Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Korku kültürü ektiğini biçiyor

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

korku kültürü ve örgütsel sessizlik, korku kültürü, doğan cüceloğlu, değerler kültürü

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu: Korku kültürü değişmeli

Şiddet her yerde; otobüste, parkta, okulda, evde, sokakta… Her birimiz başka bir şeyden korkar olduk. Kimimiz sokakta rahat dolaşamıyor. Kimimiz etek boyundan korkuyor, kimimiz bir kavganın orta yerinde kalıp bıçaklanmaktan… Bunu en çok hissedenler de kadınlar ve çocuklar… Peki neden, nasıl bu hale geldik, nereye gidiyoruz? Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’na göre korku kültürü şiddeti üretiyor.

Öncelikle bir tespit yapmanızı isteyeceğim. Türkiye’de toplumun ruh halini bir psikolog olarak nasıl yorumlarsınız? 

-Türkiye’de yaşayan ortalama bir insan kendini sıradan bir vatandaş olarak güven içinde görmez, göremez; bu ülkemde hep böyle olagelmiştir. Güven içinde hissedebilmesi için vatandaş olması yetmez; ‘güçlü kişilerle’ ilişki içinde olan bir vatandaş olması gerekir. Vatandaşın ‘dayısı,’ ‘arkası,’ ‘güçlü bir makam-mevki ile ilişkisi’ yoksa, yani sadece sıradan bir vatandaş ise ‘güçlü olan’a yenik düşeceğini bilir. Korku kültüründe güçlü olan haklıdır; değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Sıradan vatandaş kendini savunmasız, sürekli olası tehlikelere maruz, korunmasız hisseder. Gergin, stresli, kaygılı, şevksiz ve içten içe öfkelidir.

Arşivleri karıştıralım; hemen her gün, en az üç dehşet verici haber var.. Bu çok korkutucu.. Ne oluyor bize?

-Sorun aslında birey olamamaktan başlıyor. Kendine özgü sosyolojik, tarihsel nedenlerden ötürü bizim kültürümüzde bireyin önemi yok. Bizim kültürümüzde “Sen kimsin” diye sorduklarında “Sen kimlerdensin” demek isterler. “Nerelisin, ne iş yaparsın” demek isterler. Bireyin düşünce ve duyguları önemli değildir. Mevki, makam, güç sahibi insanların düşünce ve duyguları önemlidir. 

Bu kadar şiddetin nedeni salt birey olamamak mı?

-Evet, birey olamamak. Sanırım ne demek istediğimi anlamadınız. Şu anda seninle ben iletişim içindeyiz. Birbirimizi daha önce tanıdığımız için de ilişki içindeyiz. Şimdi burada iki insan doğası işin içine giriyor. Birincisi sosyal kimliğin… Hürriyet gazetesinde bir göreve sahipsin. Ama senin bir başka varoluşun daha var. İnsan olarak senin özün var. Dünyaya bakış tarzın, duyguların, çocukluğun, eğitimin, ailen… Senin o özünü tamamıyla dışarıda bırakıp sosyal kimliğin üzerine sana değer verirsem ne olur biliyor musun?

Ne olur?

 -O öz öfkelenmeye başlar. Yaşama anlam veren o öz. Sen Hürriyet gazetesinde bir görevde çalışıyorsun. Eğer o öz, o görevi kabul etmemiş ve kendisine uygun bulmamışsa, sen ‘mış gibi’ yaparsın. Ama o öz ve sen o görevde bir yolculuğa çıkmışsanız, “Ne kadar şanslıyım, herkese kısmet olmaz” diye, gözlerin cıvıl cıvıl, çalışırsın. 

Gülen yüze hasret kaldık.. Demek ki, o özle kimse yolculuğa çıkamıyor, öyle mi? 

-Değişik toplumlarda bulundum. Ailede, okulda, hastanede, yolda, kaldırımda iki tür gördüm. Bazı ortamlarda insanların çoğu asık suratlıdır. Gergin, kaygılı, özensiz ve öfkelidir. Ama bunun farkında değildir. Bir başka uçta ise; insanların çoğu güler yüzlü, huzurlu, şevkli, özenli insan ilişkilerinde ve şükür duygusu var. Şimdi bu insanlar doğuştan böyle miydi? Hayır. Ailede ve okul ortamında zamanla bu hale geldiler. İki sosyal ortam çok önemli bir toplumda. Birincisi içinde yetiştiğiniz aile, ikincisi eğitildiğiniz sınıf ortamı. Bir insanın ruhsal sağlığının kökleri bu iki ortamdadır. 

Kendi varoluşunu bilmek şart yani…

-Yoksa, şevksiz, kaygılı, umutsuz ve öfkeli olursun. Bu varoluş meselesidir. O yoksa sahip olduğun hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. Sürekli daha çok sahip olmak istersin, o boşluğu doldurmak için. 

Nasıl var olur insan? 

-Erich Fromm, “Kendi yaşamında var olamayanlar dünyadaki bütün savaşların ve kötülüklerin temelinde yatar” diyor. Yüzde yüz inanıyorum buna. Biz var olmak için yaratılmışız. Bir çocuk doğumundan altı saat sonra hissediyor, var mıyım, yok muyum? Kabaca iki kültürden bahsedebiliriz. Bir kutupta korku kültürü var ki, bu insanlığın en eski kültürüdür. Oradaki hikâye şu: “Dünya tehlikeli bir yer, güçlü olduğun kadar varsın. Hep güçlü olmaya çalış. Eğer tek başına güçlü olamıyorsan, bir aşiretin üyesi olarak güçlü ol.” Mafya kültürü bu. Kim güçlüyse o tepededir. Hiyerarşideki yerini bil ve ona uygun davran. Korku kültüründe senin bir insan, bir öz olarak var olman kimsenin umurunda değil. Herkes bilir ki önemli olan güç sahibi ile iyi ilişki içinde olmaktır.

Toplum olarak sıkıntımız bu mu?

-Evet, sıkıntımızın kaynağı bu. Yüzde yüz inanıyorum bu olduğuna. Son 150 yıllık tarihimizde inişler çıkışlar var; değişik iktidarlar iş başına geliyor, ama korku kültürü zeminde devam ediyor. Değişmesi gereken bu kültür.  

Korku kültüründe nasıl bir ilişkiye izin var? 

-Korku kültüründe güçlü ve güçsüz ilişkisi vardır. Bu kültürde insanlar, eğer tanıdık değilse, birbirlerini hasım olarak görürler. Tanıdık bildik biriyse de hep bir hiyerarşi var, “Tahsin abi nasılsın” diyor. “Allah uzun ömürler versin” diyor. Anlıyorsun ki, Tahsin abi yukarıda, güçlü. Korku kültüründe iki eşit insan ilişkisi düşünmek mümkün değil. Özellikle erkekler iş hayatında bunu çok yaşıyor. O mu güçlü, ben mi? İlişki içinde içimiz 6 tanıklık boyutunu biliyor ve takip ediyor.

Nedir onlar?

-Birincisi ‘önemli miyim, önemseniyor muyum’, ikincisi ‘olduğum gibi miyim, ötekileştiriliyor muyum’, üçüncüsü ‘değer veriliyor muyum’, dördüncüsü ‘güveniliyor muyum’, beşincisi ‘seviliyor muyum’, altıncısı ise ‘hem ait hem de özgür bir birey miyim?’ Türkiye’ye geldiğimde seminerler veriyordum. Seminer ortamında insanların mevki, makamlarını yüzünden anlayabiliyordum. En asık suratlı, en üst mevki sahibiydi. Yüzüne bakarak, “Bu genel müdür, bu patron” diyebiliyordum. Okullarda da toplumda da böyle gözlemler yapıyorum. 

Bu da mı korku?

-Tabii ki, korku kültüründe en temel değer neydi, güçlü olmak. Güçlü olmayı güler yüzle değil, öfkeyle ifade edersin. Öfke güçlünün duyacağı bir duygudur. “Bak öfkeleniyorum,” dediğin zaman herkes hizaya gelir. “Sen kim oluyorsun ki” diye başlarsın cümlene. Giyiminle, kuşamınla, takınla gücünü göstermeye çalışırsın. Korku kültüründe ilişki güçlü güçsüz ilişkisidir; insanlar ilişkilerine, “Ben önemliyim, sen önemsizsin” diye bakar. “Ben değerliyim, benim yerim doldurulamaz, senin gibi kaç tane var,” diyor. “Sen bana sormadan bir şey yapma” diyor. “Sen bana aitsin, kendi başına ortaya çıkma, ezerim” diyor. 

Karşındaki ne düşünüyor? 

-“Bir gün gelecek ben de birini ezeceğim” diyor. Kayınvalideler nasıl bekliyorlar o gelinleri. Kendisi çok çekmiş. Farkında bile değil böyle olduğunun, ama ezerek var olmak istiyor. Taksiye binersin, “biraz yavaş gidin, lütfen,” dersin, şoför ters ters bakar ve “bana işimi öğretme” der. Böylelikle içindeki öfkeyle güçlü pozisyona geçer. Öfke ile kendini var edebilmekte, dikkate alınacak biri olmaktadır.

14 yaşında bir kız, 40 yaşındaki bir kadını evinde banyo yaparken sekiz yerinden bıçaklıyor. Asker uğurlarken çocuk öldürülüyor. Engellinin evini basıp parasını çalıyorlar. Köpekleri üzerine otomobil sürüp katlediyorlar… Ve daha bir sürü acı…  ‘Çürümüş toplum’ gerçek mi oluyor?

 -Her olayın kendine özgü bir öyküsü vardır; bütün şiddet olaylarını birkaç parametreye indirgemek doğru olmaz. Şunun da altını çizmek istiyorum; eskiden olaylara bu kadar kolay ulaşamıyorduk; kentlerde, kasabalarda, ilçe ve köylerde yüzlerce günlük şiddet olaylarını ülkenin genelinde duymak olanaksızdı. Bugün en ücra köydeki bir olayı dahi duyabilecek haldeyiz. Ailesinde sevgi yerine şiddet görmüş, korunma ve şefkat yerine dışlanmış ve acı çektirilmiş, eğitiminde geliştirilme yerine kalıplanıp itilip kakılmış çocuklar büyüyünce farkında olmadan bu şiddet yumağının bir parçası olurlar. Toplum ektiğini biçiyor.

Aslında tepki de vermiyoruz. Serviste unutulan 3 yaşındaki bir çocuk dramatik bir biçimde yaşamını yitiriyor ama olay bir süre unutuluyor. Sonra yenisi geliyor, sonra bir yenisi daha… Nedir bu tepkisizliğin nedeni?

-Korku kültürünün ürünü öğrenilmiş acizliktir. “Devletin başındakiler var, belediye başkanı var, ben birey olarak ne yapabilirim” düşüncesi hâkim. Martin Seligman öğrenilmiş acizlik kavramını ortaya atan Amerikalı psikolog. Bir deney yapıyor. Bir grup köpek alıyor. Örnekleme yoluyla ikiye ayırıyor. Birinci grup köpekler, bir kafese konuluyor. Altında ızgara var, elektrik veriyor. Köpek kaçmak istiyor fakat kapısı kapalı ve kaçamıyor. Tekrar tekrar, şok veriliyor. Kaçamıyor. Nihayet köpek, sanki “kaderim buymuş,” anlayışına geliyor. Öbür gruptakine de aynı şok veriliyor; yalnız orada kapı var ve köpek kapıyı açıp, kaçabiliyor. Sonra her iki gruptaki köpekleri tamamıyla açık bir deney ortamına koyuyorlar. Daha önce şoktan kaçamayanlar, şok verilince şimdi kaçabilecek durumda oldukları halde, artık kaçmaya teşebbüs dahi etmiyorlar. Kaçmıyor, kaderim bu diyor. Öbürünü, yani daha önce kapıyı açıp kaçabilenler, şimdi şok verilince hemen kaçıyorlar. Bunu farelerle hatta benzerini insanlarla yapıyorlar. Aynı sonuçlar gözleniyor. Yani çaresizlik öğreniliyor. 

Bir daha olmaması için ne yapmalı? 

-Dört yaşında çocuğu serviste unutanların içinde yer aldığı sistemi anlayacak gücümüz var mı? Yoksa ağlayıp, dövünüp, öfkelenip, küfretmenin ötesinde elimizden başka bir şey gelmiyor mu? Şu bir gerçek; olayın içinde yer aldığı sistemi anlamadan önleyici tedbir alamayız. Kalıbımı basarım ki, bu olay dört ay sonra unutulup gidecek. Bir okulun servisi neden bir eğitim sisteminin önemli bir parçası değil? Neden okul, servis hizmetini verenlerin eğitimini önemsemiyor? Derinliğine incelendiği zaman korku kültürünün sıradan vatandaşın çocuğuna verdiği değer konusu çıkar karşına. 

Hangi sorunu konuşsak altından korku kültürü çıkıyor.

-Olaylara yaklaşırken iki kültür diye ayıracağım ben. Bir korku kültürü, diğeri değerler kültürü. Korku kültürü davranışı denetlemeye önem verir; değerler kültürü insanın anlam verme sistemine. Bir örnekle anlatalım. Şimdi bir baba, çocuğuna diyor ki, “dişini fırçala”. Çocuk nedenini soruyor. Babanın cevabı “dediğimi yap” oluyor. Fırçalamazsa, “gebertirim seni” oluyor.. Bu korku kültürü. Değerler kültüründe baba, eline çürük bir diş resmi alıyor örneğin. Onun nasıl olduğunu anlatıyor. Eğer fırçalarsa sağlıklı olacağını söylüyor. Birincisinin anne babası tatile gitti diyelim, çocuk o günlerde diş fırçalamaz. Jandarma yok, polis yok çünkü. Babası istediği için fırçalıyor, babası olmadığında bunu yapmıyor ve yapmadığı için zevk alıyor. Ama diğer çocuğa “annen baban yokken fırçalar mısın” diye sor.., “Ne biçim soru bu” der. Çocukken diş fırçalamayı, askerde ağaç dikmeyle eşleştiriyorum. Ben bunu üst düzey yöneticilere, generallere anlattım. Dedim ki,  “Askerde ağaç dikme programları var. Askerde ağaç dikmeyen hemen hemen yok, ama terhis olduktan sonra ağaç diken görmedim”. Liderlik bu değil. 

Nedir peki? 

-Lider anlam inşa eder. Liderlik, anlam yönetimidir. O asker ağaç dikmeye gitmeden önce ona öyle bir eğitim veririm ki, ağaç dikme davranışının anlamını bilir ve ibadet edercesine ağaç diker. O zaman terhis olunca da ibadet edercesine ağaç dikmeye devam eder. Adam yerine konursa, bunu benim insanım anlar ve yapar.

Nasıl oluyor da değerler sistemi yerine korku kültürü sürdürülebilir olmayı başarıyor? 

-Bildiğimiz o, başkasını bilmiyoruz ve korku kültürü bize güven veriyor. Babam beni korur, annem beni korur. Şu adam beni korur. Korku kültüründe daha çok jandarmaya, daha çok polise, daha çok otoriteye ihtiyaç var. Benim diğerlerini ötekileştirmem, güçlerini elinden almam lazım. Soruyorsun, “bu memleket düzelir mi” diye. Cevap hazır, “Düzelir tabii. Yamuk yapanları alacaksın, Taksim’de darağacına asacaksın. Bak o zaman gör, her şey nasıl düzelir” diyor. Korku kültürünün en şahane göstergesi bu. 

Korku kültürüne liderlik edenin özünde de korku mu var? 

-Kesinlikle. Ya benden korkmazlarsa! Ya benden daha güçlü hale gelirlerse! Bundan daha büyük korku olur mu? Yani sadece ezilen korkmuyor, en büyük korkuyu en tepedeki yaşıyor. 

Bu kültürün sistemi neden besleniyor?

Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Sevgi yok mu bu düzenekte? 

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var. “Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen. 

Devlet-vatandaş ilişkisinde korku kültürü nasıl işliyor? 

Korku kültüründe vatandaşın sahibidir devlet. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır.  Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.  Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir. 

En çok yarayı kadınlar ve çocuklar alıyor.
Çünkü onların kimseyi korkutacak güçleri yok. Güçsüzler. 

Ne yapacağız, neyi, nasıl değiştireceğiz?

Anne-babalar, başkalarını eleştirmek yerine kendilerini geliştirip kendi değerleriyle yaşayan, kendi gözlerine hesap veren insanlar olmaya öncelik verseler, 30-40  yıl sonra rahat nefes almaya başlarız ve 80 yıl sonra sistem oturur. Ama önce korku ve değerler kültürünün, bu iki kültürün farkına varmamız lazım. 

Formülü var mı? 

Değişim; farkına varmakla başlar. İlk adım o. Benim insanımın niyeti kötü değil. Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor. İnsan öyle bir yaratık ki, farkına vardıktan ve kendine hedef koyduktan sonra kendini yeniden inşa edebilir. Önemli olan güçlünün haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olduğu bir toplum inşa etmektir. Böyle bir toplum inşa edebilecek gücümüz olduğuna inanıyorum. O zaman şiddet de mekânı terk edecektir. 

Bu kültür devam ederse bizi nasıl bir felaket bekliyor?

Korku kültürü devam ettiği sürece potansiyel şiddet her zaman var olacak. Şiddeti tetiklemek sadece bir olaya, uygunsuz bir söz ya da ortama bakar. İnsan insana iletişim kurabilecek bir toplum olmak için kendi etki alanımız içinde gelişmiş insan olma yolunda emek vermemiz, gelişmiş olgun insan olmamız lazım. Bizim kültürümüzde birey olma zayıf, ait olma güçlü. Batı’da ise birey olma çok güçlü, ama ait olma zayıf. Batıda gittikçe artan bireysellik ve o temelde yaşanan yalnızlıkta artış var. Doğrusu ait olma ve birey olmayı dengede tutabilmektir. Batılılaşmak uğruna özümüzdeki manevi değerleri kaybetmememiz lazım; bunu çok önemsiyorum. 

SEVGİ VE VİCDAN! 

Artık sevmiyor muyuz birbirimizi? 

Kendi özünde kendisi olarak var olamayan insan sevginin anlamını kavrayamaz, yaşayamaz, yaşatamaz. Sevgi ne dilenilir, ne de sadaka olarak verilir. Sevgi hiç bir karşılık beklemeden emek ve zaman vermektir. Niçin? Sevdiğin kişinin mutlu olması için. Sevdiğinin gelişip güçlenmesi seni mutlu eder. Sevgiye muhtaç insanlar, sağlıklı sevemezler. Korku kültürü saf sevgi ve şefkati anlayamaz; doğası buna izin vermez.

Bu koşullarda ‘vicdan’ aramak da nafile zaten.. 

Vicdan kişinin özünün inandığı değerler manzumesi, ‘doğrular’ıdır. Kendi özünün tanıklığını keşfetmesine izin verilmeyen bir dünyada vicdan oluşamaz.

Korku kültürü dediniz ya. Artık geceleri koruyucumuz bekçiler oldu… Çözüm mü sizce? Bekçi mi lazım bize, eğitim mi? 

Bekçi içimizi rahatlatacak, aşina olduğumuz bir güven kaynağı olabilir. Sanmıyorum ki, “bekçiler var, artık insan eğitmeye ihtiyacımız yok,” diyen bir zihniyet olsun. Böyle bir düşünce abes olur. 

Doğan Cüceloğlu Kimdir? 

11 çocuklu bir ailenin 11.çocuğu olarak Mersin Silifke’de doğdu. 10 yaşında annesini yitirdi. Ortaokulu Silifke’de, liseyi Ankara ve Kırklareli’de tamamladı. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptı. Uzmanlık alanı iletişim psikolojisi olan Doğan Cüceloğlu’nun yayımlanmış 13 kitabı var. Politikayla ilgili konuşmuyor. Bilen insanlara konuşmayı tercih etmiyor, öğrenmeye açık insanlarla konuşmayı seçiyor. Sosyal medyada günde ortalama 2 milyon kişiye ulaşma potansiyeli var. İnsanlara olgun, gelişmiş birey olmanın önemini, korku toplumunun olumsuzluğunu anlatıyor.

Yazar: İpek Özbey

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Para insanı nasıl değiştiriyor?

para ve insan, para insanı değiştirir mi, para, Manşet, araştırmalar

Çok para insanı değiştirir mi? Zenginlerin daha cimri ve az güvenilir olduğunu gösteren araştırmalar ne kadar doğru? İşte konuyla ilgili yapılan bir araştırmanın tüm detayları…

Bilimsel olarak araştırıldı: Para insanı bozuyor mu?

Kişinin varlık seviyesi arttıkça merhamet ve empati duygularının azaldığı, kişisel çıkar düşüncesinin ise arttığı doğru mu?

Üniversitelerin popüler konuları inceleyerek sosyal yaşantımıza ışık tuttuklarını bilirsiniz. Hayatınızda en az bir kere duyduğunuz ya da sorduğunuz bir konu üzerine Univercity of California Berkeley Üniversitesi’nde de bir grup uzun süren bir araştırma yaptı. Üniversite zengin olmanın insan üzerindeki etkilerini araştırdı ve “Para karakteri bozar mı?” sorusu deneklerle test edildi. Peki, burada ‘bozmaktan’ kasıt nedir? Amerika’daki çalışmada, insanların çok para karşısında davranışlarının değişip değişmediği araştırıldı. Paranın kurallara uyma, nazik olma ya da saygılı davranma gibi davranışları etkileyip etkilemediği incelendi. Sonuçlara bakalım…

Çalışmada önce deneklere Monopoly oynatıldı. Emlakçılık konulu ve zarla oynanan bu oyunda, tıpkı gerçek hayattaki gibi çeşitli yerler satın alarak; kiralama, inşa etme gibi ticari faaliyetlerde bulunup ekonomik olarak güçlü olmaya çalışırsınız.

Oyun bittikten 15 dakika sonra…

Oyuncuların bir bölümü yazı tura atarak, yani tesadüfi biçimde seçilerek, diğer oyunculara göre bazı avantajlara sahip oldu. Oyuna yaklaşık iki kat daha fazla parayla başladılar. Zengin seçilen oyuncular iki zar atarken, diğerleri ise tek zarla kaldı. Ve doğal olarak oyunu zengin başlayanlar kazandı. Gelelim oyun süresince gözlemlenen davranışlara… Zengin oyuncular piyonlarını oyun

tahtasına adeta vurarak ilerletti. Masadaki tabaktan daha çok kraker yediler. Abartılı başarı tepkileri gösterdiler. Fakir oyuncuya kaba ve duyarsız davranmaya ve sürekli ne kadar iyi oynadıklarını ifade etmeye başladılar.

İşin daha da ilginci ise, oyunun başında tamamen rastgele olarak zengin seçilenler, bunu bilmelerine ve oyunun hileli olduğunun açık olmasına rağmen, oyun bittikten 15 dakika sonra; nasıl başarılı olduklarını, mülkleri nasıl aldıklarını, kazanma şekillerini uzun uzun anlattılar. Yani onları başarılı hale getiren çift zar atma durumunu tamamen gözardı ettiler.

“Tüm zenginler böyledir” demek doğru değil

Başka bir deneyde; deneklere 10 dolar verilerek, isterlerse bu parayı yabancılarla paylaşabilecekleri ve bu yabancıların bir daha karşılarına asla çıkmayacağı söylendi. Yıllık kazancı 25 bin dolar olan katılımcılardan paralarını başka bir kişiyle paylaşanların sayısı, yıllık kazancı 150 bin dolar ve üstü olan katılımcıların sayısına göre yüzde 44 oranında daha fazla oldu.

Ama benim favorim, arabalar üzerinde yapılan çalışma… Araştırmacılar sokağa çıktı ve araçlarının değerine göre insanların davranışlarını inceledi.

Amerika’da yaya geçidinde yayaların geçiş üstünlüğü vardır. Yapılan çalışmada bu kural kullanıldı. Bir yaya geçidinde karşıdan karşıya geçer gibi yapan bir yayaya kimlerin yol verip vermediği incelendi. Günlerce yapılan denemelerde ucuz aracı olan sürücülerinin yasayı çiğnemediği; pahalı araç sürülerinin yarısının ise yasayı çiğnediği görüldü.

Daha birçok çalışma ve deney yapan ekibin bulgularına göre, varlıklı bireyler müzakerelerde yalan söylemek, iş yerinde kasadan para çalmak gibi etik olmayan davranışları onaylamaya ve rüşvet almaya daha yatkın. Kişinin varlık seviyesi arttıkça merhamet ve empati duygularının azaldığı ve kişisel çıkar düşüncesinin arttığı da bir başka sonuç.  Ancak “Tüm zenginler böyledir” demek doğru değil. Paul Piff’e ait bu çalışmanın detaylarını kişisel web sitesinde detaylı inceleyebilirsiniz.

Kaynak: www.milliyet.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Uykuya dalarken düşme hissi yaşıyor musunuz?

uykuya dalarken düşme hissi, uyku, hipnik seğirme

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür. Peki, bu his neden oluşur? Bu hissi yaşayanlar ne yapmalı? İşte yanıtı…

Uykuya dalarken düşme hissi neden oluşur?

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür, ama neden?

Tam uykuya dalarken birden düşme hissine kapılıp vücudumuzun silkindiğini çok görmüşüzdür. Oldukça yaygın olan bu hisse beyindeki iki bölgenin kontrol çatışması neden oluyor.

Bunu bir rüyanın parçasıymış gibi algılıyorsak boşlukta düşüyormuş hissi oluşur; buna hipnik seğirme denir. Beynimiz uyku için çevreyle bağlantısını keserken ortaya çıkan bir çatışmanın göstergesidir bu.

Uykuda vücudumuz felç olmuş gibidir ve dış dünyadaki olaylara duyarsız hale geliriz. Ama kas kontrolümüz düğmeye basılmışçasına durmaz.

Beynimizde adlı bölge nefes alma gibi temel fonksiyonları kontrol eder ve tetikte olma duygusunu hissettirir bize.

Öte yandan görmeyle ilgili (optik sinir önündeki bölge) ise yorgunluğu düzenler.

Uykuya dalma sırasında retiküler aktivasyon sistemi vücudumuzun kontrolünü elden bırakırken ventrolateral çekirdek denetimi ele alır. Bu yavaşça kısılan bir lamba düğmesi gibidir, ama her zaman pürüzsüz işlemeyebilir.

Uyanıklığı sağlayan enerji kalıntıları ani yükselişe geçtiğinde seğirme hareketleri görülür. Fakat bunun nedeni tam olarak bilinmiyor. Hızlı göz hareketlerinin tersine bu seğirmelerin rüya gören beyinle bir ilgisi yoktur. Bundan ziyade günün son kalıntıları gibidir.

‘Patlayan kafa sendromu’ adı verilen ve insanın kafasının içinde bomba patlıyormuş gibi sesler duymasına neden olan tuhaf rahatsızlıkta da benzer belirtiler görülür. Beynin uyanık ve uykuya geçen kısmı arasında bir kontrol mücadelesi vardır ve bu şimşek çakması gibi ışıklar görmeye ve yüksek sesli patlamalar duymaya neden olur.

Bazı ileri vakalarda bu olgu aşırı uykusuzluğa ve hatta bedenin bilinmez güçler tarafından ele geçirilmesi iddialarına bile neden olmuştur.

Fakat genel olarak burada endişe edilecek bir durum yoktur. Uykuya dalma anında ortaya çıkan ilginç bir çatışma halinden ibarettir.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Kağıt kesiği neden canımızı çok yakar?

Manşet, kağıt kesiği nasıl geçer, kağıt kesiği, evrim ağacı

Ufacık bir kağıt kesiği canımızı beklediğimizden çok daha fazla acıtır. Peki, bunun nedeni nedir? İşte www.evrimagaci.org yazarlarından Çağrı Mert Bakırcı açıklıyor…

Kağıt Kesiği Neden Çok Acıtır?

Standart bir A4 kağıt ortalama 0.05 milimetre kalınlığa sahiptir. Standart bir tıraş bıçağı 0.23 milimetre kalınlığa sahiptir. Bir tıraş bıçağının kestiği yaranın acısı anlaşılır; ancak ondan 5 kata kadar daha ince olan kağıdın, kimi zaman arkasında hiç kanama izi bile bırakmaksızın açtığı yaralar neden bu kadar fazla acır? 

Normalde bir kağıt, insan derisini kesebilmek için fazlasıyla yumuşaktır. Belli bir keskinliğe ulaşmak için, belli bir sertliğin de olması gerekir. Fakat kağıdı bu kadar kesici yapan, aşırı ince olmasıdır. Kesiği açan kenarın yüzey alanı çok küçük olduğu için, çok yüksek basınç uygulayabilir. Bu basınç, deri katmanını yararak “kesik” dediğimiz olaya neden olan kuvvet dağılımıdır. Basınç, uygulanan kuvvetin yüzey alanına bölümüdür. Dolayısıyla çok küçük yüzey alanı (örneğin kağıdın kestiği incecik kenarın yüzey alanı), çok yüksek basınç anlamına gelir.

Kağıt kesikleri genellikle büyük bir kağıt grubu içerisinden, tek bir kağıdın ayrılması sonucu oluşur. Yani tek bir kağıt ile elinizi kesmeniz çoğu zaman zordur. Bunun nedeni, tek bir kağıdın gerekli kuvveti kesiği açma süresi boyunca uygulayamayacak kadar esnek ve yumuşak olmasıdır. Yani kağıdın kenarı elinizi kesmeye çalışsa da, yarığı açamadan hemen bükülecektir. Fakat yeni açılmış bir kağıt destesi (kimi zaman “kağıt topu” olarak bilinir) içerisinden kıvrılarak ayrılan tek bir kağıt, destenin geri kalanından güç alarak bükülmeden durabilir. Bu da, kağıdın parmağınızı kesebilmesini sağlayacak kuvvetin yeterince uzun süre uygulanabilmesine izin verir.

Gelelim acının nedenine… Parmaklarımızın ucunda aşırı fazla sayıda nosireseptör adı verilen acı algılayıcı sinir ucu bulunur. Bir kağıt kesiği, bu sinirlerin çok fazlasını aynı anda uyarabilecek kadar geniştir. İncecik kesik kanamaya neden olmadığı için, bu sinirlerin ucu, havaya temas edecek şekilde açıkta kalır. Yani yarıktan dışarı doğru bakan reseptörler, sürekli dış ortama maruz kalır. Kağıt kesiklerinin o sinir bozucu acısı bu reseptörlerin açık hava nedeniyle sürekli beyne sinyal göndermesinden kaynaklanır.

Kimi zaman derin kağıt kesikleri de görülür. Bunlar, daha uzun bir yüzey boyunca olan, daha derin kesiklerdir. Bunlar kimi zaman dışarıya hafifçe sızan, çoğu zamansa yarığın içerisinde biriken kanamalara neden olur. Kesik sırasında kağıdın yüzeyinde ve fiberleri içerisinde bulunan koruyucu kimyasallar (örneğin beyazlatıcılar), vücuda geçer. Bu kimyasalların yakıcı etkisi, beynimizde acı olarak algılanır. Bu da, kağıt kesiklerinin neden olduğu acının yaygın görülen ikinci bir nedenidir.

Tüm yaralar gibi, kağıt kesikleri de temizlendikten sonra yara bandıyla kapatılabilir. Fakat yine de, yarık boyunca parmak etinin iki tarafının sürekli farklı hızlar ve yönlerde oynayabiliyor olması, rahatsız edici acının uzun sürekli bir şekilde devam etmesine neden olacaktır. Çoğu zaman yara 2-3 gün içerisinde tamamen iyileşir ve acı kaybolur.

Yazar: Çağrı Mert Bakırcı
Kaynak:  www.evrimagaci.org

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER6 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND