Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Mutluluk veren bilgi- ı

Mutluluk; asırlardır büyüsünden, gizeminden bir şey kaybetmeyen kavramlardan biri. Kimileri mutluluğu kana kana yaşarken, kimileri ise peşinden koşarak bir ömür geçirmekte. İşte Nurcan Tanır’ın çevirisiyle, Daniel Nettle’nin mutluluk üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplarından birinin özeti…

Mutluluk; herkesin peşinden koştuğu ama tanımını kimsenin tam olarak yapamadığı bir kavram. Mutluluğun evrensel bir tanımı yapılabilir mi? Neden bazı insanlar diğerlerinden daha mutludur? Belli davranış ve düşünce kalıplarını uygulayarak daha mutlu olmak mümkün mü? İşte Nurcan Tanır’ın çevirisiyle, Daniel Nettle’nin mutluluk üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplarından birinin özeti…

MUTLULUĞUN ANATOMİSİ

Thomas Jefferson 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinde şöyle yazmıştı: “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz”. Bu üç haktan en fazla üçüncüsü hayatımıza bir amaç telkin etmektedir. Mutluğun insan deneyiminin merkezi olduğu fikri eskilere kadar uzanmaktadır. Yunan filozofu Aristippus İÖ 4. Yüzyılda hayatın amacının alınan zevklerin maksimize edilmesi olduğunu savunmuştu. Eğer bu doğruysa mutluluk çözülmesi gereken kişisel soruların en acili haline gelmektedir. Daha da fazlası, mutluluk politik ve ekonomik kararların merkezine ilerler. Mutluluğun kamu hayatının mihenk taşı olduğu yönünde yargılara varmadan önce kişilerin mutlulukla ilgili düşünce ve duyguları üzerinde ve mutluluk hissinin yaşam kalitesine nasıl bağlantılı olduğu hakkında birçok deneysel çalışma yürütmeliyiz. Bu kitapta işte bu çalışmaların sonuçları incelenecektir.

1. Bölüm

Refah ve Haz

Mutluluk psikolojide onyıllar boyunca göz ardı edildi. İnanç, arzu ve duyguları ele alan halk psikolojisi profesyoneller tarafından kötü psikoloji olarak ele alındı. Yalnızca son birkaç yılda psikoloji yön değiştirdi ve duyguların analizi önem kazandı. Paul Ekman’ın kişilerin temel duygular karşısında gösterdiği yüz ifadelerini fotoğrafladığı çalışması – korku, üzüntü, iğrenme, öfke, şaşkınlık ve sevinç – gibi evrensel olarak tanınan bazı temel duyguların tespitini sağlamıştır . Ekman’ın çalışması, duygu araştırmalarında, günlük konuşmada geçen kavramların akademik psikoloji yazılarında da ortaya çıktığı anlamına gelmektedir.

Diğer bir önemli gelişme evrimsel psikolojinin doğuşu olmuştur. Evrim düşünme şeklimizi biçimlendirmiştir. Bize doğru hızla koşan bir karnivordan kaçıyor olmamız evrimin korku programının bir özelliğidir. Bu nedenle evrimsel psikoloji mutluluk fikrini de incelemeye değer hale getirir. Neşe korku gibi biraz daha önceden-belirlenmiş bir program gibi görünmektedir. Mutluluk ise biraz daha karmaşıktır. Evrim tarafından programlandığımız şey mutluluğun kendisi değildir, mululuk getireceğine inandığımız şeyler ve onları elde etme eğilimimizdir. Bu yüzden insanlar gelecekte şu anda olduklarından daha mutlu olacaklarına inanırlar.

Mutlu olmak her zaman mutlak bir durum olmayabilir, bir beklentiyle veya diğer insaların sahip olduklarıyla üstü kapalı bir karşılaştırma durumu içerir.
Mutluluk 3 seviyeye ayrılabilir. 1 . seviye mutluluk neşe ve haz gibi anlık hisleri içermektedir. 2. seviye mutluluk duygularla ilgili bir yargıyı içerir. Kişiler hayatlarıyla ilgili mutluluklarını ifade ederken aslında aldıkları keyif ve çektikleri sıkıntının bir bilançosunu verirler. 2. seviye mutluluk genel hoşnutluk ve tatmin anlamları ve aynı zamanda alternatif olası sonuçlarla bir karşılaştırma da içerir. 3. Seviye mutlulukta yaşam kalitesi ön plana çıkmaktadır. Kişinin geliştiği ya da kendi potansiyelini gerçekleştirdiği bir hayat ifade edilmektedir. 1. seviye mutluluk objektif olarak ölçülebilirken 2. seviye mutluluk karşılaştırmalar nedeniyle biraz daha karışık hale gelebilir. 3. seviye mutluluğu ölçmek ise kolay değildir.

Psikolog Carol Ryff ve arkadaşları “iyi olma” durumunun seviye 2 mutluluktan çok daha geniş anlamlar içerdiğini – kişisel gelişim, amaç, çevreye hakimiyet ve kendini yönetme gibi – savunmuşlardır. Bu anlamda insanlar “iyi olma” durumunda yüksek fakat 2. seviye mutlulukta düşük konumda olabilirler. Pozitif psikoloji optimal performans duygu durumu , amaca ulaşan kişilik gibi kavramları incelemekte, anlam bulma, ruhaniyet, hayatta daha yüksek amaç bulma gibi reçeteler sunmaktadır. Basit anlamda bunların mutlulukla bir alakaları yoktur. Araştırmalar optimal performans duygu durumu yüksek olan profesyonellerin derin tatminsizliğe eğilimli olduğunu göstermektedir. 2. seviyede çok mutlu olan insanlar üzerindeki araştırmalar onların otonom ve bağımsız olmaktan çok sosyal dışadönük kişiler olduğunu göstermektedir.

Mihalyi Csikszentmilhalyi optimal performans duygu durumu aktiviteleri içeren bir hayatın pasif eğlenceyle harcanmış bir hayata göre daha yaşanmaya değer olduğunu savunmuştur. Martin Selingman pozitif duyguların kısmen mizaçla limitli olduğu, pozitif duygu sağlayacağı için değil ama daha yaşanmaya değer olduğu için adalet, bilgelik, ruhaniyet gibi farklı değerler aramamız gerektiğini belirtmiştir. Yine de bunların gerçek mutluluk için gereken kati öğeler olduğu savunulamaz. Selingman 3. Seviye bir mutluluk tanımlamaktadır. İnsanlar mutluluktan bahsettikleri zaman genellikle pozitif hislerden ya da duygularıyla ilgili pozitif değerlendirmelerden bahsetmektedirler. Bu nedenle bu kitap 1. seviye ve 2. seviye mutluluğa odaklanacaktır.

Negatif ve pozitif duygular arasında farklar vardır. Bütün pozitif duygular birbirine benzerken bütün negatif duyguların kendine özgü bir yanı vardır. Negatif duygular kötü bir şey olduğunu söyler fakat alınacak aksiyon farklılaşabilir. Pozitif duyguda ise iyi bir şey olmuştur ve aksiyon tektir: hiçbirşeyi değiştirme. Negatif duygular devamlıyken pozitif duygular bir süre sürer ve biter. Mutlu olmak neşeli olmaktan daha önemlidir. Bu nedenle psikologların “öznel iyi olma ” olarak adlandırdıkları ikinci seviye mutlulukla daha çok ilgileneceğiz. Öznel iyi olmanın temel öğesi hayat tatminidir .
Ne kadar mutlusunuz sorusunun cevabı neşe söz konusu olduğunda insanların kendilerine dönüp bakmalarıyla basitçe mümkünken tatmin söz konusu olduğunda bazı karşılaştırmalar içermektedir. Hayat tatmini değerlendirmesini etkileyen faktörlerden bir o andaki ruh halidir.

Güneşli günlerde insanlar daha yüksek tatmin bildirmişlerdir. Hava durumuna dikkat çekilirse insanlar bunun pozitif etkisini fark etmişler ve değerlendirmelerini buna göre düzenlemişlerdir. Etkili bir görüşe göre tatmin tecrübe edilmiş negatif ve pozitif duyguların bir dengesidir. Yakın zamanda yaşanmış negatif olaylar bildirilen tatmini daha umutsuz yapmış, pozitif olaylar ise daha mutlu yapmıştır. Geçmişte yaşanmış olumlu olaylar bugünü daha umut kırıcı yaparken negatif olaylar ise bugünü birden bir ilerleme olarak göstermiştir. Başka durumlarda referans noktaları başkalarının hayatları ya da gerçekleşmesi muhtemel diğer ihtimaller olabilmektedir. İnsanların çoğu başkalarının $250,000 kazandığı bir dünyada $100,000 kazanmaktansa başkalarının $25,000 kazandığı bir dünyada $50,000 kazanmayı tercih etmektedirler.

Korku programı bize zarar veren şeylerden uzaklaşmamız için tasarlanmıştır. Benzer bir yaklaşımla mutluluk sisteminin amacının bizi bize fayda sağlayacak şeylere yönlendirmek olduğunu iddia edebiliriz. Bu durumda eski tecrübelerimizin bize ne hissettirdiğini kesin olarak hatırlamamız ve geleceğe dönük iyi tahminler yapmamız gerekirdi. Bunlar olmamaktadır. İnsanlar -iyi veya kötü – hayat değişikliklerinin mutluluklarını etkileyeceği konusunu abartmaktadırlar. Adaptasyon nedeniyle kendimizi yeni duruma göre yeniden ayarlarız. Gelecekteki mutluluğumuzu düşünüce kendi adaptasyonumuzu tahmin etmeyi unuturuz. Onsuz yaşadığımız yılları unutarak şu anda sahip olduğumuz şey olmadan yaşayamayacağımızı düşünürüz. Geçmiş mutluluğumuzla ilgili değerlendirmelerimiz de iki faktöre dayanır: en can alıcı anın ne kadar iyi ya da kötü olduğu ve sonun ne kadar iyi ya da kötü olduğu (zirve-son kuralı). Bu nedenle düşük yoğunlukta daha uzun sürecek olan zevlerdense kısa süreli de olsa büyük bir eğlenceyi tercih ederiz.

Özetle, mutluluk tahminimiz tecrübelerimizin nesnel toplamı olmaktan çok öznel değerlendirmelere dayanmaktadır. Tahminimiz zirve-son kuralı, o andaki ruh halimiz, karşılaştırma standardımız ve adaptasyonumuzu tahmin etmekteki başarısızlığımız gibi şeylerden etkilenmektedir. Bu nedenle davranışlarımızın mutluluğumuz üzerindeki etkisi bizim için net olmayabilir ve her zaman bizi mutlu etmeyecek tercihler yapabiliriz. Mutluluk programının amacı mutluluğumuzu arttırmak değil çabalamaya devam etmemizi sağlamaktır.

Karşılaştırma ve adaptasyon gibi sonuçların hazcılık üzerinde de çıkarımları vardır. Hazcılar insanlar mutlu olduklarını söylediklerinde objektif hayat şartlarından çok sorunun psikolojik çerçevesinin ele alındığına inanırlar. Aynı şekilde insanların hayattaki büyük mutsuzlukları nesnel şartlardan çok düşünme biçimlerindeki yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır.

2. Bölüm

Bread and Circuses

“Eğer varlık amacımız acı çekmek değilse, o zaman varlığımız amacına en kötü uyarlanmış şeydir” diye yazmıştı Schopenhauer “Dünyanın Çilesi Üzerine” isimli makalesinde. Talihsizlik ve mutsuzluğun hayatta istisnadan ziyade kural olduğunu savunur.

İnsanların ekonomik belirsilizlikten hastalığa, karşılıksız aşktan hayallerinin gerçeleştirememenin hayalkırıklığına kadar endişelenecek pek çok şeyleri olduğu bir gerçektir. Schopenhauer insanların büyük çoğunluğunun oldukça mutsuz olduğunu iddia eder. Kendisi mutluluk kötümserleri olan Avrupalı düşünür ve sanatçıların başında gelmektedir. (sayfa 46, fig.2.1) Onlar genellikle isteklerimizle elde ettiklerimiz arasındaki derin boşluk nedeniyle mutluluk için gerekli olan şartların elde edilmesinin çok zor olduğuna inanmışlardı. Kötümserlerin çizdiği dünyada insanların çoğu mutsuzlardı veya sonsuza dek ya da pek mümkün olmayan bir ütopya kurana kadar öyle kalacaklardı.
Alternatif bir hipotez insanların büyük çoğunluğunun paylarına düşenle tatmin olduğu savıdır. Juvenal halkın iki şeye özlem duyduğunu söyler: ekmek ve eğlence.

İngiltere periyodik olarak nüfusunun bir kesitiyle büyük ölçekli incelemeler yapmaktadır. Mesela, İngiliz Ulusal Çocuk Gelişim Çalışması (National Child Development Study-NCDS) olarak bilinen çalışmada, 3-9 Mart 1958 tarihleri arasında doğan tüm çocuklar incelenmektedir. Doğum tarihlerinden bugüne kadar geçen süre içinde onlara dair tüm bilgiler kayıt altına alınmaktadır.
NCDS katılımcılarına sıklıkla mutlulukla ilgili sorular sorulmaktadır. Mesela, 2000 yılında, orta yaş krizinin doruk noktası olan 42 yaşında, kendilerinden hayatlarıyla ilgili tatmin seviyelerini 1 ila 10 arasında derecelendirmeleri istenmiştir. (Sayfa 50 Fig.2.2). %90’dan fazlası 5 veya 5’in üzerini seçmiştir. Yarıdan fazlası 8, 9, 10 seçerken 8 en fazla seçilen şık olmuştur.

Birçok farklı ülkede yapılan araştırmalarda insanların çoğu mutlu veya çok mutlu olduklarını söylemektedirler. Bu araştırmaların çoğu refah seviyesi yüksek toplumlarda yapılmaktadır. Uluslar arası karşılaştırmalar yapılan çalışmalar da mevcuttur. (Sayfa51 Tablo 2.1) Ortalama tatmin seviyesi 5.03 olan Bulgarlarla 8.39 olan İsveçliler arasında değişen bir yelpaze mevcuttur. Ortalamaların 6’nın altında ülkelerin komünizmden hızlı bir geçiş süreci yaşayan ülkeler olduğunu belirtmete fayda vardır.

İnsanlar niye bu kadar mutludur? Hayatta olumlu duygular olumsuzlara göre daha sık olduğu için mi? Kronik mutsuzluk, hayattaki hedeflere ulaşmadaki başarısızlık algısına ya da diğerlerinin başarılarıyla ilgili yapılan haksız karşılaştırmalara işaret edebilir. Bunlar ilk randevunuzda itiraf etmek istemeyeceğiniz şeylerdir. Bu nedenle, insanların bu kadar çok mutlukluk bildirme nedenlerinden bir tanesi aslında verdikleri sinyalin farkında olmalarından kaynaklanmaktadır, yani etkiyi yönetirler . Bunu ortaya çıkaran bulgulardan biri insanların yüzyüze görüşmelerde daha yüksek mutluluk seviyeleri belirtmiş olduklarıdır. Bu etki anketörün karşı cins olduğu durumlarda daha belirgin hale gelmektedir.

İnsanların büyük çoğunluğu birçok konuda ortalamanın üzerinde olduğuna inanırlar. Kendi değerini arttırmanın bir sebebi etki yönetimi olabilir. Ne var ki daha derin nedenleri de olabilir. Bazı hayat hedeflerini başarma olasılıklarını bilemeyebiliriz. Davranışlarımızı tahminler üzerine kurarız. Düşük bir tahmin pasifliğe yol açacaktır, yüksek bir tahminse savaşa. Diğer bir deyişle, hayatın sonucunda neyle karşılaşacağımızı bilmediğimiz için eğer yeteri kadar çabalarsak istediğimizi elde edebilecekmişiz gibi davranmamız daha iyi olabilir. Bu teori doğruysa, kendi değerini arttırma, başarının faydalarının deneme ve başarısız olma maliyetinden yüksek olduğu heryerde görünebilir.
“Genel olarak ne kadar mutlusunuz?” sorusu bir referans çerçevesinden yoksundur. Bu nedenle insanlar emsalleriyle ya da idealleriyle bir karşılatırma yaparlar. Emsallerine göre daha iyi durumda olduklarına dair iyimser bir bakışları varsa ve istediklerini kolay elde edebileceklerini düşünüyorlarsa, insanlar o zaman oldukça mutlu oldukları sonucunu çıkarırlar. Bu nedenle insanların çoğunun oldukça mutlu oldukları bulgusu kısmen dünyayı nasıl gördüğümüzle/ adreslediğimizle ilgili gerçekçi olmayan bir psikolojinin yansımasıdır.
NCDS katılımcılarına on yıl içinde hangi skalada olacaklarını düşündükleri sorulduğunda yalnızca %5’i daha kötü bir durumda olacaklarını belirtmişlerdir. %49’u aynı seviyede olacağını düşünrken %46’sı durumlarının iyileşeceğini düşündüklerini belirtmişlerdir. (Sayfa 57 Fig. 2.3)

Bugün ortalamanın üzerinde tatmin olan insanlar gelecekte de ortalamanın üzerinde olacaklarına inanmaktadırlar. Hiçbir grup bugünkünden daha kötü bir seviyede olacağını düşünmemektedir. Yalnızca bugün fazlasıyla hoşnut olanlar gelecekte aynı seviyede kalmayı beklemektedirler, onlar bile daha kötüleşme beklememektedirler.

Eğer mutluluk sistemi bizi hayatta bizim için iyi olan şeylere yönlendirmek için varsa, o zaman bu durum bir anlam ihtiva etmektedir. Hiçbir organizma kısa bir sürenin dışında tamamiyle tatmin olmamalıdır çünkü her zaman birşeyleri daha iyi yapma yolları olabilir ve tam anlamıyla tatmin olmuş bir birey hiçbir zaman onları keşfetme peşine düşmez. Bu nedenle şartlar ne olursa olsun mevcut hoşnutluğumuzla olası süper hoşnutluğumuz arasında küçük bir aralık olmalıdır.
Yaşadığımız hayalkırıklıklarına, çelişkiye, acıya ve ölüme rağmen birçoğumuz mutlu görünüyoruz. Peki mutluluk kötümserleri nasıl bu kadar yanıldılar? Onlar büyük olasılıkla nevrotik kişilik özelliği yüksek olan kişilerdi. Endişe, derin düşünme ve izolasyon işlerinin bir parçasıydı. Ayrıca birşeyleri değiştirmeye hersey yolunda diyerek başlanmıyordu. Büyük sosyal ve kişisel reform adımları neredeyse her zaman bizim mutsuzluğumuz ilk önermesine dayanmıştır. Kitapçılarda raflar tatmin edilmemiş, her zamankinden daha stresli, her zamankinden daha boş, her zamankinden daha mutsuz olduğumuz temelinden yola çıkan ve akıl, vücut ve ruh sağlığı kılavuz kitaplarıyla doludur. Oldukça mutlu olduğunu düşünen bir toplum neden mutsuzluğu tedavi edeceği varsayılan şeylerin umutsuz tüketicisi olmaktadır? Mutluluk hikayeleri söz konusu olduğunda da oldukça safız. Margaret Mead’in kitabını okuyan okuycular hiç mutsuzluğun olmadığı bir insan topluluğu olabileceğini eleştirmeksizin kabullendiler. Öyleyse iki sorumuz vardır: Mutlu olduğumuzu gösteren kantılar varken mutsuzluğumuzu temel alan felsefelere neden kafa yorarız ve neden başka zamanlarda, başka yerlerde ya da başka yaşam biçimlerinde bizimkinden daha mutlu olunacağına inanmaya meyilliyiz?
Birinci soru için mutlulukla ilgili yargıların dönek ve bağlama duyarlı olduğunu hatırlayınız. Genel olarak mutlu olduğumuzu düşünebiliriz ama yakın zamandaki birkaç kötü şeyi işaret etmek sorunun farklı görünmesine yetecektir.
Eğer mutluluk sistemi bizim için daha iyi şeyleri aramamıza yardım etmek için varsa, işlerin başka yerlerde daha iyi gittiği olasılığına göre ayarlanmalı. Ufku daha iyi bir çevre, daha iyi sosyal çevre, daha iyi bie davranış şekli için sürekli tarıyor olmalı. Ve herzaman küçük bir hoşnutsuzluk boşluğu bırakıyor olmalı. Karamsar felsefeler bu boşluktan yararlanabilirler. Elbette bu onların teşhis ve çözümlerinde yanıldıklarını göstermez ama dengeli bir perspektif elde tutmak ve eleştirel akıl sahibi olmak faydalıdır.

Mutluluk sistemi daha iyi alternatifleri yalnızca belirlemez, aynı zamanda bizi onları elde etmeye zorlar. İnsanlar bazı şeyleri isterler ve onları elde eder etmez başka şeyleri istemeye başlarlar. İstemenin bu gücü yüzünden yalnızca bazı koşulların yerine gelmesiyle mutluluğun tamamlanacağına inanırız.
Aslında dış koşullar nasıl olursa olsun insanlar hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamayacaklar. Cinsellik ve yoldaşlık, hırs ve konfor, para ve zaman gibi uzlaşmaz hedefleriniz arasında bölüneceksiniz ve hiçbirşey bu çatışmaları gidermeyecektir. Bunların sadece yönetilmeleri gerekmektedir.

Bu ne yaptığımızın önemi olmadığı anlamına gelmemektedir. İnsanların hayatlarını iyileştiren ya da kötüleştiren kamu politikaları vardır. Mutluluk aralığını daraltmak için psikolojik stratejiler vardır. Hayattki herşeyin azap ve sıkıntı verici olduğunu düşünyorsanız doğru karşılaştırmaları yapıp yapmadığınızı ya da geçmiş veya geleceği yanlış biçimde kurguluyor olabileceğinizi gözden geçirmelisiniz. Mükemmel mutluluk sağlayacağı iddia edilen hertürlü çerçeve bertaraf edilmelidir. Bu sonuç bir hayalkırıklığından çok özgürleştiricidir. Bizi başka birilerinin hayatının bir cennet olduğu ve bizimkisinin olmadığı kaygısından kurtarır.

3. Bölüm

Aşk ve İş

Sigmund Freud iyi olmanın temeli “aşk ve iştir” demesiyle ünlüdür. Freud, hayatta ümit edilebilecek en iyi şeyin histerik sefaletin ortak mutsuzluğa dönüştürülebilmesi olduğunu yazan bir mutluluk kötümseridir. Hangi insanlar diğerlerine göre daha mutludur? Hayatlarında aşk olanlar mı yoksa tatmin edici bir işe sahip olanlar mı? Milyonlar kazananlar mı, zevk içinde bir hayat sürenler mi yoksa kendilerini daha üstün bir amaca adayanlar mı?
Kişilerin kendi mutluluk değerlendirmeleri dönek ve her türlü bağlam etkilerine ve etki yönetimine tabi. Hemen herkes kendisini oldukça mutlu olarak tanımlamakta. Bu nedenle üzerinde çalışılması gereken farklılık çok fazla değil. Bununla birlikte yine de açıklanması gereken bir varyasyon mevcut (bazıları orta noktaya yakınken diğerleri en üst dereceye yakın). İnsanlara hayat tatminleri birkaç ay ve yıl boyunca birden fazla kere sorulduğunda verilen çoğu cevabın tutarlı olduğu görülmüştür. Gruplar ölçüldüğünde cevaplar daha da tutarlıdır. Dahası kişilerin kendi derecelendirmeleri, aile ve arkadaşlarının onların mutluluğuyla ilgili derecelendirmeleriyle ve gülme sayısı, tarafsız gözlemci değerlendirmeleri gibi objektif ölçümlerle de bağlantılıdır. En çarpıcı olanı, mutluluğun sağlıkla oldukça ilişkili olduğudur. Hemşirelerle ilgili yapılan bir ölçümde en çok olumlu duygu bildirimleri yapanların %90’ının 85 yaşında hala hayatta olduğu görülmüştür. En az olumlu duygu bildirim yapanların %35’i o yaşlarda hayattadır. Bu çalışma olumlu duygusal tonun daha iyi fiziksel ve zihinsel sağlığa bağlı olduğunu göstermektedir. Bu yalnızca iki değişken arasındaki korelasyon değildir; hayatın belirleyci bir dönemindeki mutluluk ileriki dönemlerde göreceli sağlığın ve sağlık şoklarına karşı tepkilerin habercisi olarak gösterilmiştir. Bu nedenle raporladıkları şey sonunda ne kadar uzun yaşayacaklarıyla bağlantılıdır ve bu nedenle önemlidir. Psikoloklar genellikle iki kriter üzerinden ölçüm yaparlar: güvenilirlik kriteri ve geçerlik kriteri. Mutluluk ölçümleri her iki testi de geçmektedir ve bu nedenle ciddiye alınmayı hakederler.

Peki kim mutludur? NCDS katılımcılarında kadınların mutluluk ortalaması 7.34 iken erkeklerinki 7.23’tü. Birçok çalışma kadınların erkeklere göre daha fazla korku, endişe, üzüntü, utanç ve suçluluk duyduklarını ortaya çıkarmıştır. Klinik depresyon kadınlarda daha fazla gözlenmektedir. Öyleyse kadınlar hem daha üzgün hem de daha mutlu nasıl olabilirler? Hayatta olumsuz duyguların deneyimi olumlu duygulardan bağımsızdır ve hayat tatmini her ikisinden de etkilenir. Bu nedenle kadınlar erkeklere göre hem daha fazla olumlu durum hem de daha fazla olumsuz durum deneyimlemektedirler. Gerçek şudur ki kadınlar duygularını erkeklere göre biraz daha yoğun yaşarlar. Refah mutluluk getirir mi? (Bakınız sayfa 71 fig 3.1) Sosyo ekonomik sınıfların göstergesi olarak meslekler 1’den 5’e bölündüğünde hayat tatmini 5. Sınıfta (profesyonel) en yüksek ve 1. Sınıfta (becerisiz ve rutin) en düşük seviyededir. İşsizlerin ele alındığı başka araştırmalarda işsizler en düşük tatmin seviyesini bildirmektedirler.

Sosyal sınıfla hayat tatmini arasındaki bağ nedir? Elbette daha üst bir sosyal sınıf daha fazla parayı ve beraberinde zevkleri getirir. Buna rağmen üst sosyal sınıf paradan daha fazlasını ifade etmektedir. Üst sosyal sınıf aynı zamanda eğitim seviyesinin, işini seçebilme olasılığının, iş dışı boş zaman aktivetelerine katılımın da bir ölçüsüdür.Sosyal sınıfı dışarıda tuttuğunuz bir ölçümde gelir seviyesiyle hayat tatmini arasında neredeyse hiçbir bağ çıkmamaktadır. Bu nedenle üst sosyal sınıfın gelir dışı faydaları daha fazla hayat tatmini sağlamaktadır denilebilir. Son 50 yılda kişi başı gelirin birkaç kaç arttığı gelişmiş ülkelerde mutluluk ortalaması neredeyse hiç artmamıştır. Bunun olası iki nedeni vardır: Birincisi üst sosyal sınıfta olmak gelir dışındaki diğer nedenlerden ötürü önemlidir. İkincisi de tatmin yargılarında önemli olanın kişinin diğer herkese göre neye sahip olduğudur.

Kişilerin hayatları üzerindeki kontrolleri hakkındaki soru ve cevaplar bir ’kişisel kontrol’ notu oluşturabilir. Bu not 1. Sınıfta en yüksek iken 5. Sınıfta en düşük seviyededir. Kişisel kontrol mutluluğun gelirden daha iyi bir habercisidir. Fakir ama kontrolü yüksek gruplar zengin ama kontrolü düşük gruplara göre daha yüksek hayat tatmini belirtmişlerdir. Bu nedenle üst sosyal sınıfta olmak hayatınızı kontrol etme şansı tanımadığı sürece sizi mutlu etmez. Hayatınızı kontrol edebilecek alternatif yollar bulduğunuz sürece geliriniz düşük de olsa mutlu olabilirsiniz.

İnsanlar ücret zammı aldıklarında mutlu olmaktadırlar. Ancak gördüğümüz üzere uzun vadede gelir artışı uzun vadede hiç kimseyi daha mutlu etmemektedir. Bu bir adaptasyonun olduğu anlamına gelir. İnsanlar yeni duruma alıştıkça ilk başta yaşanan coşkulu mutluluk azalır ve bir süre sonra insanlar ilk baştaki mutluluk seviyelerine geri dönerler.

Brickman ve Campbell yatıştırılamaz mutluluk seviyelerini açıklamak için hazcı koşu bandı metaforunu kullanmışlardı. Arzu edilen bir duruma ulaşır ulaşmaz bu yeni alana alışıyoruz ve bu yüzden de orada daha fazla tatmin olmuyoruz. Sonuç olarak sürekli koşmaya çalışıyoruz ama hiçbir yere ulaşamıyoruz. Yapılan bir ankete insanlara ideallerindeki iyi hayat için sahip olmak istedikleri şeyler (ev, araba, TV, vb.) sorulmuştur. 16 yıl boyunca insaların sahip oldukları şeylerin sayısı 1.7’den 3.1’e çıkmasına rağmen iyi hayat için sahip olunması gerektiğini düşündükleri şeylerin sayısı 4.4’ten 5.6’ya çıkmıştır. Dolayısıyla sahip olduklarıyla sahip olmak istedikleri arasındaki boşluk en baştaki gibi kalmıştır.

Hayat tatmini seviyelerinde milletler arası fark çok fazla değildir. Tüm ülkeler 10 üzerinden 5 ile 8 arasında bir alana oturmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler incelendiğinde ulusal gelirdeki artışın mutluluğu değiştirmediği gözlenmiştir. Fakir ülkelerde servet arttıkça mutluluk da hızla artarken belirli bir refah seviyesine ulaşıldığında mutluluk artışı durmuştur. Araştırmalardaki bir diğer bulgu da mutluluk seviyelerinde evli insanların diğerlerine göre daha yüksek notlama yaptıklarıdır. NCDS araştırmalarında evli insanlar daha mutlu görünürken mutluluk seviyesi sırasıyla birlikte yaşama, bekar, ayrı, boşanmış ve dul olma durumuna göre düşmektedir. Bu sonuçlarda araştırma sırasında katılımcıların çoğunun evli olması ve evliliğin toplmusal bir norm olarak görülmesinin etkileri olabilir. Yine de bir çok farklı araştırmada benzer sonuçlar görülmektedir. Erkeklerle kadınlar arasındaki fark da kadınların daha fazla duygusal anlatımcılığı göz önünde bulundurulduğunda normal seviyelerdedir. Bu bulgulardan genellikle evliliğin mutluluğa giden yol olduğu öne sürülmektedir. Oysa bunun tam tersi de söz konusu olabilir. Mutluluk evliliğe giden yol olabilir. Dışa dönük kişiler içe dönük kişilere göre daha fazla romantik ilişki yaşamaktakta ve daha mutlu görünmektedirler. Nevrozlu kişiler daha mutsuz olmakta ve boşanma riskini daha fazla taşımaktadırlar. Bu nedenle evliliğin mutluluk getirmesindense başta daha mutlu görünen insanlar daha fazla evlenmekte ve daha uzun süre evli kalmaktadırlar.

Almanların yaptığı bir araştırmada bekarlıktan evliliğe geçen süre dönemlerinde 24,000 kişi 15 yıl boyunca incelenmiştir. Evliliğe geçişle birlikte mutlulukta da önemli bir artış gözlenmiştir. Bununla birlikte iki yıl içerisinde bu artış eriyip gitmiş ve kişiler başlangıç seviyesine geri dönmüştür. Evlilikle birlilkte yüksek mutluluk artışı belirtenlerin bu etkiyi daha uzun süre devam ettirdikleri görülürken evliliğe ilk tepkileri daha zayıf olanlarınsa birkaç yıl içerisinde daha az mutlu oldukları da görülmüştür. Aynı araştırmacılar boşanmaya da bakmışlar ve buradaki etkilerin daha uzun sürdüğünü belirtmişlerdir. Bunda sahip olduğunuz birşeyi kaybetmenin ona hiç sahip olmamış olmaktan daha kötü olduğu kabulu yapılabilir.

Sonunda adapte olmadığımız herhangi bir şey mevcut mudur? Her ne kadar sakat kalmış ya da sağlık problemleri olan insanlar önemli adaptasyon göstermekte olsalar bile yine de adaptasyon genellikle tam olarak tamamlanmamakta ve insanların mutluluk değerlendirmelerinde gölgeler bırakmaktadır. İnsanların tam olarak alışamadıkları bir diğer konu da gürültüdür. Araştırmalar estetik göğüs operasyonu olan kadınların vücut ve hayat tatminlerinde artış ve psikolojik problemlerinde düşüş olduğunu göstermektedir.

Genel teorimiz mutluluğun hayat şartlarına bağlı olduğunu söylemektedir ama bazı psikologların araştırmalarla gösterdikleri sonuç aslında hiçbir şeyin büyük bir fark yaratmadığıdır. Sanki her ne yaparsak yapalım sonunda az ya da çok geri döndüğümüz bir mutluluk seviyesi vardır. Hayatın farklı yönlerine farklı biçimlerde adapte oluruz. Bazı güvenliğe yönelik temel tehditlere (kronik soğuk, gıda eksikliği, aşırı gürültü, vb.) hiçbir zaman alışamayız. Ciddi sağlık sorunları uzun süreli izler bırakabilir. Hayatta özerklik eksikliği olumsuz kalıcı etkiler bırakabilir. Bununla birlikte gelir artışı gibi konulara hızlı adaptasyon sağlarız. Evlilik de kısa orta vadede bir fark yaratmakla birlikte sonunda adaptasyon sağladığımız bir durumdur.

İktisatçı Robert Frank pozisyonel ve pozisyonel olmayan ürünler biçimde bir ayrıma gitmiştir. Pozisyonel olmayan ürünlerde onlardan aldığımız mutluluğu başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirmeyiz. Sağlık ve özgürlük buna örnektir. Pozisyonel ürünlerde ise başkalarıyla kıyas önemlidir. Para buna örnektir. Pozisyonel psikoloji evrimsel bir mirastır. Nasıl olması gerektiğini bilemediğimiz durumlarda etrafımızla karşılaştırmalar yaparak ve onlardan daha iyi olmaya çalışarak ilerlemişizdir. Işık almak için daha da uzun olmaya çalışan ağaçlar buna örnektir. Frank evliliğin de pozisyonel olmayan ürün olduğunu belirtmiş, para kazanmaya vakit ayırmakla bize uzun vadede daha fazla tatmin sağlayacağına inandığımız ilişkiye vakit ayırmak arasında bir tercih yaptığımızı belirtir. Oysa evlilik adaptasyon gösterir. Genel mutluluk teorimiz pozisyonel ürünlere sahip olarak mutlu olacağımız düşüncesiyle bizi kandırır. Asıl mutluluk kaynakları sağlık, özerklik, sosyal kabul ve çevre kalitesidir.

Sosyal bilimciler insanların kendilerini neyin mutlu ettiğini bildiğini varsayarlar. İktisat teorisi insanların maksimum yarar elde edeceği ürünü tercih edeceğini söyler. İnsanlar her zaman kendilerini en mutlu edecek şeyleri seçmezler. Bazen tercihlerimiz başkalarının da tercihlerine bağlıdır. Daha da önemlisi tercihlerimizi gerçek mutluluk deneyimlerimize göre değil genel mutluluk teorisine göre yaparız. Bu teori bize pozisyonel ürünlerin ve statünün önemli olduğunu, hayat mücadelesinin gerekliliğini ve güzel bir eşin hayatımızı değiştireceğini söyler. Bu teori tecrübelerimizden elde edilmemiştir ve gerçeklikten de uzaktır. Bu nedenle mutluluğumuzu maksimize etmeyecek tercihler yapacak biçimde kanmaya meyilliyizdir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND