Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Meslek ahlakı

Meslek ahlakının teorik temelleri hakkında akademik bir makale…

MESLEK AHLAKI

Yazan:Öğr.Gör.Gülsün İşseveroğlu
Kaynak:www.isguc.org

Uludağ Üniversitesi, Mustafa Kemal Paşa Meslek Yüksek Okulu, İşletme Bölümü

Bir bireyin hayatını idame ettirebilmesi için faaliyette bulunduğu işe, onun mesleği diyoruz. Meslek denildiğinde hatta iş ahlakı denildiğinde akıllara hemen ekonomik faaliyetler gelmektedir. Ekonomik faaliyetler de bünyesinde pek çok mesleği barındırmaktadır.

Ekonomik hayatın sistematikleşmesi, etik bir anlayışa sahip olması ve bunu sürdürmesi, bireylerin bir ahlak boşluğu içerisinde yaşamaktan kurtulması son derece önemlidir. İş ortaklarına sorumluluk ve yükümlülüklerini açık bir şekilde ifade eden kuralların var olması gerekmektedir. Ahlak kendiliğinden doğup büyüyemez. “Ahlak, ahlakı tatbik edecek grubun eseridir.” (Karasan; S.24) Etik değerlerdeki fakirlik grubun birliğine zarar verir, grubun dağılmasının nedeni olur. Bu nedenle hastalığın gerçek ilacı ekonomik ortamda meslek gruplarına bu değerleri kavratmaktır.

İster geniş, ister dar olsun her sosyal grup kendine özgü bir ahlak disiplinine ihtiyaç gösterir. Bireyler sosyal çıkarları ya fark etmez yada isteksizce fark eder. Çünkü sosyal çıkarlar onun şahsi çıkarlarının dışındadır. Disiplin bireye kollektif olma bilincini sağlayan kurallardan oluşur ve sosyal sistemin devamı ve bakası için kaçınılmazdır. Ancak kurallar kollektif amaçlara ulaşmak için yapılacak işleri göstermezse, bireyin topluma karşı direnmesinin önüne geçilemez. “İçtimai hayat her şeyden önce, birbiriyle ahenkli bulunan emeklerin topluluğu, fikirlerle iradelerin aynı gaye etrafında birleşmesidir.”(Karasan; S.29)

Her mesleğin ahlakından bahsetmek imkansızdır. Ortak değerler üzerinde durulabilir ve bunlar iki noktada özetleyebilir;

1) Meslek ahlakının genel özelliği,
2)Her alanda meslek ahlakının kurulması ve işlemesi için gerekli olan şartlar.

Bütünü belirli bir mesleği temsil eden etik kurallar vardır. Birbirinden farklı ne kadar meslek varsa o kadarda, etik vardır denebilir. Hatta farklı olmakla da kalmaz, birbiriyle zıtlık içine dahi düşebilirler. Örneğin; bir doktorun görevleri ile tüccarın görevleri farklıdır. Bazen doktorlar bildiği gerçeği gizlemek zorunda da kalabilirler.

Meslek ahlakının ayırt edici özelliği, kamu vicdanının ona karşı gösterdiği ilgisizliktir. Bir mesleki görevi yerine getirmede yapılan hata, söz konusu meslek çevresinin dışında pek eleştirilmez. Çünkü, herkes o mesleğin gerektirdiği sorumlulukların ne olduğunu tam olarak bilemeyebilir. Örneğin; ticaret ve sanayi çevrelerinde kredi değerliliğini zayıflatan bir fiilde bulunmak itibarı zedeler. Başka bir çevrede ise, mesleki suçlar kamu vicdanını etkilese de önemi, suçların ağırlık derecesine göre değişir.

Zaman içerisinde kültürel, bilimsel, ekonomik ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak mesleklerde değişime uğramaktadır. Toplumun büyük bölümünün meslek ahlakıyla ilgilenmemesi toplumda meslek ahlakını oluşturacak ve işlemesini sağlayacak bir takım meslek gruplarının organize olmasını gerekli kılmıştır. Mesleklerin işlevlerine göre ayrılmaları çok şekilli ahlakın doğmasına neden olmaktadır.

Meslek gruplarının hak ettiği saygınlığa ulaşması için, kendi içinde yönetilmesi, denetlenmesi ve gerektiğinde cezai müeyyidelerinin uygulanması gerekmektedir. Meslekten beklenmeyen davranışları gösterenlerin elimine edilmesi ile kalan bireylerin prestiji artacaktır. Ancak burada bir sorunla da karşılaşılabilmektedir. Örneğin; Muhasebecilerin uyması gereken kuralları arasında işini en iyi biçimde yapmak bulunmaktadır. Ancak içinde bulunduğu firmadaki meslek arkadaşlarının bu yetkilerini kaybettiğini veya yaptıkları işi yeterli özenle yerine getirmediğini bilen bir muhasebeci ne yapacaktır? Meslektaşlarına olan bağlılığı nedeniyle susması mı gerekecektir? Veya rakiplerinin işlerini iyi yapmadığını gören bir muhasebeci ne yapacaktır? Eğer böyle bir durumu açıklarsa haksız rekabet sınırları içine girebilir. Dolayısıyla susması mı gerekmektedir?”(Mugan;s.10) Bunların ve benzeri sorular tartışılabilir.

Bir meslek kuruluşu ne kadar iyi organize olmuşsa, vicdanlar üzerindeki etik kontrolleri de o kadar etkili olacaktır. Ve ön önemlisi meslek ahlakı gelişecek ve saygı görecektir. Bazı mesleklerde örneğin, ülkemizde silahlı kuvvetlerde bu olgu gözlemlenebilir.

Son yıllarda yaşanan meslek ahlakındaki dejenerasyon, toplum yapısının gittikçe bozulma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Çağdaş toplumların tutulduğu umumi hastalık bu sebepten ileri gelmektedir. Gerçek de, hastalık fikri bir hastalık değildir. Eğer bu gün bir hastalık dan ıstırap çekiliyorsa bunun nedeni, henüz gerekli olan değerlerin yerine oturtulamamış olmasıdır.

Doğru ile yanlış arasında sabit bir sınır yoksa ve başarı etik olmayan hareketleri bağışlatıyorsa bir etik disiplini kurulamaz. Her türlü ekonomik disiplin eksikliği etkisini, ekonomik hayatın ötesinde de gösterir ve bunun sonucu olarak, toplum ahlakında çöküş eğiliminin boyutları büyük olur.

Ekonomik hayatın etik değerlerden uzaklaşması, kamu hayatı için bir tehlike teşkil etmektedir. Sorumluluk bilincinin vicdanlarda yer etmesi için söz konusu değerin ısrarla uyanık tutulmaya çalışılması gerekir. Bu da ancak, sorumlulukları hatırlatan organize olmuş bir grubun varlığı ile mümkün olabilir.

TARİHSEL SÜREÇ

Batı toplumları büyük bir ahlak değişikliği yaşamıştır. “kölelik“ Tarihte köleliğin kaldırılmasında Hıristiyan ahlakının ve İncil deki kardeşlik ile ilgili veciz sözlerin etkili olabileceği düşünülse de, Kiliselerin de köleleri olduğu bilinmektedir. Hıristiyanlık “birbirinizi sevin“ diyor ve ardından “köleler efendilerinizi sevin” diyebiliyordu.”
XVIII yy da “İnsan hakları” bildirgesi ile kölelik ortadan kalkmıştır. Ama çok iyi bilinen bir gerçek vardır ki, bu bildirge oluşmadan önce kölelik anlayışı yıkılmıştır. Öyleyse bu anlayışı yıkan neydi?

Sessiz ahlak! Filozofların belirsiz sözlerinden daha güçlü ve daha etkileyici,
Farkına varılmaksızın insan haklarına götüren düşünceler,
Vicdan! Bireyleri ahlaklı davranmaya sevk eden en güçlü kuvvet.

Batı da, dini inançların dominat rolü sanayi devrimiyle önemli ölçüde azalmıştır. 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar, Batı ülkelerinde egemen olan kapitalist felsefe, ekonomik kalkınma için işletmeleri bir araç olarak görmüş ve kazancın maksimumlaştırılması için, pek çok şey mübah olarak kabul edilmiştir. Örneğin, çalışma koşulları önemsenmemiş, doğal kaynakların hesapsız tüketimi, çevre kirliliği, kalitesiz üretim, yanıltıcı reklamlar göz ardı edilmiştir.

Piyasalarda gizli bir elin dengeyi sağladığına inanan Adam Smith ve o dönemdeki bazı liberaller, uzun dönemde iş hayatında bireylerin belli ölçüde de olsa birbirlerine karşı gayri şahsi davranışlarda bulunmasının olağan olduğunu vurguladıklarını görüyoruz. Örneğin; Poole ifade etmektedir ki, “eğer alacaklı olduğu kimselere karşı vicdanlı yaklaşılırsa, onları iflasa zorlayamaz. Oysa uzun vade de en hayırlı davranışları doğuran sonuç fedakar olmayan davranıştır.” (Bozkurt; s. 75)

Ünlü liberallerden Bell ve Weber, insanı metaryalist yaklaşımla bir madde olarak görmüş ve örgütte işçiye herhangi bir değer verilmesine önem vermemiştir.

Bu dönemlerde egemen tarım toplumu gerek bilim alanında gerekse, endüstri alanında etik değerleri göz ardı etmiştir. Daha çok atıl bir hayat anlayışı benimsenmiş mistik duygular egemen olmuştur. “Nitekim, Votaireden Marksa tüm aydınlanma düşünürleri, dinin fetişizmden ve boş inançlardan ibaret olduğuna dolayısıyla da, 20. yüzyılda da ortadan kaybolacağına inanmışlardır. Oysa bu yüzyılda insanların ilerleme idealinden dinsel inanca yöneldiğine tanık olunmuştur. Bilime ve akılcı olana duyulan inancın yerini duygusallığa ve akılcı olmayana özellikle değer veren dinsel bir coşku almıştır.“ ( Bozkurt; s. 79)

20. Yüzyılın son çeyreğinde, başta Amerika olmak üzere hemen her ülkede önemli yapısal değişiklikler meydana gelmiştir. Batılı gözlemcilerin büyük bir hayranlıkla idealize ettikleri Japonya mucizesi,Japon’ların milli kimlikleri ve özümsedikleri temel değerlerle açıklanmaktadır. Ekonomik mucizenin özünde Japon’ların kültür miraslarından devraldıkları ve işbirliği içinde eşsiz çalışabilme yetenekleri yatmaktadır.

Amerika ve Avrupa kar maksimizasyonu peşinde koşarken ve “ahlaki değerler adeta bir ayak bağı olarak”( Bozkurt;s.77) görülürken Japon firmaları pazarların stratejik fethini, hedeflerini, firma imkanlarını yalnızca ortaklara daha fazla temettü dağıtabilmek için kullanmamış aynı zamanda, çalışanların çıkarları ve hatta piyasanın talepleri de ön plana alınmıştır. Dengeli ücret sistemi politikaları yanında, bir çok firmada hayat boyu iş garantisi sağlanmıştır. Böyle bir sosyal sorumluluk bilinci moral, motivasyon ve verimliliği yükselten unsurlardan olmuştur.

Japon hükümetlerinin başarıdaki rolü ise, yine sosyal sorumluluk bilincine erişmiş olmalarıyla açıklanabilir. Ülkenin gelişmesi ve kalkınması için temel devlet politikasıyla hareket edilmiş örneğin; araştırma geliştirmeyi yaygınlaştırmak için, vergi indirimleri uygulanmış, devre dışı kalan sanayilerden çıkartılan işçilere eğitim imkanı sağlanmış ayrıca, nakil yardımları yapılmış, özellikle de ilk ve orta öğretim seviyesinde yüksek standartlı eğitim hizmeti sağlanmıştır. Tasarrufların cezalandırıldığı yüksek enflasyon ve yüksek vergilerin kolaycılığına kaçılmamıştır.

Kalkınma için gerekli olan etkinlik, düzenlilik, tutumluluk,enerjik bir atılımcılık, uzun vadeli düşünebilmek gibi olmazsa olmaz değerlerin içinde titiz bir dürüstlük, objektif bir ahlak anlayışı kararlarda adalet ve akılcılık, değişimi kabullenmek gibi sosyal değerler önemli bir yer tutmaktadır.

Doğu Asya ülkelerinden biri ve doğal kaynaklardan, iç pazardan yoksun ufacık bir ülke olan Singapur, bu gün belki de dünyanın en güvenli yaşanabilir bir yeri konumundadır. Malay-Çin çatışmaları sonucu 1965 Malezya Federasyonundan koparak Leen Kuan Yew un başkanlığıyla tamamıyla bağımsız bir devlet olmuştur. Lee başkanlığında bir kadro örneğin, temizlik kavramına toplumsal bir olgu olarak bakmıştır. Umumi yerlerde sigara içmekten, sakız çiğnemeye, metroda bir şeyler yemekten yere çöp atmaya, tükürmeye hatta umumi tuvaletleri kullandıktan sonra sifonu çekmeye kadar pek çok konuya eğilmiş, bireylere sorumluluk kazandırabilmek için, ağı cezalar dahi uygulamıştır. Ve belki de en dikkate değer husus, bu gibi suçları işleyenlerin medya kanalı ile kamuoyuna sergileniyor olmalarıdır. Örneğin; Singapur’da hediye alan bir memur bunu bu işle görevli bir devlet dairesine göndermek zorunda ve gönderiyor. Burada hediyeye bir değer biçiliyor ve isterse o memura satılarak bedeli hazineye gelir kaydediliyor. Bürokrat hediyesini satın almak istemezse bunlar açık artırmada halka satılıyor. Rüşvetin ayıbı o kadar büyük ki, 1986 yılında bir araziyi istimlak ettirmemek için rüşvet aldığı iddia edilen Ulusal Kalkınma Bakanı intihar etmiştir. “( Kozlu;s.110)

Öyleyse toplumsal kalkınma için, toplumun çok çalışmanın önemine olan inancı, etik değerlere bağlılığı ve milli gururu ön planda tutması gerekiyor. İster makro düzeyde ele alınsın, ister mikro düzeyde firmalar bazında ele alınsın, etik yapının etkin olduğu bir yerde kolay, kolay güven bunalımı da doğmayacaktır.

Globalleşmeyi, merkeziyetçi toplumların çözülmesi izlemiştir. Uluslararası rekabetin artması, toplumsal farklılaşmanın ivme kazanması ile, çalışma hayatında moral değerler bir ihtiyaç olarak kendini göstermiştir. Özellikle Amerika gibi bir devlet, Doğu Asya ülkelerinden özellikle Japonya karşısında dezavantajlı hale gelince kendine çekidüzen verme zorunluluğunu hissetmiştir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, ekonomik hayatın etik dışında kalması kamu hayatında çözülmeye yol açmıştır. Etik değerlerin verimliliği artıracağı inancı ile bu alanda yapılabilecek çalışmalar zaruret haline gelmiştir.

Japon örneğinden görülmektedir ki, çok büyük bir mağlubiyet sonrası Japon halkı kültürlerinin özünü korumuş, onu hiçbir şekilde zedelemeden davranış ve tutumlarını değiştirmeyi becermişlerdir. Oysa Çin incelendiğinde, reform için kendi öz kültürlerini değiştirmeye teşebbüs ettikleri ancak hüsrana da uğradıkları görülmektedir. Öyleyse denebilir ki, bir toplumun değişim rüzgarlarından nasibini alması için kültürünün değil, alışkanlıklarının, davranış biçimlerinin değiştirilmesi gerekir. Japon şirketleri gelenekten devraldıkları kültürlerini değiştirmeden uygulanabilir olanı alma anlayışıyla bu günlere gelmiştir. Yani gelişmek için kalkınmış olan bir ülkeyi örnek alarak onun kültürüne adapte olmaya çalışmak bir Hindistan, bir Çin örneğinde de görülebileceği gibi, yanılgı ve zaman kaybından öteye gitmeyecektir.

Sosyal sorumluluğun idealleri her yerde aynıdır ama her ülke kendi şartlarına göre üslubunu saptamak zorundadır. Bir firmayı yönetmek için kitabi yaklaşımlar yerine, pragmatik kararlar alınmalıdır.

KİME KARŞI SORUMLULUK

Dış çevreye açık bir ekonomik ve sosyal sistem olan işletmeler, toplumdaki değişmelere karşı duyarsız kalmaları mümkün değildir. Aynı zamanda üretim yapabilmek için aldıkları kararların ekonomik etkileri kadar, toplum üzerinde sosyal etkileri de mevcuttur. Diğer bir değişle hem ekonomik hem de sosyal açıdan toplumun refahı üzerinde önemli rol oynarlar.

Her organizasyon karar ve eylem sürecini içerir. Eylemlerin toplum üzerindeki etkisinden dolayı, daha planlama aşamasında ivedilikle sosyal sorumluğa önem verilmelidir. Karlı olabilecek faaliyetler için dahi karar alırken, toplumun amaçları ve değerleri dikkate alınmalıdır.

İşletmelerin, toplum içinde meydana gelecek değişmelere uyum sağlaması ve sosyal sorumluluk bilinciyle faaliyette bulunması uzun vadeli çıkarları bakımından kendisine sorunsuz ve uzun bir yaşam sağlayacaktır.

İşletmeler ancak, toplumun sağlığını baz aldıkları ve çevre kirliliğine karşı duyarlı oldukları ölçüde başarılı işletmeler olarak değerlendirilecektir. Karlı faaliyette bulunmaya ne olursa olsun yaklaşımıyla bakan bir işletme, içinde bulunduğu gemiye delik açmak için azami bir gayret gösteriyor demektir.

Örgütsel düzeyde yaşanan çıkar çatışması,

Kişisel – Örgütsel
Kişisel – Toplumsal
Örgütsel – Toplumsaldüzeyde ortaya çıkabilir.

Birinci şekildeki çatışma, bireysel etik değerler ile örgüt ve örgüt içindeki diğer kişilerin etik değerleri arasındaki farklılıktan ortaya çıkar. Örneğin; “bir kişi, firmasının ürettiği bir ürünün reklamının Playboy ve Penthouse dergilerinde yayınlanmasına kendi etik değerleri açısından karşı çıkabilir. Fakat işletme politikası bunu gerektirebilir. Bu örnekte örgütsel değerler doğrudan, bireyin kişisel değerleriyle çatışmaktadır. (Şimşek; s. 78)

İşletmelerde oluşan etik programlar yardımıyla, bireysel değerler ile örgütsel değerlerin yakınlaşması sağlanır. Böylece motivasyon ve performans sağlanır. Bireyler arası karşılıklı güveni oluşturmaya çalışan etik değerler, toplam kalite yönetimine ve stratejik planların uygulanmasına yardımcı olurlar.

“Mintz (1995) müşterilerin baskılarının ve ticari kaygılarının sonucunda ortaya çıkan baskılara daha iyi karşı koyabilmek ve daha ahlaki kararlar alabilmek için kişisel değerlerin çok iyi yerleşmiş olması gereğini savunmaktadır. Yazar esas olarak beş madde üzerinde durmaktadır: 1) iyilikseverlik ve diğerkamlık; 2) dürüstlük ve bütünlük; 3) tarafsızlık ve geniş görüşlülük; 4) güvenilirlik ve inanırlık; 5) sadakat ve itimada layık olma. Bu değerler global olarak kabul gören değerlerdir.Bunların toplumlar arasında farklılık göstermesi beklenemez. Bu meziyetler bireylerde geliştikçe daha ahlaklı bir toplumdan söz edebiliriz.” (Mugan; s.11)

Kişisel toplumsal düzeydeki çatışmada, toplumsal değerlerden farklı değerlere sahip kişiler toplumun değer sistemine karşı geldiklerinde etik çatışma içinde kendilerini bulurlar. Ayrıca ülkeler arasında değer farklılıklarından dolayı da etik çatışmalar ortaya çıkabilir. Bir toplumda geçerli olan etik değerler başka toplumlarda kabul görmeyebilir. Çalışmak için Almanya’ya giden Türk ailelerinin özellikle, gençleri ile yaşadıkları sorunlar buna örnek olarak verilebilir.”Ahlaki olmayan olaylara tepkiyi ölçmek amacıyla bireysel bir toplum yapısı olan Amerikalı denetçiler ve geleneksel bir toplum yapısı olan Taiwanlı denetçiler ile bir araştırma yapılmıştır. Çalışmada alınan sonuç, ABD’li katılımcıların ahlaki olmayan bir davranışın hukuki açıdan yaptırımlara daha çok önem verdiklerini, Taiwanlı katılımcıların ise içinde bulunduğu grubun çıkarlarına zarar verip vermediği ve gayri ahlaki davranıştan doğabilecek zararın faydasından fazla olup olmadığı konularına daha çok önem verdiğini göstermiştir.(Mugan; s.2)

Üçüncü olarak, örgütün norm ve değerleriyle toplumun kabul görmüş değerleri arasında zıtlık varsa karşılıklı çatışmanın olması kaçınılmazdır. Örneğin son yıllarda, toplumların çok daha duyarlı hale gelmeleriyle içki reklamlarına ve bazı malların çevreciler tarafından protesto edilmesine tanık olunmaktadır. Aslında iş etiği ile ilgili yapılan çalışmalar, toplumu güçlendirmektedir. Etik değerler yöneticilere rehber olmaktadır.

1970li yıllarda Batılı toplumların ulaştığı ekonomik refah boyutunun yanında çevre kirliliği ve ekolojik dengenin bozulması, etnik nedenlerden kaynaklanan sosyo-ekonomik dengesizlikler gibi sosyal sorunlar önemli bir ivme kazanmıştır. Bunun sonucunda, işletmelerin sosyal sorumluluk anlayışında yaşam kalitesi olarak adlandırılan bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Yaşam kalitesi kavramıyla insanın, ekonomik sosyal ve doğal çevresi içerisinde yaşam standartlarının bir bütün olarak en iyiye çıkarılması kastedilmektedir.

İşletmeler; işletmenin çıkarları ile doğrudan ilgili olan taraflar ile başarılarından etkilenen topluma karşı sorumluluğa sahiptir.

Çalışanlara karşı sorumluluk

Sanayileşme ile personel yönetimi önem kazanmıştır. Üretim faktörleri arasında en önemli ve en zor kontrol edilebilen emek faktörünün zaman içinde çeşitli gereksinmeleri dikkate alınmıştır.

Türkiye’de işçi- işveren ilişkilerini düzenleyen yasalar ile ilgili çalışmalar, Osmanlı’lar tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında başlamış ancak, 1960 ve 1982 Anayasalarında yer almıştır.

İşletmenin iç çevresi de denebilen çıkar gruplarından çalışanları adil bir ücret politikası ile ücretlendirmek, insanlık standartlarını olumsuz bir şekilde etkilemeyecek teknolojinin kullanımı ile sağlıklı ve güvenli çalışma koşulları sağlamak, azami sayıda sakat ve eski hükümlü istihdamı, çalışanların moralini yükselten iş güvenliği sözleşmeleri toplumsal sorumluluğun yerine getirilmesinin bir boyutunu oluşturmaktadır. Aynı zamanda çalışma verimini artırmada güdüleyici bir rol oynayan sosyal etkinlikler de iş stresini azaltmada aynı düzeyde değerlendirilebilir.

Çalışanlara ödenen ücret tek başına hiçbir zaman yeterli değildir. “Maslow’un ortaya koyduğu gibi, bir negatif hijyen etkenidir. Eğer verilen ücret yetersiz ise,zamanla insanlar giderek hoşnutsuzlaşacaktır.Sadece verilen ücreti artırmak (yeterli ücret düzeyinin üzerine çıkarmak) insanları işletme için daha çok çalışmaya yönlendirmeyecektir. Bireyleri teşvik için, onlara birey gibi davranıp ilgi gösterilmesi gerekmektedir. “(Şimşek;s.107) Ayrıca hem örgütsel etkinlik hem de, bireylerin mutlulukları için, kişisel özellik ve becerilerinin belirlenerek bireyin uygun işe yerleştirilmesi, kendini geliştirmesine yardımcı olunması da bir sosyal sorumluluk gereğidir.

Yöneticilerin, işletmede çalışan işçilerin çıkarlarını koruyabilmeleri için, sendika kurma, sendikal faaliyetlerde bulunma ve grev hakkına engel olmaması hatta, bunun için uygun bir ortam yaratması çalışanlara karşı etik sorumluluğunun bir gereğidir.

Yöneticilerin, çalışanların iş performasyonunu belirlemek ve kişiliği ölçen psikolojik testlerden yararlanarak haklarında bilgi sahibi olabilmek için teknolojinin nimetlerini kullanmaları doğal olduğu kadar, iş etiği açısından sorgulanması gereken başka bir konudur. Çalışanların monitörlerle izlenmeleri, e-maillerinin kontrolü hatta, dini yada siyasi görüşlerinin değerlendirilmesi, psikolojik açıdan bunalımlara neden olabilir. Çalışanların güvenli ve sağlıklı çalışma imkanlarından yoksun olması bir takım psikolojik, psikosomatik ve fiziksel rahatsızlıkları ortaya çıkarabilir.

Çalışanların din, dil, ırk ve cinsiyete dayanan ayrıma ve hatta cinsel tacize maruz kalması sadece, belirli bir iş yerinde yada sektörde değil, toplumda sıkıntı yaratır. Cinsel tacizi tam olarak tanımlamak zor olmakla birlikte “Dünya Özgür İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (ICFTU) kadın komitesi şöyle bir tanım yapmıştır; İşyerindekiler tarafından, tekrar edilen, ve istenmeyen sözle, vücut hareketleriyle veya jestler ile gerçekleştirilen her yaklaşım, cinsel bakımdan küçümseyici her beyan cinsel ayrım güden her söz cinsel tacizdir.”(Şimşek;s. 122)

Müşterilere karşı sorumluluk

İşletmelerin çıkarlarını koruyabilmesi ve amaçlarına ulaşabilmesi için, toplumsal amaçlara katkıda bulunması zaruridir. İşletme çıkarları ile toplumda güç dengelerini oluşturan grupların çıkarlarının dengelenmesi sayesinde, işletme amaçlarına daha kolay ulaşabilecektir. Yalnızca işletmenin çıkarlarını gözetmek yerine, müşterilerinin de tatmininin sağlanması ve bu gaye içinde kaliteli ve ucuz üretim ve satış sonrası hizmetlere gereken önemin verilmesi gerekir.

Günümüz koşullarında işletmeler, müşterisini tatmin edebilme becerisine sahip olduğu düzeyde rekabet ortamında başarıya ulaşma şansını elde edebilecektir. İşletmenin, müşterilerin istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanması, müşterinin ne istediğini ve isteklerinin nasıl karşılanacağını bilmesi ve uygun fiyatla değer sunması sayesinde müşteri işletme ile ilişkili tutulabilecektir. Sonuçta, müşteri odaklı işletme satışlarını ve dolayısı ile karlılığını da artırabilecektir.

Teknik ve rekabetteki gelişmeler, ürün kalitesinin de önemini artırmıştır. İşletmelerden tüketicilere kadar toplumun her kesimini ilgilendiren kalite olgusu, ülke ekonomisine karşı sosyal sorumluluğun bir gereğidir.

Kalite, müşteri isteklerinin tatmin edilmesinde bir süreçtir. Kalite olgusu değişim ve gelişimlere paralel bir gelişim gösterdiği sürece, işletme de toplam kalite yaklaşımı ile daha yüksek rekabet gücüne ulaşabilecektir.

Üretilen mal ve hizmetin kalitesinin, onu üreten insanların kalitesi ile doğrudan ilişkili olduğu esasına dayan Japon’ların toplam kalite sistemi, (Y yönetim tarzı) insana önem verir. Motivasyonu, ekip ruhu ile sağlar. Uzmanlaşma yerine rotasyon yoluyla iş zenginleştirmeyi, ön plana alır. Uzun vadede performansın yükselmesi ile Pazar payı artar, bu da gelire yansır. Gelirler yatırımlara dönüştüğünde istihdam yaratılmış olur.

1970’li yıllardan itibaren yaygınlaşan ve bir çok ülke tarafından kabul edilen toplam kalite anlayışı üretim sürecinin öncesinden başlayıp pazarlama sürecinin sonrasına kadar uzanan bir süreçtir. Uluslararası Standartlar Örgütü tarafından hazırlanan ISO 9000 serisi ile dünyadaki ekonomik entegrasyona paralel olarak uluslararası bir standartlaşmaya gidilmektedir. Bu örgüt kalite güvencesini, işletme bazında sağlamayı hedeflemektedir. Kaliteli bir üretim için, kaliteli bir Pazar araştırması, kaliteli tasarım, kaliteli hammadde, kaliteli işçilik, kaliteli ambalaj ve kaliteli servis gereklidir. Tüm bu çalışmalar insanların can ve mal güvenliğini, çevrenin korunmasını yasalarla korumayı da ihmal etmemiştir. Giderek Pazar koşullarının kaliteli ürün ve hizmet üretimine ilişkin üreticiler üzerindeki baskıları da etkili olmaktadır. En önemli müeyyidesi ise, pazarın kaliteli ürüne olan talebini karşılama konusunda yetersiz kalan firmaların, rekabet gücünün kaybolmasıdır.

İşletmelerin tüketicilere karşı sorumluluklarından bir diğeri de, standardizasyonun sağlanmasıdır. Standardizasyon ürünlere güvenilirlik kazandırır. Tüketiciye ürünleri karşılaştırma ve seçme kolaylığı sağlar ve satış sonrası hizmetlerden yararlanma imkanı verir. Ayrıca başarılı standardizasyon çalışmaları, üretim ve pazarlama maliyetinin düşmesi üzerinde de önemli rol oyar. Kaliteli mal üretimi, hatalı üretimin azalması, verimlilikte kaydedilen gelişme standardizasyonun, tüketicinin olduğu kadar üreticinin de yararını ortaya koyar.

Ekolojik Dengeye Karşı Sorumluluk

Ekoloji, canlılarla doğa arasındaki ilişkileri inceleyen bir bilim dalıdır. Dünya üzerinde insanlar ile diğer canlılar arasındaki en önemli ekolojik fark, diğer canlıların var olan ekolojik koşullara uyum sağlaması insanların ise, doğal çevre koşullarını kısmen de olsa değiştirerek denetimi altına alabilmesidir. İnsanların doğaya egemen olma eğilimi bir çok ekonomik, sosyal,politik ve çevresel sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunların tümü “insanlığın ekolojik sorunları” olarak adlandırılmaktadır.

Sanayi devrimiyle bilimsel ve teknolojik açıdan yaşanan olumlu gelişmelere II. Dünya savaşı sırasında Hiroshima ve Nagasaki’ye atılan bombalar ile gölge düşmüştür. Çok yakın bir tarih de yaşanan daha doğrusu yaşanmak zorunda bırakılan Çernobil faciası bir insanlık ayıbı olarak halen hafızalarda yer etmektedir ve etmeye de devam edecektir. Doğanın insanlığa sunduğu nimetlerin pervasızca kullanılmasının, küçük çıkarlar için geleceğin feda edilmesinin bir başka boyutu da ne yazık ki, orman katliamında görülmektedir. Binlerce hayvan ve bitki türünün yok olmasına göz yuman insanlık, gözbebeğim dediği kendi öz çocuklarının geleceğini feda etmiyor mu?

Doğal kaynakların hızla tükenmesi ve çevrenin kirlenmesi sonucunda ortaya çıkan ekolojik sorunlar, günümüzde teknik ve sosyal bilimlerin ilgi alanına girmiş ve bilimler arası konu haline gelmiştir. Bu güne kadar her konuda olduğu gibi bu konuda da yapılan çalışmalar, yasalarla getirilen yaptırımlar sorunu ancak sınırlandırabilmiştir. Sorunların kökten çözümü bir vicdan işidir, bir etik ruhudur, bir eğitim anlayışıdır. Kanunlar ile vicdanlar üzerinde hakimiyet ancak sınırlı boyutlarda kalabilir. Örneğin; eğitim ahlakına önem verilmeyen bir toplumda, diğer alanlarda ahlaki davranış ve eylemlerin kurumsallaştırılmasını sağlamak zordur. Meslek ahlakı yalnızca çalışanlara müşterilere ve rakiplere karşı sorumlulukla sınırlandırılamaz. Organizasyonun, çevre etiğini meslek etiğinin vazgeçilmez bir unsuru olarak idrak etmesi gerekir.

İşletmelerde, hem kaynakların etkin kullanımı ve hem de çevreye zarar vermeyecek yada bu zararı minimize edecek teknolojilerin seçip kullanılması önemlidir. Ekonomik kararlar için, özel maliyetler ve özel faydalar dikkate alınırken aynı zamanda, dışsal maliyet ve dışsal faydalar da ihmal edilmemelidir. Çevre kirlenmesinin temel özelliği olan zarar, dışsal bir maliyet olarak değerlendirilebilir. Örneğin; üretim faaliyeti sonucu meydana gelen atıkların doğrudan çevreye bırakılması, özel üretim maliyetlerinde bir değişim yaratmamakla beraber, topluma bir maliyeti yani dışsal maliyeti olacaktır.

Kirliliğin ortadan kaldırılabileceğine ilişkin çalışmalardan ziyade, kirletmeden üretim nasıl yapılabilir? diğer bir değişle, uygulanacak yatırım projelerinin fizibilite aşamasında toplumsal maliyeti dikkate alacak yaklaşımlar gerekmektedir.

Yatırımcılara karşı sorumluluk

İşletmenin piyasa değerinin maksimize edilmesi, kar ile riskin en uygun şekilde dengelenmesi ile ilgili finans fonksiyonunun sorumlulukları işletme içindeki taraflar kadar işletme dışı tarafları da ilgilendirmektedir. Finansal kararlardan birinci derecede etkilenen işletme dışı taraflar yatırımcılardır ve işletmeye ilişkin bilgilerden kolaylıkla etkilenebilmektedir. Bu nedenle, işletmelerde özellikle muhasebecinin sosyal sorumluluğu, ekonomik ve sosyal içerikli eylemlerle ilgili bilgilerin, belli kişi ve grupların değil, tüm toplumun çıkarlarının gözetilmesi ile gerçeğe uygun olarak ve en uygun muhasebe yöntemlerini kullanarak oluşturulması gerekir.

Ayrıca yatırımcıların da sosyal sorumluluğuna dikkati çekmek gerekir. Gelişmiş ülkelerde yatırımcıların sosyal sorumluluğu kavramı, en yüksek sosyal fayda sağlayan işletmeye yatırım yapılması öngörüsüdür. Kar maximizasyonu ile toplumun refahı arasında doğrudan bir ilginin olduğunu savunan Adam Smith; tasarruf sahiplerinin beklenen kara göre belli işletmeleri diğerlerine tercih ettiğini ileri sürüyor. Aynı görüşe göre, işletme kar ettiği sürece bireyde işletmeye bağlılık oluşuyor. Kendi çıkarlarını korumaya çalışan birey işletmenin gelişmesine, sonuç da toplumsal refaha katkı sağlıyor.

Çalışanların işletmeye karşı sorumluluğu

Çalışanların işletmeye karşı sorumluluğu her şeyden önce sadakat bilincine erişmiş olması ile başlar. İster yazılı, ister sözlü hatta zımni yapılmış olsun, iş akdini layıkıyla yerine getirmesi ve potansiyelini geliştirmek için gayret göstermesi gerekir.

İşletmenin hakları ile çalışanların hakları içiçedir. Bir tarafın hakkının örselenmesi zaman içerisinde karşı tarafın haklarına da olumsuz yansıyacaktır. İster özel bir teşebbüs, ister kamu kuruluşu olsun, çalışanların azami düzeyde işletmenin tüm değerlerini kendi öz değerleri gibi koruyup kollaması, sahiplik bilinciyle hareket etmesi önemlidir. Sadece ben miyim? Düşüncesinden kayıtsız şartsız uzaklaşılması zaruridir. Kullandığı değerleri tahrip etmesine, savurganlık içerisinde olmasına karşı belki doğrudan tepki çekmeyecektir. Hatta verdiği zararlar küçük boyutlu ve önemsiz olarak değerlendirilebilir de. Öyleyse düşük ücrete, yüksek vergilere ve enflasyona isyan niye?

Hindistan başbakanı İndra Gandhi’nin torununa verdiği öğüt dikkate değerdir. “iki türlü insan vardır. İş yapanlar ve yapılan işten kendilerine pay çıkaranlar. İş yapanlardan ol. Hem orda diğerinden daha az rekabet vardır.” Yine 16. asır İngiliz filozoflarından Fransis Bacon diyor ki,” Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil hazmettiklerimizdir, Bizi zengin yapan kazandıklarımız değil muhafaza ettiklerimizdir, bizi bilgili yapan okuduklarımız değil kafamıza yerleştirdiklerimizdir ve bizi sevimli yapan başkalarına verdiğimiz öğütler değil onları kendimizde uygulamamızdır.”

Muzdarip olunan hastalık, kaygı verici bir ahlak sefaletidir. Bir toplum ahlak disiplini olmaksızın uzun süre yaşayamaz. Bu gün muzdarip olunan buhran bu disiplinsizlikten kaynaklanıyor. Çalışma süresi boyunca meslek sırlarının, bilgisayar programları, üretim planlarının korunması, ticari rekabeti etkileyebilecek aktivitelerden kaçınılması etik gereğidir. İşten ayrıldıktan sonra rakip firmalarda çalışılmasını engelleyici yasal sınırlamalar vardır. Tabi bu sınırlamaların da etik olup olmadığı tartışılabilir.

SONUÇ

Sosyal sistemleri oluşturan unsurlar arasındaki iletişimden dolayı, işletmelerin aldığı kararlar ve gerçekleştirdiği faaliyetler sistemin diğer unsurlarını da etkilemektedir. Diğer taraftan, işletmenin uzun dönemde varlığını sürdürebilmesi toplumsal algılanma, tutum ve davranışlarla yakından ilişkilidir. Sosyal ve toplumsal istekler, bir işletmeyi çok sıkıntıya sokabileceği gibi, sosyal ve toplumsal çevreden gelen isteklere duyarlılık gösteren işletmelerin sorunları da azalabilir. Özetle, işletme kararları toplumu olumlu ve olumsuz yönde etkileyebilir. Ancak toplumsal tutum ve davranışlar, işletmenin başarı ve başarısızlığını da belirlemektedir.

Kaynaklar

Bozkurt, Veysel; Enformasyon Toplumu, Sistem Yayıncılık, İstanbul,1996
Durkheım,Emıle (Çev.Mehmet Karasan); Meslek Ahlakı, Fransız Klasikleri:164, Milli Eğitim Basımevi, Ankara-1949
Kozlu, Can; Vizyon Arayışları ve Asya Modelleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları:335, Ankara-1994
Mugan,Can Şımga;”Ahlak, Toplumsal ve Kişisel Değerler:Muhasebe Mesleği ve Eğitimi Üzerindeki Etkileri”,Muhasebe Bilim Dünyası Dergisi, cilt:1,sayı:2, Haziran1999
Pekdemir, Recep; “Türkiye’de Muhasebe Mesleği ve Meslek Ahlakı”, Muhasebe ve Finansman Dergisi, Ekim1999,sayı 4
Şimşek, Birgül; Yöneticilerin Çalışanlara Karşı İş Etiğine Yönelik Değerlerin Tesbit ve Analizine İlişkin Bir Çalışma, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Eskişehir,1999

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Sosyal dışlanma insan gelişimini nasıl etkiler?

yakın ilişkiler, sosyal dışlanma, psikoloji

Akademisyen Dr. Gizem Sürenkök, bir grup öğrenciyle beraber “Yakın İlişkiler” araştırma projesini başlattı. Proje kapsamında, insan ilişkileriyle ilgili yaygın sorunlara bilimin yeni cevapları aktarılıyor. İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden bir yazı. Dışlanmanın psikolojisi nasıl çalışır? 

Sosyal Dışlanma Nedir ve Bireyleri Nasıl Etkiler?

Şimdi gözlerinizi kapayın ve bir ev partisine katıldığınızı düşünün. Siz etrafınızdaki insanlarla iletişim kurmaya çalıştıkça karşınızdaki kişilerin sizi konuşmalarına dahil etmediklerini, sizinle hiç ilişki kurmadıklarını, yani başka bir deyişle sizi yok saydıklarını hayal edin. Böyle bir durum karşısında nasıl hissederdiniz? Sosyal dışlanma olarak tanımlanan bu durumu birçok kişinin hayatında bir kez de olsa yaşadığını tahmin edebilirsiniz. Sosyal dışlanma, fiziksel bir şiddet içermemesine rağmen somut bir şekilde acı verici bir durumdur çünkü yok sayılmak kişinin özgüvenini azaltır, kendisini daha az ait hissetmesine sebep olur, daha az kontrole sahip olduğunu düşündürür ve kişinin varoluşunu daha az anlamlı ve değerli bulmasına yol açar1.

Dışlanmanın üzerimizdeki etkisi dış faktörlerden (nerede, ne şekilde, kimler tarafından dışlandığımızdan) neredeyse bağımsız olarak oldukça olumsuz ve şiddetlidir2. Öyle ki çok sevdiğimiz insanlar tarafından dışlanmak kadar küçümsediğimiz, hoşlanmadığımız insanlar tarafından reddedilmek de bizi incitir. Bilinçli olarak dışlandığımızda da, bizi dışlayan insanlar farkında olmadan bunu yapsalar da canımız yanar3.

Peki dışlanma bizi neden bu kadar olumsuz etkiler? Evrimsel olarak baktığımızda, özellikle ilkel zamanlarda grup üyeliğinin ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. İlkel zamanlarda bir gruba ait olmak, o grup sayesinde kişinin ihtiyaçlarının karşılanacağını garanti ederdi. İnsanların yiyeceğe, barınağa, hatta potansiyel partnerlere o grup sayesinde erişimleri olurdu. Ama eğer o grup kişiyi bir noktada dışlamaya karar verirse, o zaman tam anlamıyla ortada kalan bireyin sığınacağı bir grup olmadığı için vahşi doğada hayatta kalabilmesi çok daha zor olurdu. Bu sebeple de dışlanmayı hızla tespit etmek ve buna tepki vermek hayatta kalabilmek adına çok önemli bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyacı gideren mekanizmaya sosyal (ya da duygusal) acı ismini veriyoruz3. Yapılan deneylerde, dışlanan katılımcıların beyin görüntülerinde sosyal acının etkinleştirdiği bölgelerin fiziksel acının etkinleştirdiği bölgelerle aynı olduğu görülmüştür. (Duygusal Acı, Fiziksel Acıyla Aynı Olabilir Mi?) Hatta öyle ki fiziksel acıya iyi gelen parasetamol cinsi ağrı kesicilerin dışlanmaya karşı hissedilen duygusal acıya da iyi geldiği kanıtlanmıştır4. Bu duygusal acı hissi dışlanmanın kaynağından bağımsız olarak insanın durup ne olduğunu anlamak için anlık bir tepki vermesini sağlar. Duygu değişimlerinin ve dışlanmanın tetiklediği bu anlık tepkiler, insanı dışlanmaya odaklanması ve üzerine düşünmesi için uyarır.

Dışlanma esnasında insanların davranışlarını en çok tehdit altındaki psikolojik ihtiyaçları yönlendirir. Ancak, dışlanmaya uzun sürelerle maruz kalmak insanın çevresine yabancılaşmasına, çaresiz hissetmesine ve hatta depresyona sebep olabilir5,6. Sosyal dışlanma durumu o kadar şiddetli bir iz bırakır ki fiziksel acıdan farklı olarak, eskiden tecrübe edilmiş bir dışlanma anı üzerine düşünmek bile o anda hissedilmiş acının tekrar tecrübe edilmesine sebep olabilir7.

Dışlanan insanların bu durum karşısında olumsuz hissettiklerini tahmin etmek güç değil. Ama bu duruma tepki olarak gösterilen davranışlara baktığımızda daha da ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Eğer birey gruba tekrar dahil edilmeyi mümkün görüyorsa; birey buna yönelik davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Bu tekrar dahil olma ihtimali bireyin kendisini tekrar hayatının kontrolünü eline almış hissettirecektir. Buna bağlı olarak da dışlanan bireylerin dahil edilme şanslarını arttıracak davranışlar sergilediği, çevrelerindeki sosyal bilgilere daha fazla dikkat ettiği ve daha iyi hatırladığı, hatta sosyal ve duygusal çelişkileri daha iyi anlayabildikleri bulunmuştur8. Tekrar ilişki kurma, hatta ortamdaki yeni ilişki olasılıklarına daha sıcak bakma da gözlemlenen davranışlar arasındadır9.

Ancak tam tersi bir durum söz konusu ise ve birey tekrar dahil edilmeyi mümkün görmüyorsa, kontrolün kendisinde olduğunu hissetmek için herkese karşı agresif ve zararlı davranışlar sergilemeye meyilli olacaktır. Kontrol hissi bireyin çaresiz hissetmemesi için gereklidir ve dışlanmaya ek olarak çaresiz hissettirilen bireylerin sadece dışlanan bireylere oranla beş kat daha agresif davranışlar sergiledikleri bulunmuştur10. Hatta, bireyler dışlanacaklarını ön gördüklerinde de daha fazla saldırgan davranırlar. Daha ekstrem durumlarda ise bireyler toplum içerisinde tamamen görünmez hissettikleri için, olumlu ya da olumsuz bir şekilde fark edilmeyi ana hedefleri haline getirirler. Bu bilgiler ışığında, bireylerin öncelikle dışlandıkları gruba tekrar dahil olmaya çalıştıklarını; agresif davranışlara ise bir son çözüm olarak başvurdukları sonucuna ulaşabiliriz. Amerika’da son yıllarda giderek artan silahlı saldırıların bir bölümünün uzun yıllar boyunca dışlanmaya maruz kalmış, toplum içerisinde kendisini görünmez hisseden bireyler tarafından gerçekleştirildiği bilinen bir gerçek11.

Laboratuvar ortamında beş dakika kadar süren ve çok da büyük bir anlam ifade etmeyen sosyal bağlamlarda hissedilen dışlanma bile istikrarlı bir şekilde aynı güçlü olumsuz hislerin tecrübe edilmesine sebep olmak için yeterlidir. Gerçek hayatta bireylerin dahil olmayı önemsedikleri gruplar tarafından dışlanmalarının bireyler üzerinde ne kadar çarpıcı etkiler yaratabileceğini buna bakarak dahi söyleyebiliriz. Dışlanma karşısında hissedilen acının tekrar tekrar hatırlanabilir ve hissedilebilir oluşu bir kez dışlanan bireylerin kendilerini algısal bir kısır döngüye kaptırarak çok daha kötü hissetmelerine ve kendi kendilerini durum gerçekte öyle olmasa dahi dışlanmış gibi algılamalarına yol açabilir5.

Dışlanma ve yok sayılma vuku bulduğu sosyal ortamdan bağımsız olarak insana zarar veren olgulardır. Bu sosyal etkileşimin hangi tarafında bulunuyor olursak olalım bu bilgiyi aklımızın bir köşesinde bulundurmak, hem kendimizi koruyabilmemizi hem de başka insanları anlayabilmemizi oldukça kolaylaştıracaktır.

Yazan: Orhun Ogün Yücel & Gizem Sürenkök

Düzenleyen: Gizem Sürenkök

Kaynaklar

[1] Williams, K. D., & Nida, S. A. (2011). Ostracism: Consequences and coping. Current Directions in Psychological Science20, 71-75.

[2] Gonsalkorale, K., & Williams, K.D. (2007). The KKK won’t let me play: Ostracism even by a despised outgroup hurts. European Journal of Social Psychology, 37, 1176–1185.

[3] Eisenberger, N.I.,Lieberman,M.D.,& Williams,K.D. (2003).Does rejection hurt? An fMRI study of social exclusion. Science, 302, 290–292.

[4] DeWall, C. N., MacDonald, G., Webster, G. D., Masten, C. L., Baumeister, R. F., Powell, C., … & Eisenberger, N. I. (2010). Acetaminophen reduces social pain: Behavioral and neural evidence. Psychological Science21(7), 931-937.

[5] Cacioppo, J. T., & Hawkley, L. C. (2005). People Thinking About People: The Vicious Cycle of Being a Social Outcast in One’s Own Mind. In K. D. Williams, J. P. Forgas & W. von Hippel (Eds.), The social outcast: Ostracism, social exclusion, rejection, and bullying. (pp. 91-108). New York, NY US: Psychology Press.

[6] Allen, A.B., & Badcock, P.B. (2003). The social risk hypothesis of depression: Evolutionary, psychosocial, and neurobiological perspectives. Psychological Bulletin, 129, 887–913.

[7] Chen, Z.,Williams, K.D., Fitness, J., & Newton, N. (2008). When hurt won’t heal: Exploring the capacity to relive social and physical pain. Psychological Science, 19, 789–795.

[8] Williams, K.D. (2009). Ostracism: A temporal need-threat model. In M. Zanna (Ed.), Advances in Experimental Social Psychology. (41, pp. 279–314). New York, NY: Academic Press.

[9] Maner, J.K., DeWall, C., Baumeister, R.F., & Schaller, M. (2007). Does social exclusion motivate interpersonal reconnection? Resolving the ‘‘porcupine problem.’’ Journal of Personality and Social Psychology, 92, 42–55.

[10] Wesselmann, E.D., Butler, F.A., Williams, K.D., & Pickett, C.L. (2010). Adding injury to Insult: Unexpected rejection leads to more aggressive responses. Aggressive Behavior, 35, 1–6.

[11] Williams, K. D. (2007). Ostracism. Annual Review of Psychology, 58, 425–452.

Okumaya devam et

MAKALE

Zenginler daha cimri ve az güvenilir mi?

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet

Para insanı değiştirir mi? Bu konuda bir çok araştırma yapıldı. Belkide en ilginci Monopoli oyunu ile yapılanıdır. İşte zenginlik, cimrilik ve güven üzerine yapılan araştırmalar.

Para insanı nasıl değiştiriyor?

Zenginlerin daha cimri ve az güvenilir olduğunu gösteren araştırmalar ne kadar doğru?

Mutlaka herkesin başına gelmiştir. Arkadaşlarınızla bir yere yemeğe ya da içmeye gidersiniz; sıra hesap ödemeye geldiğinde, grupta maddi durumu en iyi olan kişinin eli cüzdanına en son gitmiştir. Her zaman böyle cimri oldukları için mi zengin oldular yoksa zenginlik mi onları cimri yapıyor diye merak edersiniz.

Bu birçok bakımdan ele alınabilecek karmaşık bir sorun. 1993’te yapılan bir araştırmada, ekonomi okuyan öğrencilerin diğer bölümdekilere kıyasla yardım kuruluşlarına daha az yardım ettiği, dayanışma gerektiren oyunlarda pek dayanışmadığı görülmüştü.

Öğrenciler öğrenimlerinin başında ve sonunda değerlendirildiğinde, diğer bölümdekilerin mezuniyete doğru daha cömert oldukları, ekonomi öğrencilerinde ise eğitimin başında ne ise sonunda da aynı eli sıkı hallerini korudukları tespit edildi. Bunlar tabii ki ortalamalar; çok yardımsever ekonomi öğrencileri de var.

Gelir düzeyi yüksek olanların olağanüstü fedakâr davranışlarda bulunabileceğini gösteren araştırmalardan biri ABD’de yapılmış. Farklı eyaletlerde, tanımadıkları insanlara kendi böbreklerini bağışlayan kişilere bakılmış. Refah düzeyi yüksek bölgelerde daha fazla bağış yapıldığı görülmüş.

Hata kabul etmemek

Fakat California Üniversitesi’nde yapılan başka bir araştırmada ise “Titanik’te olsaydım kurtarma botlarına binmeyi hak eden ilk kişilerden biri ben olmalıydım” ifadesine zenginlerin daha fazla onay verdiği görüldü. Zenginlerde ayrıca hatasını kabul etmeme ve her konuda iyi olduğunu düşünme eğiliminin daha güçlü olduğu tespit edildi.

Başka bir araştırmada ise farklı gelir düzeylerinden oluşan bir gruptakilere 10 dolar verilmiş ve bunun ne kadarını yardım kuruluşlarına bağışlayacaklarına bakılmıştı. Gelir düzeyi daha düşük olanların daha fazla bağış yaptığı görüldü.

Ancak bu insanlar bu deneye katılmadan önce zengin olmuşlardı. Belki da onları böyle davranmaya iten zenginlikleri değildi de, bu davranışları sayesinde zengin olmuşlardı.

para ve insan, para insanı değiştirir, para, Manşet
“Para insanı değiştirir” konusunda en ilginç araştırma Monopoli oyunu ile yapılıyor.

Benmerkezci düşünmek

Peki gerçekte değil de Monopoli oyununda sonradan oyun gereği zengin olanların davranışı değişiyor muydu? Bu durumda çoğunun daha gürültücü olmaya, masadaki krakerden daha fazla pay almaya başladığı görüldü. Nasıl başardıkları sorulduğunda ise ne kadar çaba gösterdikleri ve akıllı karar aldıklarından söz ediyorlardı. Belki de geçici bile olsa para sahibi olmak insanı daha benmerkezci yapıyordu.

San Francisco’da yapılan başka bir deneyde ise zebra geçidinde yolcuların geçmesi için pahalı araç sahiplerinin mi yoksa yoksul araçların mı daha fazla durduğuna bakıldı. Ucuz araçların tümünün durduğu, pahalı araçların ise sadece yarısının durduğu görüldü.

Hollanda’da 9 bin kişiyle ve yılda dört kez yapılan başka bir araştırmada, sosyoekonomik statüsü yüksek olan kişilerin daha bağımsız davrandığı ve başkalarıyla daha az iletişime geçtiği tespit edildi. Mali güvene dayalı oyunlarda ise zengin oyuncuların rakiplerine ihaneti yoksullardan daha fazla değildi.

Yardım kuruluşlarına bağış

Peki yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar konusunda durum neydi? Klasik araştırmalar, en yoksullar ile en zenginlerin orta kesimlere oranla çok daha fazla bağış yaptığını gösteriyor.

ABD’de yardım kuruluşlarına yapılan ortalama bağış oranı gelirin yüzde 2,3’ü düzeyinde seyrediyor. Geliri 300 bin doları aşkın yüzde 2’lik kesimde ise bu oran yüzde 4,4’ü buluyor.

Boston’da yapılan bu araştırma, zenginlerin ortalama insanlardan ne daha çok ne de daha az cömert ve yardımsever olduğunu gösteriyor. Sadece üst dilimdeki zenginler, muhtemelen güçleri yettiği için, daha fazla bağışta bulunabiliyor.

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bu defa ödevler ailelere

aile ödev

Okul yaşamında genellikle çocukların en çok şikayet ettiği şeylerin başında gelir ödevler. Peki, ödevler gerçekten önemli midir ve verilmeli midir? Bu konuda çok fazla tartışma yaşanırken biz bu yazımızda farklı bir konuya değiniyoruz; ailelere verilebilecek ödevlere…

Bugüne kadar birçok öğretmen anne ve babalara şu soruyu sormuştur, “Çocuğunuzu seviyor musunuz?” Eminim hiç kimse cevabı verirken tereddüt etmiyordur. Hemen arkasından bir soru daha soralım ailelere, “Çocuklarınızın sağlıklı gelişmesi için neler yapıyorsunuz?” Bu soruya anne babaların cevapları değişse de ortak noktalarda buluşuluyor.

İşte bu yazıda anne ve babalara verebileceğimiz bazı ödevlere değineceğim.

Eğer çocuklarımızı seviyorsak ve onların iyi bir şekilde gelişmelerini istiyorsak, onlara oyun oynamaları için daha fazla zaman ve fırsat vermeliyiz. Bu nedenle önereceğim ödevler genellikle oyun odaklı olacak.

Oyuna daha fazla vakit ayırmalıyız…

Çocuğunuzla konuşmanın, oynamanın ve öğrenmenin çok etkili bir yolunu anlatacağım. Çocuğunuz ile birlikteyken kaliteli zaman geçirmenin ilişkinize nasıl yansıdığını da göreceksiniz. Sadece lise düzeyinde değil artık ilkokul düzeyinde bile çocukların test çözmeleri ve akademik olarak yüksek notlar almaları aileler için önemli hale gelmiş durumda. Anaokulunda bile teneffüsler kısıtlanıyor, çocuklar kendi başlarına oyun oynayamıyor. Bu çağda özellikle çocukların yüksek akademik başarısı için çabalamanın mantıklı olduğunu düşünüp, çocukların oyun oynamadan da başarılı olabileceklerini düşünüyorsak yanılıyoruz çünkü hangi çağda olursak olalım, insanların yapabildiği ancak makinelerin veya robotların yapamayacağı bir şey var “ yaratıcılık ve takım çalışması”. Bu beceriler ise oyun aracılığı ile gelişiyor.

Çocuklar İle Kaliteli Zaman Geçirmek İçin Ailelere 10 Öneri

1. Çocuklar Kitap Okumuyor, Ebeveynler Okuyor mu?

Kitap Okumayı Teşvik Etmek

Evde kitap okumayı destekleyin ve bunu bir aile alışkanlığına dönüştürün. Çocuklar kitap okumayı bir görev olarak algılamamalıdır, kitap okumak için istekli olmak çok önemlidir. Kitap okumak sadece çocukların yapması gereken bir durum olarak görülmemeli, hangi yaştan olursa olsun herkesin okuyor olması çocukların bu konuda istekli olmalarını sağlayacaktır.  Çocuklarımıza kitap okumayı sevdirmemiz, iyi kitapları onların hayatlarının bir parçası haline getirmelerini sağlamamız onlara bırakacağımız en büyük miraslardan olmalı. Özellikle çocukların yaş ve gelişim düzeylerine göre kitap okumayı eğlenceli hale getirmek gerekir. Yaratıcı okuma etkinlikleri ile kitaplar sadece okunup bırakılmayacak, okuyucu için bir yaşam alanına dönüşüp; canlandırmalar, materyal, aksesuar, nesne veya kuklalar ile kitaptaki olay ve kişiler yeniden ele alınıp, bir bölümünü resimlemek, kahramanı çizmek, bir olayı resmetmek, kitaba kapak çizmek, kitap ile ilgili kolaj çalışması yapmak gibi sanat faaliyetleri sayesinde kitap farklı bir göz ile elden geçirilmiş olacaktır.

2. Sanal İlişkilerimiz Gerçeğin Yerini Alamaz!

Yüz yüze iletişim kurmak yerine akıllı telefonlar ve sosyal medya ile yetişen bu nesil ile ilgili birçok araştırma yapılıyor ve en özet şekli ile söyleyecek olursak bu sanal ortamdaki kalabalık arkadaş listesi sizi ve çocuğunuzu yalnızlıktan kurtarmıyor, bir diğer nokta da bu durum insanları sanıldığı gibi mutlu etmiyor. Telefonu elinizden bırakıp, bilgisayarı kapatarak başlayabilirsiniz. İçinde ekran olmayan herhangi bir şey yapmak, birlikte bir arada bulunmak aslında ne kadar keyifli bunu yeniden hatırlamak gerekiyor. Ne yaparsanız yapın inanın daha sağlıklı vakit geçirmiş olacaksınız, bunun yanında sevdiğiniz insanlar ile birlikte bir şeyler yapmak da sizi mutlu edecektir. Birkaç önerim olacak; ailece sohbet edebilirsiniz, tabu, monopoly, cranium, jenga, koridor, mangala, satranç gibi oyunları oynayabilirsiniz.

3. Hareket Etmek İçin Doğayla Buluşun

Seksenli yıllarda sokaklarımızda olan serbest oyunun şimdilerde nesli tükenmekte, son yıllarda yapılan araştırmalar çocukların serbest ve yapılandırılmamış oyun zamanlarının istikrarlı bir şekilde azaldığını söylüyor. Evde yeteri kadar hareket edemeyen çocukların fiziksel gelişimleri ve hareket etme istekleri onları hiperaktif olarak ele almamıza yol açabiliyor. Hareket etmek giderek artan çocuk obezitesine, hiperaktivite gibi birçok soruna karşı mücadelede önemli yer tutmaktadır. DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) olan çocuklar açık hava aktivitelerinden sonra dikkatlerini daha iyi odaklayabilmektedirler. Bu nedenle çocukların özellikle doğada bulunmaları, açık alanda serbest oyun oynamaları önemlidir. Açık havada vakit geçiren çocuklar; hayal güçlerini, yaratıcılık ve keşfetme becerilerini daha fazla kullanıyorlar. Birçok araştırma gösteriyor ki ister bahçede çalışmak ister çukur kazmak ya da çamurla oynamak gibi toprakla temasta bulunmak olsun bu vb. faaliyetler çocuğun duygu durumunu olumlu etkilemekte, stres ve kaygılarını azaltmaktadır. Açık hava aktiviteleri iç mekan aktivitelerine kıyasla çocuk gelişiminin her alanını daha olumlu etkilemektedir. Samsun açık alan anlamında çok zengin bir coğrafyada yer alıyor. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Ailece doğada vakit geçirmek çocuklarınız için yapacağınız en eğlenceli faaliyetlerden olacaktır. Doğa sadece çocuklarınız için değil sizin için de rahatlatıcı bir etkiye sahip olacaktır.

4. Yazıyor Yazıyor!

Bu şekilde birinin bağırdığını artık duymuyoruz, belki hatırlayanımız da azdır. Eski bir filmde bu sahneyi bulmak kolay. Eskiden gazete en önemli haber alma aracıydı. Halen önemini korusa da dijital gazetelere dönüşüyor. Çocukların okuma alışkanlığını geliştirmek için gazete okunması önemli bir araç olabilir.

Sizlere önereceğim bu aktivite evde kendi gazetemizi hazırlamamız olacak. Bunu yaparken eski gazete ve dergileri kullanabiliriz. Konu olarak çocuğunuzun veya sizin merak ettiğiniz durumları, okulda işlenen bir konuyu veya belirli günlerden birini belirleyebilirsiniz. Örneğin; çocuk hakları, hayvan sevgisi, engelliler, doğa, deprem, uzay, sanat, meslekler ile ilgili olabilir.  Belirlediğiniz konu ile ilgili resimler ve yazılar bularak kendi gazetenizi yapabilirsiniz, ekleme yapmak isterseniz kendi yazınızı da yazabilir veya resminizi de çizebilirsiniz. Ne de olsa editörü sizsiniz. Hazırladığınız gazeteyi ailece okuyarak sohbet edebilirsiniz, çocuğunuzun hazırladığı gazeteyi sınıfında sunmasını teşvik edebilirsiniz.

5. Şifre Çözücü

Bilimin ve iletişimin en temel iki öğesi matematik ve dil. İkisi arasında bir benzerlik var. İkisi de şifreli bir dil, harfler ve rakamlar, belli bir kural ile bir araya gelerek anlamlı bir bütün oluşturuyorlar. Aslında hepsi örüntüsel ve ilişkisel bir bağ kuruyor ve bu bağın anlamını çözmek de bilimin en temel uğraşılarından oluyor. Gelin hep birlikte çocuklarımız ile bu kadar temel bir beceriyi destekleyecek oyunlar oynayalım. Harfler ile ilgili olarak kendi aranızda belirleyeceğiniz kurallar ile birbirinize notlar yazabilirsiniz. Şifre oluştururken önce kolay şifreler belirleyebilirsiniz, ilerledikçe daha zor şifreler oluşturabilirsiniz. Örneğin; sesli harfleri şu şekilde yer değiştirerek kullanarak başlayabilirsiniz, A = E, I = İ, O = Ö, U = Ü yerine kullanılarak kelime ve cümle kurulacak, “Sanı Savıyörüm”,“San Düyerli Bır Çöcüksün”, gibi olabilir. Biraz daha zorlaştıralım. Şimdi şifremiz de sessiz harfleri de kullanalım, B = D, C = Ç,  F = H, G = Ğ, K = L, M = N, P = R, S = Ş, T = V, Y = Z ve son kalan harfimiz J’yi de olduğu gibi kullanacağız, “Şamı Şazızöpün” , “Şam Büzepki Dıp Cöçülşüm” bu iki cümle de aynı aslında şifreyi çözmüşsünüzdür. Çocuğunuz ile bu oyunu oynarken kripto denilen gizli iletişimin veya ülkelerin istihbarat birimlerinin buna benzer bir uygulama ile iletişim kurduklarını söyleyerek onların merakını uyandırabilirsiniz. İlk çağlardan beri insanlar bu yöntemi birçok alanda kullanmaktadır, günümüzde de oyun dili ya da programlama dili denilen kodlama çalışmalarında da benzer bir algoritmik dizilim söz konusu. Bu oyunu rakamlar ve sayılar ile de yapabilirsiniz.

6. Birkaç Deney Yapalım!

Çocukların deney yapmaları, fiziksel olayların nasıl olduğunu anlamaları için somut ve açıklayıcı oluyor. Deney yapmak çocukların merak duygusunu perçinlerken, yeni sorular sormasını da sağlayacaktır. Öğrenmenin temelinde yer alan merak ve soru sorma becerisi gelişen çocukların akademik olarak da gelişmeleri desteklenmiş olacaktır. Şimdi evde yapabileceğiniz iki basit deneyi anlatalım, daha fazlası için araştırma yapmak da sizin ödeviniz olsun.

Yanmaz Balon

Malzemeler: 2 balon, bir mum, kibrit, su.

Deney: İlk balonu havayla doldurun ve yanan bir mumun üzerinde tutun. Burada amaç, alevin balonu patlatacağını çocuklara göstermek. Sonra ikinci balonu suyla doldurun, mumu yakın ve bir kez daha balonu üzerinde tutun. Bu kez balonun alevin sıcaklığına dayanabileceğini göreceksiniz.

Açıklaması: Balonun içindeki su, mum tarafından dışarı verilen sıcaklığı emer. Böylece balonun kendi malzemesi yanmaz ve sonra da patlamaz.

      Yüzen Yumurta

Malzemeler: 2 yumurta, 2 bardak su, biraz tuz.

Deney: Bir bardak saf suyun içine bir adet yumurtayı dikkatle yerleştirin. Eğer yumurta bozuk değilse, bardağın dibine düşmesi gerekiyor. Ardından ikinci bardağın içine biraz sıcak su doldurun ve içinde 4-5 yemek kaşığı tuz eritin. Eğer su soğuyana kadar beklerseniz deney daha iyi olacaktır. Şimdi ikinci yumurtayı bardağın içine bırakın. Yumurta, suyun dibine düşmek yerine suyun yüzeyinde yüzecektir.

Açıklama: Buradaki anahtar, hem suyu hem de yumurtayı oluşturan moleküllerin yoğunluğudur. Bir yumurtanın ortalama yoğunluğu, saf sudan çok daha fazladır. Bu yüzden aşağı doğru çekilir. Tuzlu suyun yoğunluğu ise yumurtanınkinden daha yüksektir ve bu yüzden ikinci yumurta dibe düşemez.

7. Nefes Almak Yaşamaktır!

Özellikle 7 ile 10 yaş arasındaki çocuklarımız için nefes alma egzersizleri çok önemli, akciğer ve diyaframlarının gelişmesi için üfleme ve pipet ile bir şey çekmek çok yararlı. Bunu oyunlaştırarak yapmak hem çocuklarımız için geliştirici olacaktır, hem de bizim için eğlenceli bir aktivite olacaktır. Birkaç oyun önerim olacak, sizler buna benzer oyunları artırabilir farklı oyunlar üretebilirsiniz.

5×5 lik kağıt parçalarını pipetlerle bir masadan bir masaya çekerek taşıyın,

Bir karton parçasına ip ile yollar çizerek o yoldan bir pinpon topunu üfleyerek ilerletin,

Balon ile plastik bardak taşıyın,

Kağıt havlu rulolarının üstüne pinpon topu konularak belli bir mesafeden üfleyerek düşürmeye çalışın.

Masanın üstüne plastik veya kağıt bardakları ters bir şekilde bırakarak pipetler ile üfleyerek masanın diğer ucuna götürmeye çalışın.

8. Müzikli Balonlar

İstediğiniz kadar balon ve asetat kalemi ile oynayabileceğiniz bir oyun. İstediğiniz kadar balonu şişirin. Balon şişirme konusunda çocuğunuzdan da yardım alabilirsiniz. Balonların üzerine konuşmak istediğiniz konuya uygun kelimeler yazabilirsiniz. Benim vereceğim örnek değerler üzerine olacak. Balonların üzerine sorumluluk, saygı, sevgi, adil olmak, hoşgörü, yardımlaşma, paylaşma, dürüstlük gibi değerler yazabilirsiniz. Hareketli bir müzik de kullanabilirsiniz. Müzik başladığında tüm balonları havaya atıp yere düşmemesini sağlayacaksınız, müzik durduğunda herkes bir balonu alarak üstünde yazan değeri okuyup, onunla ilgili bir cümle kuracak, ya da bir durum anlatacak. Bunu birkaç değer üzerine konuşana kadar devam ettirebilirsiniz. Bu oyunu Matematik, Türkçe veya İngilizce dersleri için de kullanılabilirsiniz.

9. Tangram

Tangram, 7 geometrik parçayı kullanarak çeşitli şekiller yapmaya dayalı bir oyundur. Tangram, bütün aile bireylerinin birlikte oynayabileceği eğlenceli bir oyundur. Bu oyun, için el becerileri gerekmez. Sadece sabır, zaman ve her şeyden önemlisi hayal gücü yeterlidir.

Tangramı oluşturan yedi parça ile insan ve hayvan figürleri, geometrik şekiller yapabilirsiniz. Tangramın en önemli kuralı, yedi parçanın her figürde kullanılması ve parçaların üst üste gelmemesidir.

10. Q – bitz Oynayalım

Altı yüzeyinde farklı şekiller olan küplerin bir araya getirilerek, istenen şekillerin oluşturulmaya çalışıldığı eğlenceli bir oyundur. Q-bitz akıl yürütme becerilerini destekleyen, farklı düşünme becerilerini geliştiren bir oyun olarak zeka oyunları arasında sayılır. Hem çocuğunuzun oynayabileceği hem de ailece oynayabileceğiniz bu eğlenceli oyunla kaliteli vakit geçireceğinizi düşünüyorum.

Yazar: Gazi Aydeniz

Okumaya devam et
Advertisement

TREND