Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Krizden nasıl kurtuldular ?

Kriz yönetiminin günümüzde en önemli faktörlerinden biri de “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı ve doğru hareket etmek. Krize yakalanan 3 şirket nasıl kurtuldu? İşte 3 örnek vaka ve uzman görüşü…

kriz yönetimi, kriz iletişimi, kriz

Bugün dünyanın gündeminde kapitalizm tarihinin en büyük krizlerinden biri var. “Kriz” kelimesini tarife gerek yok. Çeşitli anlamlarını çok iyi biliyoruz. Ortak özellikleri genelde beklenmedik anda gelmeleri, hazırlıksız yakaladıklarına büyük zarar vermeleri. Şirketlerin varlığını tehdit eden krizler sadece finansal veya ekonomik kökenli değil. Bir siyasi gelişme, bir üretim hatası, bir çevre felaketi hatta bir gaf, krize dönüşebilir.

Ve kriz yönetiminin günümüzde en önemli faktörlerinden biri de “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı ve doğru hareket etmek…

Kriz, dilimize Fransızca’dan (crise) girmiş. Nedense “buhran” yahut “bunalım” kelimeleriyle yetinmemiş, bir tane de Fransızca’dan alalım demişiz. Tarife gerek yok herhalde, sık kullandığımız bir kelime.

Bugün, batanlar veya son anda kurtarılanlar bir yana, dünyada milyonlarca, Türkiye’de binlerce şirket diken üstünde. Hepsi Wall Street’ten dalga dalga yayılan krizin kendilerini de vurmasından endişe ediyor, finansal ve ekonomik tedbirlere baş vuruyor. Ama şirketleri sarsan krizler sadece finansal yahut ekonomik değil.

Siyasi ve sosyal olaylar (İtalya ile yaşanan Apo krizi), kazalar (ilk de son uçak kazası neticesinde Concorde’un tarihe karışması), çevre felaketleri (1978’de Fransa sahillerinde batan süper tanker Amoco Cadiz’in sebep olduğu çevre kirliliği), üretim sorunları (Coca Cola’nın çıkardığı Dasani marka suyun yüksek oranda bromür içerdiğinin anlaşılması) , yolsuzluklar (yakın zamanda Enron skandalı), insan hataları (Atatürk Havalimanı apronunda deve kurban edilmesi), karalama kampanyaları (PKK ile ilişkilendirilen Leyla Zana’nın LC Waikiki’nin ortağı olduğu iddiaları) … yani şirketlere zarar verebilecek krizlerin çeşidi bol. Nereden ve ne zaman geleceği belli olmaz. Ve küçük diye önemsemediğiniz bir dalga, şirketi yıkıp götürecek bir tsunamiye dönüşebilir.

Kurumsal şirketler, yakın bir tehdide maruz olmasalar dahi, “áfet planlarını” önceden yaparlar. Olası bir kriz durumunda – ki en önemli zorluk krizin gelecekse nereden, nasıl, ne zaman geleceğini bilmemektir – nasıl bir strateji ve hangi taktikleri uygulayacaklarını önceden belirlerler.

İşin sırrı: Önceden hazırlık

Burada sözünü ettiğiz hazırlık elbette finansal ve ekonomik tedbirler değil. Konumuz “kriz iletişimi”. Hazırlıklı olmak, hızlı hareket etmek, tutarlı olmak, kamuoyunu tek merkezden (yahut aynı dili konuşarak) açık ve doğru bilgilendirmek… Bu şartlardan birini bile ihmal etmek ve hepsinden kötüsü hazırlıksız (kriz planı olmadan) yakalanmak, itibarını yerle bir edebileceği gibi bir şirketi batırabilir. (Enron krizine karışan, dünyanın en prestijli auditing ve danışmanlık şirketi, 9 milyar dolar cirolu Arthur Andersen birkaç hafta içinde yok olup gitti.) Kamuoyunun artık bu konularda çok daha hassa oluşu, internet ve benzeri iletişim teknolojilerinin haberleri, söylentileri ve tepkileri yayma ve büyütme gücü (zircir-mail), şirketleri “kriz iletişimi” konusunda çok daha dikkali ve profesyonel olmaya zorluyor.

Ne zaman ’kriz’ denir?

Bir olayı kriz olarak adlandırmak için neler gerekiyor? Kriz, “kuruluşun üst düzey hedeflerini, finansal varlıklarını, sosyal paydaşlarıyla olan ilişkilerini tehlikeye sokan ve çabuk bir şekilde tepki verilmesi gereken özel bir durum” olarak nitelendiriliyor. Kriz kurum içinde meydana gelen olaylardan çıkabildiği gibi dış etkenler nedeniyle de patlak verebilir.

Peki nedir “kriz iletişimi”? Kriz iletişimi, kriz dönemlerinde izlenecek iletişim stratejisi ve taktikler bütünü olarak tanımlanıyor. Krizlerin yaşanmaması için önceden önlemler alınması, krize neden olabilecek etkenlerin ortadan kaldırılması, çözüm üretilmesi, bu çözümlerin ve gelişmelerin sektörle, halkla paylaşılması kriz iletişiminin ilgilendiği konular. Kriz iletişimi sadece kriz anında yapılan çalışmalarla da sınırlı değil. Kriz öncesinde potansiyel kriz alanlarının, konularının belirlenmesi, olası kriz senaryolarının üretilmesi, kriz yönetimi konusunda eğitim ve planlama gibi çalışmaları kapsayan bir süreç.

İçinde iletişim kelimesi olunca akla ilk gelen tabii ki medya. Fakat bu konuda yapılan (ve yaygın) en büyük hata, kriz iletişimini medyayla sınırlandırmak. Bu dönemlerde sadece basınla değil, krizi yaşayan firmanın paydaşlarıyla, kurumun hedef kitlesi veya müşterileriyle, finansal gruplar ve kamu yöneticileriyle de iletişimde olmak gerekiyor.

Kriz döneminde şirketin itibar kaybetmemesi çok önemli. Kriz iletişimi konusunda Türk şirketlerine eğitim veren Aylin Taşkıner, itibar yönetiminin temelinde, iletişimde süreklilik ve tutarlılık ilkelerine sadık kalmak yattığını, bunu yaparken de ilişkide olunan herkesle açık ve şeffaf bir iletişim kurulması gerektiğini söylüyor. Kriz döneminde medya ile ilişkilerde düzenli bilgilendirmenin önemi büyük.

Bir kriz ortamında, basına doğru, güncel ve detaylı bilgi vermek büyük önem taşıyor. Taşkıner, “Kriz durumunda iletişim kanallarını boş bırakmak en büyük tehlikelerden birini arz ediyor” diyor. “Eğer o kanalları doğru ve detaylı bilgilerle dolduramazsak, başkaları bizim yerimize doldurabilir ki, bu da krizin kontrol dışına çıkarak yönetilemez bir hal almasına neden olabilir.” Kriz anında kurum içindeki çalışanların da mevcut durum hakkında tam ve doğru bir şekilde bilgilendirilmesi gerekiyor.

Yine bu dönemlerde ortaya çıkabilecek motivasyon düşüklüğü ve buna bağlı olarak da üretim düşüklüğüne karşı hazırlıklı olmak gerekiyor. Çalışanların birlikte hareket ederek kurumu kurtarmaya çalışmaları, krizden birlikte çıkabilmenin yollarını aramaları da çok önemli.

Taşkıner, kriz anında yapılması gereken ilk şeyin, durumun gerçekten bir kriz olup olmadığını tespit etmek ve gerçekten bir kriz ise harekete geçmeden önce hızlı bir şekilde hasar tespiti yapmak olduğunu söylüyor. “Krizin o ana kadar yarattığı ve yaratabileceği hasarın tespiti; krizin yönetimine ve bunun iletişimine ayrılacak sınırlı kaynakların (zaman, para ve insan kaynağı) en etkin ve verimli şekilde planlanmasını sağlayacaktır.”

Kriz iletişiminde dışarıdan gelecek sorulara verilecek cevaplara herkesin uyması gerekiyor. Şirketten yapılan farklı, birbirini tutmayan açıklamalar kriz içinde kriz yaratabilir. Kriz anında gösterilen ilk tepki önemli. Bu dönemde karar verme mekanizması hızlı ilerlemezse mesajların iletilmesinde sorun çıkabiliyor. Krizde sessiz kalmak ya da yavaş hareket etmek olumsuz algılanıp, itibar kaybına neden olabiliyor.

Olası 3 kriz stratejisi
SORUNU KABUL ETMEK

Kriz döneminde şirketlerin uygulayabileceği üç farklı strateji var. Bunlardan ilki sorunu en hızlı şekilde kabullenmek. Fransız uzman Didier Heiderich “Bu strateji söz konusu olduğunda, eğer basın, şirketten önce davranıp, krizi haber yapmışsa, şirketin iletişim politikası başarısız demektir ve kriz artık onun elinden kaçmıştır. Böyle bir iletişim operasyonunu yönetmek için, şirketin krizin kaynağına hákim olup olmadığını süratle ortaya çıkarması gerekir.” Bu strateji tercih edildiğinde iletişimin açık, net ve tutarlı olması gerekiyor. Kabullenmenin duruma göre, çeşitli ölçüleri ve yöntemleri var: Bir yol, sorumluluğu kayıtsız şartsız kabul etmek.

Bu durumda “verdiğimiz zararı karşılarız” demek, hukuki ve medyatik açıdan da şirketin elini güçlendiriyor. Bir diğer alternatif krizin sebebi, kaynağı bilinmiyorsa “Biz de anlayamadık, araştırıyoruz” diye zaman kazanmak. Bunların dışında olayın sorumluluğu yayılabilir, şirket dışından birileriyle, bakanlık denetçileri, belediye yetkilileri ile paylaşılabilir. Veya olay ile sorumluluk birbirinden ayırılabilir, olay doğru ama sorumlusu biz değiliz teması işlenebilir. Çok sık uygulanmasada da, sorunu kabul etmek, Heiderich’in görüşüne göre en çok işe yarayan yöntemlerden biri. Ayrıca bu yolla şirket dürüstlük ve güvenilirlik imajını koruyabiliyor.

KONUYU SAPTIRMAK

Krizin yönünü değiştirmek, konuyu saptırmak… “Ama tartışmayı başka bir yere çekmek için gerçeklere ve elle tutulur olaylara dayanmalıdır” diyor Heiderich. Bu stratejiyi başarmak için uygulanabilecek taktikler şöyle: Karşı saldırıya geçmek ve krizin rakibinizin işine geldiğini ima etmek; “Tamam ama bakanlık müfettişleri adam gibi denetim yapsaydı böyle olmazdı” vs gibi söylemlerle devleti, idareyi suçlamak; İletişimini asgariye indirmek veya bambaşka bir konuda iletişim atağına geçmek; Ve nihayet olayı önemsiz gösterip, “Eğer şöyle şöyle yapmasaydık, sonuç çok kötü olabilirdi. Hızlı ve sorumlu davranarak olayın büyümesini engelledik” diyerek üste çıkmak.

OLAYI REDDETMEK

Yani hiçbir şey olmamış gibi davranmak. Bu stratejiyi uygularken de şu taktikler uygulanabilir: İlk andan itibaren ve sonuna kadar sessizliğini korumak; Bir noktada susup, krizin ve tartışmanın uzamasını engellemek; Şu şu konular açıklığa kavuşmadan gerçeğin ne olduğu anlaşılmaz diye kaçak görüşmek. Bir taktik de krizini sonuçlarını küçümsemek. Bu strateji hukuki ve medyatik açıdan son derece tehlikeli ve genelde itibar kaybıyla sonuçlanıyor.

3 örnek vaka
’APO KRİZİ’ VE İTALYAN ŞİRKETLERİ

Ekim 1998’de Suriye’den kaçmak zorunda kalan, terör örgütü PKK’nın başı Abdullah Öcalan, Roma havalimanında yakalandı. İtalyan Hükümeti, Öcalan’ı Türkiye’ye iade etmediği gibi, baş tacı etti. Türkiye’de İtalya’ya karşı büyük bir tepki meydana geldi. Türkiye’deki İtalyan şirketleri ve İtalyanlar’la çalışan Türk şirketleri bu krize, genelde gazete ilanlarıyla, yapılan açıklamalarla çare aradılar. İlk ve akılda en çok kalan tepkilerden biri İtalyan Benetton markasıyla üretim ve pazarlama yapan Boğaziçi Hazır Giyim AŞ’den geldi.

21 Kasım’da gazetelerdeki tam sayfa ilanlar “Renklerimizden vazgeçiyoruz – Biz her şeyden önce Türk’üz” diyordu. Boğaziçi, Benetton dükkanlarının vitrinlerini İtalya’ya tepki olarak siyah perdelerle örttü. Ancak, verilen en ilginç ilan şüphesiz mobilya üreticisi Bellona’nınkiydi. (23 Kasım) Boytaş Mobilya Sanayii ve Ticaret AŞ, yüzde 100 Türk sermayeli bir şirket olduğunu hatırlatıyor ve “Kimi çevrelerin düşündüğü gibi (Bellona) bir İtalyan kuruluşu değildir. Herhangi bir İtalyan kuruluşu ya da markasıyla dolaylı veya doğrudan hiçbir ilişkisi bulunmamıştır, bulunmamaktadır” diye altını çiziyordu.

KUŞ GRİBİ KRİZİ VE SAĞLIKLI TAVUK BİLGİ PLATFORMU

2004 senesinde futbol yorumcusu (ve kabzımal) Erman Toroğlu’nun, hormonlu olduğu için tavuk eti ve sera ürünlerini yemediğini söylemesi üzerine patlak veren “hormon krizi” günlerinde, üreticiler bir araya gelmiş ve Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu’nu kurmuşlardı. Hedef kamuoyunu doğru bilgilendirmek ve bu tür iletişim krizlerinden etkilenmemekti. Bir yıl sonra, “kuş gribi” krizi patlak verdi. Tavuk tüketimi durma noktasına geldi.

Ama üreticiler bu kez nispeten daha iyi hazırlıklıydılar. Web sitesi, bilgi dosyası ve bilim adamlarından oluşan danışma kurulu hazırdı. Kriz patlayınca hızlı bilgilendirme, şeffaflık, geniş kapsamlı ve yoğun iletişim, uzmanlarla işbirliği konularına odaklandılar. Tesislerini 365 gün 24 saat denetime açık tuttular. Köşe yazarlarını kuş gribi ve olası etkileri hakkında bilgilendirdiler. Ve yıllardır halk sağlığı konusunu misyon edinmiş televizyon gazetecisi Uğur Dürdar’ı saflarına çektiler. Dündar gönüllü olarak katıldığı kampanyada tesisleri gezdi, gördüklerini anlattı. Ve kriz atlatıldı.

LEYLA ZANA KRİZİ VE LC WAIKIKI

1985 yılında Fransa’da kurulan, 1997 yılında Tema Grubu tarafından satın alınan ve 10 yıldır yüzde yüz Türk markası olarak hizmet veren LC Waikiki (LCW) geçtiğimiz yıl bir krizle karşı karşıya kaldı. 2007 yılında internette bir takım e-postalar dolaşmaya başladı. LC Waikiki’nin ortakları arasında Leyla Zana’nın da olduğu iddia ediliyordu. Mesaj kısa sürede binlerce kişiye ulaşınca, satışlar yüzde 10-15 civarında düştü. Şirket yetkilileri, çok süratli hareket ederek yasal süreç başlattılar. LC Waikiki’nin internet sitesini ziyaret edenlerin, mağazalara girip bilgi isteyenlerin, telefonla arayanların sayısı arttı. Tüketici mümkün olduğu kadar açık bilgilendirildi. Tema Holding gazetelere ilan vererek markanın Türk olduğunu duyurdu ve boykotu kırdı.

LC Waikiki, internet sitelerine Tema Holding’i ve LCW’yi tanıtan bir de tanıtım videosu koydu ve şu görüşlere yer verdi: “Son günlerde internette dolaşan bazı e-postalarda ve mesaj programlarında LC Waikiki markasını satıldığı yönünde bir iddia yer alıyor. Şirketimizin itibarını sarsmaya ve başarısını gölgelemeye yönelik bu iddianın asılsız olduğunu, yayınlayan ve dağıtanlar hakkında yasal işlem başlatıldığını kamuoyuna duyuruyoruz.”

Bankaların özel durumu

Wall Street’ten çıkarak dünyayı sarsan finansal kriz önce yatırım bankalarını vurdu, ardından mevduat bankalarını tehdit eder hale geldi. Konu bu kadar gündemde olunca ve söz kriz iletişiminden açılmışken, bankacılık sektöründen söz etmemek olmazdı. Bankacılıkta kriz yönetimi konusununda (iletişimle sınırlı kalmaksınız) konunun en önemli uzmanlarından birine, Yapı Kredi Bankası’nın eski genel müdürü ve Koç Finansal Hizmetler’in kurucusu Burhan Karaçam’a başvurduk.

Güven kaybetmemek

Karaçam, bankaların, likit piyasalarda çalıştıkları ve parayla uğraştıkları için krize her an hazır olmaları gerektiğini söylüyor. Krizin dışında kalmış olanlar ama yakınına geldiğini hisseden kurumlar açısından yapılması gereken şey bu güvenin devam ettirilmesi. Bu yüzden çok açık ve samimi bir iletişim kurulması gerekiyor. Kandırmaya yönelik değil, fiili durumu güven kazandıracak şekilde davranmak gerekiyor.

Ayrıca yöneticilerin itibarı, yetkinliği, bu iletişimdeki etkinlikleri, başarıları ve sözlerini tutmaları çok önemli unsurlar. Kurumların tek vücut olmamasının, teşkilatın karanlıkta bırakılmasının işi hiç istenmeyen yorumlara yargılara götürebildiğini belirten Karaçam, kurum içindeki en uç noktaya kadar bu iletişimin sağlanması gerektiğini söylüyor. “Bu arada klasikleşmiş kararlar elbette kendi içinde uygulanır. Masrafların kontrol edilmesi, yatırımların ertelenmesi gibi… Ama orada da verilen sözlerin tutulması lazım. Farklar böyle dönemlerde ortaya çıkıyor.”

3 büyük kriz yaşadım

Karaçam bankacılık kariyerinde 3 büyük kriz yaşadığını belirtiyor. “Kastelli krizi, Türkiye’nin kriz anlamındaki ilk büyük krizidir. Diğeri 1994 krizi, bir de Koç Bank’ın başındayken yaşadığım 2001 krizi.” Bu krizlerden başarıyla çıkmış olmasındaki en önemli unsurları şöyle sıralıyor: “En büyük etken konuya hakim olmak, beraber mücadele verdiğimiz ekibi son derece iyi bilgilendirmek, gücümüzü gerçekçi bir şekilde değerlendirip adımlarımızı gerçekçi bir şekilde atmak. Güven vermek.”

Karaçam 1994 yılında yaşanan krizi ise şöyle anlatıyor: “Bu kriz dönemi sektör içindeki kurumsal ilişkilerin ne kadar zayıf olduğunu gösterdi. Bazı bankaların rekabet fırsatçılığı içinde kendi teşkilatlarına çeşitli banka isimlerinden oluşan listeler yayınlayarak, kimlerle iş yapılıp kimlerle yapılmaması gerektiğini belirttiler. Bunun doğal sonucu olarak da şube ve banka yöneticileri arasında bir dedikodu trafiği başladı.

“Şu banka batıyor, devlet şu bankalara el koyacakmış vb…” gibi söylemler piyasalardaki sarsıntıyı daha da derinleştirdi.” Karaçam kriz dönemlerinde izlenecek en akılcı yolun, panik uygulamalardan kaçınıp kaynakların o günkü koşullar içinde belirlenecek önceliklere göre kullanılması olduğunu söylüyor. Olaylar böyle durumlarda çok hızlı geliştiği için faaliyetlerin çok yakından izlenmesi, eşgüdümlü hareket edilmesi, iç ve dış iletişimin açık ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor.

Kriz döneminde faaliyetlerini her sahada kontrollü olarak devam ettirdiklerini ve müşterilerini ortada, yarı yolda bırakmadıklarını da sözlerine ekliyor. “Birçok bankanın tersine ATM’lerden para çekmeye sınır getirmedik. Küçük sıkıntıların büyümesine meydan vermedik.” Karaçam, kriz döneminde özellikle şube teşkilatıyla çok yakın bir iletişimde olduklarını da belirtiyor. “O günlerde yalnızca Yapı Kredi’de bulunan elektronik haberleşme ortamının (teleofis) çok etkin kullanılmasının yanı sıra, üst yönetimin hemen hemen her seviyesindeki arkadaşlar da şube teşkilatına dağılarak mücadelenin birlikte yapıldığının en belirgin örneklerini verdiler. Amaç şubelerin genel müdürlüğü arkalarında hissetmeleriydi.”

Karaçam, 1994 krizinde teşkilatlarına kriz sonrasında, kriz sırasında gösterdikleri özverili ve başarılı çalışmaları karşılığında, diğer birçok bankanın yaptığı gibi ücret zamlarını kesmek yerine, enflasyon oranlarında ve hatta bazı durumlarda aşan oranlarda zamlar vererek, yönetim olarak onları ne kadar takdir ettiklerini gösterme fırsatı bulduklarını belirtiyor.

Kaynak: www.patronlardunyasi.com

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Çocukların ev ödevlerine yardım etmeli mi?

Manşet, ebeveyn, çocuk yetiştirme, araştırma

Anne babalar çocuklarının eğitimine ne kadar dahil olmalı? Ev ödevlerine yardım etmeli mi? Etmemeli mi? İşte ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştıran, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmanın detayları…

Çocuklarınızın Ödevlerine Yardım Etmeyin!

Günümüzde çocuk yetiştirmenin en temel “zorunluluklarından” biri de, ebeveynlerin çocuklarının eğitimine aktif bir şekilde dahil olması gerekliliği: Öğretmenlerle toplantılar yapmak, okuldaki gönüllü işlere katılmak, ödevlere yardımcı olmak ve çok az sayıda çalışan ebeveynin zaman bulabildiği yüzlerce başka şey yapmak… Bu zorunluluklar içimize öylesine işlemiş ki, çok az ebeveyn bu kadar çabaya değip değmediğini sorgular.

Bu Ocak ayına kadar birçok araştırmacı için de bu böyleydi. Teksas Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Keith Robinson ve Duke Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Angel L. Harris, ebeveyn müdahalesinin akademik başarıya etkisi olup olmadığını araştırdıkları, şimdiye dek yapılmış en geniş kapsamlı çalışmada, durumun pek de öyle olmadığı sonucuna vardılar. Araştırmacılar, Amerikalı ebeveynler üzerine yapılmış yaklaşık 30 yıl değerindeki uzun vadeli bütün araştırmaları taradı. Çocukların ödevlerine yardım etmekten üniversite planları üzerine konuşmaya ve okullarında gönüllü olarak çalışmaya kadar çocukların akademik hayatına müdahil olmanın 63 farklı yolunu araştırdılar. Bu araştırma, ebeveynleri daha çok müdahil olan çocukların zamanla daha fazla gelişme gösterip göstermediklerini bulmayı amaçlıyordu. Araştırmacılar bunu, çocukların okuma ve matematikteki sınav sonuçlarını içeren akademik performanslarına dayanarak ölçtüler.

Buldukları şey şaşırtıcıydı. Ölçülebilen ebeveyn müdahalesinin – ebeveynin ait olduğu etnik köken, kültür, sosyal sınıf ya da eğitim düzeyi ne olursa olsun – çocuklara akademik olarak çok az faydası olduğu hatta onları gerilettiğini gördüler.

Kızınızın ödevini her gece gözden geçiriyor musunuz? Robinson ve Harris’in Bozuk Pusula: Çocukların Eğitiminde Veli Müdahalesi isimli çalışmada yayımlanan verilerine göre bunu yapmanız kızınızın testlerden daha yüksek not almasını sağlamayacak. Üstelik çocuklar ortaokul çağına geldiklerinde, ebeveynlerin ödevlere yardım ediyor olması sınav sonuçlarını aşağıya çekebiliyor. Robinson’a göre bunun nedeni, velilerin, çocukların okulda öğrendikleri şeyleri çoktan unutmuş olmaları ya da aslında bunları asla tam olarak anlayamamış olmaları.

Benzer şekilde velileri sürekli öğretmenlerle ve okul müdürleriyle görüşen çocuklar, velileri okulda pek görünmeyen akranlarından akademik olarak daha hızlı gelişmiyorlardı. Diğer yararsız veli müdahalelerininse şunlar olduğu ortaya çıktı: Bir çocuğun sınıfını gözlemlemek, bir ergenin lisede alacağı dersleri seçmesinde yardımcı olmak, kötü not yüzünden çocuğu cezalandırmak ya da ödevini ne zaman yapacağı konusunda katı kurallar koymak gibi disiplinle ilgili önlemler. Robinson, bu tarz bir müdahalelerin heveslendirmekten çok kaygı yaratacağını düşünüyor. “Onlara, ‘Okulda daha fazla gönüllü olmamı ister misin? Okuldaki sosyal aktivitelere katılayım mı? Ödevlerine yardım etmem sana yardımcı oluyor mu?’ diye sorun” diyor Robinson. “Neler yapmaları gerektiği konusunda velileri ve okulları bilgilendirmeyi akıl ediyoruz ama çocukları genellikle bu konuşmanın dışında bırakıyoruz.”

Okullara velilerin de dahil olmasının bir dogma haline gelmesinin nedenlerinden biri de devletin bunu aktif bir şekilde teşvik etmesidir. Okullarda veli komitelerinin (Okul-Aile Birliği) kurulmasının talep edilmesinin sebebi, daha aktif anne ve babaların orta sınıf ile yoksul öğrenciler arasındaki performans farkının kapatılmasına katkıda bulunmasını sağlamaktır. Ancak bu yeni araştırmaya kadar hiç kimse, veliler ve okullar arasındaki ilişkinin, çocukların başarısını geliştirdiği varsayımını test etmedi. 

Robinson ve Harris bu varsayımı büyük ölçüde çürütürken, küçük çocuklara yüksek sesle kitap okumak (ebeveynlerin yarısından azı bunu günlük olarak yapıyordu) ve ergenlerle üniversite planları hakkında konuşmak gibi küçücük alışkanlıkların fark yaratabileceğini gördüler. Ancak bu müdahaleler, okullarda ya da öğretmenlerin yanında değil, evde hayata geçiriliyordu.

Dahası, ebeveynleri eğitimlerini önemsemediği için yoksul öğrencilerin okulda başarısız olduğuna dair yaygın inanışın da yanlış olduğu ortaya çıktı. Etnik kökeni, sosyal sınıfı ve eğitim seviyesi ne olursa olsun, velilerin büyük bir çoğunluğu çocuklarıyla yüksek notların önemi hakkında konuştuğunu ve onların üniversiteye devam etmelerini dilediklerini bildiriyordu. Örneğin Amerika’daki Asya kökenli çocukların ebeveynleri, okula Latin kökenli ebeveynlerden daha fazla müdahil olmasa da (çünkü her iki grup da dil sorunu yaşıyor), Asya kökenli çocuklar sınavlarda aşırı derecede iyi performans gösterebiliyorlardı. Öyleyse neden bazı ebeveynler, paylaşılan bu değerleri başarıya çevirmelerinde çocuklarına yardımcı olmakta daha etkililer?

Robinson ve Harris, finansal kaynakları ve eğitim durumu daha iyi olan ebeveynlerin, çocuklarını, ilginç mesleklere sahip olan üniversite mezunu yetişkinlerin olduğu bir sosyal çevre içinde büyüttüklerini varsayıyorlar. Üst-orta sınıf çocuklara, iyi bir eğitimin hayatta başarılı olmak için gerekli olduğu sadece söylenmekle kalmıyor. Bu çocukların etrafı zaten yemek sofralarında üniversite yıllarını yad eden doktor, avukat ve mühendis olarak çalışan aile fertleri ve dostlarıyla çevrili oluyor. Asyalı ebeveynlerin durumu ise bir istisna: Çok yoksul olsalar ve çocuklarına bu tür bir sosyal çevre sağlayamasalar bile, eğitimin değeri ve cazibesi hakkında çocuklarıyla benzer bir etki yaratacak şekilde konuşabildikleri görülüyor.

Robinson, araştırma kapsamında Teksas Üniversitesi’ndeki istatistik lisans öğrencilerine ailelerinin başarılarına nasıl bir katkıda bulunduklarını sordu. Öğrencilerin çoğu; ebeveynlerinin onları zorladığına, teşvik ettiğine ya da resmi sebeplerle okulda bulunduklarına dair pek fazla anısı olmadığını bildirdi. Öğrenciler bunun yerine anne ve babalarını, yüksek beklentileri olan ama geride duran ebeveynler olarak tanımladılar. “Bu çocuklar da başardı!” diyor Robinson. “Ebeveynlerinin, çocukların akademik hayatına dahil olan ebeveynler olmasını bekliyorduk. Ama öyle değillerdi. Bu beni gerçekten çok şaşırttı.”

Robinson ve Harris’in bulduklarını, ebeveynler ile çocukları arasındaki evdeki konuşmaları 1990’larda gözlemleyen sosyolog Annette Lareau’nin çalışmalarından öğrendiklerimizle birleştirebiliriz. Lareau, yoksul ve işçi-sınıfından gelenlerin ev ortamlarında, çocukların sessiz olmalarının ve öğretmen gibi yetişkin bir otorite figürüne karşı saygıda kusur etmemelerinin beklendiğini buldu. Orta sınıf ailelerin ev ortamlarında ise çocuklar eleştirel sorular sormayı ve kendilerini savunmayı öğreniyorlardı. Bu davranışlar sınıfta çok işlerine yarıyordu.

Robinson ve Harris, yaptıkları araştırmada bazı veli müdahalesi türlerine yer vermemeyi seçti: Bocalayan çocuklar için özel öğretmen ya da terapist tutmak, üniversite için tasarruf hesapları açmak gibi. Bir de şöyle bir gerçek var: Sosyoekonomik durumu ne olursa olsun,  bazı ebeveynler çocukları için etkili okullar arama konusunda aşırı çabalarken, bazıları köşe başındaki okulu tartışmasız olarak kabul ediyorlardı.

Her ne kadar Robinson ve Harris öğrencilerin okul seçimine bakmasalar da, ebeveynlerin çocuklarının akademik performanslarını – okuma ve matematikte sekiz puana kadar- iyileştirmelerini sağlayacak çok az yoldan biri olarak şunu buldu: Çocuklarını hakkında iyi şeyler söylenen bir öğretmenin sınıfına yerleştirmek. En iyi öğretmeni seçmenin, çocuğun hayat boyu taşıyacağı kazanımları artırdığı ortaya çıktı.

Sonuçta, bu bulgular kermeslerde kek satmak için gönüllü olmaya zaman ayırmak için çabalayan kaygılı ebeveynleri rahatlatabilir. Ancak okullardaki veli müdahalesine sadece sınav sonuçlarıyla değer biçmek, velilerin okullarda ne büyük etkiler yaratabileceklerini görmemizi engellememeli. “Belalı” gibi görünen bu ebeveynler, özellikle devlet okullarında, çok etkilidirler. Daha iyi bir ders kitapları bulma, bahçede yeni oyun alanları kurma ve sanat, müzik, tiyatro ve okul sonrası kulüpler gibi tüm hayati “ekstraları” hayata geçirme konusunda oldukça etkilidirler. Bu tür bir veli katılımı, sınav sonuçlarını doğrudan etkilemese de, okulu tüm öğrenciler için pozitif bir yere dönüştürebilir. Çocuklarınızın okullarına müdahil olmak sadece onlara arka çıkmanın bir yolu değil, aynı zamanda iyi bir vatandaş olmanın da bir yolu olarak görülebilir. 

Kaynak: www.egitimpedia.com
Çeviri: Ayşegül Sarıoğlu

Okumaya devam et

MAKALE

Süt kemik sağlığı bakımından yararlı mı?

sütün faydaları, Manşet, kemik gelişimi

Kemik gelişimi için sütün önemli olduğunu yıllardan beri duyarız. Peki gerçekten süt içmek kemiklerin güçlenmesine düşünüldüğü kadar katkı sağlar mı? İşte www.bbc.com sitesinden hepimizi aydınlatacak nitelikte bir makale…

Süt gerçekten kemikleri güçlendiriyor mu?

Kemiklerimizi güçlendirmek için süt içmek gerektiğine dair sözleri çocukken hepimiz duymuşuzdur.

Süt kalsiyum içerir. Kalsiyum da kemik yoğunluğu için gerekli bir mineral olarak biliniyor.

Ancak süt tüketimi ile kemiklerin güçlenmesi arasında kesin bir bağ olduğunu kanıtlamak o kadar da kolay değil.

Bunu kanıtlamak için iki büyük grupla bir deney yapılması, bunlardan birinin yıllar boyunca bol miktarda süt içerken diğer gruba süt görünümünde plasebo içecek verilmesi gerekiyor. Ama bunu pratikte uygulamak zor.

Onun yerine şu yapılabilir: Binlerce insana geçmiş yıllarda ne kadar süt içtikleri sorulup sonra da en az 10 yıl gözlemlenerek düzenli süt içenlerde daha az sayıda kemik kırılması vakasına rastlanıp rastlanmadığının tespit edilmesi.

ABD’de Harvard Üniversitesi 1997’de böyle bir araştırma yapmıştı. 77 bin kadın hemşire 10 yıl boyunca gözlemlendi. Ancak haftada bir bardak süt içenlerle iki ve daha fazla bardak içenler arasında kol ve kalça kırıkları vaka sayısı bakımından önemli bir fark görülmedi.

Etkisi iki yıl sürüyor

Aynı ekibin 330 bin erkekle yaptığı araştırmada da benzer bir sonuç alındı.

Bu alandaki 15 farklı araştırma 2015’te Yeni Zelandalı bir ekip tarafından incelendiğinde, süt içmek de dahil, kalsiyum bakımından zengin bir diyetin kemikteki kalsiyum yoğunluğunu iki yıl artırdığı, ancak sonra bu artışın durduğu gözlendi.

Diyetle alınan kalsiyuma alternatif olarak haplarla kalsiyum takviyesi de yapılabiliyor. Ancak takviyelerin uzun vadede olumsuz etkide bulunduğuna dair endişeler var.

Yeni Zelandalı ekip 51 araştırmayı inceleyerek kalsiyum takviyesinin uzun vadede avantajları ile olumsuz etkilerini kıyasladığında, onlar da kemiklerdeki güçlenmenin bir-iki yıl sonra durduğunu tespit etti.

Kalsiyum takviyesi, kemik yoğunluğunda yaşlanmaya bağlı kaybı durdurmuyor, sadece geciktiriyordu. Ekip, kemiklerde kırılma oranı bakımından bunun ancak ufak bir azalmaya tekabül ettiği sonucuna vardı.

Aynı veriler farklı ülkelerde incelendiğinde, günlük alınması gereken kalsiyum miktarı bakımından farklı öneriler ortaya çıkmıştı. Örneğin ABD’de önerilen miktar İngiltere ve Hindistan’dakinin iki katına yakındı. ABD’de günde yaklaşık üç su bardağı süt içilmesi salık veriliyor.

2014’te İsveç’te yapılan bir araştırmada ise günde üç bardaktan fazla süt içmenin kemikler için daha fazla yarar getirmediği, hatta zararlı olabileceği sonucuna varılmıştı.

Uppsala Üniversitesi ve Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada, insanlara önce 1987’de ne kadar süt içtikleri soruldu, daha sonra aynı soru 1997’de tekrarlandı.

2010’da bu insanlar arasında ölüm oranı incelendiğinde günde bir bardak süt içenlerde daha fazla kemik kırılması ve erken ölüm oranına rastlandığı görüldü.

Peynir ve yoğurt daha mı etkili?

Ancak bu araştırmanın da bazı sorunları vardı. İnsanlara daha önceki yıllarda ne kadar süt tükettikleri sorulmuştu, bunu doğru bir şekilde tahmin etmek mümkün olmayabilirdi, zira süt tüketimi farklı şekillerde olabilirdi.

Ayrıca bu tür araştırmalardaki en büyük sorun burada da kendisini gösteriyordu: İki olay birbiriyle gerçekten bağlantılı mı veya neden-sonuç ilişkisi gerçekten var mı?

Aynı araştırmada kafa karıştıran bir diğer sonuç ise peynir ve yoğurt tüketimi ile daha az sayıda kırık oranı arasında bir bağlantı kurulmasıydı.

Araştırmacılar, insanlara beslenme konusunda tavsiyelerde bulunurken bu sonuçların dayanak alınması için erken olduğunu, benzer araştırmaların tekrarlanması gerektiğini söylüyor. Bu sonuçlardan yola çıkarak beslenme düzenini değiştirme konusunda temkinli davranılması tavsiye ediliyor.

Yani kısaca diyebiliriz ki, mevcut verilere göre, süt içmeye devam etme konusunda bir sorun yok. Süt kemik sağlığı bakımından yararlı olabilir. Ama bu yarar sandığımız kadar uzun süreli olmayabilir.

Ayrıca kemik sağlığı açısından etkili diğer yöntemleri de uygulamak gerekir. Egzersiz yapmak ve beslenme, güneş ışığı ve fazla güneşin olmadığı yerlerde kışın D vitamini takviyesi yoluyla yeterince D vitamini almak gibi.

Uyarı: Bu makale sadece genel bilgi verme amacıyla yazılmıştır ve doktor tavsiyesi olarak ele alınmaması gerekir. Makalenin içeriğinden yola çıkarak okurun kendi başına koyduğu teşhislerden BBC sorumlu değildir. Sağlığınızla ilgili herhangi bir endişeniz varsa doktorunuza danışın.

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Hepimizin biraz sakinleşmeye ihtiyacı var

sinirliyken sakinleşmek için ne yapmalı, sakinleşmek, Manşet

Günlük hayatımızda hemen her yerde can sıkıcı olaylarla karşılaşabiliyoruz. Bu olaylara verdiğimiz tepkiler de o anki ruh halimize göre değişiklik gösterebiliyor. Bu da bizi fazlasıyla yıpratabiliyor. Peki ne yapmalıyız? İşte sakinleşmek için kendimize sormamız gereken sorular…

Endişe duygusuna kapıldığınızda sakinleşmek için kendinize sorabileceğiniz sorular

Bazen insan sebepli veya sebepsiz yere endişeye kapılır. Öyle ki bu duygusunu başkalarına açıklamakta bile zorlanır. Anne babasının hastalanacağından, çok fazla para harcadığından, sevdiklerinin duygularını incitmekten, mesajlara cevap vermeyen bir arkadaş yüzünden bile endişelenir. Bir yakını eve geç geldiğinde, topluluk önünde konuşması gerektiğinde endişelenen sadece siz değilsiniz. Herhangi bir sebepten ötürü endişeye kapıldığınızda, göğsünüze bir ağırlık çöktüğünde şunu hatırlayın; yalnız değilsiniz. Endişe, birden fazla şekilde ortaya çıkabilir. Endişe duygusundan kurtulmanın da birden fazla yöntemi var. Bunlardan biri de sakinleşmek için kendinize soru sormak. İşte endişelendiğiniz zamanlarda bu duygudan uzaklaşmak için kendinize sorabileceğiniz sorular:

1. Bu gerçekten bir tehdit mi?

Hayatta kazalar olur. Ancak çoğu zaman endişe duygusuna kapıldığımızda, işlerin gerçekten de ters gittiğini söylemek biraz zor. Peki o halde sizi bu kadar endişelendiren şey ne? O şeyin gerçekleşme ihtimali ne? Bunu gerçekten bir anlığına da olsa düşünün. Bu sorulara bulacağınız yanıtlar, endişelenmenize sebep olan şeyin gerçek bir tehdit olup olmadığını kavramanızı kolaylaştırır.

2. Hazırlıklı olmak için elinizden gelen her şeyi yaptınız mı?

Hayatta bazı şeyleri kontrol edebilirsiniz, önlem alabilirsiniz. Bisiklete biniyorsanız, kask takmalısınız. Evdeki alarmın çalışıp çalışmadığını kontrol etmeli, sağlık sigortanızı ihmal etmemeli, düzenli aralıklarla doktora görünmelisiniz. Biraz sıkıcı bir çözüm olabilir ancak kendinize kontrol edilecekler listesi hazırlayabilirsiniz. Gözden geçirdiğiniz unsurları tek tek işaretlediğiniz zaman endişelerinizden bir nebze kurtulabilir, daha sakin ve planlı hareket edebilirsiniz.

3. Zihniniz biraz aşırıya kaçıyor olabilir mi?

Gecenin bir yarısı endişeye kapılmış, korkmuş ve yorgun düşmüş bir zihinden daha kötü ne olabilir? Eğer panik duygunuz ve endişeleriniz işle, başka insanlarla veya dikkatinizi dağıtacak herhangi bir şeyle ilgili olmayan saatlerde ortaya çıkıyorsa, bu durumda kontrolü ele almalısınız. Derin nefesler alıp vererek düşüncelerinizi değiştirebilir veya bir uyku meditasyonu videosu açabilirsiniz. Gece gelen kaygılarınızın, güneşin ışığıyla birlikte ortadan kaybolacağını düşünebilirsiniz.

Aslında korkmanız gereken şey, endişelerinize sebep olan şeyler değil, endişenin ta kendisi. Amerikalı ünlü yazar Seth Godin, “Endişe, davranışlarımızı verimli bir şekilde değiştirdiği zaman kullanışlıdır. Bunun dışında kalan endişe duygusu, dikkat dağınıklığının olumsuz hali, bizi çalışmaktan veya hayatımızı yaşamaktan alıkoymak için tasarlanmış bir oyalanma şeklidir” diyor.

Bir sonraki sefer panik duygunuz arttığında, endişelerinize kapıldığınızda kendinize sorular sorarak bu duyguyla baş etmeyi ve ondan kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Kaynak: www.uplifers.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER2 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND