Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Zülfü Livaneli gözünden Yaşar Kemal

zülfü livaneli, yazar olmak, yaşar kemal, nasıl yazmalı, kişisel gelişim

Yaşar Kemal hakkında çok doğru ve derin analizler içeren kitaplar henüz yazılmadı. Çok güzel çalışmalar yapıldı ama onun edebiyatı daha uzun zaman incelenmeli. Zülfü Livaneli, büyük ustayı ve sanatını bakın nasıl anlatmış: ‘’Yaşar Kemal’de ancak büyük şairlerde, büyük romancılarda, olan muazzam bir sezgi gücü, ileri görüşlülük ve bir zevk var.’’ İşte Livaneli gözünden Yaşar Kemal…

Yaşar Kemal (Zülfü Livaneli’nin Konuşması)

Yaşar Kemal bana edebiyatta, müzikte, resimde, hangi dalda olursa olsun oyun oynamamayı öğretti.

Bir roman dünyası yaratmak ve o dünyayı gerçeğinden ayırarak bir mikrokozmos haline getirip bu yolla bütün insanlığı anlatmak çok zor bir iştir.

Benim için Yaşar Kemal üstüne konuşmak çok zor. Çünkü kırk yıllık bir dostluğun anlatımı ayrı, Yaşar Kemal’in edebiyatını değerlendirmek ayrı. Dünyada onun yaşamına, hayatına tanıklık ettiğim kırk yılı anlatabilmek, bir toplantının sınırlarını çok aşar. Bu yüzden öncelikle, bir okuru olarak ondan söz etmek istiyorum.

İnce Memed’i okuduğumda ortaokuldaydım. Kitap delisi bir çocuk olarak elime geçen her şeyi okuyordum. Dünya edebiyatından da birçok kitap ilgimi çekiyordu. Beyaz kapaklı Milli Eğitim Bakanlığı klasikleri ile birlikte Varlık Yayınları’nın sarı kapaklı kitapları elimden düşmezdi. Varlık Yayınları bizim hayatımızı zenginleştiren, dolduran yayınevlerinden birisiydi.

Böyle bir çocuk olarak İnce Memed, diğer yerli yabancı kitaplar içinde beni en çok etkileyen roman olmuştu. Ve hayatımda ilk ve son defa bir şey yapmıştım: Kitabı bitirdikten sonra öpmüştüm. Bu davranışa daha çok din adamlarında rastlanır, kutsal kitabı öperler. Evet, kitabı gerçekten öpmüştüm ve etkisinden de günlerce kurtulamamıştım. 

KADİM VE GÜNCEL BİR TÜRKÜ

Sonraki yıllarda, kitaptaki o derin etkinin ne olduğu üzerinde çok düşündüm. Belki de Yaşar Kemal’in diğer eserlerine hatta yaşamına yayılan, üslubuna, insanlarla olan ilişkilerine de yansıyan temel türkü neyse bu kitapta vardı ve ben bir çocuk olarak o türküyü duymuştum. Yalnız ben duymadım bunu elbette, Türkiye duydu, her yaşta milyonlarca insan duydu, dünya duydu. Peki neydi o türkü?

Yaşar Kemal hakkında çok doğru ve derin analizler içeren kitaplar henüz yazılmadı. Çok güzel çalışmalar yapıldı ama onun edebiyatı daha uzun zaman incelenecek. Ve o zaman ortaya şöyle bir şey çıkacak: Yaşar Kemal, sadece bir ülkenin milli edebiyat zenginliği içinde değil, sadece bir dilin sınırları içinde de değil. Kadim topraklardaki arkaik kültürleri türküsüyle, efsanesiyle içererek kitaplarına aktarmakla yetinseydi bile büyük yazar olurdu. Ama o, bütün bunların üstüne, yaşadığı çağın insanlarını gözlemleyerek, doğadaki, teknolojideki değişimlerin bu insanları nasıl değiştirdiğini anlamaya çalışarak kurmuş eserini.

Göbekli Tepe’den Çatal Höyük’ten biliyoruz ki dünyanın en eski yerleşimi burada. Kendi deyimiyle Çöl Arabistan’ın Mezopotamya’nın sözlü gelenekleri de burada. Bu muazzam geleneği tek başına sırtlayan bir Herkül gibi eser vermek, hem de bunu çağın değişimlerini kavrayarak başarabilmek kolay değil. Bu işi, edebiyatın ana nehrine dökülen coşkun bir nehir üslubuyla başarabilmek Yaşar Kemal denilen edebiyat mucizesini ortaya çıkarıyor.

EN BÜYÜK DERS

Yaşar Kemal’den, yakası açılmadık türküler de dahil çok şey öğrenmişimdir. Bunların hepsi bir araya gelince, şu yalın öğreti çıkıyor ortaya:

Yaşar Kemal bana edebiyatta, müzikte, resimde, hangi dalda olursa olsun oyun oynamamayı öğretti.

Çünkü sanat bir oyun değildir. Elbette yapıtları okurken, izlerken, dinlerken insanlar zevk almalı. Sanatçı bunu başaracak hüneri ortaya koymalı. Ama sanat hiçbir şekilde bir eğlence kabul edilemez.

Her çağın insanı, değişik etkilere, deyim yerindeyse modalara kapılıyor. Özellikle kitabın, sanatın meta haline dönüştüğü bir dönemde, dünyada sanat akımları, modalar yaratmanın ticari bir boyutu da var. Anglo Sakson modaları, Latin Amerika modaları, Noveau Roman, postmodernizm, Magic Realism modaları… Biri geliyor biri gidiyor. Yaşar Kemal ilk gençlik yıllarımdan beri bana, bu akımlara kapılmamanın, modalara aldırış etmemenin, köke sadık kalmanın önemini anlattı.

Edebiyatta asıl kök nedir? Homeros’tur, İlyada’dır, Odisse’dir, Dede Korkut’tur, Manas’tır, Cervantes’tir, Tolstoy’dur, Stendhal’dir.

Roman insanı anlatır, ancak insanı anlattığı zaman roman roman olur. Düşünün ki dünya edebiyatında belki de en iyi doğa anlatımını başaran bir yazar bunu söylüyor.

İnsanı, insan psikolojisini anlatmak yani Truva’nın o gururlu kralı Priamus’un düşmanına giderek, onun ellerine ayaklarına sarılarak oğlu Hector’un ölü bedenini istemesi bambaşka bir derinliktir. İşte bunu anlatabildiğin zaman büyük edebiyat olur. Oyun oynamamak bu demektir.

Yaşar Kemal bunları anlatarak, genç yaşımda beni sanat cinlerine karşı koruyacak bir zırh giydirdi. Bu zırh sayesinde müzikte de oyun oynamamayı, aynı şekilde köke gitmeyi, binlerce yıllık gelenekten ayrılmamayı öğrendim. Bu ulu nehre bir damla bir şey katabileceksem, bunun ancak bu sayede mümkün olabileceğini kavradım.

Geleneğe direnmek, en güçlü tabulara bile karşı çıkmak gerekir elbette. Ama bu, geleneğin dışında kalmak anlamına gelmiyor. Köksüzlük, geçmişi körü körüne tekrarlamak kadar anlamsızdır.

GERÇEK VE BAMBAŞKA BİR ÇUKUROVA

Bir roman dünyası yaratmak ve o dünyayı gerçeğinden ayırarak bir mikrokozmos haline getirip bu yolla bütün insanlığı anlatmak çok zor bir iştir. Bunu başarmış bazı yazarlar tanıyoruz elbette: Mesela William Faulkner, Yoknapatawha diye bir ülke yarattı, o ülkedeki insanları, pamuk işçilerini, iklimi, tozu, güneşi anlattı. Onun romanlarında pamuk işçilerinin terini, tozlu yolları, sarı sıcağı, nemi hissedersiniz.

Faulkner güneyli bir yazar, Yaşar Kemal de öyle. Bu yüzden ikisi arasında edebi bir akrabalık var.

Faulkner‘de de psikoloji çok önemli, Yaşar Kemal’de de.

Yaşar Kemal de aynen Yoknapatawha gibi Çukurova’yı anlatırken yeniden yaratır. Artık o hem bildiğimiz Çukurova’dır hem değil.

Çukurova bin türlü anlatılabilir; çünkü bin türlü gerçeklik katmanı var. Turistik gerçeklik, onun altında gazetecilik gerçekliği, onun altında siyasi-ekonomik-sosyolojik gerçeklik ama en derinde roman gerçekliği.

Latin Amerika’dan Uzak Doğu’ya kadar, kitap okurları Çukurova adını öğrendi. Çünkü Yaşar Kemal Çukurova mikrokozmosunda insanlar yarattı ve hareket ettirdi. Bu zenginliği bir tipler galerisi, karakterler galerisi olarak gözünüzün önüne getirin. Onun romanlarındaki insanlar ihtirasla kıvranırlar, zengin olma hırsına kapılırlar, onur mücadeleleri yaparlar, kendilerini kanıtlamak için adam öldürürler, korkarlar, korkunun üstüne giderler, cinsel şiddetle doğadaki şiddeti birleştirirler ve bütün bunlardan ortaya bir insanlık senfonisi çıkar.

Yaşar Kemal romanının bir önemli yanı da şu: Latin Amerika’dan çıkıp dünyayı saran ve adına büyülü gerçekçilik denilen akımdan çok önce ve onu hiç bilmeden Yaşar Kemal Anadolu mitosları yoluyla bu tekniği keşfetmişti.

Romanlarındaki insanlar düşle gerçek arasında sürekli gidip gelirler, hiçbir zaman tek bir dünyada değildirler ve gerçekle gerçeküstü arasındaki geçişler çok belirsizdir. Bazen kahramanların inançları, düşleri, düşünceleriyle romandaki anlatıcının üslubu öylesine özdeşleşir ki, şaşırırsınız; düşte misiniz, gerçeğin içinde misiniz anlayamazsınız. Ayrıca gerçek nedir? Kime göre, neye göre gerçek?

Bazen düşler, insanın en temel gerçeğidir. Gerçek diye bellediğimizden daha gerçektir. Mitoslar ve masallar da öyle. Çünkü onlar, “gündelik gerçek” kabuğunun altındaki daha derin bir şeyi ifade eder.

Bu yüzden Yaşar Kemal romanındaki gerçeklik algılaması çok derindir ve çağının romanını çok aşar.

KİŞİNİN İÇ DÜNYASININ DERİNLİĞİ

1980 yılında Yaşar Kemal’in yeni çıkan “Kimsecik” romanı hakkında bir yazı yazmıştım. Romanın yayımlandığı günlerde John Lennon, Marc Chapman adlı sıkı bir hayranı tarafından öldürülmüştü. Adam sürekli olarak Lennon müziği dinliyor, duvarlarına onun resimlerini asıyor ve hayatının tek kahramanı olarak bu müzik adamına sarsılmaz bir hayranlık duyuyordu. Dünyasında başka kimseye yer yoktu. Ama Marc Chapman ne yaptı? Gidip John Lennon’ı yani kahramanını öldürdü.

Bütün dünyayı şaşırtan bir eylemdi bu ve herkes cinayetin sebebini arıyordu. Oysa cevap Yaşar Kemal’in bu olaydan yıllarca önce yazmaya başladığı ve cinayetle aynı günlerde yayımlanan Kimsecik romanındaydı. Yaşar Kemal o romanında kendi çocukluğuna dönüyor, babasının yolda öksüz ve yetim bir çocuk olarak bulup aldığı, oğlu gibi bakıp büyüttüğü Salman’ın, büyüdükten sonra, hayran olduğu o babayı öldürmesini anlatıyordu. Bu bir “Beni de adam yerine koy. Beni önemse, beni sev” cinayetiydi. Salman’ın elindeki bıçak babasına “Beni kabul et! Ne olur kabul et! Ben varım” diye haykırıyordu.

Bir insanın kendisini başka bir insan karşısında silmesi, sıfırlaması, zamanla korkunç bir şiddete dönüşebiliyor. Yaşar Kemal yeni yayınlanan romanında Marc Chapmanları anlatmıştı.

İNSANI ANLAMANIN YOLU OLARAK ROMAN

Kimsecik romanı ayrıca bir yazarın kendi hayatındaki bir trajediye nasıl bakması gerektiği açısından da bir örnek oluşturur. Romanda babasının öldürülüşünü anlatıyordu Yaşar Kemal ama babasını öldüren katil çocuğu anlamak için yazmıştı o romanı. Bu bence çok büyük bir şey. Bir insanın, babasının katilini anlamaya çalışarak yazması ve onun içinde bulunduğu durumu, onun psikolojisini, onun neler hissettiğini araştırması büyük bir yazarlık ve insanlık özelliği.

O sırada yazdığım yazıda diyordum ki; Mark Chapman’ın trajedisiyle Salman’ın durumu aslında aynı yerde kesişiyor. Bu da bizi roman ve güncellik konusunda düşünmeye zorluyor. Birkaç yıl sürecek bir roman çalışmasına başlarken, iki üç yıl sonra birisi kalkıp birisini vuracak, bu da o sırada dünyanın en önemli haberi olacak, ben de o konuya denk düşen bir roman yazayım diyemeyeceğinize göre roman nasıl güncel olabilir? Bunun sırrı nedir?

Aslında siz dünyanın derin gerçekliğini algıladığınız zaman, o dünya da size uygun bir biçimde davranıyor ve hayat, sanatı taklit etmeye başlıyor.

Sadece birkaç yıl sonra değil, onlarca, hatta yüzlerce yıl sonra yaşanan olayların bile açıklamasını önceden yapabiliyorsunuz.

ÇEVRE BİLİNCİNİN ÖNCÜSÜ

Yaşar Kemal ilk romanlarını yazdığı yıllarda, çevre konusu bu kadar önemli bir şey değildi; çevre duyarlılığı hemen hemen yoktu. Hele Türkiye’de, belki de göçebe genlerimizden gelen bir özellikle doğanın kirlenmesi gibi konular hiç gündeme gelmezdi. Deniz kirlenmiş, orman bitmiş, toprak erozyonla yok olmuş, değişen doğa koşulları ceylanları, kartalları yok etmiş… Bu sorunlar kimsenin gündeminde de değildi, umurunda da. İşte o dönemde, Yaşar Kemal, belki de dünyada ilk olarak bu konu üstüne ciltlerce roman yazdı, insanlarda çevre bilinci uyandırmaya çalıştı. Doğanın değişiminin, insanın değişmesi olduğunu vurguladı. Kapitalizmin teknolojiyi kullanarak üretim kapasitelerini artırmak uğruna doğayı mahvettiğini, doğayı yok ettiğini elli yıl önce yazmaya başladı.

Oysa biz bu konuları ancak bugün konuşuyoruz değil mi? İnsan soyunun doğayı yok ederek aslında kendini yok ettiğini söylüyoruz. Gündemimizde Kyoto protokolü, Al Gore’un belgesel filmi var.

ROMANLA YAŞAMAK

Yaşar Kemal, kırk yıldır hiç ayrılmadan sürdürdüğümüz abi-kardeş ilişkisi içinde bana hayatının çeşitli dönemlerini anlatmıştır. Bu anılar içinde Arif Dino büyük bir yer tutar. Osmanlı’nın ünlü Abidin Paşa’sının torunu, Abidin Dino’nun ağabeyi olan bu dünya entelektüeli, Adana’da tanıdığı, Karacaoğlan şiirleri derleyen, şiirler yazan genç Kemal’e büyük katkılarda bulunmuştur. Ona dünya edebiyatını öğretmiş, hatta bölüm bölüm Faulkner’i çevirerek roman yazmasını istemiştir.

Ama Kemal ona “Daha hazır değilim” der. Arif Dino nedenini sorunca da “Daha edebiyat teorim hazır değil” cevabını vererek onu şaşırtır. Yani bu Çukurovalı genç, içinden geçenleri kağıda dökmeden önce ne yazmalı-nasıl yazmalı sorunu üzerinde düşünmekte, bir edebiyat kuramı oluşturmaya çalışmaktadır.

Oysa köyden gelen bir genç olarak önünde, kolayca izleyeceği bir yol çizilidir aslında. Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların başını çektiği, hemen hemen bütün solcuların saygı duyduğu bir “Sosyalist Gerçekçilik” akımı mevcuttur. Beklenir ki Yaşar Kemal de bu yola girsin ve ömrü boyunca, yoksul köylü-zengin ağa çelişkisini işleyen sosyolojik romanlar yazsın. Ama hayır! O kendisine yeni bir yol çizmeye, örnek yerindeyse Maxim Gorki’nin naturalizmi yerine Anton Çehov‘un daha ince psikolojik mizahını benimsemeye yatkındır.

Bunun nasıl mümkün olabildiği üzerine çok düşündüm. Yaşar Kemal’i tanıdığım yıllardan beri, onun köyü tanıyan bir romancı ama bir “köy romancısı” olmadığı gerçeği; köyü, insan ilişkilerini incelediği bir laboratuvar, bir mikrokozmos olarak ele alışı beni hep şaşırttı. Bunun sırrını merak ettim. Sonra anladım ki Yaşar Kemal’de ancak büyük şairlerde, büyük romancılarda, olan muazzam bir sezgi gücü, ileri görüşlülük ve bir zevk var.

Zevk sanatta çok önemli bir öge. İnsan ancak kitsch’le sanatı ayırabiliyorsa yaratıcı oluyor. Adana yıllarında Abidin Dino’nun yeni yaptığı tabloları dizip, genç Kemal’e “Hadi seç bakalım” dediği ve onun beğenmediği tabloları yok ettiği gerçeği, bu garip olguyu yeterince açıklamıyor mu zaten. Yaşar Kemal bunu “kilim zevkiyle” açıklamaya çalışıyor ama bence yeterli değil. Başka bir şey var.

BİR BAŞKA İHTİRAS

Yaşar Kemal, hayatı en ufak kıpırtılarına kadar seziyor. Bu kıpırtıları sezdiği zaman onları romanına müthiş bir ihtirasla geçiriyor. “İhtirasla” diyorum çünkü onun roman yazma tutkusundan daha büyük ihtirası olan bir insan tanımadım ben. İnsanlarda iktidar hırsı olur, para hırsı olur, yaşam hırsı olur, her şey olur ama roman yazmakla ilgili bu kadar büyük bir ihtirasa, önüne gelen her engeli yıkıp devirecek “üstü kan köpüklü meşe seli” gibi bir ihtirasa kolay rastlanmaz.

Bu tutkuyu zaman zaman ürpererek hissetmişimdir. Yaşar Kemal için hayatın denklemi çok yalındır. Octavo Paz’ın “Ya şiir, ya kaos” dediği gibi o da “Ya roman, ya ölüm” ilkesiyle yaşar. Hayattaki en ciddi işin roman yazmak olduğunu, romanın bir ölüm kalım meselesi olduğunu iliğinde kemiğinde hissederek yazması çok önemli bir şey.

Yıllar önce Stockholm’de bizim evde, o küçücük sürgün evinde otururken, bir şeyler konuşuyorduk. Yaşar Kemal birden “Eyvah!” diye ayağa fırladı. Ne olduğunu anlayamadım. Büyük bir felaket oldu diye korktum. O, panik içinde “Benim hemen eve gitmem gerekiyor. Hemen götür beni, hemen götür beni” diye telaşla yineliyordu. Sonradan öğrendim; meğer o sıralarda yazmakta olduğu romanda, bir çocuğun çok sevdiği ölü yunus balığını kumsala gömdüğünü yazmış. Sonra da bu sahne aklına gelince “Ben böyle iğrenç bir şeyi nasıl yazabildim?” diye paniğe kapılmış. Sanki bir yakını ölmüş ya da dünya savaşı çıkmış gibi gerçek bir panik yaşıyordu.

EVRENSEL TEMALAR

Bütün bu özelliklerini uzun uzun konuşmamız gerekiyor ama ne yazık ki zaman sınırlaması var. Yaşar Kemal’in her romanını her sahnesiyle belki saatlerce konuşabilirim. Mesela Hollywood filmlerini görüyorum, onun temalarından küçücüğü üzerine koskoca filmler yapıyorlar.

Bir örnek vereyim: Kiralık katil, öldürmesi gereken adamı takip ediyor, onun evine, daha doğrusu kulübesine geliyor, pencereden gizlice içeriyi seyrediyor. Adam dışarıda kumar oynadığı için evde yok, çoluk çocuk perişan, aç biilaç oturuyorlar. Gide gele aileye acımaya başlıyor, ailenin çocuklarını tanıyor, öldürmesi gereken adamın evine çocuklar için gizlice oyuncaklar bırakıyor, bayramda mahzun olmasınlar diye. Mesela bu büyük temalardan bir tanesi, böyle derin psikolojik sahneler var.

Başka bir romanında gene kiralık bir katil bir eve giriyor; yataklarında uyumakta olan bir çifti öldürecek. Tabancayı çekiyor ama bir türlü ateş edemiyor. Çünkü uyuyan insan masumdur, nasıl ateş edeceksin? Dışarıda yoğun bir ay ışığı var. Bir ara rüzgar perdeyi kaldırıyor ve genç kadının çıplak göğsü ay ışığında parlıyor. O anda cinsel şiddetle hayatın şiddeti bir araya geliyor ve katil, kurşunları yağdırmaya başlıyor. Bunlar çok büyük temalar, derin temalar ve Yaşar Kemal bunları, belki kendi bilincini de aşan bir yaratıcılıkla ortaya koyuyor.

Dünya edebiyat çevrelerinin Yaşar Kemal’i başta Homeros olmak üzere en büyük yaratıcılarla kıyaslaması boşuna değil. Galiba bazı insanlarda, kendi bilinçlerini aşan bir yaratıcılık fışkırması oluyor. Ve bu fışkırma sonucunda “Büyük Sanat” ortaya çıkıyor.

Bu yüzden ben Yaşar Kemal için “Yerelden evrensele giden yazar” vs tarzındaki tanımlamaları pek beğenmiyorum. Bu çapta bir yaratıcılık hem yereldir, hem evrensel. Yaratıcılık her yerde yaratıcılıktır. Ve bu dünyanın en büyük yaratıcılarından biri, Yaşar Kemal adıyla Türkiye’ye nasip olmuştur.

Zülfü Livaneli

Yapı Kredi Yayınlarının düzenlediği bir toplantıdaki konuşma, 25 Eylül 2010

Bu metin, Livaneli’nin, Edebiyat Mutluluktur kitabında yer almaktadır.

Kaynak: www.insanokur.org

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Renklerin anlamları ve psikolojik etkileri

renklerin anlamları ve kullanım alanları, renklerin anlamı, renkler, renk

Farklı renklerin insan vücudunu ve zihnini etkilediğine dair iddiaları sıklıkla duyarsınız. Peki, bu iddiaları destekleyen bir bilimsel delil ya da veri var mıdır? İşte yanıtı…

Renklerin İnsan Vücudu ve Zihninde Farklı Etkileri

Renkler bir cisim tarafından yansıtılan, yayılan ya da geçirilen ışığın dalga boyunun, gözdeki ışığı algılayabilen yapılar tarafından algılanmasıyla görülür.

Renklerin insan vücudu ve zihninde farklı etkileri olduğunu çoğu zaman hissedebiliriz.

Peki, bu iddiayı destekleyen veri veya bilimsel bir araştırma var mı?

Leeds Üniversitesindeki bir grup araştırmacı renk deneyimi üzerine olan araştırmalarında, ışığın insan davranışı ve psikolojisi üzerindeki etkilerini anlamak için bir çalışma yaparlar.

Deneyim Tasarımı adını verdikleri bu sistemde bir oda herhangi bir dalga boyunda olan renkli bir ışıkla doldurulur.

Bu grup yaptığı son araştırmalarda renkli ışığın kalp atışı ve tansiyon üzerine küçük bir etkiye sahip olduğunu bulmuştur. Kırmızı ışığın az da olsa kalp atışını hızlandırdığını, mavi ışığın ise kalp hızını yavaşlattığını göstermiştir. 

Aynı üniversiteden Nicholas Ciccone tarafından yürütülen bir araştırma, renkli ışığın kişilerin psikolojisi üzerindeki etkisine dair kesin bir kanıt bulamamış olsa da buna benzer çalışmalar renklerin yaratıcılık, öğrencilerin sınıf içinde anlatılanları daha iyi öğrenebilmesi ve uyku kalitesini artırabilmek üzerine devam etmektedir.

Işık, özellikle renkler, bizleri normal bir görmenin de ötesine taşıyabilir.

Anlamları ve hayatımıza olan etkileri nelerdir?

Beyaz: Saflığı, temizliği ve sürekliliği, yani istikrarı simgeliyor. Kullanıldığı alanda konsantrasyon düzeyini arttırıyor. Aynı zamanda beraber kullanıldığı diğer renklerin etkilerini arttırıyor.

Siyah: Gücü, tutkuyu, esrarengizliği ve birçok ülkede yası simgeliyor. Işığı absorbe etmesinden dolayı dikkati dağıtabilecek etkenleri aza indiriyor.

Mavi: Sonsuzluk ve özgürlük simgesi olarak görülüyor. Konsantrasyon arttırıcı, zihinsel arınmaya ve dinlenmeye yardımcı, huzur verici… Güven ve sadakati de simgeliyor. Yapılan bazı araştırmalarda mavi odada çalışmanın verimi arttırdığı da kanıtlanmış. Ayrıca mavi renk sakinleştirici bir etkiye de sahip.

Yeşil: Doğanın ve huzurun rengidir. Psikolojik ve bedensel olarak kendimizi iyi hissetmemizi sağlar.

Kırmızı: Canlılığın, hareketin ve fiziksel gücün rengidir. Azim ve kararlılığı simgeliyor. Hareketi ve canlılığı çağrıştırdığı için mutfak, çocuk odaları ve topluma açık alanlarda tercih edilebilir.

Sarı: En parlak ve dikkat çekici renk olmakla birlikte neşeyi, zekâyı, inceliği ve pratikliği simgeliyor. Vurgulanması ve dikkat çekmesi istenen yerlerde kullanılabilir. Ayrıca alçakgönüllülüğü, bilgiyi ve bilgeliği de simgeliyor.

Mor: Asalet, lüks ve itibarın rengidir. Kendine güveni simgeler. Mor renk ayrıca zekâ, bilinç ve içgörü düzeyiyle paralellik taşır.

Pembe: Neşeyi ve rahatlığı simgeliyor.

Turuncu: Heyecan verici bir renktir. Canlılık, yaratıcılık ve iletişimin temsilcisidir. Aynı zamanda mutluluk vericidir. Dışa dönük, cana yakın, mutlu ve çocuksu bir algı yaratır.

Lacivert: Sonsuzluk, otorite ve verimliliği simgeliyor. Ciddi bir renktir ve emin olma hissi verir.

Kahverengi: Toprağın ve doğallığın rengidir. Kişide güvenlik duygusunu pekiştirir. Sosyal dengeyi ve toplum içinde rahatlığı sağlar.

Gri: Alçak gönüllülüğü ve dengeyi ifade eder.

Renklerin Reklamlarda ve Pazarlamada Kullanılması

Renklerin bilinçaltımıza olan etkilerini kullanan firmalar, bizlerin hangi ürünleri almamıza, hangi giysileri giymemize ve hangi yemekleri yediğimize kadar karar vermemizde etkili oluyorlar.

Beyaz: Çocuk ve sağlık ürünlerinde sıkça kullanılır. Gözün algıladığı en parlak renk olduğundan, işaretlerde, paketlerde ve satış noktalarında zıtlık oluşturarak dikkati çekmek için kullanılır.

Siyah: Esrarengiz, güçlü, prestijli, klasik ve şık bir renk olarak algılanır. Bazı markalar ürünlerinde siyahı bilinçli olarak o ürünün elit bir ürün olduğu ve ucuz bir ürün olmadığı algısı yaratmak için kullanırlar.

Mavi: Bilinçaltında sağlam ve kendinden emin bir duygu yarattığı için sosyal medya sitelerinin çoğunlukla bu rengi kullandığını görebiliriz.

Yeşil: Tazeliği ve şifayı çağrıştırdığı için organik ürünlerin pazarlanmasında bu renge rastlayabiliriz. Koyu yeşil ise para ve itibar rengidir. Bu yüzden bazı bankaların renklerinde bu rengi ve tonlarını görebiliriz.

Kırmızı: Kırmızı satışın rengidir. Bilinçaltını en fazla uyaran, seksi, hareketli, tutkulu ve dikkat çekici bir renktir. Özellikle dikkat çekmesi istenilen satış noktalarında ve iştah açtığı için gıda sektöründe çok sık kullanılır.

Sarı: Altının, zenginliğin ve lüksün sembolüdür. Kırmızıyla birlikte gıda sektöründe kullanılabilir.

Mor: Asalet, imparatorluk ve kraliyet rengi olduğu için şıklığı ve zenginliği hatırlatır. Duygulara hitap edici ürünlerde bu renk kullanılabilir.

Turuncu: Mutlu ve çocuksu bir algı yarattığından dolayı hedef kitlesi çocuklar ve gençlerin olduğu iş kollarında tercih edilebilir.

Lacivert: Polis ve pilot üniformalarında güvenilir, sağlam, emin izlenimini verir. Ayrıca banka ve finans sektörlerinde de tercih edilmektedir.

Kahverengi: Toprağın rengi olan kahverengi ev ve yemek sektörü için önemli bir renktir. Sağlıklı, doğal ve organik ürünleri çağrıştırır, bu yüzden bu sektörde tercih edilebilir.

Renklerle ilgili yapılan bir araştırmaya daha değinip yazımızı sonlandıralım.

Kansas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada sanat müzesindeki halının altına donatılan bir sistemle duvarın rengini beyaz ve kahverengi olarak değiştiriyorlar. Beyaz renk duvar arka planda olunca insanlar müzede yavaş hareket ediyorlar ve daha uzun süre kalıyorlar. Kahverengi duvar arka planda iken ise müzede hızlı hareket ediyorlar ve daha az süre kalıp, kısa sürede müzeyi terk ediyorlar.

Bu nedenle fast food restoranlarının hepsinin sandalyeleri ve masa rengi kahverengi iken, duvar boyaları ise kahverengi ile pembe ve şampanya renklerinin karışımından oluşur.

Bu restoranlar, gelen diğer müşterilere daha çabuk yer açılması için bizlerin bir an önce yemelerini ve orayı terk etmemizi isterler.

Aldığımız kararlarda başkalarının bizi istedikleri şekilde yönlendirmelerinden bir nebze de olsa kurtulabilmek için renkleri tanıyalım ve onların farkında olalım.

Unutmayalım ki manipüle edilmekten kurtulmamız, manipüle edildiğimizi anlamamızdan geçer.

Kaynak: www.matematiksel.org

Okumaya devam et

MAKALE

Zihni çok çalıştırmak ömrü kısaltıyor

zihin, nöron, nöral faaliyetler, Manşet, insan beyni, daha uzun yaşamanın anahtarları, beyin, araştırmalar

Yıllardır yapılan araştırmalar, fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyordu. Peki, ya tam tersi doğruysa? Daha uzun yaşamanın sırrı daha az nöral faaliyetleri olan bir beyin olabilir mi? İşte yanıtı…

‘Aşırı’ Beyin Faaliyeti, Ömrün Daha Kısa Olmasıyla Bağlantılandı

Olağandışı ölçüde uzun yaşayan insanlardan ölüm sonrasında alınan beyin dokularının incelendiği ve bu insanlar ile 60’larında ve 70’lerinde ölen kişilerin arasında ne gibi farklar olduğuna dair ipuçlarının arandığı yeni bir çalışmaya göre; içerisinde çok fazla nöral faaliyet olmayıp daha sessiz olan bir beyin, daha uzun yaşamanın anahtarlarından biri olabilir.

“Kullanmazsan kaybedersin” görüşü, beyni yaşlanmaktan koruma konusunda baskın bir düşünce olmuştu. Yapılan geniş ölçekli araştırmalar da, insanlar yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel olarak faal kalmanın birçok faydası olduğunu gösteriyor.

Ancak Nature bülteninde yayınlanan bu çalışma, daha fazlasının her zaman daha iyi olmadığını öne sürüyor. Haddinden fazla faaliyet (en azından beyin hücreleri seviyesinde), zararlı olabilir.

Lieber Beyin Gelişimi Enstitüsü’nde sinirbilimci olan ve bu çalışmada yer almayan Michael McConnell şöyle söylüyor: “Bu yeni makalede insanı düpedüz şok eden ve kafa karıştıran şey … sizi algısal yönden normal halde tutan şeyin, beyin faaliyeti olduğunu düşünmeniz. Hayatınızın sonraki dönemlerinde beyninizi faal tutmak istediğinize yönelik böyle bir görüş mevcut”

“En beklenmedik şey ise … sinirsel faaliyeti sınırlandırmanın, sağlıklı yaşlanma bakımından iyi bir şey oluşu. Bu çok mantıksız.”

Harvard Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar, yaşları 60 ve 70’lerden başlayıp 100 veya daha ötesine uzanan asırlık insanlara kadar, değişik yaş gruplarındaki kişilerin, insan beyin bankalarına bağışladığı beyin dokularını analiz etmiş.

80’li yaşların ortalarından önce ölen insanların beyinlerinde, REST adı verilen ve beyin faaliyetini ateşlemekle ilişkili genleri bastıran bir proteninin; en yaşlı insanlarla kıyaslandığında, daha düşük seviyelerde bulunduğunu keşfetmişler. Daha önce ise REST’in, Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğu gösterilmiş.

Fakat araştırmacılar, REST’in insanları bir şekilde ölümden koruduğunu mu yoksa bunun sadece, ileri yaşlanmanın bir işareti mi olduğunu kesin olarak bilmiyorlarmış.

Yaşayan insanların beyinlerindeki REST’i ölçmek şu an mümkün olmadığından; bilim insanları, bunun yaşam süresinde bir rol oynayıp oynamadığını görmek amacıyla yuvarlak kurtlar ve fareler üzerinde deney yapmaya başlamışlar.

Araştırmacılar, REST’in kurtlarda bulunan versiyonundaki faaliyeti artırdıklarında, kurtların beyin faaliyeti azalmış ve daha uzun süre yaşamışlar. REST benzeri gen, çok uzun yaşam sürelerine sahip “ihtiyar” yuvarlak kurtlarda devre dışı bırakıldığı zaman ise bunun tersi meydana gelmiş; kurtların sinirsel faaliyeti artmış ve ömürleri önemli miktarda kısalmış.

Ayrıca, REST’ten yoksun olan farelerin, daha meşgul beyinlere sahip olması (nöbet benzeri faaliyet patlamaları da dahil) daha muhtemelmiş.

Calico Laboratuvarları’nda yaşlanma araştırması bölümünün başkan yardımcısı olan Cynthia Kenyon şöyle söylüyor: “Bence bu bir aşırı çalışma, kontrolden çıkmış uyarım durumu; beyin için iyi bir şey değil. Nöronların aktif olmasını, nerede ve ne zaman aktif olmalarını istersiniz; sadece genel yönden ateşleniyor olmalarını değil.” Kenyon, çalışmanın tasarımını beğeniyor fakat sinir sisteminin, ömür miktarı üzerinde etkisi olan pek çok dokudan sadece biri olduğunu düşünüyor.

Hücre seviyesindeki beyin faaliyetinde görülen bu farklılıkların, insanlardaki algı veya davranış farklılıklarına nasıl tercüme edilebileceği henüz belli değil.

Harvard Tıp Fakültesi’nde genetik ve sinirbilim profesörü olan ve çalışmaya liderlik eden Bruce Yankner, kendi laboratuvarının hali hazırda yeni bir çalışma hazırladığını ve bu çalışmada; ilaçlar ile REST’i hedef almanın, nörodejeneratif hastalıkları veya yaşlanmanın kendisini tedavi etmede yeni yollar sunup sunmayacağının araştırılacağını söylüyor.

Yankner’in söylediğine göre bu araştırma hattı, sinirsel ritimleri etkileyen meditasyon gibi alternatif müdahalelerin, erken bellek kaybı konusunda nasıl işe yarayacağını anlamaya çalışmak bakımından da ilginç olabilir.

“Bence bizim çalışmamızın anlattığı şey şu: Yaşlanmayla birlikte, bazı anormal ve zararlı sinirsel faaliyetler de oluyor ve bunlar hem beynin verimini azaltıyor, hem de kişinin veya hayvanın fizyolojisine zarar vererek; bunun sonucunda ömür süresini kısaltıyor.”

Bağış yapılan ve araştırmacıların üzerinde çalıştığı beyinler, çeşitli sebeplerle ölen insanlardan gelmiş. Bu durum, REST’teki farklılığın, ölüm olasılığıyla ilişkili olup olmadığını bilmeyi imkansız hale getiriyor.

Brandeis Üniversitesi’nde psikoloji profesörü olan Angela Gutchess, insanlar yaşlandığında ve beyin tarayıcılarında test edildiklerinde; prefrontal kortekste (Harvard araştırmacılarının REST üzerinde çalışma yaptığı beyin bölgesi) pek çok değişim olduğunu söylüyor.

Kendisinin söylediğine göre bazı durumlarda, yapılan çalışmalar; genç insanlara kıyasla yaşlı yetişkinlerin, bir işi yaparken daha fazla beyin devresini faaliyete geçirdiklerini göstermiş. Fakat bu değişikliğin ne anlama geldiği belli değil: Bu faaliyete geçirme kalıpları, yaşlı insanlarda daha verimsiz olan bir beynin veya telafi girişimlerinin bir işareti olabilir.

‘CRUNCH’ adı verilen bir model, beyinde faaliyete geçirilen yer kalıplarında yaşlanmayla birlikte görülen değişimleri açıklamaya çalışıyor. Bu modele göre, insanlar gitgide daha zor işler yapmaya çalıştıklarında, beyinlerinde daha fazla bölge faaliyete geçiyor; ta ki, zihinsel kaynakların tükendiği bir çıkmaza ulaşana kadar. Yaşlı insanlardaki çıkmaz noktası daha yakın ve bu kişiler, gençlerde olduğu kadar fazla bölgeyi faaliyete geçiremiyorlar.

‘STAC’ adı verilen bir diğer model ise; yaşlı insanlarda, doğal bilişsel kaynaklardan oluşan temel iskelede doğal bir değişim gerçekleştiğini ve bu değişimlerin, insanlar zor işlerle karşılaştıklarında daha fazla sinirsel bölgeyi çalıştırıp çalıştıramayacaklarını ve bunları nasıl çalıştıracaklarını etkilediğini söylüyor.

Gutchess, bu yeni çalışmanın ilgi çekici olduğunu ve yaşlanan beyni gerçekten anlamak için; insan davranışından beyin görüntülemeye, bireysel hücrelerin çalışmasına kadar çok farklı ölçeklere odaklanan bilimsel laboratuvarların sunduğu gözlemler ile modeller arasındaki noktaları birleştirmenin gerekeceğini söylüyor.

“Farklı seviyelerdeki uzmanlık alanları arasında köprü kurmamız gerekiyor” diyor Gutchess.

Yazar: Carolyn Y. Johnson
Kaynak: www.popsci.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Bu davranışlar kişiliğimizi ele veriyor!

psikoloji, Manşet, kişilik özellikleri, kişilik, davranış

Günlük hayatta fark etmeden yaptığımız birçok şey kişiliğimiz hakkında ipucu veriyor. İşte günlük davranışlarımızın farklı kişilik özellikleri ile bağlantısını anlamamıza yardımcı olabilecek bir makale…

Kişiliğimizi açığa vuran gündelik davranışlar

Yapılan araştırmalar, baharatlı yemek sevmek, banyo yaparken şarkı söylemek gibi önemsiz görünen davranışların, insanın kişilik özelliği hakkında önemli verileri içerdiğini gösteriyor.

Psikolojide kişilik, nasıl bir hayat süreceğimize dair ipuçları sunduğu için önemli bir konudur. Örneğin özenli bir insansanız, fiziksel sağlığınızın iyi olması ve daha uyumlu ilişkiler içinde olma olasılığınız daha yüksektir; dışadönük insanlar daha mutludur; fazla sinirli insanlarda daha fazla ruh sağlığı sorunları ortaya çıkabilir; açık fikirli insanlar daha çok para kazanabilir; daha ‘uyumlu’ insanların daha çok arkadaşı olur.

Ancak kişilik özelliklerimiz sadece uzun vadeli başarılarımızda değil, gündelik küçük alışkanlık ve davranışlarımızda da kendisini gösterebilir. Personality and Individual Differences (Kişilik ve Bireysel Farklıklar) adlı dergide yayımlanan yeni bir araştırma, beş temel kişilik özelliğine özgü davranışları ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Ve sonuçlar oldukça şaşırtıcı.

Örneğin, dışadönük insanlar daha çok partilere giderken, sorumluluk özelliği ağır basan insanlarda işlerini geciktirme ihtimali daha azdır. Ama dışadönüklerin aynı zamanda sıcak su dolu küvette keyif yapmayı sevdiğini, ya da sorumlu insanların daha az kitap okuduğunu tahmin edemezdiniz herhalde.

Araştırmacılar, ABD’nin Oregon bölgesinden çoğunluğu beyaz ve yaş ortalaması 51 olan 800 kişiyle görüştü. Yapılan kişilik testinde, kişilik özellikleri ile ilgili 100 farklı sıfatın (çekingen, nazik, düzenli, rahat, zeki, sanatçı ruhlu vb.) kendilerini ne ölçüde doğru tanımladığı soruluyordu.

Daha sonra bu testin sonuçları, aynı kişilerle dört yıl önce yapılan ve son bir yılda 400 farklı aktiviteyi (kitap okumaktan banyoda şarkı söylemeye kadar) ne kadar yaptıklarına ilişkin yanıtlarıyla karşılaştırıldı.

Dışadönüklerin sıcak su dolu küvette yatmaktan tutun da, partiler planlama, barlarda içki içme, para kazanma yollarına dair tartışmalar yürütme, araba kullanırken telefonda konuşma, dekorasyon, bronzlaşmaya çalışma gibi etkinlikler için daha fazla zaman harcadığı görüldü.

Daha fazla sorumluluk duygusu olan insanların ise tersine, kitap okuma, küfretme ve kalem ucu çiğneme gibi kendi halinde yapılan bazı aktivitelerden kaçınmaları dikkat çekiyordu.

Yumuşak başlı ve uyumlu insanlar ise ütü yapma, çocuklarla oynama, bulaşık yıkama gibi işlerle daha fazla meşgul oluyor ve bunu muhtemelen başkalarını mutlu etme güdüsüyle yapıyor, evde sorun çıkmasındansa iş yapmayı tercih ediyorlardı. Daha şaşırtıcı olanı ise arabada ya da banyo yaparken daha fazla şarkı söylemeleriydi.

Psikolojide beş kişilik özelliği kategorisi:

dışadönüklük – içedönüklük

yumuşak başlılık/ uyumluluk – uyumsuzluk/ antagonizm

güvenilirlik/ sorumluluk – sorumsuzluk

duygusal dengelilik – nevrotiklik

deneyime açıklık – tutuculuk

Çabuk sinirlenen nörotik insanlar ise sakinleştirici ya da anti-depresan alma gibi ruh sağlığını iyileştirecek türden aktivitelere daha çok zaman ayırmıştı. Fakat aynı zamanda çabuk parlama, başkalarıyla alay etme gibi anti-sosyal davranışlarda bulunduklarını da (muhtemelen kendi duygularını kontrol edemedikleri için) kabul ediyorlardı.

Açık fikirli ve yeniye açık insanlar şiir okuma, operaya gitme, esrar içme, sanat eserleri üretme, kahvaltıda baharatlı yiyecekler yeme, ev içinde çıplak dolaşma gibi etkinliklerde bulunuyordu. Bunların bir spor takımını tutma ihtimali de azdı.

Araştırdığı çok sayıda ki aktiviteden dolayı bu araştırma oldukça etkileyici. Fakat aynı kişilik-davranış bağlantısının farklı kültürlerde de görülüp görülmeyeceği önemli. Aynı zamanda, bir kısmına önceki araştırmalarda yer verilmiş olsa da, hala bakılması gereken binlerce farklı gündelik davranış bulunuyor. Bunların da kişilik özelliklerine göre dağılımı incelenebilir.

Daha önceki bazı araştırmalarda, ‘Karanlık Üçlü’ olarak bilinen kişilik özellikleri Narsistlik, Makyavelcilik (amacına ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır) ve Psikopatlık üzerinde durulmuştu. Örneğin, psikopat özellikleri ağır basanlar yalnızca şiddet ve saldırganlık içeren davranışlara daha açık olmakla kalmadığı, aynı zamanda normalden çok daha uzun süreli göz temasında bulundukları, internette daha fazla troll faaliyetlerinde bulundukları görüldü.

Karanlık Üçlü kategorisinden herhangi birine giren insanların çoğu, sabah erken kalkmayı değil, gece geç yatmayı tercih ediyordu. Narsistler daha fazla ‘selfie’ çekip paylaşıyor, Makyavelci özellikleri ağır basan heteroseksüel kadınlar eşleriyle ilişkilerinde orgazm taklidine daha çok başvuruyordu.

Bu tür araştırmalarda, zararlı ve sağlıksız günlük davranışların farklı kişilik özellikleri ile bağlantısının kurulması, daha spesifik sağlık kampanyaları ve müdahaleleri olanaklı kılabilir.

Bu araştırmalar, kişilerin kendileri hakkında açık ve dürüst cevap vermelerine bağlıdır. Bu yolla insanlara gündelik davranışlarıyla ilgili sorular sorarak onlar fark etmeden kişiliklerini açığa vuracak sonuçlar çıkarılabilir.

Yazar:  Christian Jarrett 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND