gösterir. Sürekli yaşadığımız ülkeden farklı bir zaman dilimine geçtiğimizde yaşadığımız jet lag ile vücudumuzun şoka uğraması bundandır.

Bu vücut saatine dayanarak araştırmacılar insanları iki ana gruba ayırıyor: Erkenciler (erken kalkıp erken yatanlar) ve akşamcılar (geç kalkıp geç yatanlar).

Barnes insanlar arasında farklıklar olduğunu, ama genel olarak çocuklukta erkenci, ilk gençlik döneminde akşamcı, yaşımız ilerledikçe yeniden erkenci rutine geri döndüğümüzü söylüyor.

Barnes, Wahlberg gibi doğal yoldan “süper erkenci” olan insanların çok nadir olduğuna inanıyor.

“Psikolojik ve davranışsal olarak kişi için en doğru olan şey doğal vücut saatine uyum gösterip yatıp kalkma zamanını ona göre belirlemektir.”

Bunu gözetmeyip aşırıya kaçanlar farklı bir motivasyonla hareket ediyor demektir.

Başkalarını etkileme ihtiyacı mı?

Peki neden pek çok kişi sabah ne kadar erken kalktıklarıyla övünür? Bunun nedeni erken kalkmanın verimlilikle ilişkilendirilmesi olabilir. Ayrıca toplumda genellikle erken kalkanları kayırma gibi bir eğilim söz konusudur.

2014’te yapılan bir araştırmada, 120 yetişkin çalışanın müdürleri tarafından nasıl bir performans değerlendirmesine tabi tutulduğuna bakılmış ve işe geç başlayanları daha az duyarlı görüp daha düşük puan verdikleri görülmüştü. Ayrıca kendisi erkenci olan müdürler, akşamcı olanlara kıyasla onları daha negatif değerlendiriyordu.

“Çalışma düzeni değerlendirilirken bir önyargı görüyoruz. Erken güne erken başlamışsanız daha olumlu görülüyorsunuz.”

Ancak önemli olan başkalarını etkilemek değil, vücudu dinleyip ne zaman yatıp kalkacağına ona göre karar vermektir. Güne erken başlamak gerçekten de verim artırıcı olabilir. Ama bunu yaparken şunu sormak gerekir: Bunu gerçekten daha fazla iş başarmak için mi yapıyorum, yoksa kendimi ve başkalarını buna inandırmaya mı?

Nedeni ne olursa olsun, önemli olan sağlıktır. Barnes’ın araştırmaları, vücut saatinin uyku istediği bir zamanda zorla uyanık kalmaya çalışmanın, doğru olmayan davranışlarda bulunma riskini artırdığını gösteriyor.

“Enerjinizin azaldığı, kendinizi iyi hissetmediğiniz zamanlarda başınıza kötü şeyler gelir” diyor Barnes.

Yazar: Bryan Lufkin
Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND