Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Modern Sisifos hikayesi

Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıları kızdırması sonucu ona müthiş bir ceza vermişler. Sisifos; çapı bir insan boyunu geçen, silindir biçiminde olan, büyük, uzun, yuvarlak, mermer bir taşı itip-omuzlayıp, yüksek, dik ve çıplak bir dağın tepesine çıkaracak…

kişisel gelişim

Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Tanrıları kızdırması sonucu ona müthiş bir ceza vermişler. Sisifos; çapı bir insan boyunu geçen, silindir biçiminde olan, büyük, uzun, yuvarlak, mermer bir taşı itip-omuzlayıp, yüksek, dik ve çıplak bir dağın tepesine çıkaracak…  

Bizimkisi Modern Sisifos* Hikayesi, Siyah Beyaz Film Gibi Biraz

* “Sisifos Efsanesi” yüzyıllar boyunca birçok düşünür ve yazarın ilgisini çekmiş bir mitolojik kavramdır. Benim de oldukça ilgimi çekiyor açıkcası. Umarım birlikte üzerinde düşünerek keyif alırız. O halde başlıyoruz…

Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Korinthos şehrini kurmuş, oranın kralı olmuş ve ülkesini adaletle yönetmiştir. Tanrıları kızdırması sonucu ona müthiş bir ceza vermişler.

Ceza şu: Sisifos; çapı bir insan boyunu geçen, silindir biçiminde olan, büyük, uzun, yuvarlak, mermer bir taşı itip-omuzlayıp, yüksek, dik ve çıplak bir dağın tepesine çıkaracak. Fakat Sisifos taşı tam tepeye çıkardığı zaman, taş ellerinden kurtulup dağdan aşağıya yuvarlanacak. Sisifos ovaya inip taşı tekrar itip-omuzlayıp dağın tepesine çıkaracak. taş tekrar Sisifos ‘un ellerinden kurtulup ovaya yuvarlanacak. tanrıların Sisifos ‘a verdiği bu ceza ömür boyu sürecek bir işkencedir. Üstünde giysileri olmayan Sisifos; yaz-kış, gece-gündüz demeden bu sonsuz ve bitimsiz işkencesini çekecektir.

Tanıdık geldi mi?

Her sabah yataktan kalkarken kendine bak, banyoya gidişine, yüzünü yıkayıp traş oluşuna, makyaj yapışına…Servise yetişme çabana, serviste 20 dakika uyuyup, uykunun en tatlı yerinde inmek zorunda oluşuna, X-rayden geçiş sırasına, turnikelere, asansörlere……Etrafına da bak lütfen…Ne görüyorsun? İnsanlar mutlu mu yoksa değil mi? 

İş deyip geçme lütfen çok önemli ne yaptığın. Küçükken bize “ne yapıyorsun?” diye sorduklarında, “oyun oynuyorum, görmüyor musun?” diye cevap verirdik, büyüyüp üniversiteye başladığımızda “ne yapıyorsun?” sorusuna genelde okuduğumuz okulu ve bölümü söylemeye başladık. Şimdilerde ise bu soruya genelde yaptığımız işi söyleyerek yanıt veriyoruz.

Aslında sorunun anlamı bu olmasa da otomatik olarak bu cevapları veriyoruz değil mi? Neden? Çünkü kendi kimliğimizi artık işlerimizle özdeşleştirip tanımlıyoruz. Bir nevi “kimlik mühendisliği” bu yaptığımız.

Çoğu kişiyle konuşurken şunu farkediyorum ki ne istemediğimizi biliyoruz, fakat konu ne istediğimize gelince “kafam çok karışık” “karar veremiyorum” noktasında tıkanıp kalıyoruz. Çünkü elimizde olmayanın ve gelecekteki potansiyelin değeri şu an sahip olduğumuzdakilerden daha çekici geliyor bize.

Aman boşver ben yaz tatilimi planlayayım Gizem, 19 Mayıs tatili de geçti yıllık iznimden kaç gün kaldı diyerek de savuşturuyoruz şu anki sorunlarımızı. Ya da belki alışveriş yaparak…Terfi alamadık mı, hak ettiğimiz ücret zammı yapılmadı mı, istediğiniz projelerde yer alamadınız mı, yöneticinizle sorunlarınız mı var…..Yaz geliyor ya ben bir kaç uçak bileti bakayım, bu sene nereye gitsem diyerek de kendimizi acı gerçekten uzaklaştırmak istiyoruz.

Fakat bugün olan her şeyi çoktan dün sayıyor ve gerçek heyecanı hep bir sonraki müthiş şeyde, bir sonraki sevgilide, işte, projede, tatilde veya yemekte görüyoruz. Bu da sorunlarımıza yönelik en çekici çözümü kaçışa dönüştürmüyor mu gerçekten?

Tabii ki kaçınılmaz olarak bunların da tatmini giderek azalıyor. Müthiş şık giysilerimizi çoğu zaman hiç giymiyor, heyecan duyarak aldığımız ev eşyalarını hiç kullanmıyor, o muhteşem kitapları hiç okumuyoruz (ya da yarısına gelip başka kitaba geçiyoruz)…

Mutlulukla ilgili yapılan bir araştırma beni çok şaşırtmıştı: İnsanların tatilde çok da mutlu olmadıklarını, hatta iş yerlerinden daha mutsuz olduklarını keşfettiklerinde en az sizin gibi ben de çok şaşırdım. Bir dakika nasıl olur? İş yerlerimizde tatilden daha mutlu olamam diyorsanız şaşırmaya hazır olun. Şaşırmak güzel şey, insana özgü:) (Bununla ilgili çok beğendiğim ve ilham veren bir videoyu yazımın sonunda ve web sitemde izleyebilirsiniz) Tatil öncesi o heyecan, o bilinmezlikle bizler çok büyük beklentilere giriyoruz, öyle değil mi? Alışveriş gibi yolculuk da beklenti temelli. Yeni yerler pek çok beklenmedik olaya gebe, esin verici olacak ve başkalaşmış bir “ben” doğacak, öyle mi?… 

İstifa etmiş bir insan olarak şunu çok net söyleyebilirim. Özgürleşmenin kendi içinde tatmine yeteceğini düşünüyorsanız, tekrar düşünün derim. Çoğu arkadaşımın istifa ettikten sonra bana gün boyu aylaklık edip hiç çalışmamamı önerdiğinde ben daha çok şaşırmıştım. Çünkü istifa ettikten sonra kurumsal hayattakinden daha çok çalışıyordum, çalışıyordum ama daha mutluydum. Aylaklık yapmak istemiyordum ki, fark yaratmak istiyordum. Kişinin ruhunu mahveden işinden, baskıcı ilişkisinden, kasvetli şehrinden kaçabilmesiyle herşeyin düzelebileceği görüşü yaygın bir yanılgı değil de neydi peki? Özgürlük tatmine direkt götürmüyor, muhtemelen daha çok çalışmaya yol açıyor. (Bırakmak isteyenlere duyurulur:)

Sınırsız fırsat potansiyeli sınırsız seçenek şaşkınlığına dönüştü. Buna tepki olarak da özgürlükten çok dürtüyle davranmaya yönelik derin bir özleme dönüştü. Akıl yerine duygulara uyma, kesin, basit, kolay ve edilgen ne varsa onları seçmeye yönelim oluştu. Yetişkin olmanın zahmetli sorumluluğu, çocukluğun kayıtsız şartsız sevilme, yiyip içme, ninni eşliğinde yatıp uyuma lükslerine yönelik derin bir özlem yarattı. Yani düşününce çok da istenmeyecek şeyler değil, değil mi?

Filozof Julian Baggini çağdaş yakınmalar üzerine bir araştırma yapmış ve insanların en çok şanssızlıktan, kaderden, kontrolleri dışında kalan şeylerden yakındığı sonucunu ortaya çıkarmıştır.

Eh çok da zararlı bir şey değil bu çünkü insan unutan bir varlık. Şimdiye kadar yaşadığım sıkıntıları nanosaniyede parmağıma batırarak aktarsalar, muhtemelen kalp krizinden ölebilirim. Almayayım:)

Aslında şunu sormamız da gerekebiliyor kendimize, ister beyazyaka olun, ister mavi yaka, isterseniz öğrenci ya da girişimci, yaptığımız şeyden içimiz rahat mı? Bir anlam yaratıyor mu? Maddi olarak kendimize yetiyor muyuz? Bütün bunlar bize yetiyor mu?

Albert Camus “Le Mythe de Sisyphe” 1940 adlı yapıtında bu kısır döngüyü ve Sisifos’un kişiliğini şöyle tanımlıyor: 

“Sisifos korkunç bir umutsuzluğu ve anlamsızlığı bilinçli olarak yaşayan, insan bir kahramandır. Sisifos insan yaşamının anlamsızlığı ve umutsuzluğu içinde insan onurunu, dış etkenlerin ve koşulların dayanılmaz baskılarına ve acılarına rağmen, olağanüstü cesur bir direnişle korur ve savunur. Sisifos umutsuzluğu ve anlamsızlığı bilinç gücüyle umursamayan ve alt eden bir kahramandır.”

Ve bugün herkes sorunsuz, kahkahalarla şen şakrak bir görüntü sergiliyorsa, bu durum sanki otomatiğe bağlanmış gibi bir algı yaratıyor. Haliyle de depresif kişiler neyin ters gittiğini anlayamıyor, ve kendilerini gülmseyen yüzler arasında yalıtılmış, yapayalnız hissediyorlar. (Hey, yalnız değilsin unutma lütfen!)

Bunun bir reçetesi var mı? Kişisel gelişim kitaplarında, dizilerde, programlarda dergilerde pohpohlanan reçeteleri alıp kendimize uygulamaya çalışıyoruz. Oysa ki tek reçete, hiçbir reçetenin olamayacağıdır. İnsanların karmaşıklığı herkes için geçerli reçeteleri olanaksız kılar. Fakat teşhis koymak, yani sorunu tanımlamak çözümün tam da başlangıcıdır.  

Çoğu kişi mutluluğun peşinde koşulacak bir şey değil, tesadüfler sonunda ortaya çıktığını sanır. Fakat aslında hep kovaladığımız bir kelebek gibi avuçlarımızdan uçar. O kadar hassastır ki, avuç içlerinizde tutup sıkarak onu boğmak istemezsiniz. O yüzden o sizin üzerinizde ve önünüzde uçtukça ona hayranlıkla bakarız. Yakaladığımızda ne yapacağımızı bilmeden…Öylece bakakalırız…

Mutluluğun en büyük getirisi belki de kendini hissetmekten çok, beraberinde getirdiği olabilirliklerin heyecanıdır. Dünya birdenbire zenginleşir, renkler daha parlak, sesler daha güzel gelir kulağımıza. Her şey daha anlamlı, daha yabancı ve daha ilgi çekici görünür. Gözler daha net görür, zihin daha hevesle düşünür, yürek daha güçlü atar ve bunlar yaşamdan keyif almakta birleşir.

“Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman absürdlüğün ilk belirtisi gibidir. – A. Camus 

Bizim bakış açımızı değiştirmeye ihtiyacımız var sanki biraz. Yaşam yaşamaya değer! Şimdi birisi size sorarsa ne düşünüyorsun diye, “Hiç” diye cevap vermeyin lütfen, olur mu?

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND