Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Nasıl kişisel marka olunur?

Daha az çabayla daha çok kazanmanın yolu marka olmaktan geçiyor. Sadece starlar değil, her insan marka olabilir. Marka olmanın yolu bu kapsamlı kılavuz makaleyi okumaktan geçiyor…

nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Kigem.com notu: “Kişisel marka olmak” konusunda Murat Toktamışoğlu ve Burak Özdemir birer kitap yazıyor ama ikisi de tembelliğinden bitiremiyorlar:))
Onların kitabı çıkıncaya kadar Zehra Tike”nin kapsamlı araştırmasıyla idare edeceksiniz.

‘Kişisel marka”nız sizi kanatlandırır

Kariyer için çok çalışmak ve doğru işler yapmak yeterli değil. Başarının yolu kendinizi bir çalışan olarak değil, bir marka olarak görüp, kendinizle ilgili algıları yönetmekten geçiyor.

Sadece ünlülerin ya da şirket liderlerinin değil, her profesyonelin markalaşmaya ihtiyacı var. Kişisel markanızı yaratmak ise farklılaşmakla, işinize değer katmakla ve insanların sizi nasıl algılayacağını yönetmekle mümkün.

Başarılı bir profesyonelsiniz. Çok çalışıyor, doğru işler yapıyor ve bunu istikrarlı bir şekilde devam ettiriyorsunuz. Fakat aynı işi yapan rakipleriniz hem daha fazla para kazanıyor, hem de daha çok iş teklifi alıyor. Siz ise nerede yanlış yaptığınızı sorguluyor, onların sizden farkının ne olduğunu düşünüp duruyorsunuz.

Sorunun cevabı; “rakiplerinizin kendi kişisel markalarını yaratmayı başarmaları” olmasın sakın? Dolayısıyla büyük firmalardan aldıkları iş tekliflerinin sebebi, kendilerini konumlandırma biçimleri ve çok daha gelişkin bir ilişkiler ağına sahip olmaları olabilir mi? İtiraf edelim çoğumuz, “işimi çok iyi yapmam kariyerimde ilerlemem için yeterlidir” diye düşünüyoruz. “Kendim olmayı ve kariyerimin beni nereye götüreceğini izlemeyi tercih ederim” diyenler de olabilir. Veya çok bildik bir tavırla, “Ben kendimi pazarlama konusunda pek iyi değilimdir” deyip işin içinden çıkmak da çok kolaydır.

Ya Bir Yol Bul : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Bulunduğunuz pozisyonu korumak, şimdilik sorun gibi görünmeyebilir ama ya sonrası? Artık batıda, bazı profesyoneller hangi işi yaparsa yapsın, hangi eğitimden geçmiş olursa olsun kariyerlerinde başarılı olmanın anahtarını kendilerini marka yapmak olduğunu anlamış durumda. Bugün “marka” artık sadece şirketler, ünlüler ya da astronomik ücretli sporcuların işine yarayan bir kavram değil.

Başarılı olmak için kendinizi bir çalışan, bir girişimci veya iş arayan biri olarak değil, bir ürün/marka olarak görmelisiniz. Çünkü bir birey olarak markalaşmanız, size özgürlük verir çünkü, güçlü olduğunuz yönleri tanımanızı ve gelecek tehditleri görmenizi sağlar. Size rekabet avantajı kazandırır: sizi yeni pazarları araştırmak konusunda meraklı kılar, taktikler üzerinde egzersiz yaptırır ve yeni vizyon kazandırır. Sizi geçmişin kıskacından kurtarır.

Başkalarına bırakmayın

Uzmanlar, “Siz kendi markanızı yönetmezseniz, bunu başkaları ve hatta rakipleriniz dezavantajınıza olacak şekilde yapar” diye uyarıyor. Örneğin bir süre önce terfi ettiniz. Bunun herkesçe biliniyor olmasını gerektirecek kadar zaman geçmiş olmasına rağmen üstleriniz, farklı departmanlardaki çalışanlar veya iş paydaşlarınız sizi hala önceki pozisyonunuzda algılıyor. Ve siz “bu durumu nasıl değiştirebilirim” diye düşünüp duruyorsunuz.

İşte. kişisel markasını yönetmeyip bunu tesadüfe bırakan profesyonellerin çok sık karşılaştığı bir sorun. Kişisel marka ne demektir? Uzmanlar kişisel markayı; “kişinin hayattaki duruşuyla ilgili dış dünyaya yansıttığı mesaj, aynı işi yapan herkese göre yarattığı fark ve işine ya da statüsüne kattığı değerlere dayalı bir kişisel kimlik” diye tanımlıyor ve bu kimliğin; nitelikler, yetenekler ve performans ve sizin değeriniz konusunda diğer insanların algılarının bir toplamı olduğunu belirtiyor.

Kişisel marka nasıl yaratılır?

Markalaşma (branding), bir ürünün gücünün ve pazar koşullarının analiz edildiği bir süreçtir. Bir hareket planı bir pazarlama planı yapıp bir farkındalık ve ürünü satın alma güdüsü tesis etmektir. Markalama bir ”şey”den, bir değer yaratmaktır. Bir birey için başarılı bir kişisel marka yaratmak da, tıpkı böyle bir süreçtir. Marka uzmanları, kişisel marka yaratmanın, kişinin kendisine bir ürünü piyasaya sürmeye hazırlanan bir şirketin pazarlama sorumlusu gözüyle bakmasıyla mümkün olacağını belirtiyor.

Ya Bir Yol Bul : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Örneğin siz, bir işveren veya bir şirket için çalışıyor olanız bile kendinizi bir çalışan olarak ele almamalısınız. Kendinizi, “siz” denilen markaya hizmet eden, onun pazarlaması için çalışan biri gibi görmelisiniz. Bir pazarlama sorumlusu olarak ilk göreviniz, pazarı analiz edip ”ürün”ünüz için hangi fırsatlar ve tehditler olduğunu görmektir. Hitap ettiğim pazardaki mevcut koşullar nedir? Geleceğe ilişkin tahminler ve öngörüler nedir? Çözüm isteyen hangi problemler, hangi açıklar var? Hangi ihtiyaçlar karşılanmıyor? İşte sormanız gereken kritik sorular. Daha sonra diğer aşamalar geliyor.

Kendinizin pazarlama sorumlusu

Kişisel marka için ilk adım zihniyet değişimidir. Uzmanlar, “Kişisel markanızı yaratmak iki anahtar değişikliği içerir” diyor. Birinci değişiklik iş yapış ve düşünme biçiminde gerçekleşirin, kendinizi marka sorumlusu yapın. Bir markanın sorumluluğunu almak demek, ne söylemek istediğiniz konusunda değil, pazarın ne istediği konusunda düşünmek demektir. Siz denilen ürünü pazarlayan bir pazarlamacı gibi davranın.

Ya Bir Yol Bul : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Kişisel markalaşmada, pazarı iyi analiz ettikten sonra, kendi kendinizin muhasebesini yapın. Güçlü yanlarım nedir, zayıf yanlarım nedir? Rekabet ettiğim insanlarla kendi markamı nasıl kıyaslayabilirim? Anahtar niteliklere ve sizi farklılaştıran araçlara odaklanın. Yeteneklerinize, dirayetlerinize ve hatta pazarın ihtiyaçlarına çözüm olacak kişisel hasletlerine dahi…

Böylece ünlü bir pazarlama uzmanının tarif ettiği pazarlama muhayyilesine kavuşacaksınız. Ardından farklı, doğru ve değer yaratan bir kişisel marka kimliği oluşturun. İkinci değişiklik, insanların sizi nasıl görmeye başladığı konusundadır. Algıları tasarladığınız kişisel markaya dayanarak değiştirmek. Önemli olan kendiniz hakkında ne söylediğiniz değil, insanların sizin hakkınızdaki düşüncelerini yönetmektir. Bu aşamada ne yapmak istediğiniz değil, mesai arkadaşlarınızın ya da müşterilerinizin reaksiyonları önem kazanır.

Nizami bir iş planı yapın

Strateji markalaşmanın beynidir ve rekabet avantajınızdır. Rakipleriniz yerine seçilmeniz için güçlü bir neden sunar. Zeki stratejiler, her adımda sizi bir sonrakine taşıyan taktiklerle güçlendirilir. Ardından bir iş planı gelir. Ne zaman, ne yapacağınızı içeren nizami bir pazarlama planı geliştirin. Yazarken büyük ihtimalle yeni ve daha yaratıcı seçenekler aklınıza gelecektir. Kişisel marka hedeflerinizin olduğu bir takvim ve bu hedeflerin gerçekleşmesi için bir hareket planı oluşturmak çok önemli. Tıpkı bir pazarlama sorumlusu gibi, hedeflerinizi gerçekleştirmek için kişisel markalaşma takvimi çıkarmaktan söz ediyoruz. Ve tabii ki, bu planı siz yöneteceksiniz. Hedeflerinizi asgari şekilde tutturmak için…

Türk Usulü Başarı : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Yüksek görünürlük

Temel gerçek: Birçok marka kişilik, yüksek görünürlük sağlamayı üstün yeteneklerine veya tesadüfi olaylara değil, stratejik bir pazarlama sürecine borçludur. Onların kitabında, “bir insanın dönüşümü geleneksel bir ürünün dönüşümünden daha kolaydır” diye yazar. Her birimizin sahip olduğu birçok değer var. Anahtar, pazarın ne istediğine bağlı olarak potansiyelimizi bunlar üzerinde geliştirmek. Böylece strateji geliştirip pazarda farkındalık yaratmak için taktikler oluşturabilirsiniz. Ve böylece hayatınızın en önemli markası olan “siz” denilen marka üzerinde doğru yolda ilerleyebilirsiniz.

İşin final adımı ise ölçüm yapmak: Etkinliğinizi mutlaka teyit edin. Portföyümde geçen yılkine göre nasıl bir fark oluştu? Hangi yeni projeleri üstlendim? Network”ümü nasıl genişlettim? Yeni neler öğrendim? Baktınız bu plan işe yaramıyor manevra değişikliği yapın. Markalaşma, dinamik bir süreçtir. Bir marka gibi düşünmek ve bir marka gibi hareket etmek, en değerli malınız olan ”siz”i talep edilen bir değere dönüştürmeyi mümkün kılar.

Marka Olmak İçin…

Başarılı marka yaratmak, doğruyu söylemek üzerine kuruludur. Belki gerçeğin tümüne değil ama, güçlü yönlerinize odaklanırsanız yine de doğruyu söylemiş olursunuz! Ve marka, ürünün ya da sizin sahip olduğunuz olumlu sıfatlar üzerine tesis olur. En iyi kişisel markalar, kendileri olmayı başaran insanlar tarafından yaratılır. Kendi fikirleri ve kendi sahip olduğu nitelikler…

Kendi tarzları… Yani kişisel markanızı, siz kimseniz onun ve yapabildiklerinizin üzerine kurmalısınız; olmak istediğiniz bir başkasının değil. Marka aynı zamanda, sürekli değişim ve yenilenme demektir. Fakat bu değişiklikler, performansınız veya ambalajınız, yani imajınız üzerinde olabilir. Ama unutmayın, kim olduğunuzla ilgili kökten değişiklikler yapamazsınız.

Siz Hangisisiniz?

Markasını yöneten profesyonel
Profesyonel özgürlük Kendisi için çalışır Kendi talebini yaratır Pazarlama planı vardır Uzun vadeli düşünür Kendini pazarlar Problem çözücüdür Değer ve kaynakları vardır Pazarı vardır Farklılaşmıştır Stratejiye dayalıdır İlişkilerini geliştirir Bir ihtiyacı karşılar

”Çalışan birey”
İş güvencesi Şirket/patron için çalışır İş olanaklarını araştırır Özgeçmişi vardır Kısa vadeli düşünür Yeni pozisyon arayışına girer İşi yerine getirir Becerileri vardır Mesai arkadaşları ve müşterileri vardır Pozisyona uygundur Aşırı çalışır Kayıt olur Verilen işi yerine getirir

Türk Usulü Başarı : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Başarılı Ve Güçlü Bir Kişisel Marka

Değerinizi dış dünyaya yansıtır

Rekabet içerisinde farklılaştırır

Duygusal bağlantılar tesis eder

Daha iyi ücret için kapı açar

Size olan talebi artırır

Kötü zamanları kolay atlatmanızı sağlar

Sizi takip eden değil, takip edilen yapar

Türk Usulü Başarı : nasıl kişisel marka olunur, kişisel markalaşma, kişisel marka

Kimler Kendini Marka Yapmalı?

Girişimciler ve küçük iş sahipleri: İşlerini bir adım öteye taşımak için
Yöneticiler: Değişken iş yaşamı içerisinde daha fazla tanınmak ve kişisel değerlerini artırmak için
Profesyoneller: Avukatlar, doktorlar vs. iş hacimlerini artırmak için
İş yaşamındaki kadınlar ve girişimciler: Daha erkek egemen iş ortamında başarılı olmak için
Satış temsilcileri: Daha etkili iş sonuçları almak ve daha sıkı müşteri bağlılığı yaratmak için
50 yaş üzeri yöneticiler ve profesyoneller: Bugünün çalışma hayatı ikliminde kendilerini marjinal hissetmemek için
İş arayanlar: Kendilerini gittikçe kalabalıklaşan iş gücü piyasasında rakiplerine karşı farklılaştırmak için

Fazıl ORAL / Eğitim danışmanı
* Başarılı bir kariyer için kişisel marka stratejisi nasıl oluşturulur?
Birinin izinden giderek o kişinin önüne geçemezsiniz. Şüphesiz, yola çıkmadan önce belirgin, ulaşılabilir bir hedef konulmazsa, vardığımız noktaya sadece katlanmak zorunda kalabiliriz. Örnek vermek gerekirse uluslararası iş yapmak isteyip de yabancı dil bilmemek ya da öğrenmemek için direnmek, bunun en temel göstergesidir.

* Kişi kendisini nasıl bir marka haline getirir? Bunun için gerekli çalışma planı nasıl olmalıdır?
Öncelikle değişmez insani değerlere sahip olmak, temel olarak inandırıcı ve anlamlı bir “ayrıştırıcı” mesaj bulmak ve her türlü iletişim ortamında bu mesajları sürekli olarak, farklı metot ve yaklaşımlarla yinelemekten geçer

* Kendini marka yapmış kişilere örnek verir misiniz?
Rahmetli Sakıp Sabancı, Sabancı Holding”in önüne geçmiş bir marka idi. Birçok kişisel markaya sahip birey arasından; Cem Boyner, İshak Alaton, Vitali Hakko, Fatih Terim (son zamanlarda değer yitiriyor gibi görünse de) gibi kişileri örnek gösterebiliriz. Tanınmak marka olmak değildir.

* Türkiye”deki çalışma hayatı içerisinde kişisel marka projelerinin sonuç alma şansı var mıdır?
Türkiye”deki yönetim, kültür ve organizasyon yapısı ağırlıklı olarak batı normlarında olduğu için ve acımasız kapitalizmin çarkları bizi de küresel öğütme değirmeninde ezdiği için, iş ortamı buna müsaittir. Bazı konularda yetersizlikler ya da farklılıklar olması da son derece doğaldır.

Yazar: Zehra Tike
Kaynak: www.biymed.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Bill Gates’ten kitap önerisi var!

uçurum yaratma, tek boyutlu yaklaşım, suçlu arama, negatif seçicilik, Manşet, karşılaştırma, karar yönetimi, kadercilik, hans roslıng, genelleştirme, devamlılık yanılgısı, bıll gates, abartılı korku

Çoğumuz dünyanın her geçen gün daha kötüye gittiğini düşünür. Fakat, aslında her şey düşündüğümüzden çok daha iyi durumda… Peki bu yanılgılarımız neden ve nasıl oluşuyor? İşte Bill Gates’in başucu kitabından dünyayı kötü algılamamıza neden olan içgüdüler…

Gates’in dünyayı anlama rehberi

Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in “başucu kitabım” olarak nitelendirdiği kitaptan öne çıkanlar şöyle …

1995’te İsveç’te Karolinska Enstitüsü’nde verdiğim ders sırasında çocuk ölümlerinin Suudi Arabistan dahil dünyanın her yerinde azaldığını anlattım. Bunun da yeterli gıda alımı, temel sağlık hizmetlerine erişim, sıhhi altyapının iyileşmesi ve annelerin okur-yazarlık oranının artışına işaret ettiğini söyledim. Çocuk ölümlerinin artık sadece ilkel kabilelerde ya da çiftçi toplumlarda yüksek olduğunu belirtirken bir öğrenci ‘Onlar bizim gibi yaşayamaz’ dedi. ‘Onlar’dan kastını sorduğumda ise ‘Batılı olmayanlar’ diye yanıt verdi. Bir diğer öğrenci, ‘Biz Batı’da daha az çocuk sahibi olduğumuz için daha az çocuk ölümü yaşanıyor diye devam etti. Aslında bu bilgiler doğruydu ama 1965 verilerine göre…” İşte her şey böyle başladı. Global sağlık uzmanı, tıp doktoru, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF danışmanı Prof. Hans Rosling, öğrencilerinin zihninin güncelliğini yitirmiş bilgiler ve önyargılarla dolu olduğunu görünce hayatının kalanını küresel meseleler hakkındaki “içgüdüsel dramatik önyargıları” açığa çıkarmaya adadı. Oğlu Ola Rosling ve gelini Anna Rosling ile birlikte Gapminder Foundation adlı vakfı kurdu. Basit testlerle önyargılı bilgilerin nasıl sorunların çözümünü zorlaştırdığını gösterdi. Nisan ayında çıkan Factfulness: Ten Reasons We’re Wrong About the World-And Why Things Are Better Than You Think (Gerçekçilik: Dünya Hakkındaki Yanılgımızın 10 Sebebi- Ve Neden Her Şey Düşündüğünüzden Daha İyi Durumda) adlı kitabında da bu tecrübelerini bir araya getirdi. Bill Gates’in “Dünyayı anlamama rehberlik eden kitap” diyerek tavsiye ettiği eseri sizin için özetledik. İşte dünyayı olduğundan kötü algılamamızın nedeni olan 10 temel içgüdü:

1-UÇURUM YARATMA

“Öğrencilerim, çocuk ölüm oranlarının Batılı olmayan ülkelerde daha yüksek olduğunu iddia ederken ‘biz’ ve ‘onlar’dan bahsediyordu. Siyasetçiler ve gazeteciler de gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler derken, çoğunlukla zengin ve fakir toplumları kastediyor. Aslında bu tanımlamalar, dünyayı iki kutuplu bir yapı olarak algılama eğilimimizin bir yansıması. Ben buna ‘uçurum yaratma içgüdüsü’ diyorum. Aslında işler, uzun zamandır böyle değil. Gelir seviyesi, turizm, eğitim, sağlık ve altyapı başlıklarındaki güncel BM istatistikleri, dünya nüfusunun yüzde 75’ini orta gelirli gösteriyor. Yaptığımız anketlere göre ise Batılıların yüzde 80’i, dünya nüfusunun çoğunlukla düşük gelirli ülkelerde yaşadığını düşünüyor. Bu yanılgı, global şirketlerin dünyadaki potansiyel 5 milyar tüketiciyi ıskalaması anlamına da geliyor. Oysa dünya nüfusunun sadece yüzde 9’u düşük gelirli ülkelerde yaşıyor. Artık dünyayı düşük ve yüksek gelir grubu olarak kategorize etmek yerine, 4 ana gelir grubunda anlamaya çalışmalıyız: Seviye 1: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 1 dolar kazanıyor ve su, yemek ve sağlık ihtiyaçlarına erişimde zorlanıyor. Seviye 2: Dünya nüfusunun 3 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 4 dolar kazanıyor. Su, yemek ve temel eğitime erişebiliyor. Ancak sorunlu elektrik altyapısı günlük hayatını zorlaştırıyor. Tıbbi hizmete ulaşsa da ilaca erişimde maddi olarak zorlanıyor. Seviye 3: Dünya nüfusunun 2 milyarını temsil eden bu grup, günde ortalama 16 dolar kazanmak için haftada 136 saat çalışıyor. Eğitime, temiz suya, sürekli elektriğe ve bunun getirdiği konfora sahip. Ulaşıma parası olduğundan şehirdeki daha fazla maaş ödeyen işe geçip biriktirdiklerini çocuklarının eğitimi, sağlık sorunları ya da tatil için kullanabiliyor. Seviye 4: Dünya nüfusunun 1 milyarını temsil eden bu grup günde ortalama 64 dolar kazanıyor. Çok iyi eğitim, sağlık imkanlarına ve evlerinde temel konfora sahip. Bir arabası var, dışarıda yemek yiyebiliyor ve uçakla seyahat edebiliyor.

2-NEGATİF SEÇİCİLİK

Sizce şu 3 ifadeden hangisi doğru: l Dünya daha iyi bir yere gidiyor. l Dünya daha kötü bir yere gidiyor. l Dünya ne iyi ne kötü bir yere gidiyor. Bu sorunun sorulduğu 30 ülkede istisnasız insanların yarıdan fazlası, “işlerin kötüye gittiği” yönünde yanıt vermiş. Bu, “kötü şeyleri, iyilerden daha fazla fark etme” içgüdümüzün bir yansıması. Oysa gerçekler böyle değil… 1966’ya kadar insanlığın yarıdan fazlası Seviye 1’de yaşıyordu, yani o zamana dek aşırı yoksulluk kuraldı. 1966 sonrası ise aşırı yoksulların oranı giderek azalmaya başladı. BM istatistiklerine göre son 20 yılda dünyada olağanüstü yoksulluk koşullarında yaşayan insan sayısı, yarı yarıya azalarak yüzde 9’a kadar düştü. Yani insanlığın neredeyse tamamı cehennemden kaçmayı başardı! Bunu büyük bir partiyle kutlamalıydık. Ama onun yerine kasvet egemen. Çünkü, aynı ankete göre katılımcıların yüzde 90’ı son 20 yılda aşırı yoksul insan sayısında ya değişim olmadığını ya da bu sayının 2’ye katlandığını düşünüyor. Aslında buradaki negatif seçiciliğin üç kaynağı var. İlki geçmişi romantize etme hastalığı, ikincisi medyanın sürekli negatif haberlere odaklanması… ABD’de vahşi suçların sayısı 1990’da 14,5 milyon civarındayken 2016’da 9,5 milyonun altına düştü. Ancak her korkunç tekil olayın bir kriz şeklinde haberleştirilmesi çoğunluğun vahşi suçlarda artış olduğunu düşünmesine neden oluyor.

3-DEVAMLILIK YANILGISI

Sürdürülebilirlik kelimesi neredeyse davet edildiğim tüm konferansların başlığında yer alıyor. Sürdürülebilirlik denklemindeki en önemli sayı ise dünya nüfusu… Dolayısıyla, konferanslardaki katılımcıların global nüfus artışıyla ilgili temel bilgileri bildiklerini düşünürken çoğunlukla yanıldığımı gördüm. Çünkü, ‘“doğrusal çizgi içgüdüsü”, dünya nüfusunun sadece artmakta olduğu yanılgısını doğuruyor. Bunun somut örneğini sosyal bilimler dersinde global nüfus trendlerini anlatan Norveçli öğretmenlere verdiğim konferansta yaşadım. Onlara şu soruyu sordum: “Bugün dünyada 0-15 yaş arası 2 milyar çocuk var. 2100’de kaç milyar çocuk olacak? Seçenekleriniz 2,3 ve 4 milyar”. Gerçek yanıt 2 milyardı. Çünkü, BM uzmanları, uzun süredir artış trendinin bittiğini biliyor. İstatistikler, 1948’den beri kadın başına 5 olan doğum sayısının 1965 itibarıyla hızla düşüşe geçerek 2017’de 2,5’e ulaştığını gösteriyor. Buradaki azalışın ana nedenleri ise milyarlarca insanın aşırı sefaletten kurtulmasıyla artık geniş aileye ihtiyaç duyulmaması, çocuk ölümlerinin azalmasıyla başka bir çocuğa gerek kalmaması ve ebeveynlerin eğitim sahibi olmasıyla daha iyi bir hayat sunabilecekleri daha az sayıda çocuğa sahip olmayı tercih etmesi… Kısacası düşüş sürecek. Oylama makinesinden çıkan sonuç ise şok ediciydi. Öğretmenlerin sadece yüzde 9’u soruya doğru yanıt verdi. Buradaki eğilim, aslında bir bilgi eksikliğinden çok daha fazlasına işaret ediyor. Çünkü, gelecekteki çocuk sayısı, global nüfus sayısı tahminleri için en önemli veriyi oluşturuyor. Yani tüm bu sürdürülebilirlik tartışmasının kalbinde yer alıyor.

4-SUÇLU ARAMA SENDROMU

Herhangi bir hatada suçlama içgüdümüz bizi sorumluluğu almak yerine, yanlışın basitçe birinden veya bir şeyden kaynaklandığını düşünmeye yöneltir. Bu, çoğu zaman aslında kişilerin veya grupların rolünü abartmamıza neden olur. Bir şeyler ters gittiğinde sistemik bir problem olup olmadığına odaklanmak gerekir. Bir seminer sırasında büyük ilaç şirketlerinin aşırı yoksulları ilgilendiren sıtma gibi hastalıklar üzerine neredeyse hiç araştırma yürütmediğini anlattım. Bir öğrenci, “Onların yüzüne yumruk atalım” dedi. Ben de ona “Bir seminer için Novartis’te bulunacağım. Kimi yumruklamalıyım” diye sordum. O da “Patronu” dedi. Ben de, “Sence onu yumruklayınca şirket araştırma önceliklerini değiştirir mi” dedim. Öğrenciler bunun yeterli olmayacağını düşünerek halka açık olan şirketin hissedarlarını yumruklamaya karar verdi. Ben de “Haklısınız. Şirket bütçesinin zengin insanların hastalıklarını araştırmaya harcanmasını isteyen hissedarlar, çünkü böylece hisselerden daha iyi getiri elde ediyorlar. Peki, bu hissedarlar kimler” diye sorduğumda sınıftan aldığım yanıt “Zenginler” oldu. Ben, “Hayır” dedim ve devam ettim: “İlaç şirketi hisseleri her daim istikrarlı getiri sağlıyor. Peki, bu bilgiden sonra sizce bu ilaç şirketi hisselerini kim alıyor?” Salonda büyük bir sessizlik oldu. Devam ettim: “Tabii ki emeklilik fonları. Demek ki ben değil ama siz büyükannelerinizi yumruklamak zorunda kalabilirsiniz.”

5-ABARTILI KORKU

Anketlerde insanlara, “en çok nelerden korktuğu” sorulduğunda ilk 4’te “yılanlar, örümcekler, yükseklik ve mahsur kalma korkusu” sayılıyor. Aslında kökeni evrimsel olan bu korkular, Seviye 1 ve 2’de yaşayan insanlar için hala yapıcı ama hayatın daha az fiziksel iş talep ettiği ve insanların doğaya karşı kendini koruyabildiği Seviye 4’te biyolojik hatıralarımız gerçek riskleri görmemizi engelliyor. Ancak dikkatimizi çekmenin en kolay yolu olduğu için medya, korku içgüdümüze seslenmekten kendisini alamıyor. Paradoks şu ki dünya, şimdi en güvenli olduğu konumunda… Oysa bugüne dek hiç olmadığı kadar tehlikeli olarak algılanıyor. 30 ülkeden katılımcılara, “Geçtiğimiz 100 yılda doğal afetlerden kaynaklı yıllık ölüm sayısı nasıl değişti” diye sorduğumuzda, yüzde 90’ı, ya sayının ikiye katlandığını ya da aynı kaldığını söyledi. Gerçekte dünya nüfusu aynı dönemde 5 milyar artmasına rağmen bu oran yarıdan fazla azaldı. Yine Global Terörizm Veritabanı’na göre 2016’da tüm ölümlerin sadece yüzde 0,05’inin terör kaynaklı olduğu görülüyor. Özellikle gelişmiş ülkelerde, bu oranda çok bariz bir düşüş var. 2007-2016 arasında terör kaynaklı ölüm sayısı 1.439. Ondan önceki 10 yılda ise bu sayı 4 bin 358’di. 2001’den beri tek bir uçak bile hava korsanları tarafından kaçırılmadı. Ancak tüm bu gerçekler gelişmiş ülkelerde terörün çok az kişiyi öldürdüğü gerçeğini kabul ettiremiyor. Gallup’un 2001’de 11 Eylül’den bir hafta sonra yaptığı bir araştırma Amerikalıların yüzde 51’inin bir aile üyesini teröre kurban vermekten endişelendiğini ortaya koyuyordu. 14 yıl sonra tekrarlanan araştırmada sonuç yine aynıydı.

6-KARŞILAŞTIRMA VE ÖLÇME

İnsanoğlunun genel bir orantısızlık sorunu var. Yani hiçbir şeyi gerçek boyutuyla algılayamıyoruz. Bu sorunu aşmak için ise yapmamız gereken iki şey var: İlki karşılaştırmak. Mesela medya ya da aktivistler önünüze herhangi bir konuda bir rakam koyarsa mutlaka karşılaştıracak bir rakam daha isteyin. Çünkü, rakamlar tek başınayken olduğundan daha dramatik görünür. UNICEF’e göre 2016’da 1 yaşın altında 4,2 milyon bebek öldü. Bu rakama tek başına bakıldığında çok korkunç görünüyor. Ancak 2015’e baktığımızda bu sayının 4,5 milyon, 1950’ye baktığımızda ise 14,4 milyon olduğunu görüyoruz. Bebek ölümlerini engellemede varılan iyileşme, ancak karşılaştırma sayesinde anlaşılabiliyor. Bir diğer yöntem de sorunun gerçek boyutunu bölerek anlamak. 2007’deki Dünya Ekonomik Forumu’nda AB üyesi bir ülkenin çevre bakanı Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerin karbondioksit emisyonlarını iklim değişikliğine neden olacak şekilde artırdığını, halihazırda Çin’in ABD’den, Hindistan’ın ise Almanya’dan fazla salınım yaptığını söylemişti. Halbuki böyle bir tehlikenin boyutu ulus başına toplam karbondioksit salınımıyla kesinlikle anlaşılamaz. Bu, Çin nüfusunun toplam ağırlığı ABD’den daha yüksek olduğu için obezitenin Çin’de ABD’den daha yüksek olduğunu iddia etmekle eş değer. Anlamlı ve kıyaslanabilir bir veri için ulus başına toplam salınımı mutlaka her ülkenin nüfusuna bölmeli ve böylece kişi başına karbondioksit salınımını elde etmeliyiz.

7-GENELLEŞTİRME

Uçurum yaratma içgüdüsü dünyayı biz ve onlar şeklinde ikiye bölerken genelleme içgüdüsü bize ‘onların hepsinin aynı olduğunu’ dayatır. Böylece gerçekleri kavramamızın önünde bariyer oluşturur. Örneğin Seviye 4’teki bir şirkette çalışıyorsanız genellemeleriniz yüzünden potansiyel müşterilerinizin ve üreticilerinizin pek çoğunu ıskalama riskiniz var. Ya da eğer finans sektöründe çalışıyorsanız birbirinden çok farklı insanları tek bir çuvala koyduğunuz için müşterilerinizin parasını yanlış yere yatırıyor olabilirsiniz. ‘Bugün dünyada 1 yaş altındaki çocukların yüzde kaçı hastalıklara karşı aşılanıyor” sorusuna dünyanın en büyük 10 bankasının 72 global finans müdürünün verdiği yanıt, tam da bir önceki cümleyi doğruluyor. Bu finansçıların yüzde 85’i en yanlış yanıt olan yüzde 20’yi seçti. Halbuki bugün 1 yaş altı çocukların yüzde 80’inin aşıya erişimi var. Aşıların yerel sağlık kliniklerine getirilebilmesi için gerekli soğuk zincir lojistik dağıtım patikasının işleyebilmesi, buralarda ulaşım, elektrik, eğitim, sağlık bakımı gibi temel altyapının tamamlanmış olmasına bağlı. Bu, aynı zamanda yeni fabrikalar kurabilmek için gereken altyapı. Yani eğer gerçekte yüzde 80 aşılanırken finansal yatırımcılar bunun sadece yüzde 20 olduğunu düşünüyorsa aslında büyük ihtimalle dünyanın en hızlı büyüyen bölgelerini yatırım radarlarına sokmuyorlar.

8-ACİL DURUMDA KARAR VERME YA ŞİMDİ YA HİÇ

Korktuğumuz zaman zihinlerimiz baskı altına girer ve bizi en kötü senaryoyu düşünmeye yönlendirir. Bunun sonucunda yanlış kararlar veririz. Acil bir durumla karşılaştığımızda bir adım geriye çekilip sakin kafayla elimizdeki verileri değerlendirmeliyiz.1981’de Mozambik’in en fakir bölgelerinden Nacala’da doktorluk yaparken bu içgüdü nedeniyle korkunç bir şeye neden oldum.

ANİ KARAR: Deniz kıyısındaki Memba’dan yüzlerce kişi bacaklarını felç eden ve daha aşırı durumlarda onları kör eden bir hastalık şikâyetiyle bana geldi. Ben durumu tam tetkik etmeden bulaşıcı olabileceği korkusuyla Nacala Belediye Başkanı’nın şehirden çıkışları kapama teklifini onayladım. Ertesi gün Memba’ya doğru arabayla yol alırken denizden kadın ve çocuk cesetlerinin çıkarıldığını gördüm. Sorduğumda mallarını Nacala’daki pazarda satmak isteyen 20 kadın ve çocuklarının balıkçı teknelerine para vererek merkeze ulaşmak istediklerini ama bindikleri bot batınca hepsinin boğulduğunu öğrendim.

DRAMATİK SONUÇ: Burada suçlanması gereken balıkçılar değil, bendim. Çünkü, dikkatli bir araştırma yaptığımda hastalığın bulaşıcı olmadığını fark ettim. Köylüler kıtlık nedeniyle hep yedikleri bir bitkiyi, tam olarak işlenmeden tükettikleri için zehirlenmişti. Hastalığı araştırmak için birkaç gün harcadım ama yolların kapatılmasının sonuçlarını bir an düşünmedim.

9-KADERCİLİK ETKİN Mİ?

ŞAŞIRTAN AFRİKA: Ülkeler ve toplumlar hiçbir zaman aynı kalmaz, aksine her gün değişir ve gelişir. Kader içgüdümüz ise işlerin belli yerlerde herkes için hep aynı olacağını söyler. Pek çok insan, Afrika ülkelerinin asla gelişemeyeceğini düşünüyor. Halbuki fakir sahra altı ülkeleri son 60 yılda eğitim, elektrik ve sıhhi altyapılarını Batının kendi mucizesini yaratma hızında iyileştirdi. Sahra altı 50 Afrika ülkesi, çocuk ölümlerini İsveç’ten daha hızlı azalttı. IMF, 2008 krizinden sonraki 5 yıl için gelişmiş ülkelere yönelik büyüme beklentisini yüzde 3’ten 2’ye çekerken, bu dönemde en yüksek büyümeyi yüzde 5’le Gana, Nijerya, Etiyopya ve Kenya’nın gerçekleştirmesi de buralara daha fazla yatırım gelebileceğinin işaretçisi.

İRAN MUCİZESİ: Müslüman toplumların kaçınılmaz olarak Hristiyanlardan fazla çocuk sahibi olduğu da abartılı kabul gören bir durum. Kadın başına doğum sayısını dünyada şimdiye dek en hızlı azaltan ülke İran… 1984’te kadın başına 6 olan doğum sayısı, 15 yılda 3’ten aza düştü. Ve bugün bu sayı kadın başına 1,6 doğum ile ABD’nin (1,9) altında… Çünkü İran, 1990’larda dünyanın en büyük kondom fabrikasına ev sahipliği yapıyordu. Ayrıca kamu sağlığı hizmetlerine erişimi olan, evlilik öncesi çiftlere zorunlu cinsellik eğitimi verilen, korunma yöntemlerinin yaygın kullanıldığı son derece eğitimli bir nüfusa sahip. Dinlerden bağımsız olarak, her toplumda aşırı yoksulluk seviyesinde yaşayan kadınlar daha çok çocuk sahibi oluyor. Yani aslında kader değil gelir seviyesi diye bir kriter söz konusu.

10-TEK BOYUTLU YAKLAŞIM

Tek boyut içgüdümüz nedeniyle problemlerin basitçe tek bir nedeni ve tek bir çözümü olduğunu düşünmek isteriz. Sorunları doğru algılayıp çözmemizin önünde en büyük engel olan bu içgüdünün ardında iki neden yatar: Profesyonel ideoloji ve politik ideoloji. Profesyonel ideolojiyi temsil eden iki gruptan aktivistler, kendilerini adadıkları her konuda tehditleri abartma eğilimine girerken uzmanlar ise sadece bir konu hakkında sahip oldukları derinlemesine bilgiyi tüm dünyayı anlamak için kullanır. Stockholm’deki feminizm kongresinde yaptığım testte aktivistlerin sadece yüzde 8’i, bugün 30 yaşındaki kadının aynı yaştaki bir erkekten sadece ortalama 1 yıl az okula gittiğini bildi. 6 milyar insanın yaşadığı Seviye 2, 3 ve 4’te kadınların neredeyse erkeklerle eşit seviyede okullaşması, harika bir gelişme ama aktivistler bunu kutlayacak bilgiye dahi sahip değil. Uzmanlar ise kullanım alanı ve ihtiyaca bakmadan sürekli kendi alanından çözüm bulur. Örneğin doktorlar önleyici tedavinin daha çok işe yarayacağı yerlerde sürekli tıbbi tedaviyi savunur. Politik ideoloji ise genellikle çözümün veya gelişimin tek bir siyasi dogma çerçevesinde geleceğini savunur. Örneğin insanlar, genelde liberal demokrasinin beraberinde barışı, sosyal ilerlemeyi, tıbbi iyileştirmeleri ve ekonomik büyümeyi getireceğini düşünür. Ama kanıtlar bu iddiayı desteklemiyor. Ekonomik ve sosyal gelişme yaşayan pek çok ülke demokrasiyle yönetilmiyor. Güney Kore bir askeri diktatörlük yönetimi altında, petrol dahi bulmadan, Seviye 1’den Seviye 4’e en hızlı sıçramayı gerçekleştirdi. 2016’da en hızlı ekonomik büyümeyi gerçekleştiren 10 ülkeden 9’unun demokrasi notu çok düşük. Diğer yandan ABD’de piyasanın her türlü sorunu çözeceği inancı sağlık hizmetlerinde eşitsizliğe yol açıyor.

Yazar: Aslı Sözbilir
Kaynak: www.capital.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Instagram’da satış fenomeni olmak ister misiniz?

satış teknikleri, pazarlama stratejileri, Manşet, ınstagram işletme profili, ınstagram

Instagram, işletme hesabı kullananlara önemli avantajlar sağlıyor. Gönderilerin istatistiğini çıkararak, takipçilerin beğeni yapısı hakkında fikirler veriyor. Fakat doğru pazarlama stratejileri için bu bilgiler yeterli olmayabilir. İşte işletme hesabınızı daha efektif kullanmanız için 5 önemli ipucu…

Instagram’da satışları artıracak 5 önemli ipucu

Neuro-mar Danışmanlık Kurucusu Seda Genç, Instagram’ın pazarlama amaçlı efektif kullanılması hakkında çeşitli ipuçları verdi.

Instagram’da Paylaşılan Görseller Duygusal Etkileşimi Artırıyor

Nöropazarlama danışmanı Seda Genç, “Instagram’da kullanıcı motivasyonları; görsellik, popülerlik ve eğlence gibi üç unsur çerçevesinde şekilleniyor. Görsellik duygusal etkileşim yaratabilmek için oldukça önemli. Beynin görselleri metinlere göre 60.000 kat daha hızlı işlediğini biliyoruz. Bu bağlamda Instagram’da, özellikle yüzlerin kullanıldığı fotoğrafların daha fazla duygusal etkileşim yarattığını söyleyebiliriz.

Diğer yandan, Instagram’da bir paylaşım yaptığımızda ve paylaşımlarımız beğenildiğinde beynimizden mutluluk hormonu salınıyor ve beynimizin ödül merkezi harekete geçiyor. Bu da kullanıcıların kendilerini popüler ve tatmin olmuş hissetmelerini sağlıyor.”

Instagram İşletmelere Önemli Fırsatlar Sunuyor

Instagram’ın pazarlama açısından, perakendeciler ve girişimciler için de önemli fırsatlar sunduğunu belirten Seda Genç, “E-ticaretten farklı olarak Instagram, tüketicilerin aklında olmayan bir ürünü görüp satın almalarını sağlayabiliyor. E-ticarette çok sayıda ürün arasında kullanıcının aradığı ürünü bulması bilişsel yükü artırıyorken, Instagram bu karmaşayı azaltıyor.

Instagram’ın önemli bir özelliği olan “işletme hesapları” da bir avantaj olarak karşımıza çıkmakta. Hangi gönderiler daha çok beğeni almış, nasıl etkileşim yaratmış ve kullanıcıların demografik özellikleri gibi bazı önemli istatistikleri görebiliyoruz. Bu verileri içerik optimizasyonunda kullanıp, sonraki gönderileri iyileştirmek ve daha kaliteli, daha iyi etkileşim yaratabilecek içerikler sunabilmek mümkün.” sözlerini ifade etti.

Instagram’da Satışları Artırmak Mümkün

Seda Genç, Instagram’da satışları artırmanın 5 yolunu merak edenler için detaylarıyla açıkladı.

Güvenlik: Kullanıcılar Instagram’da alışveriş yapacağı hesapta öncelikle güvenlikle ilgili bazı ipuçları ararlar. Genelde referanslar bu güveni sağlar. Bir arkadaş ya da tanıdığın daha önce o hesaptan bir şey satın almış olması ya da ilgili hesabın ondan alışveriş yapanların yorumlarına, referanslarına yer vermesi kullanıcı açısından birer güven unsurudur. Diğer yandan kaliteli görsellerin kullanılması ve iletişim bilgilerinin net bir şekilde paylaşılması da bilişsel olarak kişiyi güvende hissettiriyor ve alışveriş yapması için ikna edici olabiliyor.

Farklılaşmak: Instagram’da sizin yaptığınız işe benzer işler yapan çok sayıda Instagram hesabı olabilir. Bu noktada şunu düşünmek gerekiyor; “Benim sayfamda kullanıcılar ne görmek istiyor? Benzer ürün satan hesaplardan farkım ne?, Neden beni takip etsin ve ürünlerimi satın alsın?”. İşte, Instagram’da başarılı olanlar özellikle bu soruların cevabını verebilenlerdir.

Etiketleri kullanmak: Kullanıcılar aradığı görsellere ya da hesaplara ulaşmak için belli etiketler üzerinden arama yapıyor. İlgili etiketleri kullanmıyorsanız, kullanıcının satın alma motivasyonu bulunsa dahi sizi bulamadığı için başka bir hesaba yönelebilir.

Oyunlaştırmak: Instagram genelde insanların eğlenme, keyifli vakit geçirme için kullandığı bir sosyal mecra. Kullanıcıların markalardan beklentileri de yönde. Bunu online satışlarda da göz ardı etmemek gerek. Yapılan kampanyalarda oyunlaştırmadan yararlanmak kullanıcıların satın alma motivasyonunu tetikleyebilir.

İstek yaratmak: Ürün ve hizmeti tek başına güzel bir görsel olarak sunmak yeterli değil. Aynı zamanda o ürünle ilgili bir istek yaratmak gerekiyor. “Bu ürünle insanların hangi sıkıntısına, nasıl çözüm buluyoruz?” sorusunun cevabını verdikten sonra bunu paylaşımlarda duygusal fayda olarak ön plana çıkarmak ürüne karşı bir istek yaratabilir.

Kaynak: www.thebrandage.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha az çalış, daha çok kazan!

verimlilik, verimli çalışma, üretkenlik, Manşet, maaş, john maynard keynes, iş hayatı, çalışma saatleri

Verimlilik denince kimilerinin aklına çok çalışmak geliyor. Kimileri ise az çalışmanın verimi artırdığını düşünüyor. Peki, sizce hangisi doğru?

Haftada 15 Saatlik Çalışmaya Ne Oldu?

1930’da, ekonomist John Maynard Keynes teknolojik değişimin ve verimlilik artışının, en sonunda bizi haftada 15 saatlik bir çalışma tablosuna ulaştıracağını öngördü. Fakat son birkaç on yıldaki önemli verimlilik kazancına rağmen, haftada hala ortalama 40 saat çalışıyoruz.

Keynes’in mantığına göre ‘az iş, çok üretim’ ile (daha verimli olmak olarak da bilinir), tüm ihtiyaçlarımız daha az çalışma ile karşılanabilir ve bize daha fazla boş zaman kalabilirdi. Fakat Keynes’in zamanından bu yana araştırma ve veriler ortaya koyuyor ki şirketler verimliliğin yararlarını kendileri için sakladılar.

Yaşadığı zaman zarfında Keynes, otomatik fabrikaların, seri üretimin ve daha büyük ölçüde elektriğin, buharın ve kömürün kullanımının artışına şahitlik etti ve 1919’dan 1925’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde fabrika üretimlerinin %40 oranında arttığını yazdı. Bu üretkenlik artışı, yüksek yaşam standartlarına imkân sağladı ve iş dünyasını kökten değiştirdi. Gelecek teknolojilerin bir kez daha aynı şeyi yapabileceğini tahmin etmek, Keynes için pek de zor değildi.   

Bir Verimlilik Patlaması   

Bir çalışmaya göre, 1970’den bu yana, ‘ofis tabanlı sektörlerde’ verimlilik, neredeyse sadece bilgi işlem gücü sayesinde %84 oranında arttı. Diğer bir değişle, 1970’de bir ofis çalışanın 5 saatini aldığı bir işi, bugün bir ofis çalışanı 1 saatte yapabilmekte. 1970’de bir günlük tam mesai, şu an 1,5 saatte tamamlanabiliyor.

Şu an, Keynes’in hayal ettiğinin iki katı üretkeniz. Dijital devrim, her bir işçinin yapabileceği iş miktarını önemli ölçüde arttırdı.

Tarım dâhil yeni teknolojiden en çok yararlanan endüstriler, sadece 1993’ten 2004’e kadarki teknoloji patlamasının en yüksek olduğu dönemde, verimlilikte %46 artış kaydetti. Tarım teknolojisindeki devrim bu ‘verimlilik patlamasının’ temel nedeniydi.

Hukuk endüstrisinde, ‘kâğıtsız’ bir ofis fikri en büyük hukuk firmalarında internetin hayatımıza girdiği 1990’ların sonundan itibaren verimliliği önemli ölçüde arttırdı. Günümüzde büyük hukuk firmaları, bulut bilgi işlem, belge yönetim sistemleri ve hatta ilkel yapay zekâ gibi yeni teknolojilere yatırım yapmaktalar. İlkel yapay zekâlar, firmaların büyük belgeleri ve veri setlerini hızlı analiz etmesine imkân sunarak tamamen değişim sağlayabilir.

Hatta bir rapor, tüm bu teknoloji sayesinde, yeni mezun bir hukuk öğrencisinin, hukuk firmasında on yıllık tecrübesi olan birinden daha üretken olduğunu ve bu oranın yeni mezunların %80’ini kapsadığını ortaya çıkardı. Diğer bir deyişle teknoloji, üretkenliği o kadar hızlı arttırıyor ki bu gerçek iş tecrübesinin getirdiği verimliliği geride bırakıyor.

Durağan Çalışma Saatleri

Fakat bu önemli verimlilik kazanımları çalışma saatlerini daha aza indirmiyor. Bunun nedeni ise kısmen politik kısmen de ekonomiktir.

Verimlilik kazanımları, çalışma saatlerini azaltmak yerine, daha büyük verimlilik kazanımına dair talepleri doğurdu. Mesela; Malcolm Turnbull ve Bill Shorten ‘Çok verimlilik, daha fazla işe ve daha fazla maaşa öncüdür’ konusunda hemfikirdi. Diğer taraftan Keynes, daha az işin, daha az çalışma saatinin ama tam tersine daha yüksek maaşın olduğu bir ekonomi öngördü.

Ekonomik boyutta, verimlilik kazanımları çoğu şirketin üst düzeyleri tarafından ele geçirildi. İşçi maaşlarındaki ücret artışı yatay seyrederken, CEO maaşları yıllar içerisinde müthiş artmış; ancak son dönemde duraksamıştır. Ekonomik Politika Enstitüsü’nün bir raporu, 1978’den bu yana CEO maaşlarının, normal maaşların yalnızca %10.2 artışı ile karşılaştırıldığında %937 arttığını ortaya çıkardı. Diğer bir deyişle, üretkenliğin yararları direkt şirketin üst tabakasına hizmet etmiştir.

Birçok endüstri şirketi verimlilikteki iyileşmeleri, yaptıkları iş miktarını arttırarak daha çok büyümek için kullandılar. Örneğin, 1990’ların teknoloji patlamasının sonuna kadar, Avustralya dünyanın en büyük 40 hukuk firmasından 6’sına sahipti. Muhasebe alanında, dört büyük muhasebe firması, çalışanlarının ölesiye çalıştırıldıkları söylendiği halde, 2010’larda gelirlerinde rekor kıran artışlar elde ettiler.

Artan verimliliğin yararlarını daha da arttırmaya yönelik müzakerede bulunacaklarına, politikacı ve iş adamlarımız verimliliğimizdeki hızlı artışın getirdiği kayıp fırsatları tartışmaya başlamalılar. Avusturya, madencilik sektöründeki  artışı vergiye tabi tutma fırsatını kaçırdığı gibi, 1990’lar ve 2000’lerin başındaki verimlilik patlamasından kaynaklanan çalışma saatlerindeki düşüş fırsatını da kaçırıyor. Önümüzde, yapay zeka ve robotlar gibi gerçekliklerin belirmesinden ve insanların geleceğin teknolojisine dair çizilen ütopyaları yeniden dillendirmeye başlamasından dolayı bizler, geçmişteki ekonomi gerçekleriyle başa çıkmalıyız. Teknoloji, bizi özgürleşmenin çok ötesinde, aynı çalışma saatlerine mahkûm etmek ve sadece toplumun üst kesimine hizmet için kullanılıyor.

Düzgün bir şekilde tasarlanması gereken yeni teknoloji, bize bugüne kadar sunduğundan daha fazla boş vakit sunmalı. Fakat bunu yapmak için, verimlilikteki artış direkt olarak maaş zammına ve çalışma saatlerine bağlanmalı. Verimlilikteki artış ya artan maaşlarla ya da aynı maaş seviyesinde çalışma saatlerinin azalmasıyla karşılanmalı. Bunda başarısız olunursa, bir avuç kişi, giderek daha zor şartlar altında çalışan diğer pek çok kişinin sırtından geçinmeye devam edecektir.

Yazar: Tolga Can
Kaynak:  www.evrimagaci.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND