Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Korku kültürü ektiğini biçiyor

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu: Korku kültürü değişmeli

Şiddet her yerde; otobüste, parkta, okulda, evde, sokakta… Her birimiz başka bir şeyden korkar olduk. Kimimiz sokakta rahat dolaşamıyor. Kimimiz etek boyundan korkuyor, kimimiz bir kavganın orta yerinde kalıp bıçaklanmaktan… Bunu en çok hissedenler de kadınlar ve çocuklar… Peki neden, nasıl bu hale geldik, nereye gidiyoruz? Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’na göre korku kültürü şiddeti üretiyor.

Öncelikle bir tespit yapmanızı isteyeceğim. Türkiye’de toplumun ruh halini bir psikolog olarak nasıl yorumlarsınız? 

-Türkiye’de yaşayan ortalama bir insan kendini sıradan bir vatandaş olarak güven içinde görmez, göremez; bu ülkemde hep böyle olagelmiştir. Güven içinde hissedebilmesi için vatandaş olması yetmez; ‘güçlü kişilerle’ ilişki içinde olan bir vatandaş olması gerekir. Vatandaşın ‘dayısı,’ ‘arkası,’ ‘güçlü bir makam-mevki ile ilişkisi’ yoksa, yani sadece sıradan bir vatandaş ise ‘güçlü olan’a yenik düşeceğini bilir. Korku kültüründe güçlü olan haklıdır; değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Sıradan vatandaş kendini savunmasız, sürekli olası tehlikelere maruz, korunmasız hisseder. Gergin, stresli, kaygılı, şevksiz ve içten içe öfkelidir.

Arşivleri karıştıralım; hemen her gün, en az üç dehşet verici haber var.. Bu çok korkutucu.. Ne oluyor bize?

-Sorun aslında birey olamamaktan başlıyor. Kendine özgü sosyolojik, tarihsel nedenlerden ötürü bizim kültürümüzde bireyin önemi yok. Bizim kültürümüzde “Sen kimsin” diye sorduklarında “Sen kimlerdensin” demek isterler. “Nerelisin, ne iş yaparsın” demek isterler. Bireyin düşünce ve duyguları önemli değildir. Mevki, makam, güç sahibi insanların düşünce ve duyguları önemlidir. 

Bu kadar şiddetin nedeni salt birey olamamak mı?

-Evet, birey olamamak. Sanırım ne demek istediğimi anlamadınız. Şu anda seninle ben iletişim içindeyiz. Birbirimizi daha önce tanıdığımız için de ilişki içindeyiz. Şimdi burada iki insan doğası işin içine giriyor. Birincisi sosyal kimliğin… Hürriyet gazetesinde bir göreve sahipsin. Ama senin bir başka varoluşun daha var. İnsan olarak senin özün var. Dünyaya bakış tarzın, duyguların, çocukluğun, eğitimin, ailen… Senin o özünü tamamıyla dışarıda bırakıp sosyal kimliğin üzerine sana değer verirsem ne olur biliyor musun?

Ne olur?

 -O öz öfkelenmeye başlar. Yaşama anlam veren o öz. Sen Hürriyet gazetesinde bir görevde çalışıyorsun. Eğer o öz, o görevi kabul etmemiş ve kendisine uygun bulmamışsa, sen ‘mış gibi’ yaparsın. Ama o öz ve sen o görevde bir yolculuğa çıkmışsanız, “Ne kadar şanslıyım, herkese kısmet olmaz” diye, gözlerin cıvıl cıvıl, çalışırsın. 

Gülen yüze hasret kaldık.. Demek ki, o özle kimse yolculuğa çıkamıyor, öyle mi? 

-Değişik toplumlarda bulundum. Ailede, okulda, hastanede, yolda, kaldırımda iki tür gördüm. Bazı ortamlarda insanların çoğu asık suratlıdır. Gergin, kaygılı, özensiz ve öfkelidir. Ama bunun farkında değildir. Bir başka uçta ise; insanların çoğu güler yüzlü, huzurlu, şevkli, özenli insan ilişkilerinde ve şükür duygusu var. Şimdi bu insanlar doğuştan böyle miydi? Hayır. Ailede ve okul ortamında zamanla bu hale geldiler. İki sosyal ortam çok önemli bir toplumda. Birincisi içinde yetiştiğiniz aile, ikincisi eğitildiğiniz sınıf ortamı. Bir insanın ruhsal sağlığının kökleri bu iki ortamdadır. 

Kendi varoluşunu bilmek şart yani…

-Yoksa, şevksiz, kaygılı, umutsuz ve öfkeli olursun. Bu varoluş meselesidir. O yoksa sahip olduğun hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. Sürekli daha çok sahip olmak istersin, o boşluğu doldurmak için. 

Nasıl var olur insan? 

-Erich Fromm, “Kendi yaşamında var olamayanlar dünyadaki bütün savaşların ve kötülüklerin temelinde yatar” diyor. Yüzde yüz inanıyorum buna. Biz var olmak için yaratılmışız. Bir çocuk doğumundan altı saat sonra hissediyor, var mıyım, yok muyum? Kabaca iki kültürden bahsedebiliriz. Bir kutupta korku kültürü var ki, bu insanlığın en eski kültürüdür. Oradaki hikâye şu: “Dünya tehlikeli bir yer, güçlü olduğun kadar varsın. Hep güçlü olmaya çalış. Eğer tek başına güçlü olamıyorsan, bir aşiretin üyesi olarak güçlü ol.” Mafya kültürü bu. Kim güçlüyse o tepededir. Hiyerarşideki yerini bil ve ona uygun davran. Korku kültüründe senin bir insan, bir öz olarak var olman kimsenin umurunda değil. Herkes bilir ki önemli olan güç sahibi ile iyi ilişki içinde olmaktır.

Toplum olarak sıkıntımız bu mu?

-Evet, sıkıntımızın kaynağı bu. Yüzde yüz inanıyorum bu olduğuna. Son 150 yıllık tarihimizde inişler çıkışlar var; değişik iktidarlar iş başına geliyor, ama korku kültürü zeminde devam ediyor. Değişmesi gereken bu kültür.  

Korku kültüründe nasıl bir ilişkiye izin var? 

-Korku kültüründe güçlü ve güçsüz ilişkisi vardır. Bu kültürde insanlar, eğer tanıdık değilse, birbirlerini hasım olarak görürler. Tanıdık bildik biriyse de hep bir hiyerarşi var, “Tahsin abi nasılsın” diyor. “Allah uzun ömürler versin” diyor. Anlıyorsun ki, Tahsin abi yukarıda, güçlü. Korku kültüründe iki eşit insan ilişkisi düşünmek mümkün değil. Özellikle erkekler iş hayatında bunu çok yaşıyor. O mu güçlü, ben mi? İlişki içinde içimiz 6 tanıklık boyutunu biliyor ve takip ediyor.

Nedir onlar?

-Birincisi ‘önemli miyim, önemseniyor muyum’, ikincisi ‘olduğum gibi miyim, ötekileştiriliyor muyum’, üçüncüsü ‘değer veriliyor muyum’, dördüncüsü ‘güveniliyor muyum’, beşincisi ‘seviliyor muyum’, altıncısı ise ‘hem ait hem de özgür bir birey miyim?’ Türkiye’ye geldiğimde seminerler veriyordum. Seminer ortamında insanların mevki, makamlarını yüzünden anlayabiliyordum. En asık suratlı, en üst mevki sahibiydi. Yüzüne bakarak, “Bu genel müdür, bu patron” diyebiliyordum. Okullarda da toplumda da böyle gözlemler yapıyorum. 

Bu da mı korku?

-Tabii ki, korku kültüründe en temel değer neydi, güçlü olmak. Güçlü olmayı güler yüzle değil, öfkeyle ifade edersin. Öfke güçlünün duyacağı bir duygudur. “Bak öfkeleniyorum,” dediğin zaman herkes hizaya gelir. “Sen kim oluyorsun ki” diye başlarsın cümlene. Giyiminle, kuşamınla, takınla gücünü göstermeye çalışırsın. Korku kültüründe ilişki güçlü güçsüz ilişkisidir; insanlar ilişkilerine, “Ben önemliyim, sen önemsizsin” diye bakar. “Ben değerliyim, benim yerim doldurulamaz, senin gibi kaç tane var,” diyor. “Sen bana sormadan bir şey yapma” diyor. “Sen bana aitsin, kendi başına ortaya çıkma, ezerim” diyor. 

Karşındaki ne düşünüyor? 

-“Bir gün gelecek ben de birini ezeceğim” diyor. Kayınvalideler nasıl bekliyorlar o gelinleri. Kendisi çok çekmiş. Farkında bile değil böyle olduğunun, ama ezerek var olmak istiyor. Taksiye binersin, “biraz yavaş gidin, lütfen,” dersin, şoför ters ters bakar ve “bana işimi öğretme” der. Böylelikle içindeki öfkeyle güçlü pozisyona geçer. Öfke ile kendini var edebilmekte, dikkate alınacak biri olmaktadır.

14 yaşında bir kız, 40 yaşındaki bir kadını evinde banyo yaparken sekiz yerinden bıçaklıyor. Asker uğurlarken çocuk öldürülüyor. Engellinin evini basıp parasını çalıyorlar. Köpekleri üzerine otomobil sürüp katlediyorlar… Ve daha bir sürü acı…  ‘Çürümüş toplum’ gerçek mi oluyor?

 -Her olayın kendine özgü bir öyküsü vardır; bütün şiddet olaylarını birkaç parametreye indirgemek doğru olmaz. Şunun da altını çizmek istiyorum; eskiden olaylara bu kadar kolay ulaşamıyorduk; kentlerde, kasabalarda, ilçe ve köylerde yüzlerce günlük şiddet olaylarını ülkenin genelinde duymak olanaksızdı. Bugün en ücra köydeki bir olayı dahi duyabilecek haldeyiz. Ailesinde sevgi yerine şiddet görmüş, korunma ve şefkat yerine dışlanmış ve acı çektirilmiş, eğitiminde geliştirilme yerine kalıplanıp itilip kakılmış çocuklar büyüyünce farkında olmadan bu şiddet yumağının bir parçası olurlar. Toplum ektiğini biçiyor.

Aslında tepki de vermiyoruz. Serviste unutulan 3 yaşındaki bir çocuk dramatik bir biçimde yaşamını yitiriyor ama olay bir süre unutuluyor. Sonra yenisi geliyor, sonra bir yenisi daha… Nedir bu tepkisizliğin nedeni?

-Korku kültürünün ürünü öğrenilmiş acizliktir. “Devletin başındakiler var, belediye başkanı var, ben birey olarak ne yapabilirim” düşüncesi hâkim. Martin Seligman öğrenilmiş acizlik kavramını ortaya atan Amerikalı psikolog. Bir deney yapıyor. Bir grup köpek alıyor. Örnekleme yoluyla ikiye ayırıyor. Birinci grup köpekler, bir kafese konuluyor. Altında ızgara var, elektrik veriyor. Köpek kaçmak istiyor fakat kapısı kapalı ve kaçamıyor. Tekrar tekrar, şok veriliyor. Kaçamıyor. Nihayet köpek, sanki “kaderim buymuş,” anlayışına geliyor. Öbür gruptakine de aynı şok veriliyor; yalnız orada kapı var ve köpek kapıyı açıp, kaçabiliyor. Sonra her iki gruptaki köpekleri tamamıyla açık bir deney ortamına koyuyorlar. Daha önce şoktan kaçamayanlar, şok verilince şimdi kaçabilecek durumda oldukları halde, artık kaçmaya teşebbüs dahi etmiyorlar. Kaçmıyor, kaderim bu diyor. Öbürünü, yani daha önce kapıyı açıp kaçabilenler, şimdi şok verilince hemen kaçıyorlar. Bunu farelerle hatta benzerini insanlarla yapıyorlar. Aynı sonuçlar gözleniyor. Yani çaresizlik öğreniliyor. 

Bir daha olmaması için ne yapmalı? 

-Dört yaşında çocuğu serviste unutanların içinde yer aldığı sistemi anlayacak gücümüz var mı? Yoksa ağlayıp, dövünüp, öfkelenip, küfretmenin ötesinde elimizden başka bir şey gelmiyor mu? Şu bir gerçek; olayın içinde yer aldığı sistemi anlamadan önleyici tedbir alamayız. Kalıbımı basarım ki, bu olay dört ay sonra unutulup gidecek. Bir okulun servisi neden bir eğitim sisteminin önemli bir parçası değil? Neden okul, servis hizmetini verenlerin eğitimini önemsemiyor? Derinliğine incelendiği zaman korku kültürünün sıradan vatandaşın çocuğuna verdiği değer konusu çıkar karşına. 

Hangi sorunu konuşsak altından korku kültürü çıkıyor.

-Olaylara yaklaşırken iki kültür diye ayıracağım ben. Bir korku kültürü, diğeri değerler kültürü. Korku kültürü davranışı denetlemeye önem verir; değerler kültürü insanın anlam verme sistemine. Bir örnekle anlatalım. Şimdi bir baba, çocuğuna diyor ki, “dişini fırçala”. Çocuk nedenini soruyor. Babanın cevabı “dediğimi yap” oluyor. Fırçalamazsa, “gebertirim seni” oluyor.. Bu korku kültürü. Değerler kültüründe baba, eline çürük bir diş resmi alıyor örneğin. Onun nasıl olduğunu anlatıyor. Eğer fırçalarsa sağlıklı olacağını söylüyor. Birincisinin anne babası tatile gitti diyelim, çocuk o günlerde diş fırçalamaz. Jandarma yok, polis yok çünkü. Babası istediği için fırçalıyor, babası olmadığında bunu yapmıyor ve yapmadığı için zevk alıyor. Ama diğer çocuğa “annen baban yokken fırçalar mısın” diye sor.., “Ne biçim soru bu” der. Çocukken diş fırçalamayı, askerde ağaç dikmeyle eşleştiriyorum. Ben bunu üst düzey yöneticilere, generallere anlattım. Dedim ki,  “Askerde ağaç dikme programları var. Askerde ağaç dikmeyen hemen hemen yok, ama terhis olduktan sonra ağaç diken görmedim”. Liderlik bu değil. 

Nedir peki? 

-Lider anlam inşa eder. Liderlik, anlam yönetimidir. O asker ağaç dikmeye gitmeden önce ona öyle bir eğitim veririm ki, ağaç dikme davranışının anlamını bilir ve ibadet edercesine ağaç diker. O zaman terhis olunca da ibadet edercesine ağaç dikmeye devam eder. Adam yerine konursa, bunu benim insanım anlar ve yapar.

Nasıl oluyor da değerler sistemi yerine korku kültürü sürdürülebilir olmayı başarıyor? 

-Bildiğimiz o, başkasını bilmiyoruz ve korku kültürü bize güven veriyor. Babam beni korur, annem beni korur. Şu adam beni korur. Korku kültüründe daha çok jandarmaya, daha çok polise, daha çok otoriteye ihtiyaç var. Benim diğerlerini ötekileştirmem, güçlerini elinden almam lazım. Soruyorsun, “bu memleket düzelir mi” diye. Cevap hazır, “Düzelir tabii. Yamuk yapanları alacaksın, Taksim’de darağacına asacaksın. Bak o zaman gör, her şey nasıl düzelir” diyor. Korku kültürünün en şahane göstergesi bu. 

Korku kültürüne liderlik edenin özünde de korku mu var? 

-Kesinlikle. Ya benden korkmazlarsa! Ya benden daha güçlü hale gelirlerse! Bundan daha büyük korku olur mu? Yani sadece ezilen korkmuyor, en büyük korkuyu en tepedeki yaşıyor. 

Bu kültürün sistemi neden besleniyor?

Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Sevgi yok mu bu düzenekte? 

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var. “Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen. 

Devlet-vatandaş ilişkisinde korku kültürü nasıl işliyor? 

Korku kültüründe vatandaşın sahibidir devlet. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır.  Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.  Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir. 

En çok yarayı kadınlar ve çocuklar alıyor.

Çünkü onların kimseyi korkutacak güçleri yok. Güçsüzler. 

Ne yapacağız, neyi, nasıl değiştireceğiz?

Anne-babalar, başkalarını eleştirmek yerine kendilerini geliştirip kendi değerleriyle yaşayan, kendi gözlerine hesap veren insanlar olmaya öncelik verseler, 30-40  yıl sonra rahat nefes almaya başlarız ve 80 yıl sonra sistem oturur. Ama önce korku ve değerler kültürünün, bu iki kültürün farkına varmamız lazım. 

Formülü var mı? 

Değişim; farkına varmakla başlar. İlk adım o. Benim insanımın niyeti kötü değil. Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor. İnsan öyle bir yaratık ki, farkına vardıktan ve kendine hedef koyduktan sonra kendini yeniden inşa edebilir. Önemli olan güçlünün haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olduğu bir toplum inşa etmektir. Böyle bir toplum inşa edebilecek gücümüz olduğuna inanıyorum. O zaman şiddet de mekânı terk edecektir. 

Bu kültür devam ederse bizi nasıl bir felaket bekliyor?

Korku kültürü devam ettiği sürece potansiyel şiddet her zaman var olacak. Şiddeti tetiklemek sadece bir olaya, uygunsuz bir söz ya da ortama bakar. İnsan insana iletişim kurabilecek bir toplum olmak için kendi etki alanımız içinde gelişmiş insan olma yolunda emek vermemiz, gelişmiş olgun insan olmamız lazım. Bizim kültürümüzde birey olma zayıf, ait olma güçlü. Batı’da ise birey olma çok güçlü, ama ait olma zayıf. Batıda gittikçe artan bireysellik ve o temelde yaşanan yalnızlıkta artış var. Doğrusu ait olma ve birey olmayı dengede tutabilmektir. Batılılaşmak uğruna özümüzdeki manevi değerleri kaybetmememiz lazım; bunu çok önemsiyorum. 

SEVGİ VE VİCDAN! 

Artık sevmiyor muyuz birbirimizi? 

Kendi özünde kendisi olarak var olamayan insan sevginin anlamını kavrayamaz, yaşayamaz, yaşatamaz. Sevgi ne dilenilir, ne de sadaka olarak verilir. Sevgi hiç bir karşılık beklemeden emek ve zaman vermektir. Niçin? Sevdiğin kişinin mutlu olması için. Sevdiğinin gelişip güçlenmesi seni mutlu eder. Sevgiye muhtaç insanlar, sağlıklı sevemezler. Korku kültürü saf sevgi ve şefkati anlayamaz; doğası buna izin vermez.

Bu koşullarda ‘vicdan’ aramak da nafile zaten.. 

Vicdan kişinin özünün inandığı değerler manzumesi, ‘doğrular’ıdır. Kendi özünün tanıklığını keşfetmesine izin verilmeyen bir dünyada vicdan oluşamaz.

Korku kültürü dediniz ya. Artık geceleri koruyucumuz bekçiler oldu… Çözüm mü sizce? Bekçi mi lazım bize, eğitim mi? 

Bekçi içimizi rahatlatacak, aşina olduğumuz bir güven kaynağı olabilir. Sanmıyorum ki, “bekçiler var, artık insan eğitmeye ihtiyacımız yok,” diyen bir zihniyet olsun. Böyle bir düşünce abes olur. 

Doğan Cüceloğlu Kimdir? 

11 çocuklu bir ailenin 11.çocuğu olarak Mersin Silifke’de doğdu. 10 yaşında annesini yitirdi. Ortaokulu Silifke’de, liseyi Ankara ve Kırklareli’de tamamladı. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptı. Uzmanlık alanı iletişim psikolojisi olan Doğan Cüceloğlu’nun yayımlanmış 13 kitabı var. Politikayla ilgili konuşmuyor. Bilen insanlara konuşmayı tercih etmiyor, öğrenmeye açık insanlarla konuşmayı seçiyor. Sosyal medyada günde ortalama 2 milyon kişiye ulaşma potansiyeli var. İnsanlara olgun, gelişmiş birey olmanın önemini, korku toplumunun olumsuzluğunu anlatıyor. 

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Dedikodu Faydalı Olabilir Mi?

Dedikodu toplum içinde çoğunlukla olumsuz olarak değerlendirilir. Acaba dedikodu faydalı olabilir mi? İngiliz bilim insanları bunu araştırıyor.

Dedikodunun olumlu işlevleri

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir…

Dedikodu genellikle kötü bir şey olarak görülür. Oysa ortak iş yapma ve bilgi paylaşımı açısından dedikodu önemli bir işlev görebilir. Ayrıca sanılanın tersine dedikodu daha çok olumlu içeriğe sahiptir.

Dedikoduya çoğu zaman kötü gözle bakılır. Ama küçük gruplarda yararlı olabilir.

Ancak burada dedikodu tanımını netleştirmek gerekiyor. Çoğumuz için dedikodu, orada olmayan bir kişi hakkında gevezelik etmektir. Oysa sosyal bilimciler dedikoduyu, orada olmayan kişi hakkında iyi veya kötü bir değerlendirme içeren iletişim olarak adlandırıyor.

Bu tür gayrı resmi iletişim, bilgi paylaşımı açısından önemli görülüyor. Dedikodu sosyal dayanışma bakımından gerekli bir şey; toplumsal bağları kuvvetlendiren, sosyal normlara açıklık kazandıran bir işlev görüyor.

Yaygın kanının tersine dedikodu çoğu olumsuz değil, olumlu veya nötr içeriklidir. Bir araştırmaya göre, İngiltere’de yapılan dedikoduların sadece yüzde 3-4 kadarı olumsuz içeriğe sahip.

Uzmanlar dedikodunun genellikle doğru olduğunu, yanlış bilgi içeriyorsa bunun söylenti olarak adlandırılması gerektiğini söylüyor.

Baltimore Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Sally Farley ile Hollywood’da film yapımcısı Harvey Weinstein hakkındaki cinsel taciz iddiaları üzerinden bir yıl geçtikten sonra konuşuyoruz.

Şikayetlerini ciddiye alan resmi mekanizmaların yokluğunda, kadınların bilinen tacizcilerden korunmasında fısıltı ağlarının da rolü olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

Farley, #MeToo hareketinin kadınların mücadelesinde ve ağırlığını koymasında önemli olduğuna inanıyor. Ona göre, bu hareket “dedikodu tanımına uyuyor”.

“Başkalarıyla ilgili bilgiler öğrenmeye hevesliyiz. Resmi iletişim kanallarına ulaşamadığımızda, dedikodu ağları gibi gayrı resmi kanallara yöneliyoruz.”

Cinsiyete göre dedikodu

Kadınların erkeklerden daha fazla dedikodu yaptığına dair yaygın kanıya rağmen, bunu doğrulayacak hiçbir veri bulunmuyor.

Ancak kadınların ve erkeklerin dedikodu şeklinin farklı olduğu biliniyor. Erkekler dedikoduya daha çok kendilerini övmek için başvuruyor ve bu eylemin adı genellikle “bilgi aktarımı” ya da “irtibat halinde olmak” oluyor.

Kadınlar ise birçok ayrıntı ve hareketli tonlarıyla dedikoduyu daha eğlenceli hale getiriyor. Bu yüzden, erkekler dedikodu yaptığında öyle görülmeyebiliyor.

Ünlülerin dedikodusu

Ünlü isimlere yönelik dedikodular ise eğlenceden öte bir işlev görüp farklı kimlik ve aidiyetlerin test edildiği bir alan olarak kullanılabiliyor.

İnsanlar kendileriyle ilgili başka türlü paylaşamayacağı konuları bu yolla gündeme getirebiliyor.

Sahte haber salgını

Sahte haber salgını gibi daha yaygın eğilimler de bu yolla tartışmaya açılabiliyor. İnsanlar neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bulmaya çalışmanın eğlenceli olabileceğini söylüyor.

Ancak gazetecilik gibi sadece eğlence amaçlı olmayan alanlarda bu tür eğilimlerin yaygınlaşması, kamunun ihtiyacı olan bilgiler bakımından meşruiyet krizi sorununu gündeme getiriyor.

Güç ve etki araçları sınırlı gruplar, kendi kanallarını oluşturarak gerçeği kendine göre yorumlama yolunu tutabiliyor.

Bunun bazı yararları görülebilir. Medya patronu erkeklerin tacizci davranışları konusunda kadınların birbirini uyarması gibi.

Ama yanlış bilgilerin yayılmasına neden olan dedikodular yoluyla bazı insanların itibarının haksız yere zedelenmesi veya şiddete yönelme gibi olumsuz etkileri de olabiliyor.

Kişiler doğrudan kendi gözlemleri yerine, söz sahibi olduğuna ve tanıdıklarına inandıkları insanların ağzından çıktığı için dedikoduya daha fazla itibar edebiliyor.

Örneğin Facebook’un popüler bir haber kaynağı olarak görülmesini ele alalım. Bir arkadaşımız veya akrabamız, doğruluğu kanıtlanmamış siyasi içerikli bir makaleyi paylaştığında, onları güvenilir bir kaynak olarak gördüğümüzden inanma eğilimi gösterebiliyoruz.

İnsanın sosyal bir varlık olması manipülasyonu kolaylaştırabiliyor.

Ancak genellikle olumsuz içerikli dedikoduların önü hızla kapanır. Bu dedikoduları yapan insanların kendi çıkarlarına hizmet eden maksatları kısa zamanda anlaşılır ve bu insanlar pek sevilmez ve saygı görmez.

Fakat özellikle bilim dışı inançların ve ekonomik güvensizliğin yaygın olduğu bölgelerde veya dönemlerde dedikodu tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Yine de dedikodu eşitlik idealini güçlendiren bir araç olarak yararlı bir sosyal işlev görebilir. Örneğin, ani ve esrarengiz bir şekilde zengin olan bir insan dedikodunun hedefi haline gelir. Bu zenginliğin kaynağının kötücül güçlere dayandığını düşünme eğilimi güçlüdür. Ama bilgi paylaşımı yoluyla bu kuşkuların giderilmesi sosyal uyum açısından önemlidir.

Nasıl daha yararlı olabilir?

Peki dedikodunun zararları giderilerek nasıl daha yararlı hale getirilebilir?

Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde sosyal psikoloji uzmanı Jennifer Cole’a göre, bunun için, dedikodunun gizli tutulması, yararlı kılınması, yalana dayanmaması, dinleyenlerle bağlantı kurabilmesi ve anonimlikten uzak durması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde antropolog Bianca Dahl ise dedikodu ve yanlış bilgilendirmenin duygusal temellerini anlamak gerektiğini vurguluyor. Örneğin Botswana köylerinde bu, AIDS ‘e yol açan HIV virüsünün bulaşması ile ilgili yanlış bilgilerin önlenmesi arzusu, Amerika’nın küçük kentlerinde ise sosyal değişim korkusu olabilir.

“Bu inancın duygusal kaynağına yanıt vermek ve onun insanlar için nasıl bir işlev gördüğünü anlamak gerekir” diyor Dahl. “İnançlarımıza sarılmamızın bir nedeni de bu inançların sağladığı duygusal gerçektir.”

Dedikodu tehlikeli ve dışlayıcı olabilir, ama ondan kaçınmak mümkün değildir ve olumlu bir işlev görebilir. İnsanların neden dedikodu yaptığını anlamak, zararlı inançlara karşı mücadelede etkili olabilir.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et

MAKALE

İngilizce bilmeden ABD’ye gitti, profesör oldu

Mehmet Toner tek bir İngilizce kelime bilmeden gittiği ABD’de Harvard tıp profesörü olarak risk alınmadan başarılı olunmayacağını gösterdi.

Tek kelime İngilizce bilmeden ABD’ye gidip profesör oldum

Kanserli hücreleri teşhis eden çip geliştiren Profesör Mehmet Toner, SÖZCÜ’ye konuştu. Profesör Toner, İTÜ mezunu bir makine mühendisi ama aynı zamanda Harvard’da bir tıp profesörü. ‘Risk almadan başarılı olamazsınız’ diyen Toner’in İstanbul’dan ABD’ye uzanan başarı öyküsü…

Bugün sizi müthiş bir Türk bilim insanı ile tanıştırmak istiyorum; Türkiye’de Bilim Akademisi, ABD’de Ulusal Mühendislik ve Ulusal Mucitlik Akademileri üyesi olan Profesör Mehmet Toner ile… Profesör Toner aslında İTÜ mezunu bir Makine Mühendisi, ama aynı zamanda Harvard’da bir Tıp Profesörü! Amerika’nın aklınıza gelen en prestijli okullarında bulunmuş. Halen Harvard’a bağlı Massachusetts General Hastanesi Biyomikro Elektromekanik Sistemleri Merkezi’ni yönetiyor. Ve orada ekibiyle geliştirdiği çip, 2 milyondan fazla hücreye bakıp kanserli hücreleri bir saniye içinde teşhis edebiliyor. Bu yöntem, kanser hücrelerinin bulunmasına yönelik şimdiye kadar bulunmuş en hassas test. Böylece doğru hastaya, doğru ilaçla doğru dozda tedavi uygulanabiliyor. Mehmet Toner ve ekibinin bu çalışması tam 100 milyon dolar değerinde! Kendisiyle İstanbul’da Contemporary Art Fuarı için katıldığı Çağdaş İstanbul Sanat, Kültür ve Eğitim Vakfı konferansından sonra konuştum…

– Çok enteresan bir kariyer öykünüz var. Moda’da büyümüşsünüz, Saint Joseph’de okumuşsunuz…

Çok zor girdim okullara, zor da çıktım! İyi bir talebe değildim, yedek listelerden filan kazandım okulu. Cerrah olmak istiyordum, makine mühendisliği bölümünü kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en güzel başarısızlıktı bu!

TOEFL’A HİÇ GİRMEDİM

– Ne yazık ki Türkiye’de gençler başarısızlığı bu şekilde algılamıyor… Hiçbir risk almıyor.

Risk almayan bir insanın başarılı olması mevzu bahis değil. Mesela ben tek kelime İngilizce bilmeden kalktım Amerika’ya gittim. Fransız okulu mezunuyum. İTÜ’den bir hocamın tavsiyesi ile MIT’e başvurdum.

– Dünyanın en zor ilk 5 üniversitesinden biri MIT… Sizi nasıl aldı?

Beni MIT İngilizce TOEFL sınavlarını geçme şartı ile kabul etti. Baktım yaz okulunda İngilizce öğrenemiyorum, tercüman olarak bir arkadaşımı aldım yanıma, dekan ile konuşmaya gittim MIT’te. Ben anlatıyorum, arkadaşım çeviriyor. Ben diyorum ki dekana “Matematiğim iyidir, İngilizce bilmesem de dersi geçerim, o arada da İngilizce öğrenirim.” Adam da “tamam” dedi! Ve MIT’e böyle başladım. İngilizce öğrendim. Hiçbir gün de TOEFL sınavına girmedim. Ne mevzuat dediler ne de başka bir şey…

– Matematikte de olağanüstü başarılı olmuşsunuz sanırım?

Ben iki tane ileri seviyede matematik dersi aldım, derslerin kitaplarını da yazan Hildebrand isimli çok meşhur bir hoca. Yıl sonunda beni arayıp “ofisime gel” dedi. Eyvah! dedim ben… TOEFL’ım olmadığını anladı, beni atacak ülkeden… O korkuyla gittim “Sen bütün sınavlardan 100 almışsın, ama derse kayıt yapmamışsın. Ben seni kaydettim, derslere de gelmene gerek yok” dedi. İşte açık görüşlü bir eğitim sistemi böyle bir şey, gençlere ve insana verdiği değer çok büyük.

CERRAH OLMAK İSTERDİM AMA KAZANAMADIM

Özlem Gürses’in sorularını yanıtlayan Profesör Mehmet Toker, “Aslında cerrah olmak istiyordum ama hiçbir tıp tercihime giremedim. Makine mühendisliğini kazandım. İyi ki öyle olmuş, benim için en büyük başarısızlıktı bu” dedi

BİZİM GENÇLERİMİZDE SORUN YOK, SİSTEMDE SIKINTI VAR

– Kanser tarama çipi projesi size bir eşik atlattı.

Aslında bu proje de tamamen bir başarısızlıktan çıktı. Harvard Tıp Fakültesi’nde profesörlüğüm geldiğinde bazıları bilim donanımımı yetersiz bulmuşlar, dolayısıyla ünvanımı alamadım. İki gün uyuyamadım, üçüncü gün kalktım “dünyanın sonu değil” diyerek endüstriye geçmeye karar verdim. Bir şirket kurup, fikirlerimin patentlerini alıp ürün çıkarmak üzere harekete geçtim. Bir yıl sonra beni profesör yaptılar fakat ben çok ilerlemiştim ve böylece bu araştırma merkezine geldim. Bana kötülük yapmak isteyenler bana en büyük iyiliği yapmış oldular!

– Biraz da Türk diasporasından söz etmenizi istiyorum. Biz insan kaynağımızı kaybettik diye üzülüyoruz ama bu kişiler dünyanın her yerinde olağanüstü başarılar elde etmişler, gittiğim her ülkede görüyorum…

Bir soru ile başlayayım: “Bir çölde orman yetiştirebilir misiniz ?” Yetiştiremezsiniz. Peki “bu suç, ağacın mı çölün mü ?” Suç ağacın değil. O fidanı alıp başka bir yere koyduğunuz zaman yemyeşil oluyor. Ama ekosisteminiz buna uygun değilse, imkan vermiyorsa ne yaparsanız yapın olmuyor. Hatta çölde giderken böyle biraz büyüyen bir ağaç da olursa, bir müddet sonra bakıyorsunuz o da kalmamış! Bizim gençlerimizde bir sorun yok ki sistemde sıkıntı var.

– Ne gibi?

İşi ehline veremedik. Gençlerin merakını zedeledik, hata yapmalarına izin vermedik, oysa ancak böyle ileri gidilir. Bugün MIT’te, Harvard’da, pek çok böyle üniversitede en iyi talebeler inanın Türkler. Demek ki ağaçta bir problem yok, ektiğiniz yerde var. O ağaca yeteri kadar su vermiyoruz, güneş vermiyoruz. Onlar da yeteri kadar yeşeremiyorlar.

Kaynak: Sözcü Gazetesi

Söyleşi: Özlem Gürses

Okumaya devam et

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

TREND