Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Korku kültürü ektiğini biçiyor

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

korku kültürü ve örgütsel sessizlik, korku kültürü, doğan cüceloğlu, değerler kültürü

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu: Korku kültürü değişmeli

Şiddet her yerde; otobüste, parkta, okulda, evde, sokakta… Her birimiz başka bir şeyden korkar olduk. Kimimiz sokakta rahat dolaşamıyor. Kimimiz etek boyundan korkuyor, kimimiz bir kavganın orta yerinde kalıp bıçaklanmaktan… Bunu en çok hissedenler de kadınlar ve çocuklar… Peki neden, nasıl bu hale geldik, nereye gidiyoruz? Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’na göre korku kültürü şiddeti üretiyor.

Öncelikle bir tespit yapmanızı isteyeceğim. Türkiye’de toplumun ruh halini bir psikolog olarak nasıl yorumlarsınız? 

-Türkiye’de yaşayan ortalama bir insan kendini sıradan bir vatandaş olarak güven içinde görmez, göremez; bu ülkemde hep böyle olagelmiştir. Güven içinde hissedebilmesi için vatandaş olması yetmez; ‘güçlü kişilerle’ ilişki içinde olan bir vatandaş olması gerekir. Vatandaşın ‘dayısı,’ ‘arkası,’ ‘güçlü bir makam-mevki ile ilişkisi’ yoksa, yani sadece sıradan bir vatandaş ise ‘güçlü olan’a yenik düşeceğini bilir. Korku kültüründe güçlü olan haklıdır; değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Sıradan vatandaş kendini savunmasız, sürekli olası tehlikelere maruz, korunmasız hisseder. Gergin, stresli, kaygılı, şevksiz ve içten içe öfkelidir.

Arşivleri karıştıralım; hemen her gün, en az üç dehşet verici haber var.. Bu çok korkutucu.. Ne oluyor bize?

-Sorun aslında birey olamamaktan başlıyor. Kendine özgü sosyolojik, tarihsel nedenlerden ötürü bizim kültürümüzde bireyin önemi yok. Bizim kültürümüzde “Sen kimsin” diye sorduklarında “Sen kimlerdensin” demek isterler. “Nerelisin, ne iş yaparsın” demek isterler. Bireyin düşünce ve duyguları önemli değildir. Mevki, makam, güç sahibi insanların düşünce ve duyguları önemlidir. 

Bu kadar şiddetin nedeni salt birey olamamak mı?

-Evet, birey olamamak. Sanırım ne demek istediğimi anlamadınız. Şu anda seninle ben iletişim içindeyiz. Birbirimizi daha önce tanıdığımız için de ilişki içindeyiz. Şimdi burada iki insan doğası işin içine giriyor. Birincisi sosyal kimliğin… Hürriyet gazetesinde bir göreve sahipsin. Ama senin bir başka varoluşun daha var. İnsan olarak senin özün var. Dünyaya bakış tarzın, duyguların, çocukluğun, eğitimin, ailen… Senin o özünü tamamıyla dışarıda bırakıp sosyal kimliğin üzerine sana değer verirsem ne olur biliyor musun?

Ne olur?

 -O öz öfkelenmeye başlar. Yaşama anlam veren o öz. Sen Hürriyet gazetesinde bir görevde çalışıyorsun. Eğer o öz, o görevi kabul etmemiş ve kendisine uygun bulmamışsa, sen ‘mış gibi’ yaparsın. Ama o öz ve sen o görevde bir yolculuğa çıkmışsanız, “Ne kadar şanslıyım, herkese kısmet olmaz” diye, gözlerin cıvıl cıvıl, çalışırsın. 

Gülen yüze hasret kaldık.. Demek ki, o özle kimse yolculuğa çıkamıyor, öyle mi? 

-Değişik toplumlarda bulundum. Ailede, okulda, hastanede, yolda, kaldırımda iki tür gördüm. Bazı ortamlarda insanların çoğu asık suratlıdır. Gergin, kaygılı, özensiz ve öfkelidir. Ama bunun farkında değildir. Bir başka uçta ise; insanların çoğu güler yüzlü, huzurlu, şevkli, özenli insan ilişkilerinde ve şükür duygusu var. Şimdi bu insanlar doğuştan böyle miydi? Hayır. Ailede ve okul ortamında zamanla bu hale geldiler. İki sosyal ortam çok önemli bir toplumda. Birincisi içinde yetiştiğiniz aile, ikincisi eğitildiğiniz sınıf ortamı. Bir insanın ruhsal sağlığının kökleri bu iki ortamdadır. 

Kendi varoluşunu bilmek şart yani…

-Yoksa, şevksiz, kaygılı, umutsuz ve öfkeli olursun. Bu varoluş meselesidir. O yoksa sahip olduğun hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. Sürekli daha çok sahip olmak istersin, o boşluğu doldurmak için. 

Nasıl var olur insan? 

-Erich Fromm, “Kendi yaşamında var olamayanlar dünyadaki bütün savaşların ve kötülüklerin temelinde yatar” diyor. Yüzde yüz inanıyorum buna. Biz var olmak için yaratılmışız. Bir çocuk doğumundan altı saat sonra hissediyor, var mıyım, yok muyum? Kabaca iki kültürden bahsedebiliriz. Bir kutupta korku kültürü var ki, bu insanlığın en eski kültürüdür. Oradaki hikâye şu: “Dünya tehlikeli bir yer, güçlü olduğun kadar varsın. Hep güçlü olmaya çalış. Eğer tek başına güçlü olamıyorsan, bir aşiretin üyesi olarak güçlü ol.” Mafya kültürü bu. Kim güçlüyse o tepededir. Hiyerarşideki yerini bil ve ona uygun davran. Korku kültüründe senin bir insan, bir öz olarak var olman kimsenin umurunda değil. Herkes bilir ki önemli olan güç sahibi ile iyi ilişki içinde olmaktır.

Toplum olarak sıkıntımız bu mu?

-Evet, sıkıntımızın kaynağı bu. Yüzde yüz inanıyorum bu olduğuna. Son 150 yıllık tarihimizde inişler çıkışlar var; değişik iktidarlar iş başına geliyor, ama korku kültürü zeminde devam ediyor. Değişmesi gereken bu kültür.  

Korku kültüründe nasıl bir ilişkiye izin var? 

-Korku kültüründe güçlü ve güçsüz ilişkisi vardır. Bu kültürde insanlar, eğer tanıdık değilse, birbirlerini hasım olarak görürler. Tanıdık bildik biriyse de hep bir hiyerarşi var, “Tahsin abi nasılsın” diyor. “Allah uzun ömürler versin” diyor. Anlıyorsun ki, Tahsin abi yukarıda, güçlü. Korku kültüründe iki eşit insan ilişkisi düşünmek mümkün değil. Özellikle erkekler iş hayatında bunu çok yaşıyor. O mu güçlü, ben mi? İlişki içinde içimiz 6 tanıklık boyutunu biliyor ve takip ediyor.

Nedir onlar?

-Birincisi ‘önemli miyim, önemseniyor muyum’, ikincisi ‘olduğum gibi miyim, ötekileştiriliyor muyum’, üçüncüsü ‘değer veriliyor muyum’, dördüncüsü ‘güveniliyor muyum’, beşincisi ‘seviliyor muyum’, altıncısı ise ‘hem ait hem de özgür bir birey miyim?’ Türkiye’ye geldiğimde seminerler veriyordum. Seminer ortamında insanların mevki, makamlarını yüzünden anlayabiliyordum. En asık suratlı, en üst mevki sahibiydi. Yüzüne bakarak, “Bu genel müdür, bu patron” diyebiliyordum. Okullarda da toplumda da böyle gözlemler yapıyorum. 

Bu da mı korku?

-Tabii ki, korku kültüründe en temel değer neydi, güçlü olmak. Güçlü olmayı güler yüzle değil, öfkeyle ifade edersin. Öfke güçlünün duyacağı bir duygudur. “Bak öfkeleniyorum,” dediğin zaman herkes hizaya gelir. “Sen kim oluyorsun ki” diye başlarsın cümlene. Giyiminle, kuşamınla, takınla gücünü göstermeye çalışırsın. Korku kültüründe ilişki güçlü güçsüz ilişkisidir; insanlar ilişkilerine, “Ben önemliyim, sen önemsizsin” diye bakar. “Ben değerliyim, benim yerim doldurulamaz, senin gibi kaç tane var,” diyor. “Sen bana sormadan bir şey yapma” diyor. “Sen bana aitsin, kendi başına ortaya çıkma, ezerim” diyor. 

Karşındaki ne düşünüyor? 

-“Bir gün gelecek ben de birini ezeceğim” diyor. Kayınvalideler nasıl bekliyorlar o gelinleri. Kendisi çok çekmiş. Farkında bile değil böyle olduğunun, ama ezerek var olmak istiyor. Taksiye binersin, “biraz yavaş gidin, lütfen,” dersin, şoför ters ters bakar ve “bana işimi öğretme” der. Böylelikle içindeki öfkeyle güçlü pozisyona geçer. Öfke ile kendini var edebilmekte, dikkate alınacak biri olmaktadır.

14 yaşında bir kız, 40 yaşındaki bir kadını evinde banyo yaparken sekiz yerinden bıçaklıyor. Asker uğurlarken çocuk öldürülüyor. Engellinin evini basıp parasını çalıyorlar. Köpekleri üzerine otomobil sürüp katlediyorlar… Ve daha bir sürü acı…  ‘Çürümüş toplum’ gerçek mi oluyor?

 -Her olayın kendine özgü bir öyküsü vardır; bütün şiddet olaylarını birkaç parametreye indirgemek doğru olmaz. Şunun da altını çizmek istiyorum; eskiden olaylara bu kadar kolay ulaşamıyorduk; kentlerde, kasabalarda, ilçe ve köylerde yüzlerce günlük şiddet olaylarını ülkenin genelinde duymak olanaksızdı. Bugün en ücra köydeki bir olayı dahi duyabilecek haldeyiz. Ailesinde sevgi yerine şiddet görmüş, korunma ve şefkat yerine dışlanmış ve acı çektirilmiş, eğitiminde geliştirilme yerine kalıplanıp itilip kakılmış çocuklar büyüyünce farkında olmadan bu şiddet yumağının bir parçası olurlar. Toplum ektiğini biçiyor.

Aslında tepki de vermiyoruz. Serviste unutulan 3 yaşındaki bir çocuk dramatik bir biçimde yaşamını yitiriyor ama olay bir süre unutuluyor. Sonra yenisi geliyor, sonra bir yenisi daha… Nedir bu tepkisizliğin nedeni?

-Korku kültürünün ürünü öğrenilmiş acizliktir. “Devletin başındakiler var, belediye başkanı var, ben birey olarak ne yapabilirim” düşüncesi hâkim. Martin Seligman öğrenilmiş acizlik kavramını ortaya atan Amerikalı psikolog. Bir deney yapıyor. Bir grup köpek alıyor. Örnekleme yoluyla ikiye ayırıyor. Birinci grup köpekler, bir kafese konuluyor. Altında ızgara var, elektrik veriyor. Köpek kaçmak istiyor fakat kapısı kapalı ve kaçamıyor. Tekrar tekrar, şok veriliyor. Kaçamıyor. Nihayet köpek, sanki “kaderim buymuş,” anlayışına geliyor. Öbür gruptakine de aynı şok veriliyor; yalnız orada kapı var ve köpek kapıyı açıp, kaçabiliyor. Sonra her iki gruptaki köpekleri tamamıyla açık bir deney ortamına koyuyorlar. Daha önce şoktan kaçamayanlar, şok verilince şimdi kaçabilecek durumda oldukları halde, artık kaçmaya teşebbüs dahi etmiyorlar. Kaçmıyor, kaderim bu diyor. Öbürünü, yani daha önce kapıyı açıp kaçabilenler, şimdi şok verilince hemen kaçıyorlar. Bunu farelerle hatta benzerini insanlarla yapıyorlar. Aynı sonuçlar gözleniyor. Yani çaresizlik öğreniliyor. 

Bir daha olmaması için ne yapmalı? 

-Dört yaşında çocuğu serviste unutanların içinde yer aldığı sistemi anlayacak gücümüz var mı? Yoksa ağlayıp, dövünüp, öfkelenip, küfretmenin ötesinde elimizden başka bir şey gelmiyor mu? Şu bir gerçek; olayın içinde yer aldığı sistemi anlamadan önleyici tedbir alamayız. Kalıbımı basarım ki, bu olay dört ay sonra unutulup gidecek. Bir okulun servisi neden bir eğitim sisteminin önemli bir parçası değil? Neden okul, servis hizmetini verenlerin eğitimini önemsemiyor? Derinliğine incelendiği zaman korku kültürünün sıradan vatandaşın çocuğuna verdiği değer konusu çıkar karşına. 

Hangi sorunu konuşsak altından korku kültürü çıkıyor.

-Olaylara yaklaşırken iki kültür diye ayıracağım ben. Bir korku kültürü, diğeri değerler kültürü. Korku kültürü davranışı denetlemeye önem verir; değerler kültürü insanın anlam verme sistemine. Bir örnekle anlatalım. Şimdi bir baba, çocuğuna diyor ki, “dişini fırçala”. Çocuk nedenini soruyor. Babanın cevabı “dediğimi yap” oluyor. Fırçalamazsa, “gebertirim seni” oluyor.. Bu korku kültürü. Değerler kültüründe baba, eline çürük bir diş resmi alıyor örneğin. Onun nasıl olduğunu anlatıyor. Eğer fırçalarsa sağlıklı olacağını söylüyor. Birincisinin anne babası tatile gitti diyelim, çocuk o günlerde diş fırçalamaz. Jandarma yok, polis yok çünkü. Babası istediği için fırçalıyor, babası olmadığında bunu yapmıyor ve yapmadığı için zevk alıyor. Ama diğer çocuğa “annen baban yokken fırçalar mısın” diye sor.., “Ne biçim soru bu” der. Çocukken diş fırçalamayı, askerde ağaç dikmeyle eşleştiriyorum. Ben bunu üst düzey yöneticilere, generallere anlattım. Dedim ki,  “Askerde ağaç dikme programları var. Askerde ağaç dikmeyen hemen hemen yok, ama terhis olduktan sonra ağaç diken görmedim”. Liderlik bu değil. 

Nedir peki? 

-Lider anlam inşa eder. Liderlik, anlam yönetimidir. O asker ağaç dikmeye gitmeden önce ona öyle bir eğitim veririm ki, ağaç dikme davranışının anlamını bilir ve ibadet edercesine ağaç diker. O zaman terhis olunca da ibadet edercesine ağaç dikmeye devam eder. Adam yerine konursa, bunu benim insanım anlar ve yapar.

Nasıl oluyor da değerler sistemi yerine korku kültürü sürdürülebilir olmayı başarıyor? 

-Bildiğimiz o, başkasını bilmiyoruz ve korku kültürü bize güven veriyor. Babam beni korur, annem beni korur. Şu adam beni korur. Korku kültüründe daha çok jandarmaya, daha çok polise, daha çok otoriteye ihtiyaç var. Benim diğerlerini ötekileştirmem, güçlerini elinden almam lazım. Soruyorsun, “bu memleket düzelir mi” diye. Cevap hazır, “Düzelir tabii. Yamuk yapanları alacaksın, Taksim’de darağacına asacaksın. Bak o zaman gör, her şey nasıl düzelir” diyor. Korku kültürünün en şahane göstergesi bu. 

Korku kültürüne liderlik edenin özünde de korku mu var? 

-Kesinlikle. Ya benden korkmazlarsa! Ya benden daha güçlü hale gelirlerse! Bundan daha büyük korku olur mu? Yani sadece ezilen korkmuyor, en büyük korkuyu en tepedeki yaşıyor. 

Bu kültürün sistemi neden besleniyor?

Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Sevgi yok mu bu düzenekte? 

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var. “Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen. 

Devlet-vatandaş ilişkisinde korku kültürü nasıl işliyor? 

Korku kültüründe vatandaşın sahibidir devlet. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır.  Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.  Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir. 

En çok yarayı kadınlar ve çocuklar alıyor.
Çünkü onların kimseyi korkutacak güçleri yok. Güçsüzler. 

Ne yapacağız, neyi, nasıl değiştireceğiz?

Anne-babalar, başkalarını eleştirmek yerine kendilerini geliştirip kendi değerleriyle yaşayan, kendi gözlerine hesap veren insanlar olmaya öncelik verseler, 30-40  yıl sonra rahat nefes almaya başlarız ve 80 yıl sonra sistem oturur. Ama önce korku ve değerler kültürünün, bu iki kültürün farkına varmamız lazım. 

Formülü var mı? 

Değişim; farkına varmakla başlar. İlk adım o. Benim insanımın niyeti kötü değil. Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor. İnsan öyle bir yaratık ki, farkına vardıktan ve kendine hedef koyduktan sonra kendini yeniden inşa edebilir. Önemli olan güçlünün haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olduğu bir toplum inşa etmektir. Böyle bir toplum inşa edebilecek gücümüz olduğuna inanıyorum. O zaman şiddet de mekânı terk edecektir. 

Bu kültür devam ederse bizi nasıl bir felaket bekliyor?

Korku kültürü devam ettiği sürece potansiyel şiddet her zaman var olacak. Şiddeti tetiklemek sadece bir olaya, uygunsuz bir söz ya da ortama bakar. İnsan insana iletişim kurabilecek bir toplum olmak için kendi etki alanımız içinde gelişmiş insan olma yolunda emek vermemiz, gelişmiş olgun insan olmamız lazım. Bizim kültürümüzde birey olma zayıf, ait olma güçlü. Batı’da ise birey olma çok güçlü, ama ait olma zayıf. Batıda gittikçe artan bireysellik ve o temelde yaşanan yalnızlıkta artış var. Doğrusu ait olma ve birey olmayı dengede tutabilmektir. Batılılaşmak uğruna özümüzdeki manevi değerleri kaybetmememiz lazım; bunu çok önemsiyorum. 

SEVGİ VE VİCDAN! 

Artık sevmiyor muyuz birbirimizi? 

Kendi özünde kendisi olarak var olamayan insan sevginin anlamını kavrayamaz, yaşayamaz, yaşatamaz. Sevgi ne dilenilir, ne de sadaka olarak verilir. Sevgi hiç bir karşılık beklemeden emek ve zaman vermektir. Niçin? Sevdiğin kişinin mutlu olması için. Sevdiğinin gelişip güçlenmesi seni mutlu eder. Sevgiye muhtaç insanlar, sağlıklı sevemezler. Korku kültürü saf sevgi ve şefkati anlayamaz; doğası buna izin vermez.

Bu koşullarda ‘vicdan’ aramak da nafile zaten.. 

Vicdan kişinin özünün inandığı değerler manzumesi, ‘doğrular’ıdır. Kendi özünün tanıklığını keşfetmesine izin verilmeyen bir dünyada vicdan oluşamaz.

Korku kültürü dediniz ya. Artık geceleri koruyucumuz bekçiler oldu… Çözüm mü sizce? Bekçi mi lazım bize, eğitim mi? 

Bekçi içimizi rahatlatacak, aşina olduğumuz bir güven kaynağı olabilir. Sanmıyorum ki, “bekçiler var, artık insan eğitmeye ihtiyacımız yok,” diyen bir zihniyet olsun. Böyle bir düşünce abes olur. 

Doğan Cüceloğlu Kimdir? 

11 çocuklu bir ailenin 11.çocuğu olarak Mersin Silifke’de doğdu. 10 yaşında annesini yitirdi. Ortaokulu Silifke’de, liseyi Ankara ve Kırklareli’de tamamladı. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptı. Uzmanlık alanı iletişim psikolojisi olan Doğan Cüceloğlu’nun yayımlanmış 13 kitabı var. Politikayla ilgili konuşmuyor. Bilen insanlara konuşmayı tercih etmiyor, öğrenmeye açık insanlarla konuşmayı seçiyor. Sosyal medyada günde ortalama 2 milyon kişiye ulaşma potansiyeli var. İnsanlara olgun, gelişmiş birey olmanın önemini, korku toplumunun olumsuzluğunu anlatıyor.

Yazar: İpek Özbey

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Her alanda uzlaşma şart mıdır?

uzlaşmacı yaklaşım, uzlaşma, şirketlerde yönetim, Manşet

Uzlaşmacı olmanın her zaman doğru bir yaklaşım olduğu düşünülür. Fakat bu yaklaşım bazen yarardan çok zarar da getirebilir. Peki, insanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Şirketler Demokrasiyle Yönetilmez

Uzlaşma, çoğu durumda zor ama gerçekleştirilmesi arzu edilen bir durum olarak gösterilir. Kendi isteklerini dayatanlara, uzlaşmanın iyi olduğu tavsiye edilir. Tarafların bazı haklarından, bazı ayrıcalıklarından feragat etmeleri halinde, herkesin daha kazançlı olacağı söylenir.

Peki, gerçekten uzlaşma, her durumda iyi bir şey midir? Farklı düşünceleri, farklı öncelikleri, farklı istekleri olan tarafların, her zaman “orta yolu bulmaları” doğru mudur? İnsanın hayatta karşısına çıkan hangi durumlarda uzlaşması, hangilerinde kendi bildiğini yapması ve daha da önemlisi, hangi durumlarda karşı tarafın dediğini yapması gerekir?

Uzlaşmanın şart olduğu alan, insanın özel hayatındaki birlikteliklerdir. Hayatı paylaşan iki insanın, her ikisini de ilgilendiren bütün konularda, mutlaka ama mutlaka uzlaşmaları gerekir. Hangi şehirde, hangi semtte, hangi evde oturmaktan tutun da, boş zamanlarda ne yapılacağı, kimlerle birlikte olunacağı, nerede tatil yapılacağına kadar bütün konularda, iki insanın birbirini dinleyerek, birbirini anlayarak, her ikisini de hoşnut kılacak çözümleri bulmaları gerekir. Bu çözümü bulmak için uzlaşmaları gerekir.  Aksini yapmak, ilişkileri temelden sarsar. Sürekli olarak taraflardan birinin isteklerini yapmak, ilişkinin ömrünü kısaltır.

Eşler ve sevgililer için şart olan uzlaşma, arkadaşlıklar için de olmazsa olmazdır. Eğer arkadaşlar uzlaşamazlarsa, ilişkileri uzun sürmez. Kimse sürekli olarak bir başkasının yapmak istediklerini yaparak mutlu olmaz.

Siyasette de uzlaşma şarttır. Uygar toplumlar, bir beldeye park mı yoksa kapalı spor salonu mu yapılacağına bile oylamayla karar verirler.  Siyaset, çoğunluğu mutlu edecek çözümler üretmek için vardır. Uzlaşma siyasetin temel felsefelerinden biridir. (Küresel Dünyanın İdeolojisi, Uzlaşmadır.)

Şirket yönetimlerinde de uzlaşmanın gerekli olduğu durumlar vardır. Herhangi bir alanda risk almak gerektiğinde, ortakların uzlaşmaları gerekir. Uzlaşma karşılıklı kazanç ve barış içinde yaşamak demektir.

Ancak bütün iyi taraflarına rağmen, uzlaşma kimi koşullarda yarardan çok zarar getirir. Hayatta bazı durumlarda uzlaşma aranmaz.

Bazı konularda, sadece konunun uzmanı olan insanların karar almaları gerekir.  Böyle bir alanda, o konunun uzmanıyla uzman olmayanların uzlaşmasını aramak, genelde çok yanlış kararlara neden olur. Bir binanın statik hesaplarını yapan bir mühendisle, o binanın müteahhidinin uzlaşması beklenmez; doğru olan ne kadar masraflı olursa olsun mühendisinin kararlarını uygulamaktır. Uzman olmayanların,  uzmanlık gerektiren konularda, karar sürecinin dışında kalmaları gerekir.  Bir hastanın bir doktorla uzlaşması değil, doktorun dediklerini yapması beklenir.

Şirket yönetimlerinde de bazı konularda uzlaşma aramak, yarardan çok zarar getirir. Bir şirkette her kararı uzlaşarak almaya kalkışmak, karara katılanları mutlu etse de, genellikle vasat kararlara yol açar. İletişim gibi uzmanlık isteyen bir konuda, iletişimle hiç ilgisi olmayan yöneticilerinin karar toplantısına katılıp, oy vermeleri yanlış bir uygulamadır. Sadece iletişim değil, uzmanlık gerektiren herhangi bir  alanda, yönetimin herkesi karara ortak etmesi, gerçek bir yönetim zafiyetidir.

Uzlaşarak karar almakla, katılımcı  yönetim aynı şeyler değildir. Katılımcı yönetim, karardan etkilenecek herkesin sürece dahil olmasını ve görüşünü dile getirmesini öngören, son derece yararlı bir yönetim anlayışıdır. Bir şirkette önemli kararlara herkesin görüşünü ifade ederek katkı yapması, alınacak kararın isabet oranını artırır. Ancak, katılımcı yönetim, her kararın uzlaşmayla alınması değildir. Doğru olan, herkesin fikrini söylemesi ama kararı, o konunun sorumluluğunu üstlenecek ve hesabını verecek insanların almasıdır.

Bir şirkette katılımcı yönetimi yüceltmek, o şirketin demokrasiyle yönetileceği anlamına gelmez. Şirketler, demokratik yerler değildir; olmaları da gerekmez. Bir şirketi, herkesin eşit oy hakkına sahip olacağı bir yöntemle yönetmek, kısa zamanda şirketi ölüme terk etmek demektir. Şirketler, çalışanlarına adil davranmak, onların görüşlerine değer vermek zorundadırlar ama alıncak her kararda çalışanlarla uzlaşma içinde olmak zorunda değillerdir. En katılımcı şirketlerde bile, çoğu zaman, uzlaşma arzu edilen bir durum değildir. Bir şirketin alacağı kararlarda uzlaşma arayacağı durumlar, istisnai durumlardır.

Uzlaşmadan bahsedildiğinde, çoğu zaman ortak aklın üstünlüğü yüceltilir. Ama ortak akıl konusu da çok yanlış anlaşılan bir konudur. Ortak akıl, birden fazla insanın bir konu hakkında,  düşünsel güçlerini birleştirmeleri, akıl kapasitelerini artırmaları demektir. Ancak ortak akıl demek, kararların ortak olarak alınması değildir.  Zaten herkesin üzerinde hem fikir olduğu bir karar, genellikle en yenilikçi, en yaratıcı ya da en ilerici karar olmaz.  Aksine ortaklaşa alınan kararlar, herkesi memnun eden ama sonuçları vasat olan kararlardır.

Katılımcı bir ortam yaratmak, farklı fikirlerin seslerini duymak, birbirini etkilemek ve bu sürecin sonunda az sayıda insanın karar almasını sağlamak ne kadar doğru bir yöntemse,  kimsenin gönlü kırılmasın diye  uzlaşarak karar almak, sonra da alınan bu kararı ortak aklın ürünü olarak nitelemek o kadar kötü bir yöntemdir.

Ortak akıl bir şirketteki, bir kurumdaki, bir toplumdaki bütün beyinlerden faydalanmak demektir. Karar almak ise, ortak aklın birikiminden yararlanarak, bir ya da birkaç kişinin, hesap verme sorumluluğunu üstlenerek, birçok seçenekten birisini seçmesidir. Birçok doğru arasından, birinde karar kılmasıdır.

Felipe Csaszar, uzlaşmanın bazı durumlarda şart ama bazı durumlarda bir seçenek olduğunu söyler. Csaszar’a göre, bir konuda ne kadar çok insan sorunu irdeler, kendi açısından değerlendirirse, alınacak karar da o kadar olgunlaşır. Böyle bir karar süreci, bütün tarafların hassasiyetini ve çıkarını dikkate aldığı için, sağlıklı sonuçlar doğurur.

Ancak, bütün kararların mutlaka uzlaşmayla alınması gerekmez. Bir konuda taraflar, o konunun uzmanı değillerse ya da vizyonları yetersizse o konuda uzlaşarak karar almak yanlışlara yol açar. Böyle durumlarda ne kadar uzlaşılırsa, hata yapma oranı da o kadar artar.

Hayatta uzlaşmanın, çok iyi sonuçlar doğurduğu durumlar vardır; bu durumlarda dünyanın en uzlaşmacı insanı olmak gerekir. İnsan bunu başardığı zaman, mutlu ve huzurlu olur.

Ama bazı alanlarda da uzlaşma, tam tersine yarardan çok zarar verir. İnsanın bu alanları iyi bilmesi ve hiç uzlaşma aramadan, konunun uzmanının kararını uygulaması gerekir.

Hayatta her alanda uzlaşma şart değildir.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Siz hiç reddedildiniz mi?

yakın ilişkiler, reddedilmek, psikoloji, Manşet

Reddedilmek hepimizin zaman zaman karşılaştığı, kabul edilmesi zor bir durumdur. Peki, reddedilmekle nasıl başa çıkabiliriz? Bu durum psikolojimizi nasıl etkiler? İşte www.yakiniliskiler.com sitesinden tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Reddedilme Hassasiyeti: Evrimin Bir Armağanı Mı, Yoksa Bir Lanet Mi?

Hepimiz sosyal ilişkiler kuruyoruz ve hayatlarımızı bu sosyal ilişkiler çevresinde şekillendiriyoruz. Bir yere, birilerine ait olmak istiyor ve yakın ilişkiler kurmaya çabalıyoruz. Hayatımıza anlam katan bu ilişkiler maalesef bazen bize zarar da verebiliyor. Bu yazımızda da fark edilmesi bazen çok zor olan ve uzun vadede hem bize hem de ilişkilerimize zarar verebilen “reddedilme hassasiyeti” olgusundan bahsedeceğiz.

Reddedilme hassasiyeti evrimsel süreçte kazandığımız psikolojik bir mekanizma ve bir sosyal grubun üyesi olmayı sürdürebilmemiz açısından büyük öneme sahip1. Örnek vermek gerekirse, kalabalık bir masada siz konuştuğunuz sırada bir arkadaşınızın gözlerini devirdiğini kolayca fark etmeniz ya da insanların sahte ve gerçek gülüşlerini ayırt edebilmeniz bu mekanizmanın bir sonucu. Bu mekanizma sayesinde sosyal gruplarda onaylanıp onaylanmadığımızı veya davranışlarımızın toplum içinde kabul görüp görmediğini gözlemleyebiliyor ve buna göre hareket ederek dışlanmaya karşı önlemler alabiliyoruz. Bu aslında sağlıklı ve sosyal yaşam için gerekli bir mekanizma olsa da bazı kişilerde fazla güçlü bir şekilde işleyip bu kişilere zarar vermeye başlıyor.

Reddedilmeye karşı aşırı hassasiyet gösteren kişiler, partnerlerinin davranışlarının sebebini etraflıca düşünmek yerine hemen “partnerim beni sevmiyor” veya “partnerim benimle olmak istemiyor” gibi varsayımlarda bulunma eğilimi gösteriyorlar2. Bu konu üzerine yapılan bir araştırma kapsamında romantik ilişkisi olmayan bir grup üniversite öğrencisinden reddedilme hassasiyetine dair bir anket doldurmaları isteniyor. Aylar sonra, bu öğrencilerden romantik bir ilişkiye başlamış olanlardan birkaç anket daha doldurmaları isteniyor. Bu anketler ilişkilerde yaşanabilecek bazı olumsuzluklar ilgili. Örneğin; partnerin soğuk ve mesafeli davranması, bir hata durumunda hoşgörüsüz davranması ya da birlikte eskisinden daha az zaman geçirmek gibi durumlar üzerine katılımcıların tepkilerini ve düşüncelerini ölçüyor. Araştırma sonuçları gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas kişiler, partnerlerinin davranışlarıyla kendilerini kasten incitmeye çalıştıklarını düşünme eğiliminde oluyorlar.

Romantik bir ilişki içerisindeki kişiler, partnerlerinin düşüncesizliklerini direkt olarak sevgi veya bağlılık eksikliği gibi daha derin sorunlara bağladıkları takdirde, çatışma şiddetleniyor ve daha büyük bir sorun haline geliyor3. Çiftlerin tartışmaları sırasında alınan ses kayıtları üzerine yapılan bir araştırma gösteriyor ki reddedilmeye karşı aşırı hassas olan kişiler tartışma sırasında seslerini yükseltme, sorumluluk kabul etmeme, partnerlerini aşağılama gibi davranışlara eğilim gösteriyorlar. Bunun yanı sıra, reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler partnerleri tarafından daha kıskanç ve saldırgan olarak değerlendiriliyorlar. Ayrıca partnerleri bu kişilerin kendilerine yeterince destek olmadığını düşünüyor2. Tüm bunlar zamanla ilişki memnuniyetine zarar verip çifti ayrılık noktasına götürebiliyor.

Bir başka araştırma gösteriyor ki; reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, reddedildikleri zaman kendilerini reddeden kişilerle veya gruplarla bir ilişki kurabilmek ve kendilerini kabul ettirebilmek için büyük miktarlarda para harcayabiliyorlar4. Cömertlik belirli bir seviyeye kadar olumlu bir özellik gibi görünse de, bu kişiler bazen kendi ekonomik güçlerinin ötesinde harcamalar yapabiliyorlar. Kişilerin cömertlik seviyeleri arasındaki büyük farklar da zamanla ilişkideki eşitlik ve adalet hissine zarar vererek ilişki memnuniyetini düşürebiliyor.

Reddedilme hassasiyeti yüksek olan kişiler, ilişki memnuniyetsizliğine kıyasla daha ciddi ve kalıcı sorunlarla mücadele etmek zorunda kalabiliyorlar. 2000 yılında yapılan bir araştırmaya göre reddedilme hassasiyeti yüksek olan ergenlik dönemindeki kızlar romantik partnerleri tarafından reddedilmemek uğruna aslında yapmak istemedikleri şeyler yaparak istismara ve travmalara maruz kalabiliyorlar5. Başka bir araştırma ise, geçmişte yaşadıkları bir reddedilme tecrübesini hatırlayan ve reddedilme hassasiyeti yüksek olan üniversite öğrencilerinin kendine zarar verme düşüncesiyle daha fazla mücadele etmek zorunda kaldığını gösteriyor6.

Peki reddedilme hassasiyetiyle nasıl başa çıkılabilir? Araştırmalara göre, reddedilme hassasiyetiyle mücadele etmenin en etkili yolu “öz farkındalık” sahibi olmak; bir diğer deyişle, kendi duygusal ve davranışsal tepkilerimizi gözlemleyip kontrol edebilmek7. Potansiyel bir reddedilme işareti yakaladığımızda, dikkatimiz sadece bu şüpheyi besleyecek işaretlere odaklanabiliyor ve reddedileceğimiz şüphesi güçlendiğinde çevremize öfkeyle tepki verebiliyoruz. Fakat böyle hızlı tepkiler vermek yerine, içinde bulunduğumuz durumu etraflıca düşündüğümüz takdirde yıkıcı davranışları törpüleyebiliyoruz. Reddedilme hassasiyetinizin yüksek olduğundan şüpheleniyorsanız siz de bundan sonra kendinizi daha iyi gözlemleyerek olumsuz sonuçları minimuma indirebilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurabilirsiniz. Ayrıca şunu unutmamak gerekiyor: Her şey her zaman bizimle ilgili değil ve bazen hepimiz öfkemizi veya mutsuzluğumuzu başkalarına yansıtabiliyoruz.

Yazan: Alper Günay
Düzenleyen: Gizem Sürenkök
Kaynak:  www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Daha Fazla İş İçin Güne Erken Başlanmalı mı?

Manşet, işe başlama, güne başlama

Daha çok iş yapmak ve rakiplerin önüne geçmek için güne erken başlamak bir yöntem olarak düşünülebiliyor. Bu ne kadar doğru bir düşünce?

Kimler güne çok erken başlıyor?

Başta bazı aktörler ve Silikon Vadisi genel müdürleri olmak üzere bazı insanlar güne çok erken başlıyor. Daha fazla iş yapabilmek için bu iyi bir yöntem mi?

İki kez Akademi Ödülü’ne aday gösterilen Hollywood yıldızı Mark Wahlberg her sabah 02.30’da kalktığını, akşamları ise 19.30’da yattığını açıkladı.

Güne bu kadar erken başlayan sadece Wahlberg değil. Apple’ın CEO’su Tim Cook’un 03.45’te kalktığı söylenirdi; Disney CEO’su Bob Iger ise her sabah 4.25’te egzersize başlarmış.

Profesyonellerin kullandığı LinkedIn gibi sosyal medya platformlarında dikkat çeken yaygın inanca göre, başarılı olmak istiyorsanız erken kalkmanız gerekir.

Öyleyse herkesin bunu denemesi mi gerekir? Bu durumda daha verimli mi oluruz? Belki. Ama bunun da bir bedeli var. Ayrıca sabahın köründe kalkıp ne kadar “verimli” olduğumuz konusunda insanları etkileme arzusunun etkisini de görmek gerekir.

Yeterince uyumak önemli

02.30 gibi erken bir saatte kalkmak uzun bir gün ve az uyku olarak anlaşılabilir. Ama Wahlberg erken yatarak her gece 7 saatlik uykusunu garantiye alıyor.

Verimli olmak için yeterince uyumak çok önemli. Uykusuzluk hem sağlığı hem de kişinin bilişsel becerilerini olumsuz etkiler.

Washington Üniversitesi’nden Christopher Barnes ile Michigan Üniverstiesi’nden Gretchen Spreitzer bu konu üzerinde ayrıntılı araştırmalar yaptı. Şirketler çalışanlarının yeterince uyumasını sağlamalı mı gibi soruları incelediler.

Spreitzer’e göre, aktör Wahlberg gün içinde uyanık olduğu saatleri değiştirip güne daha erken başlayarak daha verimli olabilir.

“Bunun bazı avantajları var” diyor Spreitzer. “Bir disiplininiz oluyor ve kendinize daha fazla zaman ayırabiliyorsunuz. Aileniz ve arkadaşlarınız uyanmadan önce kendi yapacaklarınızı yapıyorsunuz.”

Ancak akşam çok erken saatte yatmak kişinin sosyal ilişkilerini geliştirmesine engel olabilir. Sosyal ilişkiler ise ruh sağlığı için gereklidir.

Erkenci misiniz akşamcı mı?

Peki, sabah güne çok erken başlamak herkesin yapısına uygun mudur?

İnsanın uyku düzenini belirleyen vücut saatidir. Bu saat düzenli aralıklarla vücudumuzda uyku ve uyanıklık zamanlarını tetikler. Çoğu insan her gün aynı saatte uyuyup uyanma eğilimi gösterir. Sürekli yaşadığımız ülkeden farklı bir zaman dilimine geçtiğimizde yaşadığımız jet lag ile vücudumuzun şoka uğraması bundandır.

Bu vücut saatine dayanarak araştırmacılar insanları iki ana gruba ayırıyor: Erkenciler (erken kalkıp erken yatanlar) ve akşamcılar (geç kalkıp geç yatanlar).

Barnes insanlar arasında farklıklar olduğunu, ama genel olarak çocuklukta erkenci, ilk gençlik döneminde akşamcı, yaşımız ilerledikçe yeniden erkenci rutine geri döndüğümüzü söylüyor.

Barnes, Wahlberg gibi doğal yoldan “süper erkenci” olan insanların çok nadir olduğuna inanıyor.

“Psikolojik ve davranışsal olarak kişi için en doğru olan şey doğal vücut saatine uyum gösterip yatıp kalkma zamanını ona göre belirlemektir.”

Bunu gözetmeyip aşırıya kaçanlar farklı bir motivasyonla hareket ediyor demektir.

Başkalarını etkileme ihtiyacı mı?

Peki neden pek çok kişi sabah ne kadar erken kalktıklarıyla övünür? Bunun nedeni erken kalkmanın verimlilikle ilişkilendirilmesi olabilir. Ayrıca toplumda genellikle erken kalkanları kayırma gibi bir eğilim söz konusudur.

2014’te yapılan bir araştırmada, 120 yetişkin çalışanın müdürleri tarafından nasıl bir performans değerlendirmesine tabi tutulduğuna bakılmış ve işe geç başlayanları daha az duyarlı görüp daha düşük puan verdikleri görülmüştü. Ayrıca kendisi erkenci olan müdürler, akşamcı olanlara kıyasla onları daha negatif değerlendiriyordu.

“Çalışma düzeni değerlendirilirken bir önyargı görüyoruz. Erken güne erken başlamışsanız daha olumlu görülüyorsunuz.”

Ancak önemli olan başkalarını etkilemek değil, vücudu dinleyip ne zaman yatıp kalkacağına ona göre karar vermektir. Güne erken başlamak gerçekten de verim artırıcı olabilir. Ama bunu yaparken şunu sormak gerekir: Bunu gerçekten daha fazla iş başarmak için mi yapıyorum, yoksa kendimi ve başkalarını buna inandırmaya mı?

Nedeni ne olursa olsun, önemli olan sağlıktır. Barnes’ın araştırmaları, vücut saatinin uyku istediği bir zamanda zorla uyanık kalmaya çalışmanın, doğru olmayan davranışlarda bulunma riskini artırdığını gösteriyor.

“Enerjinizin azaldığı, kendinizi iyi hissetmediğiniz zamanlarda başınıza kötü şeyler gelir” diyor Barnes.

Yazar: Bryan Lufkin
Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER4 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER5 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND