Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Mutluluk veren bilgi-ıı

Mutluluk; asırlardır büyüsünden, gizeminden bir şey kaybetmeyen kavramlardan biri. Kimileri mutluluğu kana kana yaşarken, kimileri ise peşinden koşarak bir ömür geçirmekte. İşte Nurcan Tanır’ın çevirisiyle, Daniel Nettle’nin mutluluk üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplarından birinin özeti…

Mutluluk; asırlardır büyüsünden, gizeminden bir şey kaybetmeyen kavramlardan biri. Kimileri mutluluğu kana kana yaşarken, kimileri ise peşinden koşarak bir ömür geçirmekte. İşte Nurcan Tanır’ın çevirisiyle, Daniel Nettle’nin mutluluk üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplarından birinin özeti…

MUTLULUĞUN ANATOMİSİ

4. Bölüm
Endişeliler ve Coşkulular

Bazı insanlar neşeli ve metanetli iken bazıları en iyi koşullarda bile endişeli ve muzdariptirler. İnsanlar arasındaki mutluluk farkının temeli nedir? Bazı araştırmalar insanları istikrarlı ya da yükselen hayat koşullarında veya gelir seviyeleri yükselirken ya da düşerken karşılaştırmıştır. İnsanların sonunda ne kadar mutlu olacaklarının en iyi göstergesi aslında başlangıçta ne kadar mutlu olduklarıdır. Aslında mutluluk hayatta ne olduğundan çok olanları bizim nasıl gördüğümüzden ileri gelmektedir. İncelenen eş yumurta ikizlerinin mutluluk faktörlerinin aynı olduğu tespit edilmiştir. Hatta ayrı yetiştirilen eş yumurta ikizlerinde bile mutluluk korelasyonu birlikte yetiştirilenlerdeki kadar yüksektir. Eş yumurta ikizlerinin genetik klonlarının aynı olması bize algıladığımız iyi olma durumunda kalıtsal faktörlerin rol oynadığı konusunda güçlü kanıtlar sunar.

Psikologlar davranışlardaki kişiler arası farklılıkları anlatmak için kişilik kavramını kullanırlar. Farklı kişilik boyutlarından iki tanesi mutlulukla bağlantılıdır: 1. Negatif duygu deneyimi 2. Pozitif motivasyon.
Her insanda çevrede oluşan negatif olayları fark etme sistemi vardır. Bu negatif olaylara korku, endişe, utanç, suçluluk gibi bazı duygular eşlik eder. Bu duygularla birlikte bazı fiziksel (nabız yükselişi gibi) ve bilişsel (uyanık ve tetikte olma gibi) değişimler meydana gelir. İnsanlar arasındaki temel farklardan biri negatif duygulardan etkilenme dereceleridir. Bu farklılığı ölçen boyuta nörotisizm denir. Kişinin bu boyutta nerede olduğu en azından kısmen kalıtsaldır. Nörotisizm derecesi göreceli olarak sabittir ve uzun vadede sağlık, ilişki davranışları, depresyona yatkınlık ve anksiyete gibi sonuçların iyi bir habercisidir.

İkinci boyut pozitif duygularla ilişkilidir. Dışa dönüklük, davranışsal yaklaşım ve heyecan arama gibi kavramlarla belirlenir. Davranışlarımız ve kararlarımız bir ödül – teşvik sistemini baz almakla birlikte dışa dönük ve içe dönük kişiler arasındaki fark bu ortak mekanizmanın farklı ayarlanmış olmasıdır. Nörotisizmde yüksek puan alan kişiler daha az mutludurlar. Bu kişiler tatminsizliğe ve mutsuzluğu meyillidirler. Bununla birlikte yaratıcı ve etkileyici kişilerdir ve hissettikleri tatminsizlik onları insanlığın değerli bulduğu alanlarda başarılı olmaya yöneltmektedir.

Dışa dönüklükle mutluluk arasındaki bağ çok da açık değildir. Dışadönük kişiler ödüllendirici şeyleri içe dönük kişilere göre daha güçlü isterler fakat bu sonunda kesin mutluluk getirmez. Aslında dışadönük kişiler daha mutlu olmaya meyillidirler. Kişilikleri onları çevreden ödül almaya yönlendirmektedir. Herhangi bir anda dışadönük kişilerin evli olma, bir partiye gitmiş olma, spor yapmış olma, arkadaşlarıyla görüşmüş olma ya da seks yapmış olma ihtimalleri içe dönük kişilere göre daha yüksektir. Bununla birlikte son zamanlarda yapılan araştırmalarda dışadönük kişilerdeki yerinde duramama durumunun aile yaşamlarını zorlaştırdığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu kişilerin ciddi kaza riskleri daha fazladır.

Mutlulukla bağıntılı başka kişilik özellikleri de vardır. Hoşluk dürüstlük skalalarında yüksek alan kişiler de daha mutlu olmaya meyillidirler. Öyleyse mutluluğun kişilikçe belirlenmesi iki biçimde olmaktadır: Birincisi direkt etkilerdir. Bazı kişilik özellikleri duygu sistemimizi ayarlar. İkincisi dolaylı etkilerdir. Kişilik özellikleri bazı davranışlarımızı programlar ve sıraya koyar. Dışa dönükler sosyalleşmeyle daha fazla zaman harcarken hoş insanlar diğerlerinde karşı nazik olurlar. Bu bulgu hayat koşullarıyla mutluluk arasındaki bağın göründüğü gibi olmadığını gösterir. Mutlu insanların bekarlara göre daha mutlu olduğunu görmüştük. Ancak bu kişiler aynı zamanda daha az nevrozludurlar ve bu medeni durumlarının bir sonucu olmaktan ziyade bir nedendir. Bu bize hayat koşullarının mutluluk üzerindeki etkisinden çok kişiliğin hayat koşulları üzerindeki etkisini göstermektedir.

Bruce Headey ve Alexander Wearing yaptıkları araştırmalarda yüksek nevrozlu kişilerin başlarına daha sık kötü olayların geldiğini gözlemlemişlerdir. Finansal durumları ve sosyal ilişkileri daha düzensiz ve bozulmaya meyillidir. Dışadönükler daha olumlu değişimlerle karşılaşmaktadırlar. Deneyime açık kişilerin başlarına daha sık iyi ya da kötü değişiklikler gelmektedir. Yüksek nevrozlu kişiler negatif olayları abartmaya ve olayların negatif yönlerini daha fazla hatırlamaya meyillidirler. Kişilerden bağımsız bu dışsal faktörlerin etkisi nasıl açıklanabilir? Nevrozlu kişiler depresyona daha yatkındırlar ve bunun getirebileceği hastalık problemlerine daha açıktırlar. Sağlık sorunu yaşayan kişilerin kariyerlerinde ve aile yaşamlarında da sorunlar gözlenmektedir.

Her bir faktöre ve varyasyonlara bakıldığında kişideki içsel faktörlerin onun nesnel durumuyla ilgili özelliklerden daha büyük bir etkisi olduğu açıktır. Bir kişinin ileride ne kadar mutlu olacağını tahmin etmek için şu anda ne kadar mutlu olduğunu sormak yeterlidir. Mutluğunuz mizacınızla belirleniyorsa, o zaman ne yaptığınızın çok da önemi yoktur. Daha mutlu olmaya çalışmak nafile bir çabadır. Bu umutsuzluğa verilecek cevaplar vardır: Biyolojik faktörler her ne kadar sabit olsa da sosyal faktörler umut vermektedirler. Mutluluk dış dünyanın nasıl olduğundan çok onu nasıl gördüğümüzden ileri gelmektedir ve bu üzerinde çalışılabilecek bir şeydir. Kendini değiştirmek tüm dünyayı ve dış faktörleri değiştirmeye çalışmaktan daha kolaydır. Üstelik kendinizi değiştirirseniz dış dünyanın da bunu takip edebileceğini iddia eden çalışmalar vardır.

Nevrotisizm mutsuzluğun en güçlü habercilerinden biridir. Yüksek nevrozlu kişiler olumsuz duygu ve düşüncelere her zaman açık olurlar. Oysa kendilerini eğitebilecekleri teknikler vardır. Daha az dışadönük olan kişilerin zevk kaynaklarını ve bunların diğer tüm insanlar kadar tadını çıkarabileceklerini kendi kendilerine hatırlatmaları gerekebilir. Bunları başlatma konusunda daha bilinçli olarak çalışmaları gerekmektedir. Mutluluk aramaya değer tek iyi şey değildir. İnsanın tercihleri yalnız zevk ve endişe hisleri doğrultusunda gerçekleşmez, menfaat, eşitlik, güzellik, adalet uyum ve ortaklık üzerindeki etkilerine de dayanır. Bu yüzden sizin fonksiyonlarınızı durdurmadığı sürece neşe ve endişe hissinin seviyesiyle tamamen meşgul olmamalısınız. Bunları bilmeli ama gözlerinizi bunların ötesindeki ufka çevirmelisiniz.

5. Bölüm

İsteme ve Sevme

Aldous Huxley “Cesur Yeni Dünya” isimli romanında ’soma’ isimli bir ilacı anlatmıştı. Soma her türlü hoşnutsuzluk duygusunu engelliyordu. Somanın gerçek yaşamdaki muadilleri Prozac gibi antidepresanlar olarak görülebilir. Prozac selektif serotonin geri alım inhibütörü (selective serotonin reuptak inhibitor – SSRI) olarak adlandırılan antidepresanların ilk jenerasyonudur. SSRI’lardan önce antidepresanların yatışma, kilo artışı, bulanık görme ve ağız kuruluğu gibi yan etkileri vardı. SSRI’lar depresyon tedavisinde daha az yan etkiyle neredeyse aynı ölçüde başarı sağladı. SSRI alımı ilk on yılda 100-200% artış gösterdi. Oranlar her yıl 6-10% arasında artmaya devam ediyor.

Soma dakikalar içinde etki gösterirken Prozac’ın etkileri birkaç hafta içinde görülmeye başlar. SSRI serotonini ortadan kaldıran mekanizmayı durdurmakta, bazı beyin hücrelerindeki serotonin seviyesini artırmakta ve hücrelerin daha aktif hale gelmesini sağlamaktadır. Son zamanlarda soma olmaya aday bir bileşik keşfedilmiştir: d-fenfluramine. Bu bileşik serotonin kullanan beyin hücrelerini uyarmaktadır. Kullanan gönüllü deneklerde negatif duygu ve düşüncelerde düşme gözlenmiştir. Obezite tedavisinde kullanılmak istenmiş fakat kardiyak yan etkileri nedeniyle vazgeçilmiştir. Serotonin toplum bilincine ’mutluluk kimyasalı’ olarak girmiş, kitaplar ’bir düşük serotonin toplumunu tedavi etmek’ şeklinde başlıklar atmıştır. Peki gerçekten serotonin beyindeki mutluluk alanı mıdır?

PET tarayıcı beyin faaliyetlerini gözlemlemeye yarayan bir cihazdır. Bir kokain bağımlısı PET cihazıyla incelendiğinde beyninde iki alanın aktif olduğu gözlemlenmiştir: Amigdala ve nucleus accumbens. Amigdala depresyon ve anksiyetede hiperaktiftir. Amigdala kaybı yaşayan hayvanlarda duygusal değeri ayırdetme yeteneğini kaybettiği görülmektedir. Amigdala kaybında korkması gereken şeyden korkmamakta ya da amigdala uyarıldığında aşırı korkmaktadır. İnsanlarda amigdalanın hasar görmesinin korku ifadelerini tanıma yeteneklerini kaybetmelerine yol açtığı görülmüştür. Bu nedenle amigdala gelen bir algısal bilgiyi uygun duygusal tepkiyle birleştiren bir ’duygu merkezi’ olarak tanımlanabilir.

Amigdala nucleus accumbensle ilişkilidir. Nucleus accumbens kimyasal dopaminin kullanarak haberleşen sinir uçlarıdır. Dopaminin sistemi hazzı kontrol etmektedir. Zevk aldığımız bir aktivitede nucleus accumbens-dopaminin sistemi hücreleri aktiftir. Hemen hemen bütün bağımlılık yapan (kokain, amfetamin, eroin, afyon, tütün gibi) ilaçların dopaminin kullanan hücreler üzerinde etkisi vardır. Yapılan deneylerde farelerde beynin bazı bölümlerine elektirik akımı verilmiş ve farelerin özellikle ’lateral hypothalamus’ bölümüne verilen akıma bağımlı hale geldikleri görülmüştür. İnsanlarda da benzer bir gözlem yapılmış ve iyi olma duygularının oluştuğu görülmüştür. Duygular endişenin azalmasından meraka, sakinlikten öforiye kadar değişmektedir. Lateral hypothalamus doğrudan nucleus accumben dopaminin sistemine bağlanmaktadır. Bütün bu devre zevkli davranışları kontrol etmekte gibi görünmektedir. Oysa durum biraz daha ilginçtir. Lateral hypothalamusu uyarılan farelerin daha fazla yedikleri fakat aslında bundan hoşlanmadıkları gözlenmiştir. Tam tersi uygulandığında – dopaminin engelleyici ilaçlar verildiğinde – ise yiyecek dolu olamsına rağmen açlıktan kıvranmaktadırlar. Diğer bir deyişle ’istemeyi’ kontrol eden mekanizmalarla ’sevmeyi’ kontrol edenler aynı değildir.

Bu durumun insanlar için de benzer olduğu örnekler vardır. Dopaminin sistemi üzerinde etklili bazı ilaçlar bağımlılık yaratmakta ama aslında zevk vermemektedir. Nikotin buna bir örnektir. Bununla birlikte dopaminin sistemi opioid adı verilen beyin kimyasallarıyla da etkileşim içindedir. Opioidler hazla doğrudan ilişkilidirler. Eroin, morfin gibi ilaçlar opioidleri taklit ederler. Opioid ve dopaminin sistemi karşılıklı bağlantılı oldukları için isteme ve sevme genellikle birlikte gerçekleşirler. Deneklere belirli bir seviyede morfin verildiğinde zevk almışlar ve daha fazlasını istemişlerdir. Tuzlu solüsyon verildiğinde enjeksiyon istememişlerdir. Az miktarda morfin verildiğinde ise denekler zevk almamışlar ama yine de enjeksiyon istemişlerdir. Yani düşük doz isteme sistemini aktive etmiş ama sevme sistemini aktive etmemiştir. Bu bize bazı durumlarda arzu edilenle zevk alınan arasında ayrılmalar olabileceğini göstermektedir. Bu durumda mesela biriyle birlikte olma gibi bir durum hem sevmeyi hem de istemeyi aktive ederken gelirde bir miktar artış isteme sistemini aktive ediyor ama yeterli zevki sağlamıyor olabilir. Bu nedenle hayatta sonunda ne zevk ne de mutluluk getirmeyecek şeyler için bu kadar çok çalışıyor olabiliriz. Bağımlılar gibi kendimizi buna mecbur hissederiz.

Serotonin içeren ilaçlar depresyonun, anksiyete, fobi ve utangaçlığın azaltılmasında etkilidir. Hatta obsesif kompulsif bozuklukların tedavisinde bile kullanılabilir. Böylece serotonin arttırıcı ilaçlar negatif duygu sistemini kaldırıyor gibi görünmektedir. Tam olarak kesinleşmemekle birlikte serotonin pozitif ve negatif duygular arasındaki dengeyi sağlamaktadır. Serotonin arttırıcı ilaçlar endişeyi, korkuyu, paniği ve uykusuzluğu azaltır. Sosyalliği, işbirliğini ve pozitif duyguları arttırır. Maymunlarda yapılan bir araştırma serotoninin sosyal pozisyonla da ilişkili olduğunu göstermiştir. Sosyal açıdan düşük sıralamadaki kişiler yüksek stres hormonlarına ve göreceli olarak düşük serotonin seviyesine sahiptirler. Yüksek sıralamadaki kişiler ise düşük stres hormonlarına ve daha yüksek serotonine sahiptirler.

Bu serotoninle ilgili yeni bir perspektifi ortaya koyar. Düşük serotonin sendromunun patolojik olduğunu inanmak cazip gelse de maymunlarla ilgili araştırmalar bu durumun aslında adaptasyona bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Düşük sıralamadaki maymunlarda dengeyi olumsuz duygulara doğru taşımak onlar için uygundur. Endişelenecek daha çok şeyleri vardır ve dikkat etmezlerse ölebilirler ya da sürgün edilebilirler. Bu durum insanlarda da paralellik göstermektedir. Bir sosyal gruptan diğerine geçmek çok streslidir ve kendilerini güvende hissetmeyen kişiler yerleşmiş kişilere göre daha paranoid düşünebilirler. Sosyo ekonomik açıdan düşük sıralamada olan kişiler endişe ve depresyonda daha yüksek sıralarda yer almaktadırlar. Toplumdaki en güvensiz yerde olmak seretoninin pozitiften (düşük stres seviyesinden) negatife (yüksek stres seviyesine) kayması için güçlü bir başlatıcıdır. Düşük serotonin seviyesinin en uç örnekleri klinik bozukluklar olan depresyon ve kaygı bozukluklarıdır. Bu durumların da uç bir adaptasyon örneği mi olduğu yoksa gerçekten de mekanizmada birşeylerin ters gittiği mi konusunda tartışmalar vardır. Klinik depresyonun uzun süreli umutsuzluk, tahrip ve dirençsizliği herhangi faydalı birşeyle bağlantılı olamayacağından ikinci ihtimali daha güçlü görüyorum. Atalarımızda adaptasyon sağlayan bazı mekanizmalar günümüzde bazı kişilerde patolojik hale dönüşmüş olabilir.

Eğer serotonin hakkındaki bu görüşler doğruysa o zaman serotonin taklidi yapan ilaçlar konusunda bazı tahminlerde bulunabiliriz. Öncelikle kokainin ve eroinin sağladığı zindelik hissinden daha rahatlamış bir iyi olma durumu ortaya koymalıdırlar. İkincisi dopmain ilaçları gibi bağımlılık yaratmamalıdırlar. Ecstasy bu tür bir haptır. Serotonin arttırıcı bu hap 1960’larda psikoterapiye yardımcı olarak savunulurken 1990’larda içindeki MDMA maddesinin hayvanlarda beyin hücrelerine zarar verdiği görüldü. Kullanıcılarda bellek bozukluklarına sebep olmaktaydı. Serotonin artışıyla yarattığı kısa süreli etki daha sonra yerini tam tersi hislere (düşük mod, depresyon, saldırganlığa) bırakmaktaydı. Serotoninle bağlantılı bir diğer ilaç grubu LSD gibi halüsinasyon yapanlardır.
Pozitif ve negatif duygu sistemleri arasındaki geçiş bir anlamda da beynin sağ ve sol kısımları arasındaki geçiş gibi görünmektedir. Gülümserken beynin sol tarafına doğru bir hareketlilik gözlenmektedir. Üzücü hatıralar beynin sağ ön korteksinde hareketliliği arttırmaktadır. Benzer bir biçimde beynin sağ ve sol kısımlarındaki hareketlilik kişilerin duygusal bir deneyimde nasıl tepki vereceklerinin iyi bir habercisi olmaktadır. Beynin sol kısmında fazla hareketlilik olan kimseler pozitif film gösterimlerine çok güçlü bir biçimde pozitif tepki verirken sağ kısmında fazla hareketlilik olan kişiler negatif film gösterimlerine çok güçlü biçimde negatif tepki göstermektedirler. Bu nedenle, dinlenme halindeki beyindeki hareketlilik dengesinin kişinin duygusal bazını gösterdiğini, bunun da muhtemelen serotonerjik akımlarca kontrol edildiğini söyleyebiliriz. Bu bizi d-fenfluramine veya bir SSRI’ın beyin hareketliliğini sağdan sol tarafa taşıdığı hipotezine götürmektedir.

Son zamanlarda yapılan bir araştırmada deneklere grip aşısı yapılmış ve dinlenme halindeki beynin sağ tarafındaki hareketlilik ne kadar yüksekse vücudun bağışıklık sisteminin ürettiği atikor açısından aşıya gösterdiği tepkinin o kadar az etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Kısmen beynin bölümlerindeki hareketlilikle belirlenen duygu durumu strese verilen tepkinin büyüklüğünü kontrol etmektedir. Stres hormonlarca kontrol edilir ve bu hormonlar kısa vadeli ve uzun vadeli hedefler arasında değişen yatırımlar yapar. Acil durumlarda stres faydalıyken sistemin uzun süre boyunca buna maruz kalması uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Mutsuzluk, kaygı ve depresyon stres sistemini uzun süreli olarak meşgul eder ve bağışıklık sisteminde zayıflamaya yol açar.
Daha önceki bölümde kişilik faktörlerinin pozitif ve negatif duygu durumunu etkilediğini görmüştük. Şu ana kadar bahsedilen konulara baktığımızda nörotisizmi yüksek bireylerin beyinlerinin sağ bölümlerinde güçlü hareketlilik olması gerektiği tahminini yapabilirz. Bunu destekleyen araştırmalar yapılmıştır. Yeni yürümeye başlayan bebeklerde yapılan bir araştırmada rahat olmayan bebeklerin sağ taraf hareketliliğinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kişilikle ilgili yapabileceğimiz ikinci tahmin kişilikle serotonin ve dopamin sistemlerinin işleyişi arasında bir bağ olduğudur. Eğer serotonin sistemi negatif ve pozitif duygular arasındaki dengeye aracılık ediyorsa o zaman yüksek nerotisizmin serotonin sistemindeki fonksiyon değişiklikleriyle ilişkili olmasını bekleyebiliriz. Bununla ilgili bir kanıt vardır. Serotonin sisteminin oluşmasında etkili 5HTT ismi verilen bir gen vardır ve bu genin uzun ve kısa formları bulunmaktadır. En az bir tane uzun formuna sahip insanların ortalamada iki tane kısa formuna sahip olan insanlara göre daha az nevrotik oldukları saptanmıştır. Başka bir çalışmada beynin dopamin alıcısına etki eden bir genin uzun formuna sahip insanların daha dışa dönük olduğu gözlenmiştir.
Böylece genlerin nasıl beyne etki ettiğini, beynin de nasıl duygu ve davranışları oluşturduğunu anlamaya başlıyoruz. Bu durum aynı zamanda biraz kasvetli de olabilmektedir. Eğer mutluluk kısmen genetik planca/kodca belirlenen kimyasal reaksiyonlarla belirleniyorsa o zaman hiç mutlu olabilme umudu var mıdır? Kısaca mutluluk değiştirilebilir mi?

6. Bölüm

Her derde deva ilaç ve plasebo

Şu ana kadarki anlattıklarımızdan mutluluk için yapılabilecek çok fazla şey yokmuş gibi bir sonuca varmak cazip gelebilir. Partiye giderek, çikolata yiyerek ya da seks yaparak birkaç saatliğine mutluluk patlaması yaşayabilirsiniz fakat bu zevkler çabucak tükenecektir. Daha büyük hayat değişikliklerine adaptasyon birkaç hafta ya da ay alacaktır. Kişilik faktörleri temel mutluluğun güçlü belirleyicileridir. Son olarak da mutluluğumuz beyin fonksiyonlarının direkt kontrolü altındadır.

Bu bulgular bizi sindirmemelidir. Beyin çevresinde olanlara adaptasyon amacıyla kimyasını değiştirebilen oldukça esnek bir organdır. Etrafımızda mutluluğu değiştirebileceğimize inanmamızı isteyen insanlar vardır. Sunulan mutluluk çözümleri raflardaki kitaplarla sınırlı değildir. Birçok alternatif terapiler, bitkisel ürünler, manevi sistemler vs. vardır. Bunların makul ve faydalı olanlarının yanısıra plasebo etkisi yaratanları ve hatta şarlatanlığa varanları mevcuttur. Bunların bazıları bizim için faydalı olurken bazıları ise süper adam ve kadınlar olabileceğimizi önerip sonunda kendimizi yetersiz hissetmemize sebep olur. Sezgisel hislerimiz bize mükemmel mutluluğa ulaşmamızı sağlayacak bir yol olduğunu söyler. Mutluluk ilaçlarının tamamı iki varsayıma dayanır: Birincisi kişisel mutluluğun arttırılabileceği, ikinci ise insanların istediğinin kişisel mutluluklarının arttırılması olduğu. İnsanlar gerçekten de kişişel mutluluğu arttırmak istediklerine inanırlar ve başkalarının kendlerinden daha mutlu olduğu fikrinden nefret ederler.

Mutuluğun kasten manipüle edilebileceğiyle ilgili bir çok kanıt vardır. Kişilik insanı belirli duygusal normlara yatkın hale getirse de, kasti müdahaleler duygusal reaksiyonların etkisini fark yaratacak biçimde sınırlandırabilir. İlaçsız müdahalelerin en fazla çalışılanı psikoterapinin çeşitli formlarıdır, depresyon içinse en iyi psikoterapi en az antidepresanlar kadar etkilidir. Buna rağmen, çoğunlukla psikoterapi üzerinden modellenen kitaplar, videolar, mutluluk eğitimi programları ve meditasyon gibi pratiklerin de etkisi olmaktadır. Bu çözümlerin hiçbiri mucizevi değildir ve aslında en iyi terapi mutluluğun ne ulaşılabilir ne de tek önemli özlem olmadığı gerçeğinin farkına varılmasıdır.Yine de kasti manipülasyonun getirebileceği üç çeşit psikolojik değişiklik vardır: Birincisi negatif duyguların etkisinin azaltılması, ikincisi pozitif duygunun arttırılması, üçüncüsü ise konunun değiştirilmesi .
Korku, endişe, üzüntü, kızgınlık, suçluluk ve utanç gibi negatif duyguların fazlalığı mutsuzluğun güçlü nedenlerinden biridir. Bu duygular tuhaf bir biçimde emperyalistik özellik gösterir. Bir aşık tarafından reddedilirsek bundan sonra bizi hiç kimsenin çekici bulmayacağına inanmaya başlarız. Oysa bir dart oyununu kazandığımız zaman bundan sonraki bütün dart oyunlarını kazanacağımızı düşünmeyiz. Negatif duygular bu anlamda pozitif duygulardan ayrılır ve bunun sebebi fonksiyonları arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Negatif duygular sağlığımıza yönelik tehditler karşısında acil tepkiler vermemize yönelik çalışırken ve etkileri daha uzun bilinç seviyesi yaratırken pozitif duygular bize iyi hissettiren şeyleri bir süre devam ettirmemize yönelik çalışırlar. Örnek olarak hayatı için kaçan ceylanla yemek için kovalayan çita örneği verilebilir. Ceylanı korku motive etmektedir. Bu nedenle tükeneceği son noktaya kadar kaçmayı sürdürecekken çitayı arzu motive etmektedir ve bir süre sonra koşmayı bırakacaktır. Bu evrimsel mirasa göre negatif duygularımız bizde daha yüksek bir bilinç düzeyi oluşturmakta ve bizi daha uzun süre etkisi altına almaktadır. Mesela hiçbir şey yapamayacağımız bir konuda bile endişe bizi sabaha kadar uyanık tutabilir ya da ahmakça yaptığımız bir hata yüzünden hissettiğimiz utanç her yaptığımızın saçma olduğunu ve bir daha hiç kimsenin bize saygı duymayacağına inanmamıza sebep olabilir. Oysa bunlar rasyonel olmayan düşüncelerdir. Modern hayatta hissettiğimiz korku, utanç ve üzüntü aslında hiç de karnivorlar kadar tehdit edici değildir. Bu sonunda kendi kendini doğrulayan bir kehanet haline dönüşmektedir çünkü sürekli hale gelen korkularımız ve endişelerimiz bizi daha düşmanca, daha paranoid, daha az çekici ve karşılaşabileceğimiz iyi şeylere daha kapalı hale getirir.

Bilişsel davranışçı terapi (CBT) olarak bilinen yaklaşım bu anlamda negatif duygu ve düşünceleri azaltmak üzerine çalışır. Hasta ve terapist negatif duygu kalıplarını belirlemeye ve bunların mantıksızlığını açığa çıkarmaya çalışırlar. Depresif kişiler sıklıkla otomatik negatif düşüncelere kapılırlar ve aslında gerçek bazı olmayan fakat sıklıkla kendini tekrarlayan düşünceler sürekli olarak akıllarına gelir. Negatif düşünceler abartmamıza neden olur. CBT buları araştırarak yanlış çıkarımları tespit eder ve bunlara karşı karşıt görüş oluşturur. Bir anlamda negatif duygularımızın siren sesleriyle daha mantıklı ve analitik davranış kaynaklarımız arasında bir iletişim kurar. CBT sizden maddi koşullarınızı ya da günlük hayatta yaptıklarınız değiştirmenizi beklemez. Negatif duygularınızın oluşmasını da engellemez. Yalnızca onların büyüyerek kendi kendini geçekleştiren stres ve yabancılaşma kehanetleri haline gelmesine engel olur. Anahtar basitçe şeyler hakkında farklı düşünmeye başlamaktır.
CBT her ne kadar başarılı olsa da sizi daha mutlu yapmaz. Negatif duyguların aşırı etkisini elimine ettiğinden sizi mutsuzluktan nötrale taşır fakat sizi skalanın daha pozitif yönüne taşımaz. Bununla birlikte mutluluk eğitimi programları aynı zamanda pozitif duyguların arttırılması amacını da taşımaktadır. Bu teknik keyif aldığınız aktivitelerin belirlenmesini ve bunları daha sık yapmanızı hedefler. Bu teknik depresif kişilerde tedavi edici olarak uygulanırken depresif olmayan gönüllülerde de mutluluk derecelendirmesini arttırmıştır. Bu durumda şu soru aklımıza gelebilir: Öyleyse insanlar neden keyif aldıkları şeyleri daha çok yapmıyorlar? Cevap için insanların kararlarının mutluluk tarafından mi yoksa haz tarafından mı yönlendirildiği sorusunu sormak gerekir. Burada istemek ve sevmek ayrımı yararlıdır. Hayatta istediğimiz şeyler evrimsel beynimizin istememizi söylediği şeylerdir ve bu bize mululuk hakkında pek de fikir vermez. Her ne kadar hayatta istediğimiz şeylerin bizi mutlu edeceğine inansak da bu evrimsel beynimizin mücadeleye devam etmemiz için bize oynadığı bir oyundur. Netice de insanlar muhtemelen keyif aldıkları şeylerden çok istedikleri şeylerle meşgul olacaklardır. Doğal olarak da bu onları tatminsiz yapacaktır.

CBT ve aktivite eğitimlerinin ilginç implikasyonları vardır. Genelde mutsuzluğumuzun diğer insanların düşmanca davranışları, kurumsal sermaye (sosyalistler için), devlet (muhafazakarlar için), Tanrı (ateistler için) ya da Mammon (inananlar için) olduğunu varsayarız. Oysa aslında kronik mutsuzluk (gerek sevmek yerine istemek gerek negative duygulardaki hiperaktivite olsun) kendi iç mekanizmalarımızdan kaynaklanmaktadır. İsteme sisteminin sizi üreme başarısı için esir hale getirmesi gerekiyordu. Negatif duygu sisteminin hiperaktif olması gerekiyordu çünkü yanlış alarmdan acı çekmek ölmekten daha iyiydi. Neyseki psikoloji akıllı ve esnek çözümler üretebiliyor ve CBT ve aktivite eğitimleri gibi yöntemler bulunabiliyor.

Mutluluğa etki edebileceğimiz en etkili yöntem olan son yol konuyu değiştirmektir. CBT ve aktivite eğitimi duygu ya da aktivitelere etki ederek hayattan aldığımız zevki manipüle etmeye çalışır. Bu aynı zamanda hedonizm paradoksu tehlikesini gündeme getirir. Mutluluğun izini sürmek onu daha da uzaklaştıracaktır, oysa başka birşeyin izini sürmek onu farketmeden yaklaştırabilir. Kişinin kendi mutluluğuna odaklanması aslında eksikliklerine dikkat çekmektedir.

Yüzyıllardan beri insanlar negatif duyguların etkisini kendilerinden daha büyük şeylere bağlanarak minimize etmeye çalışmaktadırlar. Sanat ve edebiyattaki hikayeler bizim ötemizde şeylere bizi bağlar. Bazıları fiziksel dünyaya dahil olarak tatmin bulur. Dini inançlar da kişileri kendilerinin ötesinde birşeylere bağlar. İnançlı insanların sağlık ve iyi olma açısından fayda sağladıklarını gösteren birçok kanıt vardır. Bazı araştırmalar kişinin benlik imajının zenginliği doğrultusunda mutluluk seviyelerinde daha az dalgalanma yaşadıklarını göstermektedir. Kişinin akedemisyen, yazar, öğretmen, aşçı, arkadaş, sporcu vb. rolleri arttıkça kimlik üzerinde gerileme etkileri azalmaktadır. Benzer şekilde toplum kuruluşları, gönüllü çalışmaları yapan kişiler daha zengin sosyal ağa sahip olmakta ve daha fazla mutlu olmaktadır.

Daha fazla konuya dahil olmak çektiğimiz acının daha az gerçek olduğu anlmına gelmez fakat duygularımızı şekle sokar. Bunu sağlayan başka bir teknik de meditasyondur. Meditasyon yapanlarda stresin düştüğü, iyi olma durumunun arttığı ve bağışıklık sisteminin güçlendiği görülmüştür. Benzer şekilde dikkat bazlı CBT’ de farkındalık düzeyi arttırılmakta, yargısal olmayan gözlem sağlanmakta ve kişinin kendini negatif düşüncenin etkisinden sıyırması sağlanmaktadır.
Düzenli olarak yazmanında iyi olmaya ve sağlığı olumlu etkileri olduğu gözlemlenmiştir. Bağışıklık sisteminde bile fark yaratmaktadır. Yazılan şeylerin negatif ya da pozitif olduğundan bağımsız olarak yazmanın iyileştirici etkisi olmaktadır. Yazmak düşüncelerimizin daha fazla farkında olmamızı sağlamakta, onlarla aramıza mesafe koymakta ve farkındalık terapisi ve meditasyon gibi etkiler göstermektedir.

Konuyu değiştirmenin bir başka yolu da tatmin edilemeyecek ya da sürekli beslenmesine rağmen doymak doyurulamayan arzu ve isteklerden vazgeçmektir. Arzulardan vazgeçilmesi Stoacı felsefenin ve bugün birçok dini geleneğin özelliğidir.

Materyalizm maddi koşullarla ilgili tatminsizliği doğurmaktadır ve mutluluğu yaptıklarımız ya da sahip olduklarımızla sürekli arıyor olmak da mutlu olmamamız zorlaştırmaktadır. Keat’in söylediği gibi mutlu olabilmemiz en azından bazen tamamen burada ve şimidide olmamızı ve arzulara dalmamamızı gerektirmektedir.

7. Bölüm

Yaşam için bir tasarım

Douglas Adams’ Mostly harmless isimli kitabında MISPWOSO isimli bir enstitüde geliştirilen akıllı robotların hikayesi anlatılmasktadır. Robotlar sürekli farklı koşullarda ne yapmaları gerektiğini anlatan spesifik talimatlarla akılı hale getirilmeye çalışılmaktadır. Buradaki problem robotların her yeni durum için yeniden ve yeniden kodlanlamaları gereksinimiydi. MISPWOSO’da açılım robotlara mutlu olabilme kapasitesinin verilmesiyle gerçekleşti. Programcıların yapması gereken üç şey oldu: a) mutlu ya da mutsuz olabilme kapasitesi, b) bu durumları doğurması için sağlanması gereken bazı temel koşullar, c) deneyimlerden öğrenebilme kapasitesi

MISPWOSO hipotezinin psikolojik eşiti bizim için şöyle olacaktır: Evrimin olası her durumda nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgili bize verebileceği spesifik talimatların olması mümkün değildir. Bunun yerine sosyal normaları ve en iyi davranış stratejilerini seçmek gibi çevre sorumluluğu devretmiştir. En önemlisi bize mutlu olabilme kapasitesini ve bu durumu oluşturmamızı sağlayacak birkaç basit koşul vermiştir. Bu koşullar doğal seleksiyon yoluyla oluşturulmuştur çünkü ata çevrede üreme başarısına doğrudan bağlıydılar. Birincisi, fiziksel ve maddi anlamda güvendeysen daha mutlu ol, ikincisi bir eşin varsa daha mutlu ol, üçüncüsü sosyal statün yukarıdaysa mutlu ol.

MISPWOSO’da koşullar bu kadar kesinken evriminde bu kadarla kalmaz. Evriminin aynı zamanda doğal bir rekabet süreci de vardır ve üreme başarısı her zaman çevredeki başkalarına görecelidir. Eşi olan bir erkek olmayana göre daha başarılıdır fakat çok eşli ortamlarda aynı başarıda olmayacaktır. Bu yüzden evrimin bize mutluluk koşulları için duruma bağlı bir referans noktası vermesi gerekmektedir. Mesela şöyle bir koşul olmalıdır: Etrafındaki insanlara bak, sağlık, maddi imkan, ve eş gibi konularda daha iyi durumdaysan mutlu ol. Bu bile yeterli değildir çünkü çevre fırsatlarla doludur. Kişi kendi böğürtlen bahçesinde mutlu olsa bile tepenin ardındaki nehirdeki somon yarışında son sırada kalabilir. Bu nedenle evrim; a) bizi hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu etmemelidir ve mutluluk çok uzun sürmemelidir, b) bizi elimizdeki en iyi şeye taban çizgisi olarak adapte edip gelecekte daha iyisini elde etmek üzere odaklanmamızı sağlamalıdır.

Bunun tersi olarak ise; diğerleri daha iyi yapmıyorsa mutsuz olmak için bir neden olmamasıdır. Uç noktadaki mutsuzluklar acil fiziksel durumlar içindir. Enerjiyi kaslara ve beyne yönlendirir ve kısa süreli kullanım içindir. Eğer çevre uzun süre boyunca elverişsiz durumdaysa ve değiştirilemiyorsa buna alışmaktan başka çare yoktur. Evrim bu durumda uç durumdaki mutsuzluk mekanizmasını kapatmayı söyler.

Bu kitapta şu ana kadar bahsedilen bulguları doğrular. Özetlemek gerekirse:
İnsanların büyük çoğunluğu mutsuz olmaktan ziyade mutlu olduklarını söylemektedirler. Bu en yoksul ülkelerde, zengin sosyal gruplar arasındaki daha fakir sosyal gruplarda, işsizler, yaslılar ve engelliler arasında bile geçerlidir.

Çok az insan tam anlamıyla mutlu olduklarını söylemektedirler. Çoğu insan gelecekte şimdikinden daha mutlu olacağını düşünmektedir.
Gelir ve maddi edinimlere ilişkin mutluluk diğerlerinin sahip olduklarıyla görecelidir.

İnsanlar hayat koşullarındaki olumlu değişikliklere oldukça çabuk adapte olurlar ve daha önceki mutluluk seviyelerine yakın bir yere geri dönerler.
İnsanlar kaza, boşanma gibi önemli olumsuz yaşam olayları karşısında çok mutsuz olurlar ama çoğu durumda yeni koşullara büyük oranda adaptasyon sağlarlar.
Yine de modelin revizyonunu gerekitren bazı bulgular vardır. Daha önce göredüğümüz gibi insanlar tercihlerinin mutlulukları üzerindeki etkisini tahmin etmekte pek iyi değillerdir. Dahası, hayatta çok da fazla hoşlanmadıkları şeyler için oldukça falza çalışırlar. Aslında evrim bize mutlulukla ilgili pek çok farklı sistem bağışlamıştır. Bunlardan biri zevk sistemidir. Bu sistemin amacı sağlık için gerekli olan işlem tamamlanıncaya kadar diğer rekabet eden bütün istekleri kapatmaktır.

Diğer bir sistem arzu sistemidir. Bu sistem bizi ücret artışı ve statü edinimleri için uzun süreler çalışmamız konusunda motive eder. Davranışlarımızı uzun vadeye göre şekillendirir. Arzu ettiğimiz şeylerin çoğu bize zevk de verirken illa ki öyle olması gerekmez çünkü bu iki sistem birbirinden bağımsız çalışır. Bu nedenle evrim bizim mutlu olmayı arzu etmemizden ziyade genel sağlımızın iyi olmasını sağlayacak şeyleri arzu etmemizi sağlamıştır. Statünün üreme başarısıyla bağlantılı olduğu bir çevreden evrimleşmişizdir. Bu nedenle statü ve daha fazla kaynak için mücadele ederiz. Bunların bizi mutlu edeceğini sandığımız için yaptığımızı düşünebiliriz fakat aslında bütün başarılı atalarımız öyle yaptığı için yapmak isteriz.

Evrim bize doğuştan güçlü bir mutluluk teorisi vermiştir. Elde edilebilir bir mutluluk olduğu fikriyle dünyaya geliriz. Bu mutluluk arzu edilir ve önemlidir ve arzu ettiğimiz şeyler bize onu getirir. Bunların hiçbiri kesin deiğildir fakat bu önemli de değildir. Bizi sağlığımıza faydalı olan şeylere için çalıştırdığı sürece evrimin amacına hizmet etmiş olmaktadır. Mutluluk fikri sürekli denememizi sağladığıysa işini yapmıştır. Diğer bir deyişle, evrim bizi mutluluğu elde etmek için değil onu takip etmemiz için kurgula mıştır. Gökkuşağının altında altın olduğunu söyler ve oraya vardığımızda bir dahaki gökkuşağının altında olduğunu söyler. Bunun bir hile olduğunu deneyimlerimizden öğrenmeyiz çünkü öyle tasarlanmamışızdır. Bu anlamda Kant’ın söylediği doğrudur. Mutluluk aklın değil hayalin bir idealidir.

Bu, kitapta bahsi geçen birçok diğer konuyla anlaşılır olmaktadır:
İnsanlar mutluluk fikriyle büyülenmiştir ve hayatta başak iyi şeyler de olduğunun gösteren kanıtlara rağmen onu vadeden her sistemi takip edeceklerdir. Akış, dayanışma, özerklik gibi şeyler vadeden diğer yaşam sistemleri ürünlerini satabilmek için mutluluk etiketine ihtiyaç duyarlar.

İstemek ve sevmek kısmen ayrıştırlabilir . Morfin deneyinde bapımlılar düşük doz için çalışıyorlar fakat verildiğinde keyif almıyorlardı.

Ücret artışı ya da terfi gibi bize zevk vermeyen şeyler için uzun saatler çalışmak gibi davranışsal tercihler yaparız.

İnsanlar, arzu edilen şeylerin pozitif etkilerini gözlerinde büyüterek ve arzu edilmeyen şeylere uyum sağlama kabiliyetlerini hafife alarak hedefleri elde etmenin mutlulukları üzerindeki etkisi hakkında yanlış değerlendirmeler yaparlar.

İnsanlar bazen kendilerine gerçekten keyif verecek şeyleri yapmak için eğitime ihtiyaç duyarlar.

George Bernard Shaw’un Man and Superman isimli oyununda karakterlerden bir tanesi şöyle söyler: Yaşam boyu mutluluk! Hiçkimse buna katlanamazdı: bu dünyaki cehennem olurdu . Bu aslında mutlulukla ilgili paradokslardan birini göstermektedir. Hepimiz mutluluğun arzu edilen ve elde edilmesi önemli bir şey olduğuna inanırız. Sanki herkesin mutlu olduğu dünyalar ütopya değildir. Oysa insanların isyan ettiği distopialardır. Huxley Brave new world isimli romanında bize mutluluk dolu bir dünya sunar ama eksik olan şey akıştır . Akış çözülmesi gereken sorunların zor olduğu fakat vasıfların yeterli olduğu durumdur. Olmazsa olmaz mutlu bir durum değildir ama tatmin edici ve kavrayıcı bir durumdur. Romanda bütün zevkler neredeyse sıfır çabayla ve hata olasılığı olmadan elde edilebilir durumdadır. Doyumun temelinde aslında onu elde etmedeki zorluk vardır ve zorluk olmadan elde edilen edinim işin cazibesini ortadan kaldırır. Bu nedenle, gerçek anlamda doyum sağlayabilmek için aslında hata yapma olasılığını ve hayal kırıklığının hayatımızdaki varlığını kabul etmemiz gerekir. Mutluluğun anlamlı olabilmesi için mutsuzluğun da olasılık dahilinde bulunması gerekir.
Wittengestein ölürken ev sahibinden insanlara harika bir hayat yaşadığını söylemesini istemişti. Onun hayatı mutlu bir hayat değildi. Eziyet edilmiş, melankolik, hırçın ve kendinden nefret eden bir adamdı. Seviye bir ve iki anlamda mutlu bir insan olmadı fakat mükemmel bir hayat sürdüğünü söylerken haklı olduğu bir konu vardı. Mantık, dil, kişisel kimlik, kültür ve akıl felsefesi konuları hakkındaki araştırmalarıyla 20. üzyılın en derin felsefi katkılarını yaptı. Wittengenstein oldukça uç bir örnek olmakla birlikte mutluluklarıyla değil fakat insanlık yararına yaptıkları ithaflarla hayranlık duyduğumuz birçok insan vardır. Onlar kendilerini hayal kırıklığına ve mutsuzluk olasılığına açık tutmaktadırlar. Bizler de amaç, toplum, dayanışma, hakikat, adalet ve güzellik gibi insan hayatını iyileştiren konulara yönelerek kendi edinimlerimizi zenginleştirebiliriz.

Bu sonuç pozitif psikolojinin sonuçlarını hatırlatmaktadır. Bu noktada bazı uyarılar yapılabilir. Birincisi; bu hassasiyet bir tavsiyeden bir ahlaki uyarıya kolayca dönüşebilir ve bu noktada problemli hale gelir. Psikologlar istedikleri kadar kendilerini gerçekleştirebilirler fakat kendilerinden farklı çıkarları olanları da küçümsememelidirler. Sonuçta insanlar kendi tatminleri için çalışmalıdırlar ve kitap yazmadıkları için de utanç ya da suçlu hissetmemelidirler. İkincisi; her ne kadar psikoloji kişinin iyi hissetmesi için bir amacı olmasını ya da bir akış deneyimlemesini tavsiye etse de bu akışın nasıl geleceği ya da kişinini amacının ne olacağı sorusunun cevabını verememektedir.

Peki mutluluğun geleceği ne olacaktır? Ekonomik gelişmeyle mutluluk mükemmel hale gelebilecek midir? Bunun olmasını beklememizi gerektiren birçok sebep görülmüştür. Zenginleşmeye rağmen oratlama mutluluk seviyesi son yarım yüzyılda ilerleme göstermemiştir. Peki mutluluğun düşmesi söz konusu olabilir mi? Eski güzel günlerde daha mutlu olunduğu bir gerçeklikten çok nostaljidir. Buna rağmen en mutsuz olan insanlar arasında alarm veren eğilimler vardır. Depresyon ve üzüntüde ciddi bir artış vardır. İntiharlarda artış gözlenmektedir ve en azından Amerika’da insanlar sağlıklarının 1975’tekinden daha bozuk olduğunu belirtmektedir.

Her ne kadar kendini gerçekleştirme fırsatları eskisinden daha fazla olsa da, duygusal psikolojimiz üzerindeki baskı da artık oldukça yoğundur. Global iletişim sayesinde cok daha geniş yelpazede tüketim ürünlerine ve sosyal kıyaslamaya maruz kalmaktayız. Eskiden küçük bir grupla kendimizi kıyaslarken şimdi kitaplar, dergiler, televizyon aracılığıyla dünyadaki 6 milyar insan arasından en güzel, en yetenekli, ve en başarılı olanlarına maruz kalmaktayız. Hiç şüphesiz vücut şekli, para kazanma gücü ve kariyer başarısı açısından birçok endişe taşımaktayız.

1050’lerde üretkenlik üzerinden yapılan projeksiyonlarda binyılın hemen sonrasında haftalık çalışma saatinin 16 olacağı öngörülmekteydi. Gerçek çok farklı oldu. Artan üretkenliğe rağmen insanlar çok daha fazla çalışıyorlar çünkü daha fazla mal biriktirmek istiyorlar, komşuları Joneses’a ayak uydurma dürtüsü çok kuvvetli.

Kişisel tüketimlerimizle bağlantılı olarak sosyal davranış şekilleri de değişmektedir. Gönüllü organizasyonlara, klüplere ve derneklere üyelikler durmadan düşmektedir. İnsanlar sosyal ortamlarda daha az görüşmektedir. İnsanlar işte, işe gitmek için yolda, televizyon karşısında daha fazla zaman geçirmektedirler. Böylelikle şehir hayatı ve bir anlamda insanların gayri resmi yollarla yardım alma ve bilgi değiştirme yolu olan sosyal sermaye kaybolmaktadır.

Psikolojik anlamda sosyal sermaye strese ve yabancılaşmaya karşı potansiyel bir tampondur. Dolayısıyla buradaki düşüş depresyonda artış olarak karşımıza çıkmaktadır. Sosyal sermayesi yüksek toplumlarda kişiler de daha çok role sahiptirler. Onlar yalnızca yerel avukat değil, aynı zamanda takım antrenörü, komşu ve partide şarkı söyleyen kişidir. Kimlik basitleştikçe kimlik etrafındaki endişe çemberi de daralır.

Kronik mutsuzluğun tehlikelerinin günümüzde bu kadar ilerlemiş olamasının son sebebi de mutlulukla ilgili beklentilerimizin çok yükselmiş olmasıdır. Artan refah sınırsız farklı biçimde yaşam olasılığını da beraberinde getirmektedir. Böyle özgürleşmek gelişimdir fakat tercih aynı zamanda ezici hale dönüşebilir.
Kendine yardım kitapları da gerçekçi olmayan beklentiler yarattıkları için bu anlamda çok faydalı olmayabilir.

Bu trendlerin karşısında bazı karşıt kültürler gelişmektedir. Her geçen gün daha fazla insan bu anlamsız yarışta yavaşlama/çıkma , çalışan cemaatlere dahil olma, ya da tüketimden kaçınma ihtiyacını hissetmektedir.

Mutlulukla ilgili araştırmamızı mutluluğun tek ya da nihai yarar olmadığı nosyonuyla tamamlayabiliriz. Elbette pozitif-negatif asimetri vardır. Mutsuzsanız birşeyler yapmanız gerekir çünkü olumsuz duygular sağlınızı istila eder ve başka şeylere konsantre olmanızı engeller. Nötrün üstünde ve maksimumun altındaysanız olduğu kadardır. Bu kişisel hislerin bu kadar saplantılı hale geldiği bir toplumda kabul edilmesi zor birşeydir fakat tezat olarak da dikkatinizi daha genel konulara çevirmeniz de yalnız onun iyiliği için değil aynı zamanda hedonik alandaki tatminsizliği azaltacağı için zahmete değerdir. Bazen biraz kendi duygularınızdan sıyrılıp kayda değer, uğraştırıcı ya da önemli gördüğünüz başka şeylere konsantre olmak iyi olabilir. İnsanlık yararına yaptığınız yatırımlarınız ne kadar geniş olursa, varlıklarınız o kadar korunaklı ve hayatınız da o kadar renkli hale gelir. Mutluluk masalıyla ilgili son kıvrım da şöyledir: Bunu yaparsanız mutluluk belki habersizce gelebilir. Nathaniel Hawthorne’un söylediği gibi:

Mutluluk kovaladığınızda yakalayamayacağımız fakat sessizce oturursanız üzerinize konabilecek bir kelebektir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

Podcast yapmak cesaret istiyor

Podcast son dönemde özellikle gençler arasında hızla yayılıyor. Bunda gencin özgürlüğüne imkan tanıması hiç kuşkusuz önemli bir faktör. Ancak podcast üretimi yapan uzman sayısı yeterli değil. Bunun en önemli nedeni ne olabilir?

Podcast yapmaya başlamaktan neden çekiniyoruz?

Kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen bazı şeyler var…

Podcast’ler dünyada her geçen gün artmaya devam ediyor. Türkiye’nin en büyük podcast ağı olan Podfresh’in bile şimdiden çeşitli kategorilerde 100’e yakın yayını bulunuyor. Yalnızca ABD’de, nüfusun yüzde 75’i “podcast”in ne demek olduğuna aşina durumda. Ekim 2020 itibariyle ise 1,5 milyonun üzerinde podcastin olduğunu söylemek biraz ütopik gelse de gerçek bu.

Her gün başlanan yeni podcastler, kazanılan yeni kitleler ve podcast ile ilgili düzenlenen çeşitli etkinliklere rağmen, yayıncı adaylarını engelleyen ve başlamaktan alıkoyan bazı yanlış yanlış bilinen şeyler var. Bu yazımda biraz bunlardan bahsetmek istiyorum.

Podcast bir iş modelidir

Aslına bakarsanız podcast’ten hemen bir gelir elde etme beklentisi büyük bir hata ve orta vadede motivasyon düşürebilen bir şey. Çünkü Türkiye’de henüz yeni yeni büyüyen, ilginin fazla olduğu ancak reklam modellerinin henüz tam oluşturulmadığı bir ortam söz konusu. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, ürettiğimiz her türlü içerik, yaratmamız gereken bir pazarlama planının da parçası olmalı ve o doğrultuda bir strateji üretilmeli. Podcast yayınlarını yaymanın sadece içerik pazarlamasıyla bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok platformda çok sayıda niş podcastin olduğu bir arenada, bunu bir işe çevirme düşüncesinden önce içeriğimizi iyi oluşturmayı düşünmek daha yerinde olacaktır. Çünkü salt gelir eldetmekten ziyade podcastimizi aynı zamanda kendimize bir network oluşturmak için de kullanacağız ve podcastimizi de bu network dinleyecek. 

Profesyonel bir stüdyo olmadan başlanmaz

Ben şahsen podcastlerime ufacık bir odada, sesimdeki yankıyı kesmek için üzerime battaniye örterek başladım. Üzerinden iki yıl geçmesine rağmen de hâlâ evimden yayın yapmaya devam ediyorum. Yayıncı adaylarının, profesyonel bir stüdyoya ihtiyaç duyacaklarını, stüdyo sesi olmadan podcast olmayacağını düşünmeleri ve bunun harekete geçmelerini engellemesi, acilen aşılması gereken bir konu.

Peki benim yaptığım podcastler süper kaliteli mi? Elbette evde sınırlı imkanlarla alınan herhangi bir kaydın stüdyo gibi olması imkansız ama zaten sorun burada başlıyor. Neden başlangıçta stüdyo kalitesinde bir yayın yapma zorunluluğu hissedeyim ki? Her şeyden önce içeriğimiz ve sürdürülebilirliğimiz çok daha önemli olgular. Bana soracak olursanız podcast yayınlarını benzersiz kılan şeyler, içerdiği samimiyet. Yani bir ev ortamında, belki çayınızı koyarken çıkan ses, belki arkanızdan gelen bir kedi. Nerede olursanız olun, telefon kulaklığına bile sahipseniz (ki Podfresh’te kulaklıklarla yapılan çok güzel yayınlar var) başlayın.

Podcast yapmak aşırı pahalı

Diğer bir yanlış düşünce de, ekipman fetişisti olup podcast yapmaya başlamak için pahalı ve kaliteli mikrofonlara sahip olmamız gerektiği. Örneğin, 3000 TL’ye çok kaliteli bulduğunuz ve profesyonellerin önerdiği bir mikrofon var ve almak istiyorsunuz. Durun, almayın! Bunun yerine 150 liraya bir yaka mikrofonu, aylık 50 TL’ye yayınlarıma değer katacak bir podcast barındırma platformu (ki artık size Spotify kataloğundan dilediğiniz müziği kullanma imkanı sağlayan Anchor varken ona bile ihtiyaç olmayabilir) ve 20 liraya podcastime sesli tanıtımlar yapabileceğim bir uygulama alırsam, erken dönemde yapacağım 3000 TL’lik bir mikrofondan daha mantıklı ve yayınıma değer katacak bir harcama yapmış olurum.

Demem o ki, Podcaste başlamak pahalı ve maliyetli değil. Bilgisayar ya da telefonunuzdaki ses kayıt düğmesine basın, telefonunuzun kulaklığını takın ve içeriğinizi oluşturun.

Dinleyici bulmak için ünlü olmak gerek

1,5 Milyon podcast yayını, daha fazla sayıda yayıncı, daha fazla sayıda da dinleyici var. Herhalde bu rakamların hepsi ünlü değil. Bu arada yayıncı adaylarının gözlerinin korkmasına hak veriyorum. Belki konuşmak istediğiniz konuyla alakalı onlarca podcast vardır ve endişe duyuyorsunuzdur. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, her podcast birbirinden parmak izlerimiz gibi farklı. Herkes niş bir yayın yapmaya çalışıyor ve konunun genelinden uzaklaşıp ister istemez spesifikleşiyorlar. 

Anlattığınız hikaye ve inşa ettiğiniz içeriğiniz sizin her şeyiniz. Yayınınız başka podcastlerin konusunu andıracak gibi görünse de, mutlaka kendinizden katacağınız şeylerle farklılaşacaktır. Kişisel deneyimler ve insan hikayeleri her şeyi değiştirir. Dinleyici olarak iki aynı nüanstaki podcast programından ayrı ayrı kendime kattığım birçok şey var. Eğer platformlarda var olan podcastler sizi podcaste başlamaktan alıkoyuyorsa, masada herkese bir sandalye olduğunu bilmenizde fayda var. 

Her şey kusursuz olmalı

Bir felaket olan ilk podcast bölümüme buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Sesimin yetmediği, tonlamalarımın ise anlamsız olan bu bölümü çekerken ne kadar zorlandığımı ve onlarca kez baştan kayıt aldığımı hâlâ hatırlıyorum. Ancak sonuç itibariyle içeriğimi dünyaya yaymak istediğim için “yayınla” butonuna bastım. Sadece biz değil, dünyaca ünlü podcasterların da ilk yayınlarına baktığınızda kusursuz olmadıklarını görüp kervanın her zaman yolda düzüleceğini anlayabilirsiniz. Kimse mükemmel değil, olamaz da. Podcastinizin daha ilk bölümden mükemmel olması gerekmiyor. Açıkçası geliştikçe her zaman yeni şeyler öğreneceksiniz ve bir önceki bölümünüzü beğenmeyeceksiniz. Gereksiz mükemmelliyetçilik sizi engelleyen bir şey ise, bunu önemsememek en güzeli.

Bitirirken…

Yanlış bildiğimiz şeyler bizi bir şeylere başlamaktan, düşüncelerimizi yaymaktan ve başkasının hayatına bir şeyler katmaktan her zaman alıkoyan bir şey. Eğer profesyonel bir stüdyo yüzünden podcast yapmaya başlamıyorsanız bir hayalinizden vazgeçmiş olacaksınız. Ürettiğiniz içeriğin nerede, kimi ve nasıl etkileyeceğini, ne gibi izler bırakacağını bilemezsiniz. İnsanlara temas etmek ve dokunmak güzeldir. Yeter ki en başında belirttiğim süreklilik ve içerik gibi doğru şeylere odaklanalım.

Kaynak: T24
Yazar: İlkan AKGÜL

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND