Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Modern Bir Sisifos Hikayesi: Beyaz yakalı hayat

Her sabah yataktan kalkarken kendine bak, banyoya gidişine… Servise yetişme çabana, serviste 20 dakika uyuyup, uykunun en tatlı yerinde inmek zorunda oluşuna, X-rayden geçiş sırasına, turnikelere, asansörlere… Bu satırlar sana tanıdık geldi ise hiç durma; yazının devamına geç…

sisifos işkencesi, sisifos efsanesi, beyaz yakalı hayat

Her sabah yataktan kalkarken kendine bak, banyoya gidişine… Servise yetişme çabana, serviste 20 dakika uyuyup, uykunun en tatlı yerinde inmek zorunda oluşuna, X-rayden geçiş sırasına, turnikelere, asansörlere… Bu satırlar sana tanıdık geldi ise hiç durma; yazının devamına geç…

Beyazyaka: Modern Bir Sisifos* Hikayesi mi?

“Sisifos Efsanesi” yüzyıllar boyunca birçok düşünür ve yazarın ilgisini çekmiş bir mitolojik kavramdır. Benim de oldukça ilgimi çekiyor açıkcası. Umarım birlikte üzerinde düşünerek keyif alırız. O halde hadi başlayalım:)

Sisifos, Homeros`a göre ölümlülerin en bilgesiydi. Korinthos şehrini kurmuş, oranın kralı olmuş ve ülkesini adaletle yönetmiştir. Tanrıları kızdırması sonucu ona müthiş bir ceza vermişler.

Ceza şu: Sisifos; çapı bir insan boyunu geçen, silindir biçiminde olan, büyük, uzun, yuvarlak, mermer bir taşı itip-omuzlayıp, yüksek, dik ve çıplak bir dağın tepesine çıkaracak. Fakat Sisifos taşı tam tepeye çıkardığı zaman, taş ellerinden kurtulup dağdan aşağıya yuvarlanacak. Sisifos ovaya inip taşı tekrar itip-omuzlayıp dağın tepesine çıkaracak. taş tekrar Sisifos ‘un ellerinden kurtulup ovaya yuvarlanacak. tanrıların Sisifos ‘a verdiği bu ceza ömür boyu sürecek bir işkencedir. Üstünde giysileri olmayan Sisifos; yaz-kış, gece-gündüz demeden bu sonsuz ve bitimsiz işkencesini çekecektir.

Tanıdık geldi mi?

Her sabah yataktan kalkarken kendine bak, banyoya gidişine, yüzünü yıkayıp traş oluşuna, makyaj yapışına…Servise yetişme çabana, serviste 20 dakika uyuyup, uykunun en tatlı yerinde inmek zorunda oluşuna, X-rayden geçiş sırasına, turnikelere, asansörlere……Etrafına da bak lütfen…Ne görüyorsun? İnsanlar mutlu değil mi yoksa?

İş deyip geçme lütfen çok önemli ne yaptığın. Küçükken bize “ne yapıyorsun?” diye sorduklarında, “oyun oynuyorum, görmüyor musun?” diye cevap verirdik, büyüyüp üniversiteye başladığımızda “ne yapıyorsun?” sorusuna genelde okuduğumuz okulu ve bölümü söylemeye başladık. Şimdilerde ise bu soruya genelde yaptığımız işi söyleyerek yanıt veriyoruz.

Aslında sorunun anlamı bu olmasa da otomatik olarak bu cevapları veriyoruz değil mi? Neden? Çünkü kendi kimliğimizi artık işlerimizle özdeşleştirip tanımlıyoruz. Bir nevi “kimlik mühendisliği” bu yaptığımız.

Çoğu kişiyle konuşurken şunu farkediyorum ki ne istemediğimizi biliyoruz, fakat konu ne istediğimize gelince “kafam çok karışık” , “karar veremiyorum” noktasında tıkanıp kalıyoruz. Çünkü elimizde olmayanın ve gelecekteki potansiyelin değeri şu an sahip olduğumuzdakilerden daha çekici geliyor bize.

Aman boşver ben yaz tatilimi planlayayım Gizem, 19 Mayıs tatili de geçti yıllık iznimden kaç gün kaldı diyerek de savuşturuyoruz şu anki sorunlarımızı. Ya da belki alışveriş yaparak…Terfi alamadık mı, hak ettiğimiz ücret zammı yapılmadı mı, istediğiniz projelerde yer alamadınız mı, yöneticinizle sorunlarınız mı var…..Yaz geliyor ya ben bir kaç uçak bileti bakayım, bu sene nereye gitsem diyerek de kendimizi acı gerçekten uzaklaştırmak istiyoruz.

Fakat bugün olan her şeyi çoktan dün sayıyor ve gerçek heyecanı hep bir sonraki müthiş şeyde, bir sonraki sevgilide, işte, projede, tatilde veya yemekte görüyoruz. Bu da sorunlarımıza yönelik en çekici çözümü kaçışa dönüştürmüyor mu gerçekten?

Tabii ki kaçınılmaz olarak bunların da tatmini giderek azalıyor. Müthiş şık giysilerimizi çoğu zaman hiç giymiyor, heyecan duyarak aldığımız ev eşyalarını hiç kullanmıyor, o muhteşem kitapları hiç okumuyoruz (ya da yarısına gelip başka kitaba geçiyoruz)…

Mutlulukla ilgili yapılan bir araştırma beni çok şaşırtmıştı. (Bununla ilgili çok beğendiğim ve ilham veren bir videoyu yazımın sonunda ve blogumda izleyebilirsiniz.) İnsanların tatilde çok da mutlu olmadıklarını, hatta iş yerlerinden daha mutsuz olduklarını keşfettiklerinde en az sizin gibi ben de çok şaşırdım.

İstifa etmiş bir insan olarak şunu çok net söyleyebilirim. Özgürleşmenin kendi içinde tatmine yeteceğini düşünüyorsanız, tekrar düşünün derim. Çoğu arkadaşımın istifa ettikten sonra bana gün boyu aylaklık edip hiç çalışmamamı önerdiğinde ben daha çok şaşırmıştım. Çünkü istifa ettikten sonra kurumsal hayattakinden daha çok çalışıyordum. Çok çalışıyordum ama daha mutluydum.

Aylaklık yapmak istemiyordum ki, fark yaratmak istiyordum. Kişinin ruhunu mahveden işinden, baskıcı ilişkisinden, kasvetli şehrinden kaçabilmesiyle her şeyin düzelebileceği görüşü yaygın bir yanılgı değil de neydi peki? Özgürlük tatmine direkt götürmüyor, muhtemelen daha çok çalışmaya yol açıyor. (Bırakmak isteyenlere duyurulur:)

Aslında şunu sormamız da gerekebiliyor kendimize, ister beyaz yaka olun, ister mavi yaka, isterseniz öğrenci ya da girişimci, yaptığımız şeyden içimiz rahat mı? Bir anlam yaratıyor mu? Maddi olarak kendimize yetiyor muyuz? Bütün bunlar bize yetiyor mu?

Albert Camus “Le Mythe de Sisyphe” adlı yapıtında bu kısır döngüyü ve Sisifos’un kişiliğini şöyle tanımlıyor:

Sisifos korkunç bir umutsuzluğu ve anlamsızlığı bilinçli olarak yaşayan, insan bir kahramandır. Sisifos insan yaşamının anlamsızlığı ve umutsuzluğu içinde insan onurunu, dış etkenlerin ve koşulların dayanılmaz baskılarına ve acılarına rağmen, olağanüstü cesur bir direnişle korur ve savunur. Sisifos umutsuzluğu ve anlamsızlığı bilinç gücüyle umursamayan ve alt eden bir kahramandır.”

Ve bugün herkes sorunsuz, kahkahalarla şen şakrak bir görüntü sergiliyorsa, bu durum sanki otomatiğe bağlanmış gibi bir algı yaratıyor. Haliyle de depresif kişiler neyin ters gittiğini anlayamıyor, ve kendilerini gülümseyen yüzler arasında yalıtılmış, yapayalnız hissediyorlar. (Hey, yalnız değilsin unutma lütfen!)

Bunun bir reçetesi var mı? Kişisel gelişim kitaplarında, dizilerde, programlarda dergilerde pohpohlanan reçeteleri alıp kendimize uygulamaya çalışıyoruz.

Oysa ki tek reçete, hiçbir reçetenin olamayacağıdır. İnsanların karmaşıklığı herkes için geçerli reçeteleri olanaksız kılar. Fakat teşhis koymak, yani sorunu tanımlamak çözümün tam da başlangıcıdır.

Çoğu kişi mutluluğun peşinde koşulacak bir şey değil, tesadüfler sonunda ortaya çıktığını sanır. Fakat aslında hep kovaladığımız bir kelebek gibi avuçlarımızdan uçar. O kadar hassastır ki, avuç içlerinizde tutup sıkarak onu boğmak istemezsiniz. O yüzden o sizin üzerinizde ve önünüzde uçtukça ona hayranlıkla bakarız. Yakaladığımızda ne yapacağımızı bilmeden… Öylece bakakalırız…

Kimi durumlarda neler düşündüğü konusunda bir soruya kişinin “hiç” yanıtını vermesi bir yapmacık olabilir. Sevilen yaratıklar bunu iyi bilirler. Ama bu yanıt içtense, boşluğun çok şeyler anlattığı, günlük devinimler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı arayıp da bir türlü bulamadığı şu garip tinsel durumu belirtiyorsa, o zaman absürdlüğün ilk belirtisi gibidir. – A. Camus

Bizim bakış açımızı değiştirmeye ihtiyacımız var sanki biraz. Yaşam yaşamaya değer! Şimdi birisi size sorarsa ne düşünüyorsun diye, “Hiç” diye cevap vermeyin lütfen, olur mu? 

Yazar: Gizem Şahan

Kaynak: www.linkedin.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND