Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Krizden nasıl kurtuldular ?

Kriz yönetiminin günümüzde en önemli faktörlerinden biri de “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı ve doğru hareket etmek. Krize yakalanan 3 şirket nasıl kurtuldu? İşte 3 örnek vaka ve uzman görüşü…

kriz yönetimi, kriz iletişimi, kriz

Bugün dünyanın gündeminde kapitalizm tarihinin en büyük krizlerinden biri var. “Kriz” kelimesini tarife gerek yok. Çeşitli anlamlarını çok iyi biliyoruz. Ortak özellikleri genelde beklenmedik anda gelmeleri, hazırlıksız yakaladıklarına büyük zarar vermeleri. Şirketlerin varlığını tehdit eden krizler sadece finansal veya ekonomik kökenli değil. Bir siyasi gelişme, bir üretim hatası, bir çevre felaketi hatta bir gaf, krize dönüşebilir.

Ve kriz yönetiminin günümüzde en önemli faktörlerinden biri de “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı ve doğru hareket etmek…

Kriz, dilimize Fransızca’dan (crise) girmiş. Nedense “buhran” yahut “bunalım” kelimeleriyle yetinmemiş, bir tane de Fransızca’dan alalım demişiz. Tarife gerek yok herhalde, sık kullandığımız bir kelime.

Bugün, batanlar veya son anda kurtarılanlar bir yana, dünyada milyonlarca, Türkiye’de binlerce şirket diken üstünde. Hepsi Wall Street’ten dalga dalga yayılan krizin kendilerini de vurmasından endişe ediyor, finansal ve ekonomik tedbirlere baş vuruyor. Ama şirketleri sarsan krizler sadece finansal yahut ekonomik değil.

Siyasi ve sosyal olaylar (İtalya ile yaşanan Apo krizi), kazalar (ilk de son uçak kazası neticesinde Concorde’un tarihe karışması), çevre felaketleri (1978’de Fransa sahillerinde batan süper tanker Amoco Cadiz’in sebep olduğu çevre kirliliği), üretim sorunları (Coca Cola’nın çıkardığı Dasani marka suyun yüksek oranda bromür içerdiğinin anlaşılması) , yolsuzluklar (yakın zamanda Enron skandalı), insan hataları (Atatürk Havalimanı apronunda deve kurban edilmesi), karalama kampanyaları (PKK ile ilişkilendirilen Leyla Zana’nın LC Waikiki’nin ortağı olduğu iddiaları) … yani şirketlere zarar verebilecek krizlerin çeşidi bol. Nereden ve ne zaman geleceği belli olmaz. Ve küçük diye önemsemediğiniz bir dalga, şirketi yıkıp götürecek bir tsunamiye dönüşebilir.

Kurumsal şirketler, yakın bir tehdide maruz olmasalar dahi, “áfet planlarını” önceden yaparlar. Olası bir kriz durumunda – ki en önemli zorluk krizin gelecekse nereden, nasıl, ne zaman geleceğini bilmemektir – nasıl bir strateji ve hangi taktikleri uygulayacaklarını önceden belirlerler.

İşin sırrı: Önceden hazırlık

Burada sözünü ettiğiz hazırlık elbette finansal ve ekonomik tedbirler değil. Konumuz “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı hareket etmek, tutarlı olmak, kamuoyunu tek merkezden (yahut aynı dili konuşarak) açık ve doğru bilgilendirmek… Bu şartlardan birini bile ihmal etmek ve hepsinden kötüsü hazırlıksız (kriz planı olmadan) yakalanmak, itibarını yerle bir edebileceği gibi bir şirketi batırabilir. (Enron krizine karışan, dünyanın en prestijli auditing ve danışmanlık şirketi, 9 milyar dolar cirolu Arthur Andersen birkaç hafta içinde yok olup gitti.) Kamuoyunun artık bu konularda çok daha hassa oluşu, internet ve benzeri iletişim teknolojilerinin haberleri, söylentileri ve tepkileri yayma ve büyütme gücü (zircir-mail), şirketleri “kriz iletişimi” konusunda çok daha dikkali ve profesyonel olmaya zorluyor.

Ne zaman ’kriz’ denir?

Bir olayı kriz olarak adlandırmak için neler gerekiyor? Kriz, “kuruluşun üst düzey hedeflerini, finansal varlıklarını, sosyal paydaşlarıyla olan ilişkilerini tehlikeye sokan ve çabuk bir şekilde tepki verilmesi gereken özel bir durum” olarak nitelendiriliyor. Kriz kurum içinde meydana gelen olaylardan çıkabildiği gibi dış etkenler nedeniyle de patlak verebilir.

Peki nedir “kriz iletişimi”? Kriz iletişimi, kriz dönemlerinde izlenecek iletişim stratejisi ve taktikler bütünü olarak tanımlanıyor. Krizlerin yaşanmaması için önceden önlemler alınması, krize neden olabilecek etkenlerin ortadan kaldırılması, çözüm üretilmesi, bu çözümlerin ve gelişmelerin sektörle, halkla paylaşılması kriz iletişiminin ilgilendiği konular. Kriz iletişimi sadece kriz anında yapılan çalışmalarla da sınırlı değil. Kriz öncesinde potansiyel kriz alanlarının, konularının belirlenmesi, olası kriz senaryolarının üretilmesi, kriz yönetimi konusunda eğitim ve planlama gibi çalışmaları kapsayan bir süreç.

İçinde iletişim kelimesi olunca akla ilk gelen tabii ki medya. Fakat bu konuda yapılan (ve yaygın) en büyük hata, kriz iletişimini medyayla sınırlandırmak. Bu dönemlerde sadece basınla değil, krizi yaşayan firmanın paydaşlarıyla, kurumun hedef kitlesi veya müşterileriyle, finansal gruplar ve kamu yöneticileriyle de iletişimde olmak gerekiyor.

Kriz döneminde şirketin itibar kaybetmemesi çok önemli. Kriz iletişimi konusunda Türk şirketlerine eğitim veren Aylin Taşkıner, itibar yönetiminin temelinde, iletişimde süreklilik ve tutarlılık ilkelerine sadık kalmak yattığını, bunu yaparken de ilişkide olunan herkesle açık ve şeffaf bir iletişim kurulması gerektiğini söylüyor. Kriz döneminde medya ile ilişkilerde düzenli bilgilendirmenin önemi büyük.

Bir kriz ortamında, basına doğru, güncel ve detaylı bilgi vermek büyük önem taşıyor. Taşkıner, “Kriz durumunda iletişim kanallarını boş bırakmak en büyük tehlikelerden birini arz ediyor” diyor. “Eğer o kanalları doğru ve detaylı bilgilerle dolduramazsak, başkaları bizim yerimize doldurabilir ki, bu da krizin kontrol dışına çıkarak yönetilemez bir hal almasına neden olabilir.” Kriz anında kurum içindeki çalışanların da mevcut durum hakkında tam ve doğru bir şekilde bilgilendirilmesi gerekiyor.

Yine bu dönemlerde ortaya çıkabilecek motivasyon düşüklüğü ve buna bağlı olarak da üretim düşüklüğüne karşı hazırlıklı olmak gerekiyor. Çalışanların birlikte hareket ederek kurumu kurtarmaya çalışmaları, krizden birlikte çıkabilmenin yollarını aramaları da çok önemli.

Taşkıner, kriz anında yapılması gereken ilk şeyin, durumun gerçekten bir kriz olup olmadığını tespit etmek ve gerçekten bir kriz ise harekete geçmeden önce hızlı bir şekilde hasar tespiti yapmak olduğunu söylüyor. “Krizin o ana kadar yarattığı ve yaratabileceği hasarın tespiti; krizin yönetimine ve bunun iletişimine ayrılacak sınırlı kaynakların (zaman, para ve insan kaynağı) en etkin ve verimli şekilde planlanmasını sağlayacaktır.”

Kriz iletişiminde dışarıdan gelecek sorulara verilecek cevaplara herkesin uyması gerekiyor. Şirketten yapılan farklı, birbirini tutmayan açıklamalar kriz içinde kriz yaratabilir. Kriz anında gösterilen ilk tepki önemli. Bu dönemde karar verme mekanizması hızlı ilerlemezse mesajların iletilmesinde sorun çıkabiliyor. Krizde sessiz kalmak ya da yavaş hareket etmek olumsuz algılanıp, itibar kaybına neden olabiliyor.

Olası 3 kriz stratejisi
SORUNU KABUL ETMEK

Kriz döneminde şirketlerin uygulayabileceği üç farklı strateji var. Bunlardan ilki sorunu en hızlı şekilde kabullenmek. Fransız uzman Didier Heiderich “Bu strateji söz konusu olduğunda, eğer basın, şirketten önce davranıp, krizi haber yapmışsa, şirketin iletişim politikası başarısız demektir ve kriz artık onun elinden kaçmıştır. Böyle bir iletişim operasyonunu yönetmek için, şirketin krizin kaynağına hákim olup olmadığını süratle ortaya çıkarması gerekir.” Bu strateji tercih edildiğinde iletişimin açık, net ve tutarlı olması gerekiyor. Kabullenmenin duruma göre, çeşitli ölçüleri ve yöntemleri var: Bir yol, sorumluluğu kayıtsız şartsız kabul etmek.

Bu durumda “verdiğimiz zararı karşılarız” demek, hukuki ve medyatik açıdan da şirketin elini güçlendiriyor. Bir diğer alternatif krizin sebebi, kaynağı bilinmiyorsa “Biz de anlayamadık, araştırıyoruz” diye zaman kazanmak. Bunların dışında olayın sorumluluğu yayılabilir, şirket dışından birileriyle, bakanlık denetçileri, belediye yetkilileri ile paylaşılabilir. Veya olay ile sorumluluk birbirinden ayırılabilir, olay doğru ama sorumlusu biz değiliz teması işlenebilir. Çok sık uygulanmasada da, sorunu kabul etmek, Heiderich’in görüşüne göre en çok işe yarayan yöntemlerden biri. Ayrıca bu yolla şirket dürüstlük ve güvenilirlik imajını koruyabiliyor.

KONUYU SAPTIRMAK

Krizin yönünü değiştirmek, konuyu saptırmak… “Ama tartışmayı başka bir yere çekmek için gerçeklere ve elle tutulur olaylara dayanmalıdır” diyor Heiderich. Bu stratejiyi başarmak için uygulanabilecek taktikler şöyle: Karşı saldırıya geçmek ve krizin rakibinizin işine geldiğini ima etmek; “Tamam ama bakanlık müfettişleri adam gibi denetim yapsaydı böyle olmazdı” vs gibi söylemlerle devleti, idareyi suçlamak; İletişimini asgariye indirmek veya bambaşka bir konuda iletişim atağına geçmek; Ve nihayet olayı önemsiz gösterip, “Eğer şöyle şöyle yapmasaydık, sonuç çok kötü olabilirdi. Hızlı ve sorumlu davranarak olayın büyümesini engelledik” diyerek üste çıkmak.

OLAYI REDDETMEK

Yani hiçbir şey olmamış gibi davranmak. Bu stratejiyi uygularken de şu taktikler uygulanabilir: İlk andan itibaren ve sonuna kadar sessizliğini korumak; Bir noktada susup, krizin ve tartışmanın uzamasını engellemek; Şu şu konular açıklığa kavuşmadan gerçeğin ne olduğu anlaşılmaz diye kaçak görüşmek. Bir taktik de krizini sonuçlarını küçümsemek. Bu strateji hukuki ve medyatik açıdan son derece tehlikeli ve genelde itibar kaybıyla sonuçlanıyor.

3 örnek vaka
’APO KRİZİ’ VE İTALYAN ŞİRKETLERİ

Ekim 1998’de Suriye’den kaçmak zorunda kalan, terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, Roma havalimanında yakalandı. İtalyan Hükümeti, Öcalan’ı Türkiye’ye iade etmediği gibi, baş tacı etti. Türkiye’de İtalya’ya karşı büyük bir tepki meydana geldi. Türkiye’deki İtalyan şirketleri ve İtalyanlar’la çalışan Türk şirketleri bu krize, genelde gazete ilanlarıyla, yapılan açıklamalarla çare aradılar. İlk ve akılda en çok kalan tepkilerden biri İtalyan Benetton markasıyla üretim ve pazarlama yapan Boğaziçi Hazır Giyim AŞ’den geldi.

21 Kasım’da gazetelerdeki tam sayfa ilanlar “Renklerimizden vazgeçiyoruz – Biz her şeyden önce Türk’üz” diyordu. Boğaziçi, Benetton dükkanlarının vitrinlerini İtalya’ya tepki olarak siyah perdelerle örttü. Ancak, verilen en ilginç ilan şüphesiz mobilya üreticisi Bellona’nınkiydi. (23 Kasım) Boytaş Mobilya Sanayii ve Ticaret AŞ, yüzde 100 Türk sermayeli bir şirket olduğunu hatırlatıyor ve “Kimi çevrelerin düşündüğü gibi (Bellona) bir İtalyan kuruluşu değildir. Herhangi bir İtalyan kuruluşu ya da markasıyla dolaylı veya doğrudan hiçbir ilişkisi bulunmamıştır, bulunmamaktadır” diye altını çiziyordu.

KUŞ GRİBİ KRİZİ VE SAĞLIKLI TAVUK BİLGİ PLATFORMU

2004 senesinde futbol yorumcusu (ve kabzımal) Erman Toroğlu’nun, hormonlu olduğu için tavuk eti ve sera ürünlerini yemediğini söylemesi üzerine patlak veren “hormon krizi” günlerinde, üreticiler bir araya gelmiş ve Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu’nu kurmuşlardı. Hedef kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve bu tür iletişim krizlerinden etkilenmemekti. Bir yıl sonra, “kuş gribi” krizi patlak verdi. Tavuk tüketimi durma noktasına geldi.

Ama üreticiler bu kez nispeten daha iyi hazırlıklıydılar. Web sitesi, bilgi dosyası ve bilim adamlarından oluşan danışma kurulu hazırdı. Kriz patlayınca hızlı bilgilendirme, şeffaflık, geniş kapsamlı ve yoğun iletişim, uzmanlarla işbirliği konularına odaklandılar. Tesislerini 365 gün 24 saat denetime açık tuttular. Köşe yazarlarını kuş gribi ve olası etkileri hakkında bilgilendirdiler. Ve yıllardır halk sağlığı konusunu misyon edinmiş televizyon gazetecisi Uğur Dürdar’ı saflarına çektiler. Dündar gönüllü olarak katıldığı kampanyada tesisleri gezdi, gördüklerini anlattı. Ve kriz atlatıldı.

LEYLA ZANA KRİZİ VE LC WAIKIKI

1985 yılında Fransa’da kurulan, 1997 yılında Tema Grubu tarafından satın alınan ve 10 yıldır yüzde yüz Türk markası olarak hizmet veren LC Waikiki (LCW) geçtiğimiz yıl bir krizle karşı karşıya kaldı. 2007 yılında internette bir takım e-postalar dolaşmaya başladı. LC Waikiki’nin ortakları arasında Leyla Zana’nın da olduğu iddia ediliyordu. Mesaj kısa sürede binlerce kişiye ulaşınca, satışlar yüzde 10-15 civarında düştü. Şirket yetkilileri, çok süratli hareket ederek yasal süreç başlattılar. LC Waikiki’nin internet sitesini ziyaret edenlerin, mağazalara girip bilgi isteyenlerin, telefonla arayanların sayısı arttı. Tüketici mümkün olduğu kadar açık bilgilendirildi. Tema Holding gazetelere ilan vererek markanın Türk olduğunu duyurdu ve boykotu kırdı.

LC Waikiki, internet sitelerine Tema Holding’i ve LCW’yi tanıtan bir de tanıtım videosu koydu ve şu görüşlere yer verdi: “Son günlerde internette dolaşan bazı e-postalarda ve mesaj programlarında LC Waikiki markasını satıldığı yönünde bir iddia yer alıyor. Şirketimizin itibarını sarsmaya ve başarısını gölgelemeye yönelik bu iddianın asılsız olduğunu, yayınlayan ve dağıtanlar hakkında yasal işlem başlatıldığını kamuoyuna duyuruyoruz.”

Bankaların özel durumu

Wall Street’ten çıkarak dünyayı sarsan finansal kriz önce yatırım bankalarını vurdu, ardından mevduat bankalarını tehdit eder hale geldi. Konu bu kadar gündemde olunca ve söz kriz iletişiminden açılmışken, bankacılık sektöründen söz etmemek olmazdı. Bankacılıkta kriz yönetimi konusununda (iletişimle sınırlı kalmaksınız) konunun en önemli uzmanlarından birine, Yapı Kredi Bankası’nın eski genel müdürü ve Koç Finansal Hizmetler’in kurucusu Burhan Karaçam’a başvurduk.

Güven kaybetmemek

Karaçam, bankaların, likit piyasalarda çalıştıkları ve parayla uğraştıkları için krize her an hazır olmaları gerektiğini söylüyor. Krizin dışında kalmış olanlar ama yakınına geldiğini hisseden kurumlar açısından yapılması gereken şey bu güvenin devam ettirilmesi. Bu yüzden çok açık ve samimi bir iletişim kurulması gerekiyor. Kandırmaya yönelik değil, fiili durumu güven kazandıracak şekilde davranmak gerekiyor.

Ayrıca yöneticilerin itibarı, yetkinliği, bu iletişimdeki etkinlikleri, başarıları ve sözlerini tutmaları çok önemli unsurlar. Kurumların tek vücut olmamasının, teşkilatın karanlıkta bırakılmasının işi hiç istenmeyen yorumlara yargılara götürebildiğini belirten Karaçam, kurum içindeki en uç noktaya kadar bu iletişimin sağlanması gerektiğini söylüyor. “Bu arada klasikleşmiş kararlar elbette kendi içinde uygulanır. Masrafların kontrol edilmesi, yatırımların ertelenmesi gibi… Ama orada da verilen sözlerin tutulması lazım. Farklar böyle dönemlerde ortaya çıkıyor.”

3 büyük kriz yaşadım

Karaçam bankacılık kariyerinde 3 büyük kriz yaşadığını belirtiyor. “Kastelli krizi, Türkiye’nin kriz anlamındaki ilk büyük krizidir. Diğeri 1994 krizi, bir de Koç Bank’ın başındayken yaşadığım 2001 krizi.” Bu krizlerden başarıyla çıkmış olmasındaki en önemli unsurları şöyle sıralıyor: “En büyük etken konuya hakim olmak, beraber mücadele verdiğimiz ekibi son derece iyi bilgilendirmek, gücümüzü gerçekçi bir şekilde değerlendirip adımlarımızı gerçekçi bir şekilde atmak. Güven vermek.”

Karaçam 1994 yılında yaşanan krizi ise şöyle anlatıyor: “Bu kriz dönemi sektör içindeki kurumsal ilişkilerin ne kadar zayıf olduğunu gösterdi. Bazı bankaların rekabet fırsatçılığı içinde kendi teşkilatlarına çeşitli banka isimlerinden oluşan listeler yayınlayarak, kimlerle iş yapılıp kimlerle yapılmaması gerektiğini belirttiler. Bunun doğal sonucu olarak da şube ve banka yöneticileri arasında bir dedikodu trafiği başladı.

“Şu banka batıyor, devlet şu bankalara el koyacakmış vb…” gibi söylemler piyasalardaki sarsıntıyı daha da derinleştirdi.” Karaçam kriz dönemlerinde izlenecek en akılcı yolun, panik uygulamalardan kaçınıp kaynakların o günkü koşullar içinde belirlenecek önceliklere göre kullanılması olduğunu söylüyor. Olaylar böyle durumlarda çok hızlı geliştiği için faaliyetlerin çok yakından izlenmesi, eşgüdümlü hareket edilmesi, iç ve dış iletişimin açık ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kriz döneminde faaliyetlerini her sahada kontrollü olarak devam ettirdiklerini ve müşterilerini ortada, yarı yolda bırakmadıklarını da sözlerine ekliyor. “Birçok bankanın tersine ATM’lerden para çekmeye sınır getirmedik. Küçük sıkıntıların büyümesine meydan vermedik.” Karaçam, kriz döneminde özellikle şube teşkilatıyla çok yakın bir iletişimde olduklarını da belirtiyor. “O günlerde yalnızca Yapı Kredi’de bulunan elektronik haberleşme ortamının (teleofis) çok etkin kullanılmasının yanı sıra, üst yönetimin hemen hemen her seviyesindeki arkadaşlar da şube teşkilatına dağılarak mücadelenin birlikte yapıldığının en belirgin örneklerini verdiler. Amaç şubelerin genel müdürlüğü arkalarında hissetmeleriydi.”

Karaçam, 1994 krizinde teşkilatlarına kriz sonrasında, kriz sırasında gösterdikleri özverili ve başarılı çalışmaları karşılığında, diğer birçok bankanın yaptığı gibi ücret zamlarını kesmek yerine, enflasyon oranlarında ve hatta bazı durumlarda aşan oranlarda zamlar vererek, yönetim olarak onları ne kadar takdir ettiklerini gösterme fırsatı bulduklarını belirtiyor.

Kaynak: www.patronlardunyasi.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Kahvaltılı sabahlar, başarılı yarınlar!

sağlıklı çocuk kahvaltıları, okula giden çocuğun kahvaltısı, okul başarısı, Manşet, kahvaltı tabağı

Çocukların okul başarısını önemli ölçüde etkileyen kahvaltı nasıl olmalı? Hangi besinleri kahvaltıda mutlaka tüketmeliyiz? İşte Diyetisyen İzan Işık’tan dengeli ve sağlıklı kahvaltı önerileri…

Kahvaltı, okul başarısını olumlu etkiliyor

Diyetisyen İzan Işık, sağlıklı ve dengeli bir kahvaltının, eğitim başarısını etkilediğini, matematik problemleri çözme becerisini, okuma ve dinleme esnasında daha iyi anlamayı söyledi.

Diyetisyen İzan Işık, kahvaltının gece boyu süren açlığın sonunda vücut için gerekli ilk enerji kaynağı olduğunu belirterek, “Gece açlığında düşen kan glikozunun dengelenmesini sağlayan kahvaltı, bilişsel ve fiziksel performansın devamı için son derece önemli. Kahvaltı, glikojen (enerji) depolarını doldurur ve metabolizmayı çalışmaya başlatır” dedi. İzan Işık, MAT-FEN Eğitim Kurumu lise seviyesindeki öğrencilerine yönelik kahvaltı konulu beslenme eğitiminde konuştu. Eğitimde, gençlere örnek kahvaltı da sunuldu.

Kahvaltı okul başarısını etkiler

Sağlıklı ve dengeli bir kahvaltının, eğitim başarısını etkilediğini, matematik problemleri çözme becerisini, okuma ve dinleme esnasında daha iyi anlamayı sağladığını, hafızayı geliştirdiğini, derslerde konsantrasyonu sağladığını vurgulayan İzan Işık, bunun yanında derslere geç kalmayı önleme ve devamsızlığı azaltmaya da yaradığını anlattı. İzan Işık kahvaltının duygu durumuna etkisinin de bilindiğini belirterek, “Kahvaltı ile duygu durumları arasında da bir ilişki bulunmaktadır. Düzenli kahvaltı yapan çocuk ve adölesanlar yaşama daha pozitif bakmakta, daha az negatif duyguya sahip olmaktadırlar” diye konuştu.

6-12 ve 12-18 yaş dönemi bireylerin kahvaltı ve genel olarak sağlıklı beslenme konusunda alışkanlığı kazanmasının, gelecekte hastalıklardan korunmasına katkı verdiğine işaret eden İzan Işık, “Bu dönemler fizyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimin hızlı olduğu, yaşam boyu devam edebilecek davranışların büyük ölçüde oluştuğu, bilgi almaya ve alışkanlık kazanmaya en uygun oldukları ve yetişkinlik hastalıklarının gelişimi açısından ise en riskli dönemlerdir. Çocuklarda ve adölesanlarda (12-18 yaş) kahvaltı öğününün atlanması oldukça yaygın görülüyor. Kahvaltı öğününü atlayan adölesanlar arasında, bu oranın kızlarda erkeklere göre daha fazla olduğu biliniyor. Kahvaltı öğününün atlanmasının temel nedenleri zaman yetersizliği, sabah iştahın olmaması ve adölesanların vücut ağırlıkları hakkında duydukları endişe nedeniyle besin alımını sınırlamak istemeleridir” bilgisini verdi.

Kahvaltı yapmak yetişkinlikte obezite riskini azaltıyor

Diyetisyen İzan Işık, bazı gençlerin kahvaltıyı kilo alma endişesiyle atlamasına karşılık, kahvaltı yapmanın yetişkinlikteki obezite riskini azalttığını da vurgulayarak, “Kahvaltıyı atlayan veya yeterli ve dengeli bir kahvaltı öğünü tüketmeyen çocuk ve 12-18 yaş arasındaki bireylerde ilerleyen yıllarda obezite görülme oranın daha fazla. Total kolesterol, LDL kolesterol ve insülin düzeylerinin yüksekliği ile ilişkili olduğunu, bireylerin yetişkinlik döneminde tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, metabolik sendrom ve osteoporoz risklerinin daha yüksek” bilgisini verdi.

Ailelere uyarı

Ailelerin kahvaltıya yönelik tutumlarının çocukların ve adölesan çağdaki (12-18 yaş) gençlerin davranışlarını etkilediğine işaret eden İzan Işık, evde kahvaltı hazırlanmaması ve kahvaltıda gerekli olan besinlere yer verilmemesinin çocuk ve gençleri kahvaltıdan uzaklaştırabildiğini anlattı. İzan Işık, “Adölesan bireylere aileleri tarafından sağlıklı beslenme konusunda yol gösterilmeli, kendi besin alımlarını düzenleyerek yeterli ve dengeli beslenme alışkanlıklarının gelişimi desteklenmelidir”  diye konuştu.

İyi bir kahvaltı nasıl olmalı?

Öğrencilere kahvaltı tavsiyelerinde de bulunan Diyetisyen İzan Işık, iyi bir kahvaltının günlük enerji ihtiyacının yüzde 20-25’ini karşılaması gerektiğini belirtti. Dört temel besin grubu olan süt ve süt ürünleri, et ve et ürünleri, tahıl grubu ve sebze meyve grubunu içermesi gerektiğini belirten Diyetisyen Işık, mevsiminde taze meyve ve sebzeleri de önerdi. İzan Işık, örnek bir kahvaltıyı şöyle sıraladı:

“1 bardak süt, 1 yumurta, 1 dilim beyaz peynir, 2 ceviz veya 5 adet zeytin, 1 avuç yeşillik, söğüş doğranmış mevsim sebzeleri, 1 tatlı kaşığı ölçü ile bal veya ev yapımı reçel, 2-3 dilim tam tahıllı ekmek şeklinde hazırlanmış bir kahvaltı yaklaşık 500 kilokalori (kcal) enerji içerir ve aynı zamanda bireye tüm besin gruplarını sağlamış olur”

Öğrencilerin kahvaltıya bakışında olumlu değişiklik oldu

Bilgilendirme öncesi ve sonrasında tutum ve düşünceye yönelik yapılan kısa ankette de, MAT-FEN öğrencilerinin kahvaltıya yönelik tutumlarında olumlu değişiklik gözlendi.  Kahvaltısını artık atlamayacağını söyleyenler yüzde 43,4’ten yüzde 60,8’e yükseldi.

Kaynak: www.dunya.com

Okumaya devam et

MAKALE

Dikkatimizi artırmak için neler yapmalıyız?

psikoloji, odaklanma, dikkati artırma yöntemleri, dikkat problemi, dikkat

Etkili ve verimli çalışabilmek için iyi odaklanmamız gerekir. Fakat zor ve sıkıcı işlerle uğraşırken bu pek kolay olmuyor. Neyse ki bilim dikkati geliştiren kolay ve etkili yollar keşfetti. İşte o 5 bilimsel çözüm…

Dikkati geliştirecek 5 yöntem

Zor veya sıkıcı bir işe yoğunlaşmaya çalışanlar bunun ne kadar zor olduğunu bilir. Ama dikkati artırmayı sağlayan bazı bilimsel çözümler de var.

Yaptığımız işe daha iyi konsantre olmak için yapmamız gerektiğini sandığımız şeylerin çoğu beynimizin doğal işleyişine aykırıdır. Peki, daha fazla verim almak için, dikkat konusundaki araştırmalardan neler öğrenebiliriz?

1. Zihni dağıtmak

Yaptığınız iş üzerinde yoğunlaşmakta güçlük çekiyorsanız kısa süreliğine zihninizi dağıtacak başka bir şeye yönelmek en iyi yöntemlerden biridir.

Psikologlar zamanımızın yaklaşık yüzde 50’sini uğraştığımız işten farklı şeyler düşünerek geçirdiğimizi söylüyor. O halde zihni dağıtmak beynin daha iyi çalışmasına yardımcı olabilir.

Beyne baktığımızda, konsantrasyonun neden bozulduğunu anlayabiliriz. Konsantre olmak için beynin bazı bölgeleri arasında iyi bağlantılar kurulması gerekir.

Zamanımızın yarısını hayal kurarak geçiriyorsak bunun vaktini kendimizin belirlemesi daha yararlı olabilir.

Beynin ön kısmındaki kıvrımlardan oluşan frontal korteks, dikkat dağıtan şeylere karşı direnmeyi ve daha eğlenceli şeylerle uğraşmaya yönelten doğal içgüdümüzü kontrol etmeyi sağlar.

Bu bağlantıları çalışır halde tutmak için, özel bir şeyle uğraşmadığımızda beynin aktif olan kısımlarından daha fazla enerji gerekir. Ama kaçınılmaz olarak gün içinde bu enerji tükenip yorulduğumuzda, dikkatimiz dağılır, aklımız başka şeylere kaymaya başlar.

Eğer bu durum zaten yaşanacaksa bunun vaktini en uygun ana ayarlamak neden mümkün olmasın?

Harvard Üniversitesi’nde psikolog Paul Seli, zihnin dağılması konusunda kasıtlı ve kazara dağılma ayrımı yapıyor. Yapılan işi olumsuz etkileyen işte bu kazara zihin dağılmasıdır.

Oysa bu zamanı kendisi belirleyenler daha az zarar görür. Bilerek ve planlayarak zihni dağıtacak bir şeylere yönelmenin yararı olabilir.

“Uğraştığınız işle ilgisi olmayan başka bir konuyu düşünün, örneğin kafanıza takılan başka bir sorunu çözmeye çalışın, sonra da asıl işinize dönün” tavsiyesinde bulunuyor Seli.

İş dışındaki başka bir konuyu düşünmesi için zihninize izin vermek, hem aklın başka şeylere kayması sırasındaki suçluluk duygusunu hem de bu kaymaya neden olan ve zihni meşgul eden konuları gidermiş olacaktır.

İşyerinde şaka ortamına izin vermek verimliliği artırabilir. Bunun bir yolu da kedi videoları izlemek olabilir mi?

2. Boş boş dolanmak

Komik kedi videolarının dikkat dağıttığı düşünülür, ama bazı psikologlar bunların bizi işimize devam etmemizi sağlayacak kıvama getirebileceğine inanıyor.

İşinizi ne kadar seviyor olsanız da zor bir işe yoğunlaşmak irade ister. İrade gücünü artırmanın bir yolu da gülmekten geçer. Yapılan araştırmalar, zor bir bilmece üzerinde kafa yorma konusunda, komik bir video izleyen kişilerin, rahatlatıcı ama komik olmayan video izleyenlerden daha uzun süre çaba gösterdiklerini ortaya koydu. Bu nedenle işyerlerinde daha şakacı bir ortamın teşvik edilmesini savunanlar var.

Avustralya Üniversitesi’nde liderlik araştırmaları uzmanı David Cheng’e göre, “Ekibiniz için eğlenme kültürü yaratmak, onları güldürecek komik bir video bulup izletmek iş verimliliğini artırır. Bu elbette gün boyunca kedi videoları izlemek anlamına gelmiyor, ama özellikle yorgun hissedilen anlarda, arada bir fırsat yaratarak şakalaşıp gülmek gerekir.”

3. Düzen değil karmaşa mı?

Daha iyi konsantre olmak için, dikkat dağıtacak tüm dış etkenlerden arınmak gerektiği düşünülür. Oysa başka bir teoriye göre tersini yapmak gerekir.

Belli düzeyde karmaşanın yoğunlaşmaya yararı olabileceği söyleniyor.

Londra’daki UCL Üniversitesi’nden psikolog Nilli Lavie 1995’te ‘Yükleme Teorisi’ni gündeme getirdi. Buna göre, beynimizin dış dünyadan alıp işleme koyabileceği bilgi sınırlıdır. Bu kapasite dolduğunda, beynin dikkat sistemi devreye girerek neye konsantre olacağına karar verir.

Lavie’nin deneyleri, temiz, düzenli ve sessiz ortamlardan ziyade dağınık ve karmaşık ortamlarda çalışmak daha verimli olabilir. Algı bölgeleri tümüyle dolduğunda beynimiz tüm enerjisini en önemli işe yoğunlaştırır. Dikkat dağıtıcı etkenleri devre dışı bırakır.

Ancak bunu uygularken dikkat dağıtıcı doğru faktörleri bulmak ve enerjimizi tüketecek seviyeye çıkmasına izin vermemek önemlidir. Düzenli görsel ve müzikli araçları devreye sokup bu işi kolaylaştırmak için ommwriter veya focus@will gibi bazı uygulama programları geliştirilmiş olsa da bunlar bilimsel araştırmalarda sınanmış olmadığından bir radyo da aynı işi görebilir.

Burada önemli olan, beynin başka yerde stimülasyon aramasına fırsat vermeyecek doğru dengeyi bulmaktır. Çoğu insan neyin daha iyi işe yarayacağını deneme yanılma yoluyla bulabilir. Ama dikkat dağıtıcı etkenleri ortadan kaldırmak yorucu olabileceğinden, hafiften başlayarak bu yönteme başvurulabilir.

Öğle arasında dışarı çıkıp parkta egzersiz yapmak dikkati yenilemeyi sağlar.

4. İşe ara vermek

İşiniz başınızdan aşkın olduğunda işe ara vermek aklınıza bile gelmeyebilir. Fakat bu şekilde daha fazla iş yapmanın mümkün olduğunu gösteren çok sayıda veri bulunuyor.

Önemli olan, ne zaman, ne kadar süreyle işe ara verileceği ve bu sırada ne yapılacağıdır.

Araştırmalar, konsantrasyon sınırının 90 dakika olduğunu gösteriyor. Bundan sonra 15 dakikalık ara almak gerekiyor.

Birkaç saniyelik mini araların bile işe yaradığını gösteren çalışmalar var. Ama bu sırada pencereden dışarı bakmak yerine, zihin aritmetiği gibi daha yoğun bir egzersize başvurmak yararlı olacaktır.

İşe ara verdiğinizde fiziksel egzersiz yapmanın, ardından kafein içeren kahve gibi bir içecek içmenin de beyni güçlendirdiği görülmüştür. Bunları dışarıda bir parkta yapmak daha etkili olacaktır.

Başka bir seçenek de meditasyon olabilir. Meditasyon konusunda tecrübeli olanlar dikkatleri üzerinde daha iyi kontrol sahibi olduğu gibi, ne zaman ara vermeleri gerektiğini de daha iyi bilir.

Bütün bunları zaman kaybı olarak görüyorsanız bir fincan kahve ile kafein yüklemesi yapmak da kısa vadeli olarak hafızayı, reaksiyon ve dikkat süresini artırır.

Egzersiz yapamayanlar için kafein de kısa süreli bir çözüm olarak dikkati yenileyebilir.

5. Fazla zorlamayın

Uzun süreli konsantre olmak gerektiğinde, kısa süreli bir yoğunlaşma dönemlerinin ardından kısa araların alınmasının daha verimli olduğu gözlendi.

Boston Dikkat ve Öğrenim Laboratuvarı’nda yapılan beyin taramalarında, uzun süre konsantre olmaya çalışanların, kısa süreli yoğunlaşma ve kısa ara, ardından yeniden yoğunlaşma şeklinde bir yöntem izleyenlerden daha fazla hata yaptığı görüldü.

Aynı şekilde Amsterdam Vrije Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada da, sürekli konsantre olmaktansa kısa süreli ara verip başka bir konuda düşünmenin dikkati daha artırdığı görüldü.

Beyin hakkındaki bilgimiz arttıkça stresin konsantrasyona zarar verdiğini daha net görüyoruz. Bu nedenle sakinleşmek için ara almak, kontrolü yeniden ele geçirmek ve daha verimli çalışmak için de önemlidir.

Yazar:  Caroline Williams 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

İyi yaşamak için iyi uyuyun!

yetersiz uykunun zararları, yetersiz uyku, uykunun önemi, uyku düzensizliği, bağışıklık sistemi

Sağlıklı bir yaşam için uyku düzenine ihtiyacımız var. Eğer yeterince uyuyamazsak vücudumuz bu duruma tepki gösterir. Buna bağlı olarak da hem fiziksel hem psikolojik hastalıklar meydana gelir. İşte yetersiz uykunun vücuda olumsuz etkileri…

Az uyku kısa ömür demektir

Rutin olarak gecede beş saat uyuyanların ani ölme riski, yedi ila dokuz saat uyuyanlara oranla yüzde 65 daha fazladır

Kalkınmış ülkelerdeki yetişkinlerin üçte ikisi, sağlıklı yaşam için şart olan sekiz saatlik gece uykusunu alamamaktadır.

Üçte biri ise kronik uykusuzluk çekmektedir.

Yetersiz uyku, kişinin Alzheimer hastalığına yakalanmasına en fazla etki yapan unsurdur.

İnsan beyninde harikulade bir temizlik sistemi bulunmaktadır. Bu sistem insan derin uykuda iken yüksek viteste çalışmaya geçer. Alzheimer’le ilişkisi olan beta amyloid adlı yapışkan, zehirli proteini, beyinden temizler.

Yeterli uyku uyuyamayanlar bu temizlik faaliyetinden mahrum kalırlar.

Yetersiz uyku ile geçen her gece, mürekkep faizle alınan kredi gibi, Alzheimer riskini artırır.

Rutin olarak gecede altı saatten az uyumak, bağışıklık sistemini olumsuz etkiler ve kanser riskini önemli ölçüde artırır.

Yetersiz uyku, bu sadece bir haftada iki üç saat daha az uyumak bile olsa, kan şekeri düzeyini o kadar çok olumsuz etkiler ki, şeker hastalığının eşiğindeki değerlere sahip olur insan.

Kısa uyku, kalp damarlarının tıkanma ve kırılganlaşma olasılığını çoğaltır ve bu da damar hastalıklarına, beyin kanamasına ve kalp krizine giden yoldur.

Uyku bozukluğunun depresyon, anksiyete ve intihar eğilimi gibi ruh durumları ile de sıkı bir bağlantısı vardır.

O kadar ki, son 20 yılda yapılan araştırmalarda, uykunun normal seyrinde olduğu bir psikolojik bozukluk bulunamamıştır.

Özetlemek gerekirse, ne kadar az uyursanız o kadar az yaşarsınız:

Yakın bir zaman önce yapılan araştırmalara göre, rutin olarak gecede beş saat uyuyanların ani ölme riski, yedi ila dokuz saat uyuyanlara oranla yüzde 65 daha fazladır.

Uyku sağlıklı yaşam için o kadar önemlidir ki bazı bilim insanları, doktorların hastalarına (uyku hapı olmaksızın) iyi bir gece uykusu “reçete” etmeleri için kampanya başlattı.

Yukarıdaki bilgileri Matthew P. Walker adlı İngiliz bilim insanının, neredeyse kelimesi kelimesine, bir yazısından aldım.

Walker, Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde, nöroloji ve psikoloji profesörüdür. Araştırmalarının odağı, uykunun insan sağlığı ve hastalıklar üzerindeki etkileridir.

Neden Uyuyoruz* adlı kitabı dünyanın birçok ülkesinde best-seller oldu.

Walker’in dolu dolu uyumak ile spor arasındaki ilişki konusunda da ilginç tespitleri var.

“Yasal en etkin performans artırıcı doping, uykudur ama bundan çok az insan faydalanır” diyor.

Sekiz saatten -özellikle altı saatten- az uyuyanlarda, şu meydana gelir:

Fiziki bitmişlik hâline yüzde 10 ile 30 arasında daha hızlı ulaşılır, aerobik performans da aynı oranda düşer.

Adale gücü azalır.

Gecede dokuz saat yerine, beş ila altı saat uyumak, bir sezon boyunca sakatlanma ihtimalini yüzde 200 artırabilir.

*

İyi uykular!

Yazar: Metin Münir
Kaynak:  www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND