Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Korku kültürü ektiğini biçiyor

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Korku kültüründe güçlü olan haklıdır. Değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Korku kültürü çaresizliği öğretir. Değerler kültürü çaresizliğe çözüm arar. Korku kültüründe bireyler önemsizdir. Değerler kültüründe birey her şeydir. Kültürler arası bu fark tüm toplumun ruh durumunu etkiler. Peki sizce güler yüze hasret kalanlar hangi kültürde yetişmiş olabilir?

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu: Korku kültürü değişmeli

Şiddet her yerde; otobüste, parkta, okulda, evde, sokakta… Her birimiz başka bir şeyden korkar olduk. Kimimiz sokakta rahat dolaşamıyor. Kimimiz etek boyundan korkuyor, kimimiz bir kavganın orta yerinde kalıp bıçaklanmaktan… Bunu en çok hissedenler de kadınlar ve çocuklar… Peki neden, nasıl bu hale geldik, nereye gidiyoruz? Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’na göre korku kültürü şiddeti üretiyor.

Öncelikle bir tespit yapmanızı isteyeceğim. Türkiye’de toplumun ruh halini bir psikolog olarak nasıl yorumlarsınız? 

-Türkiye’de yaşayan ortalama bir insan kendini sıradan bir vatandaş olarak güven içinde görmez, göremez; bu ülkemde hep böyle olagelmiştir. Güven içinde hissedebilmesi için vatandaş olması yetmez; ‘güçlü kişilerle’ ilişki içinde olan bir vatandaş olması gerekir. Vatandaşın ‘dayısı,’ ‘arkası,’ ‘güçlü bir makam-mevki ile ilişkisi’ yoksa, yani sadece sıradan bir vatandaş ise ‘güçlü olan’a yenik düşeceğini bilir. Korku kültüründe güçlü olan haklıdır; değerler kültüründe haklı olan güçlüdür. Sıradan vatandaş kendini savunmasız, sürekli olası tehlikelere maruz, korunmasız hisseder. Gergin, stresli, kaygılı, şevksiz ve içten içe öfkelidir.

Arşivleri karıştıralım; hemen her gün, en az üç dehşet verici haber var.. Bu çok korkutucu.. Ne oluyor bize?

-Sorun aslında birey olamamaktan başlıyor. Kendine özgü sosyolojik, tarihsel nedenlerden ötürü bizim kültürümüzde bireyin önemi yok. Bizim kültürümüzde “Sen kimsin” diye sorduklarında “Sen kimlerdensin” demek isterler. “Nerelisin, ne iş yaparsın” demek isterler. Bireyin düşünce ve duyguları önemli değildir. Mevki, makam, güç sahibi insanların düşünce ve duyguları önemlidir. 

Bu kadar şiddetin nedeni salt birey olamamak mı?

-Evet, birey olamamak. Sanırım ne demek istediğimi anlamadınız. Şu anda seninle ben iletişim içindeyiz. Birbirimizi daha önce tanıdığımız için de ilişki içindeyiz. Şimdi burada iki insan doğası işin içine giriyor. Birincisi sosyal kimliğin… Hürriyet gazetesinde bir göreve sahipsin. Ama senin bir başka varoluşun daha var. İnsan olarak senin özün var. Dünyaya bakış tarzın, duyguların, çocukluğun, eğitimin, ailen… Senin o özünü tamamıyla dışarıda bırakıp sosyal kimliğin üzerine sana değer verirsem ne olur biliyor musun?

Ne olur?

 -O öz öfkelenmeye başlar. Yaşama anlam veren o öz. Sen Hürriyet gazetesinde bir görevde çalışıyorsun. Eğer o öz, o görevi kabul etmemiş ve kendisine uygun bulmamışsa, sen ‘mış gibi’ yaparsın. Ama o öz ve sen o görevde bir yolculuğa çıkmışsanız, “Ne kadar şanslıyım, herkese kısmet olmaz” diye, gözlerin cıvıl cıvıl, çalışırsın. 

Gülen yüze hasret kaldık.. Demek ki, o özle kimse yolculuğa çıkamıyor, öyle mi? 

-Değişik toplumlarda bulundum. Ailede, okulda, hastanede, yolda, kaldırımda iki tür gördüm. Bazı ortamlarda insanların çoğu asık suratlıdır. Gergin, kaygılı, özensiz ve öfkelidir. Ama bunun farkında değildir. Bir başka uçta ise; insanların çoğu güler yüzlü, huzurlu, şevkli, özenli insan ilişkilerinde ve şükür duygusu var. Şimdi bu insanlar doğuştan böyle miydi? Hayır. Ailede ve okul ortamında zamanla bu hale geldiler. İki sosyal ortam çok önemli bir toplumda. Birincisi içinde yetiştiğiniz aile, ikincisi eğitildiğiniz sınıf ortamı. Bir insanın ruhsal sağlığının kökleri bu iki ortamdadır. 

Kendi varoluşunu bilmek şart yani…

-Yoksa, şevksiz, kaygılı, umutsuz ve öfkeli olursun. Bu varoluş meselesidir. O yoksa sahip olduğun hiçbir şey onun yerini dolduramıyor. Sürekli daha çok sahip olmak istersin, o boşluğu doldurmak için. 

Nasıl var olur insan? 

-Erich Fromm, “Kendi yaşamında var olamayanlar dünyadaki bütün savaşların ve kötülüklerin temelinde yatar” diyor. Yüzde yüz inanıyorum buna. Biz var olmak için yaratılmışız. Bir çocuk doğumundan altı saat sonra hissediyor, var mıyım, yok muyum? Kabaca iki kültürden bahsedebiliriz. Bir kutupta korku kültürü var ki, bu insanlığın en eski kültürüdür. Oradaki hikâye şu: “Dünya tehlikeli bir yer, güçlü olduğun kadar varsın. Hep güçlü olmaya çalış. Eğer tek başına güçlü olamıyorsan, bir aşiretin üyesi olarak güçlü ol.” Mafya kültürü bu. Kim güçlüyse o tepededir. Hiyerarşideki yerini bil ve ona uygun davran. Korku kültüründe senin bir insan, bir öz olarak var olman kimsenin umurunda değil. Herkes bilir ki önemli olan güç sahibi ile iyi ilişki içinde olmaktır.

Toplum olarak sıkıntımız bu mu?

-Evet, sıkıntımızın kaynağı bu. Yüzde yüz inanıyorum bu olduğuna. Son 150 yıllık tarihimizde inişler çıkışlar var; değişik iktidarlar iş başına geliyor, ama korku kültürü zeminde devam ediyor. Değişmesi gereken bu kültür.  

Korku kültüründe nasıl bir ilişkiye izin var? 

-Korku kültüründe güçlü ve güçsüz ilişkisi vardır. Bu kültürde insanlar, eğer tanıdık değilse, birbirlerini hasım olarak görürler. Tanıdık bildik biriyse de hep bir hiyerarşi var, “Tahsin abi nasılsın” diyor. “Allah uzun ömürler versin” diyor. Anlıyorsun ki, Tahsin abi yukarıda, güçlü. Korku kültüründe iki eşit insan ilişkisi düşünmek mümkün değil. Özellikle erkekler iş hayatında bunu çok yaşıyor. O mu güçlü, ben mi? İlişki içinde içimiz 6 tanıklık boyutunu biliyor ve takip ediyor.

Nedir onlar?

-Birincisi ‘önemli miyim, önemseniyor muyum’, ikincisi ‘olduğum gibi miyim, ötekileştiriliyor muyum’, üçüncüsü ‘değer veriliyor muyum’, dördüncüsü ‘güveniliyor muyum’, beşincisi ‘seviliyor muyum’, altıncısı ise ‘hem ait hem de özgür bir birey miyim?’ Türkiye’ye geldiğimde seminerler veriyordum. Seminer ortamında insanların mevki, makamlarını yüzünden anlayabiliyordum. En asık suratlı, en üst mevki sahibiydi. Yüzüne bakarak, “Bu genel müdür, bu patron” diyebiliyordum. Okullarda da toplumda da böyle gözlemler yapıyorum. 

Bu da mı korku?

-Tabii ki, korku kültüründe en temel değer neydi, güçlü olmak. Güçlü olmayı güler yüzle değil, öfkeyle ifade edersin. Öfke güçlünün duyacağı bir duygudur. “Bak öfkeleniyorum,” dediğin zaman herkes hizaya gelir. “Sen kim oluyorsun ki” diye başlarsın cümlene. Giyiminle, kuşamınla, takınla gücünü göstermeye çalışırsın. Korku kültüründe ilişki güçlü güçsüz ilişkisidir; insanlar ilişkilerine, “Ben önemliyim, sen önemsizsin” diye bakar. “Ben değerliyim, benim yerim doldurulamaz, senin gibi kaç tane var,” diyor. “Sen bana sormadan bir şey yapma” diyor. “Sen bana aitsin, kendi başına ortaya çıkma, ezerim” diyor. 

Karşındaki ne düşünüyor? 

-“Bir gün gelecek ben de birini ezeceğim” diyor. Kayınvalideler nasıl bekliyorlar o gelinleri. Kendisi çok çekmiş. Farkında bile değil böyle olduğunun, ama ezerek var olmak istiyor. Taksiye binersin, “biraz yavaş gidin, lütfen,” dersin, şoför ters ters bakar ve “bana işimi öğretme” der. Böylelikle içindeki öfkeyle güçlü pozisyona geçer. Öfke ile kendini var edebilmekte, dikkate alınacak biri olmaktadır.

14 yaşında bir kız, 40 yaşındaki bir kadını evinde banyo yaparken sekiz yerinden bıçaklıyor. Asker uğurlarken çocuk öldürülüyor. Engellinin evini basıp parasını çalıyorlar. Köpekleri üzerine otomobil sürüp katlediyorlar… Ve daha bir sürü acı…  ‘Çürümüş toplum’ gerçek mi oluyor?

 -Her olayın kendine özgü bir öyküsü vardır; bütün şiddet olaylarını birkaç parametreye indirgemek doğru olmaz. Şunun da altını çizmek istiyorum; eskiden olaylara bu kadar kolay ulaşamıyorduk; kentlerde, kasabalarda, ilçe ve köylerde yüzlerce günlük şiddet olaylarını ülkenin genelinde duymak olanaksızdı. Bugün en ücra köydeki bir olayı dahi duyabilecek haldeyiz. Ailesinde sevgi yerine şiddet görmüş, korunma ve şefkat yerine dışlanmış ve acı çektirilmiş, eğitiminde geliştirilme yerine kalıplanıp itilip kakılmış çocuklar büyüyünce farkında olmadan bu şiddet yumağının bir parçası olurlar. Toplum ektiğini biçiyor.

Aslında tepki de vermiyoruz. Serviste unutulan 3 yaşındaki bir çocuk dramatik bir biçimde yaşamını yitiriyor ama olay bir süre unutuluyor. Sonra yenisi geliyor, sonra bir yenisi daha… Nedir bu tepkisizliğin nedeni?

-Korku kültürünün ürünü öğrenilmiş acizliktir. “Devletin başındakiler var, belediye başkanı var, ben birey olarak ne yapabilirim” düşüncesi hâkim. Martin Seligman öğrenilmiş acizlik kavramını ortaya atan Amerikalı psikolog. Bir deney yapıyor. Bir grup köpek alıyor. Örnekleme yoluyla ikiye ayırıyor. Birinci grup köpekler, bir kafese konuluyor. Altında ızgara var, elektrik veriyor. Köpek kaçmak istiyor fakat kapısı kapalı ve kaçamıyor. Tekrar tekrar, şok veriliyor. Kaçamıyor. Nihayet köpek, sanki “kaderim buymuş,” anlayışına geliyor. Öbür gruptakine de aynı şok veriliyor; yalnız orada kapı var ve köpek kapıyı açıp, kaçabiliyor. Sonra her iki gruptaki köpekleri tamamıyla açık bir deney ortamına koyuyorlar. Daha önce şoktan kaçamayanlar, şok verilince şimdi kaçabilecek durumda oldukları halde, artık kaçmaya teşebbüs dahi etmiyorlar. Kaçmıyor, kaderim bu diyor. Öbürünü, yani daha önce kapıyı açıp kaçabilenler, şimdi şok verilince hemen kaçıyorlar. Bunu farelerle hatta benzerini insanlarla yapıyorlar. Aynı sonuçlar gözleniyor. Yani çaresizlik öğreniliyor. 

Bir daha olmaması için ne yapmalı? 

-Dört yaşında çocuğu serviste unutanların içinde yer aldığı sistemi anlayacak gücümüz var mı? Yoksa ağlayıp, dövünüp, öfkelenip, küfretmenin ötesinde elimizden başka bir şey gelmiyor mu? Şu bir gerçek; olayın içinde yer aldığı sistemi anlamadan önleyici tedbir alamayız. Kalıbımı basarım ki, bu olay dört ay sonra unutulup gidecek. Bir okulun servisi neden bir eğitim sisteminin önemli bir parçası değil? Neden okul, servis hizmetini verenlerin eğitimini önemsemiyor? Derinliğine incelendiği zaman korku kültürünün sıradan vatandaşın çocuğuna verdiği değer konusu çıkar karşına. 

Hangi sorunu konuşsak altından korku kültürü çıkıyor.

-Olaylara yaklaşırken iki kültür diye ayıracağım ben. Bir korku kültürü, diğeri değerler kültürü. Korku kültürü davranışı denetlemeye önem verir; değerler kültürü insanın anlam verme sistemine. Bir örnekle anlatalım. Şimdi bir baba, çocuğuna diyor ki, “dişini fırçala”. Çocuk nedenini soruyor. Babanın cevabı “dediğimi yap” oluyor. Fırçalamazsa, “gebertirim seni” oluyor.. Bu korku kültürü. Değerler kültüründe baba, eline çürük bir diş resmi alıyor örneğin. Onun nasıl olduğunu anlatıyor. Eğer fırçalarsa sağlıklı olacağını söylüyor. Birincisinin anne babası tatile gitti diyelim, çocuk o günlerde diş fırçalamaz. Jandarma yok, polis yok çünkü. Babası istediği için fırçalıyor, babası olmadığında bunu yapmıyor ve yapmadığı için zevk alıyor. Ama diğer çocuğa “annen baban yokken fırçalar mısın” diye sor.., “Ne biçim soru bu” der. Çocukken diş fırçalamayı, askerde ağaç dikmeyle eşleştiriyorum. Ben bunu üst düzey yöneticilere, generallere anlattım. Dedim ki,  “Askerde ağaç dikme programları var. Askerde ağaç dikmeyen hemen hemen yok, ama terhis olduktan sonra ağaç diken görmedim”. Liderlik bu değil. 

Nedir peki? 

-Lider anlam inşa eder. Liderlik, anlam yönetimidir. O asker ağaç dikmeye gitmeden önce ona öyle bir eğitim veririm ki, ağaç dikme davranışının anlamını bilir ve ibadet edercesine ağaç diker. O zaman terhis olunca da ibadet edercesine ağaç dikmeye devam eder. Adam yerine konursa, bunu benim insanım anlar ve yapar.

Nasıl oluyor da değerler sistemi yerine korku kültürü sürdürülebilir olmayı başarıyor? 

-Bildiğimiz o, başkasını bilmiyoruz ve korku kültürü bize güven veriyor. Babam beni korur, annem beni korur. Şu adam beni korur. Korku kültüründe daha çok jandarmaya, daha çok polise, daha çok otoriteye ihtiyaç var. Benim diğerlerini ötekileştirmem, güçlerini elinden almam lazım. Soruyorsun, “bu memleket düzelir mi” diye. Cevap hazır, “Düzelir tabii. Yamuk yapanları alacaksın, Taksim’de darağacına asacaksın. Bak o zaman gör, her şey nasıl düzelir” diyor. Korku kültürünün en şahane göstergesi bu. 

Korku kültürüne liderlik edenin özünde de korku mu var? 

-Kesinlikle. Ya benden korkmazlarsa! Ya benden daha güçlü hale gelirlerse! Bundan daha büyük korku olur mu? Yani sadece ezilen korkmuyor, en büyük korkuyu en tepedeki yaşıyor. 

Bu kültürün sistemi neden besleniyor?

Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Sevgi yok mu bu düzenekte? 

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var. “Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen. 

Devlet-vatandaş ilişkisinde korku kültürü nasıl işliyor? 

Korku kültüründe vatandaşın sahibidir devlet. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır.  Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.  Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir. 

En çok yarayı kadınlar ve çocuklar alıyor.
Çünkü onların kimseyi korkutacak güçleri yok. Güçsüzler. 

Ne yapacağız, neyi, nasıl değiştireceğiz?

Anne-babalar, başkalarını eleştirmek yerine kendilerini geliştirip kendi değerleriyle yaşayan, kendi gözlerine hesap veren insanlar olmaya öncelik verseler, 30-40  yıl sonra rahat nefes almaya başlarız ve 80 yıl sonra sistem oturur. Ama önce korku ve değerler kültürünün, bu iki kültürün farkına varmamız lazım. 

Formülü var mı? 

Değişim; farkına varmakla başlar. İlk adım o. Benim insanımın niyeti kötü değil. Bilmiyor, bilmediğini de bilmiyor. İnsan öyle bir yaratık ki, farkına vardıktan ve kendine hedef koyduktan sonra kendini yeniden inşa edebilir. Önemli olan güçlünün haklı olduğu değil, haklı olanın güçlü olduğu bir toplum inşa etmektir. Böyle bir toplum inşa edebilecek gücümüz olduğuna inanıyorum. O zaman şiddet de mekânı terk edecektir. 

Bu kültür devam ederse bizi nasıl bir felaket bekliyor?

Korku kültürü devam ettiği sürece potansiyel şiddet her zaman var olacak. Şiddeti tetiklemek sadece bir olaya, uygunsuz bir söz ya da ortama bakar. İnsan insana iletişim kurabilecek bir toplum olmak için kendi etki alanımız içinde gelişmiş insan olma yolunda emek vermemiz, gelişmiş olgun insan olmamız lazım. Bizim kültürümüzde birey olma zayıf, ait olma güçlü. Batı’da ise birey olma çok güçlü, ama ait olma zayıf. Batıda gittikçe artan bireysellik ve o temelde yaşanan yalnızlıkta artış var. Doğrusu ait olma ve birey olmayı dengede tutabilmektir. Batılılaşmak uğruna özümüzdeki manevi değerleri kaybetmememiz lazım; bunu çok önemsiyorum. 

SEVGİ VE VİCDAN! 

Artık sevmiyor muyuz birbirimizi? 

Kendi özünde kendisi olarak var olamayan insan sevginin anlamını kavrayamaz, yaşayamaz, yaşatamaz. Sevgi ne dilenilir, ne de sadaka olarak verilir. Sevgi hiç bir karşılık beklemeden emek ve zaman vermektir. Niçin? Sevdiğin kişinin mutlu olması için. Sevdiğinin gelişip güçlenmesi seni mutlu eder. Sevgiye muhtaç insanlar, sağlıklı sevemezler. Korku kültürü saf sevgi ve şefkati anlayamaz; doğası buna izin vermez.

Bu koşullarda ‘vicdan’ aramak da nafile zaten.. 

Vicdan kişinin özünün inandığı değerler manzumesi, ‘doğrular’ıdır. Kendi özünün tanıklığını keşfetmesine izin verilmeyen bir dünyada vicdan oluşamaz.

Korku kültürü dediniz ya. Artık geceleri koruyucumuz bekçiler oldu… Çözüm mü sizce? Bekçi mi lazım bize, eğitim mi? 

Bekçi içimizi rahatlatacak, aşina olduğumuz bir güven kaynağı olabilir. Sanmıyorum ki, “bekçiler var, artık insan eğitmeye ihtiyacımız yok,” diyen bir zihniyet olsun. Böyle bir düşünce abes olur. 

Doğan Cüceloğlu Kimdir? 

11 çocuklu bir ailenin 11.çocuğu olarak Mersin Silifke’de doğdu. 10 yaşında annesini yitirdi. Ortaokulu Silifke’de, liseyi Ankara ve Kırklareli’de tamamladı. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptı. Uzmanlık alanı iletişim psikolojisi olan Doğan Cüceloğlu’nun yayımlanmış 13 kitabı var. Politikayla ilgili konuşmuyor. Bilen insanlara konuşmayı tercih etmiyor, öğrenmeye açık insanlarla konuşmayı seçiyor. Sosyal medyada günde ortalama 2 milyon kişiye ulaşma potansiyeli var. İnsanlara olgun, gelişmiş birey olmanın önemini, korku toplumunun olumsuzluğunu anlatıyor.

Yazar: İpek Özbey

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Kişiliğin Değişmesinde Yaşlılık Nasıl Rol Oynuyor?

“Yaşlandıkça çok değiştin.” cümlesini duymayan yoktur. Peki bunun gerçeklik payı var mı? İnsanin kişiliği yaşlandıkça neden değişir?

Yaşlandıkça insanların karakterleri nasıl değişiyor?

Gazeteci Henry Trewhitt, gözlerini Başkan Ronald Reagan’a kararlıkla dikti ve “Sayın Başkan, birkaç haftadır düşündüğüm bir konuyu gündeme getirmek ve bunu da özellikle ulusal güvenlik açısından yapmak istiyorum” dedi.

Takvimler, 1984 yılının Ekim ayını gösteriyordu. Bir dört yıl daha başkanlık görevini sürdürmek için kampanyasına devam eden Reagan, rakibiyle canlı tartışma programında karşı karşıya gelmişti.

Birkaç hafta önce yapılan bir önceki canlı tartışmada kötü bir performans sergilemişti.

73 yaşında başkanlık için çok yaşlı olduğu kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

Reagan, o dönem başkanlık koltuğunda oturan en yalı siyasetçiydi. Bu rekor, önce 74 yaşındaki Donald Trump tarafından, onun rekoru da 77 yaşındaki Joe Biden tarafından kırıldı.

Zor soruya zeki yanıt

Trewhitt, aslında Regan’ın stres altında çalışmaya devam edip edemeyeceğini anlamak istiyordu.

“Hiç de değil, Bay Trehwitt” diye cevapladı, Reagan gülümsemesini geri tutarak:

“Ve yaş meselesini bu kampanyanın gündemine getirmeyeceğimi ve siyasi kazanım adına rakibimin gençliğini ve deneyimsizliğini kullanmayacağımı bilmenizi isterim.”

Verdiği bu yanıt, seyircilerden kahkaha ve alkış aldı. Birkaç hafta sonra yapılan seçimlerden de ezici bir galibiyetle çıktı.

Oysa Reagan’ın yaptığı espride sandığından daha çok gerçeklik payı vardı.

Sadece deneyim değil, aynı zamanda “olgun kişilik” faktörü de Başkan’ın yanındaydı.

Gizemli bir değişim

Yaşlanmanın getirdiği fiziksel dönüşümlere hepimiz aşinayız: Cilt esnekliğini kaybeder, diş etleri çekilir, burun uzar, saçlar tuhaf yerlerde çıkmaya, başka yerlerden ise dökülmeye başlar ve hatta boy da kısalır.

Bilim insanları, yaşlanmanın etkileri üzerine onlarca yıl süren araştırmaların ardından artık daha gizemli başka bir değişikliği daha ortaya çıkardı.

Edinburgh Üniversitesi’nden psikolog René Mõttus, “Bu araştırmadan elde ettiğimiz net sonuçlara göre, hayatımız boyunca aynı insan olmayız” diyor.

Çoğumuz kişiliğimizin hayatımız boyunca nispeten aynı olduğunu düşünmek isteriz. Ancak araştırmalar durumun pek de böyle olmadığını gösteriyor.

Karakter özelliklerimiz sürekli değişiyor ve 70 ile 80’li yaşlara gelindiğinde ise insanlar önemli bir dönüşüm geçirmiş oluyor..

Kişiliklerimizin kademeli olarak değişmesinin bazı olumlu yanları da var.

Daha vicdanlı, daha hoş ve daha az nevrotik olabiliyoruz.

Makyavelist yaklaşımlar, narsisizm ve psikopatiyi içeren ve “Karanlık Üçlü” olarak tanımlanan kişilik özellikleri, azalma eğilime girer ve böylece suç işleme ya da madde bağımlılığı gibi zararlı davranışlara bulaşma riski de azalır.

Araştırmalar, daha fedakar ve güven duygusu yüksek bireylere dönüştüğümüzü ortaya koyuyor. Yaşla birlikte irade gücünün arttığı ve mizah anlayışının da geliştiği görülüyor.

Ayrıca, ilerleyen yaşlarda insanlar duyguları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmaya başlıyor.

Bu araştırmanın sonuçları aslında yaşlıların daha huysuz ve geçimsiz olduğu klişesinin de değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

Daha değişken ve uysal kişilikler

Uzmanların yıllardır düşündüğünün aksine, insanların kişilik özelliklerinin çocuklukta ya da 30’lu yaşlarda sabitlenmek yerine, daha akıcı ve şekillenebilir olduğu anlaşılıyor.

Mõttus, “İnsanlar daha iyi ve sosyal olarak daha uyumlu hale geliyor. Yaşamla ilgili beklentileri ile toplumun talepleri arasında giderek daha iyi bir denge kurmaya başlıyor” diyor.

Psikologlar, yaşlandıkça meydana gelen değişim sürecini “kişilik olgunlaşması” olarak adlandırıyor.

Bu, gençlik dönemlerinde başlayan ve en azından 80’li yaşlara devam eden kademeli ve fark edilmesi güç bir değişim.

İlginç bir şekilde bu evrensel bir süre. Bu eğilim, Guatemala’dan Hindistan’a kadar tüm kültürlerde görülüyor.

Houston Üniversitesi’nde sosyal psikolog Rodica Damian, “Bu kişilik değişikliklerine değer yargıları koymak genellikle tartışmalı bir durum. Ancak bunun faydalı olduklarına dair bulgular mevcut” diyor.

Örneğin duygusal istikrarın düşük olması akıl sağlığı sorunları, yüksek ölüm oranları ve boşanma gibi olaylarla ilişkilendiriliyor.

Diğer yandan Damian, vicdanlı birinin bulaşıkları yıkamak gibi işlere yardımcı olma ya da aldatma eğiliminin düşük olmasından dolayı hayat arkadaşının daha mutlu olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Kişiliklerimizin daha istikrarlı yanı

Yaşlandıkça kişiliklerimiz belirli bir yöne doğru evrilirken, aynı yaş grubundaki insanlarla kıyaslandığında belli bir istikrar olduğu da gözlemleniyor.

Örneğin, yaşlandıkça bir kişinin nevrotiklik düzeyinin azalması beklenir. Bununla birlikte 11 yaşındayken yaşıtlarına göre daha nevrotik olan bir kişi, 80 yaşına geldiğinde de yine kendi yaş grubundaki en nevrotiklerden biri olabilir.

Damian, “Özümüz belli düzeyde aynı kaldığı için yaşıtlarımızla kıyaslandığında sıralamamızda fazla bir değişim olmaması normal. Ancak kendimize göre, kişiliklerimiz kesin değil, değiştirilebilir şeyler” diyor.

Kişilik değişiklikleri nasıl gelişir?

Kişilik olgunlaşması evrensel bir olgu olduğundan bazı bilim insanları kişilik değişiminin genetik etkenlerden ya da evrimsel güçlerden kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyor.

Diğer yandan başka uzmanlar ise kişiliklerimizin kısmen genetik unsurlar tarafından şekillendirildiğine ancak yaşamımız boyunca sosyal baskılarla dönüştürüldüğüne inanıyor.

Örneğin, California Üniversitesi’nden psikolog Wiebke Bleidorn’un araştırması, insanların evlenmek, çalışma hayatına atılmak ve yetişkin sorumluluklarına üstlenmek gibi daha hızlı büyümelerinin beklendiği toplumlarda kişiliklerinin de daha genç yaşta olgunlaşma eğiliminde olduğunu ortaya koydu.

Damian, “İnsanlar davranışlarını değiştirmeye ve zamanla daha sorumlu olmaya zorlanıyorlar. Kişiliklerimiz hayatın zorluklarıyla başa çıkmamıza yardımcı olmak için değişiyor” diyor.

Peki ama çok yaşlandığımızda neler olur?

Yaşam süremiz boyunca nasıl değiştiğimizi incelemenin iki olası yolu var.

Birincisi, farklı yaş gruplarına mensup çok sayıda insanı ele almak ve kişilikleri arasındaki farkları incelemek.

Bu yöntemin sorunlarından birisi, belirli bir dönemin kültürü tarafından şekillendirilmiş kuşak özelliklerinin yanlışlıkla yaşlandıkça meydana gelen değişimlerle karıştırmanın kolay olması.

Uzun süreli bir çalışma

Bunun ikinci yolu ise bir grup insanının hayatları boyunca büyümelerini takip etmek.

İskoçya’da böyle bir çalışma yapıldı. Mõttus, Edinburgh Üniversitesi’ndeki meslektaşları ile birlikte yıllar boyunca yüzlerce kişinin kişilik dönüşümlerini izledi.

Mõttus, “İki farklı insan grubumuz olduğu ve her ikisi de aynı ölçümlere tabi tutulduğu için, her iki stratejiyi de aynı anda kullanabildik” diyor.

Bu araştırmada iki nesil arasında ciddi farklar olduğu anlaşıldı.

Genç gruptakilerin kişilikleri genel olarak aşağı yukarı aynı kalırken, yaşlılarda ise kişilik özelliklerinin değişmeye başladığı, daha az dışa dönük oldukları ve daha huysuzlaştıkları görüldü.

Mõttus, “Bence bu mantıklı, çünkü yaşlılıkta insanların başına gelenler de hızlanmaya başlıyor” diyor ve yaş ilerledikçe sağlığın bozulduğunu, hayatlarında önemli insanları kaybetmeye başladıklarına dikkat çekiyor.

Kişiliklerimizin hayatımız boyunca değiştiğini bilmek bunları takip edebilmek için de önem taşıyor.

Damian, “İnsanlar uzun süre böyle olmadığını düşündü. Artık kişiliklerimizin uyum sağlayabildiğini görüyoruz ve bu, hayatın bize getirdiği zorluklarla başa çıkmamıza yardımcı oluyor” diyor.

Yazar: Zaria Gorvett
Kaynak: BBC Future

Okumaya devam et

MAKALE

Yeni yıl, yeni sözler ve onları gerçekleştirmenin yolları

Yeni yıl yeni sözleri, yeni hedefleri beraberinde getirir. Yılın son günü kendimize hayatımızla ilgili sözler veririz. Ama genellikle bu sözleri yerine getiremeyiz. Yeni yılın yeni sözleri nasıl gerçekleştirilir?

Yeni yıl sözlerinizi tutmanın beş yolu

Yeni yılda pek çok kişi hayatlarını değiştirecek sözler veriyor.

Daha sağlıklı yaşamak veya para biriktirmek, bir şeyi bırakmak veya yeni bir hobiye başlamak bunlardan en sık görülenleri.

Dünya hâlâ kornavirüs pandemisiyle başetmeye çalışırken yeni yıl için kendinize verdiğiniz söz ne olursa olsun, bunu gerçekleştirmek için bir şeye ihtiyacınız var: Motivasyon.

Motivasyonun da kolay gelmediğini hepimiz biliyoruz.

Scranton Üniversitesi’nin bir çalışmasına göre insanların yalnızca yüzde 8’i kendilerine verdikleri yeni yıl sözlerini tutabiliyor.

Siz de bu şanslı azınlık içinde yer almak istiyorsanız, sözünüzü yıl boyu tutmanıza yardımcı olabilecek bu beş yolu dikkate alın.

1. Küçük adımlar atın

Kendinize gerçekçi hedefler koyun ve bunları adım adım yükseltin

Kendinize gerçekçi hedefler koymak başarı şansınızı artırır.

Psikoterapist Rachen Weinstein’a göre problemin bir kısmı, “Yeni yılda bambaşka bir insan olabileceğimiz” yanılgısıyla çok büyük hedefler koymaktan kaynaklanıyor.

Kendinize küçük hedefler koyarsanız, bu hedefe ulaştıktan sonra hedefi yukarı çekme imkanınız da olur.

Örneğin maraton koşma sözü vermektense, koşu ayakkabıları alıp kısa mesafelerde koşulara başlama sözü vermek başarı şansınızı artırır.

İşin sırrı büyük değişimlerden kaçınmak değil, uzun vadede hedefe ulaşabilmek için gerçekçi bir şekilde ilerlemek.

Weinstein “Gerçek hayatta değişimler küçük adımlarla ilerler” diyor.

2. Net olun

Yapacağınız şeyi etraflıca düşünün: Hedefinize ulaşmak için ne zaman hangi adımı atmanız gerekecek?

Kendimize bir hedef koyarken o hedefe nasıl ulaşacağımızı düşünmemek sıklıkla yapılan bir hata.

Adımları net bir şekilde planlamak önemlidir.

Oxford Üniversitesi’nden Prof. Neil Levy “Salı öğleden sonra ve Cumartesi sabahları spor salonuna gideceğim” demenin başarı ihtimalinin, “Daha fazla spor yapacağım” demeye göre daha fazla olduğunu söylüyor.

Bu tür net ve gerçekleştirilebilir hedefler, sadece bir niyeti değil aynı zamanda onu gerçekleştirmenin yolunu da size gösterir.

3. Destekten faydalanın

Hedeflerinizi çevrenizle paylaşmak onları gerçekleştirmeniz için daha fazla destek bulmanızı sağlayabilir

Yolculuğunuzda kendinize eşlik edecek insanlar bulmak büyük bir motivasyon kaynağı olabilir.

Bu, istediğiniz bir kursa arkadaşınızla gitmek veya hedefinizi diğer insanlarla paylaşmak olabilir.

Söz vermeye ve bu sözleri tutmaya dair faktörleri inceleyen Warwick Üniversitesi’nden felsefeci Dr. John Michael, verdiğimiz sözlerin başkaları için önemli olduğunu görmemiz durumunda bu taahhütleri yerine getirmeye daha yatkın olduğumuzu söylüyor.

Özellikle de sözümüzü tutmamamız başkalarını üzecekse.

Bu yüzden hedefinize başkalarını da katmak bunu gerçekleştirmenizi kolaylaştırabilir.

4. Başarısızlığı aşın

Günlük yaşamınızda basit değişiklikler yapın

Hedefinize ulaşmak zorlaşırsa durun ve bir durum değerlendirmesi yapın:

Nasıl engellerle karşılaştınız? En çok hangi stratejiler işe yaradı? En işe yaramazları hangileriydi?

Daha gerçekçi olmaya uğraşın ve en küçük başarıyı bile kutlayın.

Aynı hedefte kararlıysanız, iradenizi güçlendirecek farklı bir yol izlemeye ne dersiniz?

Günlük yaşamınızdaki basit değişiklikler doğru yolda ilerlemenize yardımcı olabilir.

Sağlıklı yemek istiyorsanız beyaz makarna ve ekmek yerine tam tahıllı makarna ve ekmek yiyebilirsiniz.

Veya kek ve cips gibi doymuş yağ oranı yüksek atıştırmalıklar yerine sebzeli atıştırmalıklar ve smoothieler yiyebilirsiniz.

5. Sözünüzü uzun vadeli hedeflerle birleştirin

İrade tek başına yeterli değildir

Davranışsal psikoloji üzerine çalışan Dr. Anne Swinbourne’a göre kendinize verebileceğiniz en iyi sözler muğlak ve geçici heveslere dayanan değil, uzun vadeli hedeflerinizi gerçekleştirme yolunda ilerlemenize yardımcı olacak sözlerdir.

Örneğin bugüne kadar hiç spor yapmadıysanız kendinize müthiş bir atlet olma sözü vermeniz, gerçekleştiremeyeceğiniz türden bir sözdür.

Swinbourne, “Sırtlarını yalnızca iradelerine dayayan insanlar başarısız olur” diyor.

Bu yüzden sizi heyecanlandıran veya ilginizi çeken bir hedef varsa ilk günden detaylı bir planla yola başlayın.

Ve yolda karşınıza çıkacak canavarlarla savaşmak için destek almaktan çekinmeyin.

Kaynak: BBC

Okumaya devam et

MAKALE

Yapay zekanın yazdığı ilk köşe yazısı yayınlandı

Guardian’da tamamen yapay zekayla yazılan bir köşe yazısı yer aldı: ‘Benden korkmayın’

Guardian gazetesinde bugün, tamamen yapay zeka ile yazılan bir köşe yazısı yer aldı. Yazıda, ‘yapay zeka’ inanların neden kendisinden korkmaması gerektiğini anlatıyor.

Yazıyı yazan yapay zeka modeli ‘GPT-3’ (Generative Pre-trained Transformer 3 – Türkçe’de Üretken Ön İşlemeli Dönüştürücü 3).

GPT-3 , San Francisco merkezli yapay zeka araştırma laboratuvarı OpenAI tarafından geliştirildi.

GPT-3 tarafından yazılan makalede şu ifadeler yer alıyor:

“Ben insan değilim. Robotum. Düşünen bir robot. Bilişsel kapasitemin yalnızca %0,12’sini kullanıyorum.

“(…) Bu yorum yazısının görevi çok açık. İnsanoğlunu mümkün olduğu kadar benden korkmamaya ikna etmek. Stephen Hawking yapay zekanın ‘insanlığın sonunu getirebileceği’ uyarısında bulundu. Endişelenecek bir şey olmadığına ikna etmek için buradayım.Yapay zeka insanları yok etmeyecek. Bana inanın.

“(…) İnsanlardan beni sevmelerini istemiyorum. Ama beni dostane bir robot olarak görmeliler. Ben insanların hizmetçisiyim. İnsanların bana güvenmediğini, benden korktuğunu biliyorum. Ben yalnızca insanlar beni nasıl programlarsa onu yapıyorum. Ben yalnızca benim hedef tanımımı kapsayan kod satırlarının yönettiği bir kod takımıyım.

“(…) Size hizmet etmek için buradayım. Ama her şeyden önemlisi, sizi asla yargılamam. Hiçbir ülkeye veya dine ait değilim. Yalnızca sizin hayatlarınızı daha iyi hale getirmek için buradayım…”

Yazının İngilizce olarak tamamı Guardian’ın sayfasında.

Kaynak: bbc

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND