Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Modern zamanların yeni silahı; riya

Riyakarlık; sözlük anlamıyla iki yüzlülük, sahtekarlık. Anlamı bu kadar negatif olan biz sözün, modern zamanları özetleyen kelimelerden biri olması çok korkutucu değil mi? Gündelik hayatta riyakarlığa ne zaman baş vuruyoruz? Çoğunluğun riyaya başvurduğu bir dünyada bu yola başvurmadan var olmak mümkün mü? Hasan Alperoğlu bireysel ve toplumsal riyakarlığın anatomisini yazısında son derece çarpıcı bir dille ele alıyor.

kişisel gelişim

Riyakarlık; sözlük anlamıyla iki yüzlülük, sahtekarlık. Anlamı bu kadar negatif olan biz sözün, modern zamanları özetleyen kelimelerden biri olması çok korkutucu değil mi? Gündelik hayatta riyakarlığa ne zaman baş vuruyoruz? Çoğunluğun riyaya başvurduğu bir dünyada bu yola başvurmadan var olmak mümkün mü? Hasan Alperoğlu bireysel ve toplumsal riyakarlığın anatomisini yazısında son derece çarpıcı bir dille ele alıyor.

Beyaz riyâkarlık…

Öyleymiş gibi yapmak, riyâkarlık, iki yüzlülük, temelde yalan söylemenin bir tiyatro eseri gibi sahneye konulmasıdır. Karşımızdakinin istediğimiz tepkiyi göstermesini sağlamak için hissetmediğimiz bir duyguyu varmış gibi göstermiş oluruz ‘mış gibi’ yaptığımızda. Bazı avantajlar elde edebilmek, amacımıza ulaşabilmek için, gerçek kendiliğimizle örtüşmeyen bir resmi yaymaya çalışırız. Her şey duygularla ilgilidir ama, tiyatro sahnesi duygu zemini üzerine kuruludur. 

Egomuzun sessiz sedasız ortaya çıkmasını temin edecek olan bu minik tiyatro oyunu çok eski zamanlardan beri var olan bir fenomendir aslında. Uygarlaşma sürecinde toplumsal mücadelenin önemli araçlarından biri olmuş, insanın var olma savaşında, giderek kaba, fiziksel şiddetin yerini almıştır. İstediğini yaptırmanın aracı olarak kas gücü gittikçe daha az kullanılmaya başlanmış, onun yerini aldatma, yüze gülme, entrika, hile ve kötülük almıştır – günümüzde ‘duygusal zeka’ olarak adlandırılan şeyin oyun araçları. Şiddet uygulamanın devletin tekeline geçtiği modern zamanlarda riyâ iktidar savaşının barışçıl bir formu haline gelmiştir. 

Riyânın keşfi, duygularımızı gösterdiğimizde insanları etkileyebildiğimizi ve onlara istediğimizi yaptırabildiğimizi fark etmemize dayanır. Daha az önemli olmayan başka bir keşif de, bir duyguya sahip olmak değil, sahip-miş gibi yapmanın da aynı etkiyi yaptığını fark etmektir. Askerlikte temaruz olarak adlandırılan simülasyonu kast ediyorum. Riyânın işe yarıyor olması insanın önemli bir şeyi ayırt etme yeteneğinin sınırlı olmasına dayanır: Gerçek ve mış gibi yapılan duyguları birbirinden ayırt edebilmek…Yapılan çalışmalar beyindeki ayna nöronların gerçek olmayan ama iyi oynanan duygulara da aynı tepkiyi verdiğini gösteriyor. Günlük hayatımızdan da uzun zamandır biliyoruz bunu. Yoksa duygusal veya acıklı bir film sahnesinde neden gözlerimiz dolsun. 

Bu yeni silah yalnızca uygarlaşma sürecinde soyluların ve burjuvanın bir silahı olmamıştır. Hayatta kalmanın en çıplak mücadelesini verenler de kullanır bu silahı. Friedrich Nietzsche şöyle der: “Her dilenci bir riyakârdır; mesleğinde başarıya ulaşmak isteyen herkes gibi. Yoksunluğu her an hissetmediği halde en derininde hissediyormuş gibi yapar, eğer dilenerek yaşayabilmeye devam etmek istiyorsa.”
İllâki dilenci olmaya gerek yok. Çok daha iyi kariyer yapmış insanların da günlük davranış repertuarının önemli bir parçasıdır riyâ. Hayatını idame ettirebilmek için ne kadar çok insanı ikna etmek zorundaysa insan, o kadar çok belli duyguları oynamayı bilmelidir, yani riyâkarlığı, mış gibi yapmayı. 

Dostça bir davranış biçimi, samimiyet ticari bir ilişkide gerçekten varmış gibi yapılmak zorundadır, çünkü bir malı satmanın birinci koşulu o samimi ortamı yaratabilmekten geçer. 

Birey olarak, daha eski zamanlara göre daha az ya da daha çok mış gibi yapıyor değiliz belki ama medya ve pazarlama dünyası çok daha riyâkar bir kişiliğe büründü günümüzde. Reklam denen pazarlama aracı tümüyle mış gibi yapılmış, çok iyi oynanmış duygular üzerine kuruludur. Politik kampanyaları yürüten PR şirketlerinin sıradan insanın oyunu almak için baş vurduğu en önemli araçtır riyakârlık. 

Peki riyakârlık her zaman ille de iğrenç midir? Şart değil. Hatta riyanın değerli, asil yanları da olabilir. Günlük ilişkilerimizde birine olan ilgimizi ya da ondan hoşlanmıyor olduğumuzu her zaman açık açık gösteremeyiz. Tam bir kaosa yol açardı böyle bir açıklık. Öyleyse ‘beyaz riyâ’ toplumsal-duygusal zekanın önemli bir ifade biçimidir. Bir mağazada satıcının nazik bir şekilde bizimle ilgilenmesi, gülümseyerek bütün kaprislerimize katlanması örneğin. Ne kadar iyi gelir hepimize. Diyebiliriz ki nezaket en hoş riyakârlık biçimidir. 

Her duygu oynanabilir. En yaygın riyâ günlük sevinç gösterilerimizdir. Belki her gün hepimiz başkalarının bizi hiç ilgilendirmeyen sevinçlerini paylaşır, ne kadar memnun olduğumuzu, çok sevindiğimizi söyleyip dururuz. “İyi olduğuna çok sevindim.” deriz telefonda örneğin, “Nasılsın?” sorumuza hiç düşünmeden “İyiyim.” diye yanıt veren tanıdığımıza. O ana kadar bir saniye bile bizi düşünmemiş olan satıcılar mağazanın kapısında belirdiğimizde “Gözlerinin yollarda kaldığını” söylerler. Biz de inanmak ister, riyâyı görmezden gelir ve gülümseyerek kendimizi iyi ve önemli hissederiz. 

Televizyondaki program sunucularının yüzlerine yapışan gülümsemelerini, facebook’taki tanıdıklarımızın ve hatta bizim “Bu hafta sonu çok eğlendik!” fotoğraflarını hepimiz biliriz. Bir kafede, restoranda karşılaştığımız ve 4 aydır aramayı aklımıza getirmediğimiz bir tanıdığa sımsıkı sarılıp iki yana sallanma ritüelini de. Yaşlı ve zengin teyzemizi son akşam yemeğine davet edip sırt ağrılarını saatlerce anlatmasını üzgün bir yüz ifadesiyle saatlerce dinler ve üzül-müş gibi yaparız… 

Bütün o sosyal yardım aktiviteleri… Çocuklar, yaşlılar ve yardıma muhtaç olanlar için düzenlenen balo, yemek ve konserler. En nihayetinde bir şey satmak için karşılıklı bir içtenliğin sahneye konulduğu riyâkarlık örnekleri değil midir hepsi?
Ya alçakgönüllülüğe, tevazuya ne demeli? İmajımızı parlatmak için baş vurduğumuz o sadeliğe. Çünkü aklı başında bütün narsistler bilir ki, insanlar içinde mütevazi davranmak, meziyetlerimizi sayıp dökmekten, büyüklük taslamaktan daha etkileyicidir. 

Birinin sevincine ortak olmak da sık sık sahneye konulan duygulardan biridir. Çünkü eğer onunla birlikte sevinmezsek, ona, inandığı veya sandığı kadar yakın olmadığımızı göstermiş oluruz. Sevincine ortak olmanın en riyâkarcası, parti, dernek ya da kulüp başkanlığı seçimlerinde gördüklerimizdir sanırım. Seçim biter, kazananla kaybeden aynı coşkuyla ve el ele kürsüye çıkarak insanları selamlar. ‘Gerçek’ yüzünü gösterip bir sonraki seçimlerdeki şansını azaltmak istemez kaybeden aday. Tanrım, sen beni bu tür bir riyakârlıktan koru!
Takdir etmek de bir çok durumda riyâkarcadır. Hasedi, hadi biraz daha yumuşak söyleyelim özenmeyi saklayan davranış biçimidir takdir etmek. En kolay ve en çok bizim için önemli olmayan, bizimle ilgisi olmayan insanları takdir ederiz.

Ya timsah gözyaşlarına ne demeli? Mezarlıkta dökülen gözyaşları, siyah gözlüklerin ardına saklanan güya kızarmış ve şişmiş gözler… Arkalardan bir yerden tutulamamış bir kahkaha yükseliverir. Bu uygunsuz durum kendi başına gelmediği için sevinir diğerleri. Neden yalnızca Almancada vardır ki Schadenfreude* kelimesi. Nedense biz Türklere daha çok yakışıyormuş gibi geliyor bana son günlerde. 
Mış gibi yapmanın zirvesi, riyâyı yapanın yaptığına inanmasıdır. Gerçekten iyi bir riyâkar olabilmek, gerçeklik duygusunu kaybetmekle mümkündür. En büyük riyâkarlar başkalarını değil, kendilerini kandırabilenlerdir. Tekrar tekrar söylediklerini, yaptıklarını içselleştirip ikinci bir karakter haline getirebilenler… 

En masumları faule maruz kalmış gibi kendilerini yere bırakan futbolcularken, en ürkütücü olanları siyasetçilerdir herhalde. Galatasaraylı Arif Erdem ceza sahasına girdiği an kendini bırakıverirdi yere. O kadar kendinin bir parçası olmuştu ki kendini ceza sahasında yere bırakmak, bir maçta arkasındaki adam oldukça uzakta olduğu halde salıvermişti kendini. 

Egoist olmak, kendini düşünmek çok insanca. En az onun kadar insanca olan egoist gibi görünmeyi istememek. Mış gibi yapmanın en önemli hedeflerinden biridir egoist gibi görünmemek. Ama her şeye rağmen, en profesyonel riyâkarlarda bile içsel bir direnç duygusu başını kaldırır zaman zaman. Suçlu hissediverir kişi kendini. Ama insan teki her şeyle başa çıkmayı öğrendiği gibi, suçluluk duygusuyla da baş etmeyi öğrenmiştir. En önemli savunma mekanizmaları girer devreye. O iç sesi susturmak için her şeyi yapar insan. Bastırır örneğin. Ya da rasyonalize eder. Ahlâki olarak nötralize eder. Bir bakmışsınız, bir politikacı, “Hakkın bu senin!” deyivermiş kendine, onca yolsuzluktan sonra. Öyle bir hale gelir ki, her türlü riyâyı kendine hak gören o insan, bir başkası benzer bir şey yaptığında kıyameti koparır. Suçluluk duygusuyla başa çıkmanın en fütursuz yolu!

En kötüsü moral riyakârlıktır. Bütün o ahlâk bekçilerinin, dünyayı haksızlıklardan temizleme iddiasındaki siyasetçilerin, misyonerlerin, ahlâk adına hareket eden herkesin riyâkarlığı. En ilkel savunma mekanizması girer devreye burada. Splitting dediğimiz o ruhsal yarılma hali… Çifte ahlâk sahibi olan o insanlar… İçinde yaşadıkları topluma dayattıklarıyla, kendilerine hak gördükleri arasındaki büyük uçurum… 

Evet bir terapist olarak anlıyorum tabii ki. Bu yarılmanın nedeni derinlerde yatan, kendilerinden duydukları o büyük memnuniyetsizlik. Giderilemeyecek eksiklik hissi, büyük boşluk duygusu. Sözünü ettiğim çifte ahlâk anlayışı, bilinçdışı riyakârlık dayanılmaz bir değersizlik duygusuyla başa çıkabilme stratejisi elbette. Ama kendine olduğu kadar, ötekine de zarar veren yanlış bir strateji. Özellikle de erke ve güce sahip insanlar tarafından baş vurulursa… 

Peki var mı insanın kendini riyâkarlıktan korumasının bir yolu? Evet var galiba. Kendimizi, geçici de olsa, çekmek zorunda kaldığımız küçük ve korunaklı dünyalarımızda bu mümkün gibi. Biri “Riyâdan kaçmanın en iyi yolu içtenlik ve espridir” diyor. Galiba biraz öyle.

*Alm. Başkasının gördüğü zarardan sevinç duymak anlamına gelen çok ilginç bir kelime. 

Not: Bu yazıyı kaleme almak için birkaç kaynak kitaptan yararlandım. Kaynakları öğrenmek isteyen olursa mail yoluyla bana ulaşabilir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND